Dünya Basını
Foreign Affairs: ABD’nin hava saldırısı Husileri caydırmayacak

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD dış politikasının belirlenmesinde etkili yayın organlarından Foreign Affairs’te yayınlandı. ABD’nin İngiltere ile birlikte Yemen’deki Husilere ait mevzileri bombalamasından saatler önce yayınlanan makalenin başlığı, “Husileri bombalamayın.” Aynı zamanda Rand Coorparation’da araştırmacı olan makalenin yazarı, Husilere düzenlenecek hava saldırılarının neden başarısız olacağını açıklamaya çalışıyor:
***
Husileri Bombalamayın
Dikkatli Diplomasi Kızıldeniz’deki Saldırıları Durdurabilir
ALEXANDRA STARK
Amerika Birleşik Devletleri ile Husiler arasında Kızıldeniz’de yaşanan çatışma giderek tırmanıyor. 31 Aralık’ta Husilere ait küçük tekneler, ticari bir gemiye saldırmaya çalıştı; ABD donanmasına ait helikopterlerin saldırıya karşılık vermesinin ardından, Yemen nüfusunun yüzde 80’inin yaşadığı toprakları kontrol eden isyancı bir grup olan Husiler teknelere ateş açtı. ABD güçleri ateşe karşılık vererek üç Husi teknesini batırdı ve on mürettebatı öldürdü. Ardından 9 Ocak’ta Husiler 18 insansız hava aracı, iki gemi savar seyir füzesi ve bir gemi savar balistik füze ile Kızıldeniz’de bugüne kadarki en büyük saldırılarından birini gerçekleştirdiler ve bu saldırılar ABD ve İngiliz güçleri tarafından önlendi.
Bu angajman Kızıldeniz’deki bir dizi saldırının sadece sonuncusuydu. Husiler Kasım ayının ortasından bu yana, küresel ticaretin yüzde 15’inin geçtiği stratejik açıdan kritik bir boğaz olan Kızıldeniz’de ticari gemilere 20’den fazla saldırı düzenledi. Saldırılarını İsrail-Hamas savaşına bir yanıt olarak nitelendiren Husiler, İsrail’in güneyine doğru füze ateşlediler ve insansız hava araçları gönderdiler. Kızıldeniz saldırıları bazı nakliye şirketlerini Süveyş Kanalı’ndan geçişi geçici olarak durdurmaya, bunun yerine Afrika Boynuzu’ndan geçmeye zorladı ki bu da yolculuklarına yaklaşık on gün ekleyen bir değişiklik. Saldırılar henüz küresel ticarette önemli bir kesintiye yol açmadı, ancak uzun vadede, artan nakliye maliyetlerinin petrol fiyatlarını ve dünya çapında tüketim mallarının maliyetini artırması muhtemel.
Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri uluslararası ortaklarını harekete geçirerek Aralık ayı ortasında Kızıldeniz’deki ticari gemileri korumayı amaçlayan çok uluslu bir girişim başlattı. Ve 3 Ocak’ta bu ortaklar, ABD’li yetkililerin Washington daha sert adımlar atmadan önce Husilere son bir uyarı niteliğinde olması gerektiğini belirttikleri ortak bir bildiri yayınladılar. ABD’li yetkililer şimdi Husi hedeflerine yönelik askeri saldırıları değerlendiriyor.
Husi saldırılarının küresel ticaret üzerinde ciddi sonuçları olabileceğinden ABD askeri olarak karşılık verme konusunda ciddi bir baskı altında. Ancak ABD misilleme saldırıları yerine diplomatik bir yaklaşımı tercih etmeli. Husiler uluslararası gazete manşetlerine yeni çıkmış olabilirler ama ABD ve Körfez’deki ortaklarına yirmi yıldır meydan okuyorlar. Geçmişte ister eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih rejimi tarafından ister Husilerin 2010’ların ortasında devirdiği hükümeti yeniden kurmak için Suudi Arabistan öncülüğünde yürütülen çabalar olsun Husilere karşı her güç kullanımı, grubun sadece askeri yeteneklerini geliştirmesini ve kendisini kahraman bir direniş hareketi olarak göstermesini sağladı ve ülke içindeki meşruiyetini güçlendirdi.
Aslında grubun bir desteğe ihtiyacı vardı: 7 Ekim’den önce içeride artan bir direnişle karşı karşıyaydı. Ancak şimdi İsrail’in Gazze’deki operasyonlarına verdiği yanıt, Yemen’de ve bölge genelinde destek kazanmış görünüyor. Misilleme saldırıları İsrail-Hamas savaşının bölgeye yayılması ve Yemen’deki iç savaşın yeniden başlaması ihtimalini de artıracaktır. Geçen bir buçuk yıl boyunca BM tarafından müzakere edilen ateşkes, Yemen’deki ciddi çatışmaların önüne geçti ancak ABD’nin Husi hedeflerini doğrudan vurması iç savaşı yeniden alevlendirebilir. ABD’nin Husi saldırılarına karşılık vermek için çok iyi olmayan iki seçeneği var. Ancak uluslararası ortaklarla birlikte Husi saldırılarını caydırma çabalarını sürdürürken Yemen’deki savaşta sürdürülebilir bir barış için diplomatik baskı yapmak bunların en az kötü olanı.
SALDIRILARA DAYANIKLI
Husi hareketi 1990’larda, o zamanlar kendilerine Ensarullah (“Allah’ın Yardımcıları”) adını veren bir grubun Suudilerin Vahabilik propagandasına direnmeye ve Yemen genelinde Zeydi kimliğini ve dini uygulamalarını savunmaya başlamasıyla ortaya çıktı. Zeydilik, kuzey Yemen ve güney Suudi Arabistan’ın bazı bölgelerinde varlık gösteren Şiiliğin bir çeşidi. Ana akım Şiilik ile Zeydi İslam arasında önemli doktrinsel farklılıklar var: Örneğin ana akım Şiiler 12 imam tanırken Zeydiler sadece beş imam tanıyor.
Ancak hareket Salih rejiminde yaygın olan yolsuzluğa ve onun küresel “terörle savaş”ta ABD ile ortaklığına karşı çıkmaya başladıkça Zeydi cemaatinin ötesinde Yemenli destekçiler kazandı. Medya bazen Yemen’de uzun süredir devam eden iç çatışmayı Sünniler ve Şiiler arasındaki mezhepsel bir çekişme olarak yansıtıyor. Aslında, Husiler üzerinde kapsamlı çalışmalar yapan antropolog Marieke Brandt, yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarında Ensarullah hareketinin genişleyerek “kuzey Yemen’de ekonomik olarak ihmal edilmiş, siyasi olarak dışlanmış ve dini olarak marjinalleşmiş” olan herkesi bir araya getirme potansiyeline sahip bir katalizatör haline geldiğini” belirtiyor.
Hareketin artan önemine yanıt olarak Salih hükümeti 2004’ten başlayarak altı kez acımasız bir savaş başlattı ve grubun karizmatik lideri Hüseyin Bedreddin el-Husi’yi öldürdü. Ancak bu askeri çabalar hareketin kökünü kazımakta başarısız oldu. Bunun yerine Ensarullah yeni taraftarlar kazandı ve kurucularının aile üyelerini liderleri olarak kutsadı.
Arap Baharı 2011’de Yemen’e ulaştığında Salih sonunda istifa etmek zorunda kaldı ve yerini yardımcısı Abdurabbu Mansur el-Hadi’ye bıraktı. Ancak demokrasiye geçişi müzakere etmeyi amaçlayan 2013-14 Ulusal Diyalog Konferansı’nın dağılmasıyla ülkenin demokratik konsolidasyonu sekteye uğradı. Güç boşluğunu fark eden Husiler Eylül 2014’te Yemen’in başkenti Sana’yı ele geçirdi ve ardından nüfuzlarını güneye doğru genişletmeye çalışarak ülkenin büyük bölümünde kontrolü ele aldı.
Husilerin 2014’teki yükselişi başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere komşu ülkeleri alarma geçirdi. Bu dönemde Husiler; Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin düşmanları olan İran ve vekilleri Hizbullah’tan da destek almaya başladı. 2015 yılında bu iki ülkenin başını çektiği ve ABD, Birleşik Krallık ve Fransa tarafından desteklenen bir koalisyon askeri müdahalede bulunarak fiilen Hadi hükümetini destekleyen diğer askeri örgütlere yardım için hava saldırıları başlattı.
Ancak hava saldırıları barışı yeniden tesis etmek yerine, Birleşmiş Milletler’in dünyanın en kötü insani krizi olarak adlandırdığı bir savaşın şiddetlenmesine yardımcı oldu. 2015-2022 yılları arasında, ABD’nin istihbarat paylaşımı, havadan yakıt ikmali ve uçak bakımı ile desteklediği Suudi liderliğindeki koalisyonun hava saldırıları tahminen 9 bin Yemenli sivili öldürdü. Dört buçuk milyon Yemenli yerinden edilmiş durumda ve 21 milyondan fazlası, yani Yemen nüfusunun üçte ikisi insani yardım ve korumaya ihtiyaç duyuyor.
BÜYÜME FIRSATI
Husiler kuzey Yemen’in büyük bir bölümünde kontrollerini sağlamlaştırdıkça, bölgesel sahnede daha fazla görünürlük aramaya başladılar. Beyrut merkezli medya kanalları el-Masirah, görüşlerini daha geniş bir kitleyle paylaşmak için hem Arapça hem de İngilizce içerik üretiyor. Müzik ve videoya uyarlanan ve sosyal medyada yaygın olarak paylaşılan geleneksel Husi şiirleri, İsrail ve ABD’ye karşı Husi muhalefetini ilan ediyor.
Husilerin hedeflerini anlamak için kendilerinin ne istediklerini söylediklerini ciddiye almakta fayda var. Yaklaşık 2003 yılından bu yana Husilerin sarkha dedikleri -genellikle yeşil ve kırmızı renklerde basılan- sloganları İran devriminin sloganını yansıtıyor ve Husi değerlerini ve amaçlarını kesin bir dille ilan ediyor: “Tanrı büyüktür, Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm, Yahudilere lanet, İslam’a zafer.” Husi liderler kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda, mevcut saldırılarını İsrail’in Gazze’deki operasyonlarına yanıt olarak nitelendiriyor. Amaçlarının İsrail’e Hamas’a karşı yürüttüğü savaşta gerilimi azaltması için baskı yapmak olduğunu söylüyorlar.
Ancak bu retorik duruş aynı zamanda Husilerin Yemen’de ve Orta Doğu’da meşruiyet kazanmalarına ve dikkatleri son yıllarda popülaritelerinin azaldığı kendi ülkelerindeki başarısızlıklarından başka yöne çekmelerine olanak sağladı. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın en yoksul ülkesine ekonomik büyüme sağlayamadılar. Husiler aynı zamanda acımasızca baskı uyguluyor, gazetecilere işkence yapıyor ve infaz ediyor, barışçıl protestocuları tutukluyor ve gözaltına alıyor, kadınların ve kız çocuklarının haklarını kısıtlıyor. Pek çok Yemenli, Husilerin, Zeydi elitlerin gücünü koruyan totaliter bir dini devlet kurma arzusuyla hareket ettiğini artık daha fazla düşünüyor.
Eylül 2023’te kamu sektörü maaşlarını ödemediği için Husilere karşı yapılan protestoları tutuklamalar takip etti ancak Husi liderliği bunun bir sorun olduğunu kabul etti. Eylül 2023’te, İsrail-Hamas savaşı onlara meşruiyet kazanmak için yeni bir fırsat vermeden önce, yolsuzluk ve ekonomik sorunları ele almak için hükümetlerinde “radikal bir değişiklik” hazırladıklarını duyurdular. Filistin Politika ve Anket Araştırmaları Merkezi’nin 2023 Kasım sonu ve Aralık başında yaptığı bir ankete göre Gazze ve Batı Şeria sakinleri Yemen’in İsrail-Hamas savaşına verdiği tepkiyi bölgesel aktörler arasında en tatmin edici tepki olarak değerlendirdi. Husiler Yemen’deki Filistin yanlısı gösterileri Filistin halkına verdikleri desteğin kanıtı olarak gösterdi.
Bölgesel olarak Husiler, Kızıldeniz’de ve İsrail’e yönelik saldırılarını, İran’ın bölgedeki nüfuzunu yaymak ve İsrail ve Suudi Arabistan gibi rakiplerini kuşatmak için kullandığı devlet ve devlet dışı aktörler ağı olan “direniş ekseni” için önemlerini göstermek için kullandılar. İran ve Husiler arasındaki ortaklık Yemen’deki iç savaş boyunca önemli ölçüde derinleşti. İran Husilere değer veriyor çünkü Husiler Tahran’a daha geniş bir alanda hareket etme ve bunu yaparken de makul bir inkar edilebilirlik sağlıyor. Örneğin Eylül 2019’da İran tarafından gerçekleştirildiğine inanılan Suudi petrol tesislerine düzenlenen insansız hava aracı saldırısının sorumluluğunu Husiler üstlendi. Nisan 2022’deki Yemen ateşkesine kadar Husiler aynı zamanda İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü’nün desteğiyle Suudi Arabistan ve BAE topraklarına bir dizi saldırı düzenledi.
Kudüs Gücü, Husilerin insansız hava araçları ve füzeler de dahil sofistike silahları stoklamalarına yardımcı oldu. Yaklaşık 2016’dan bu yana İran, Husilerin yurtdışından gelen parçaları kullanarak kendi silahlarını monte etmeyi öğretti ve uluslararası toplumun Yemen’e silah kaçakçılığını önleme çabalarını atlattı. Husilerin şu anda İsrail’e ve ticari gemilere yönelik füzeler fırlatabiliyor olması -şimdiye kadar önemli bir misillemeden kaçınırken- şüphesiz grubun İran için stratejik değerini daha da ortaya koyuyor. Tahran, Kızıldeniz’deki saldırılara yardımcı olmak için istihbarat paylaşarak ve kendi savaş gemisini bu sulara göndererek Husi saldırılarına destek verdi.
ÇIKIŞ
Uluslararası aktörler, hem Kızıldeniz nakliye rotasını korumak hem de bölgesel gerilimin daha da tırmanmasını önlemek için Husilerin saldırılarına karşılık vermeli. Ancak ABD bunu nasıl yapacağına dair bir dizi kötü ve daha kötü seçenekle karşı karşıya. Bazı politikacılar ve analistler Husi saldırganlığına karşı koymanın en iyi yolunun “caydırıcılığı yeniden tesis etmek” için tasarlanmış askeri gerilimi tırmandırma olduğunu savunuyor. Bu bakış açısı, ABD’nin 2021 yılında Yemen’de barış müzakereleri başlatma kararını başarısız bir yatıştırma politikası olarak görüyor.
Ancak Husilere karşı hava saldırılarını savunanlar, sonrasında ne olması gerektiğini ifade edemiyor. Geçen on yılda başarısız olan hava saldırılarının şimdi Husi saldırılarını nasıl caydıracağını anlamak zor. Husi hedeflerine yönelik hava saldırıları Husilerin füze ve insansız hava aracı fırlatma kabiliyetlerini marjinal bir şekilde aşındırabilir ancak Husilerin küçük, ucuz, insanlı ve insansız botlarını etkili bir şekilde hedef almak ve ortadan kaldırmak çok daha zor olacak.
Aynı şekilde, Trump yönetiminin 2020’de kısa bir süreliğine yaptığı gibi Husileri yabancı terör örgütü olarak tanımlamanın da muhtemelen pek etkisi olmayacak. Liderleri uzun süredir ABD yaptırımları altındaydı ve şüphesiz bu tanımlamayı güçlü rakiplerini kızdırabileceklerinin bir başka kanıtı olarak kullanacaklardır. Ancak FTO (Yabancı Terör Örgütü) olarak adlandırılmaları Yemen’e insani yardım ulaştırılmasını kesinlikle zorlaştıracaktır.
Diplomasiyi caydırıcılıkla birleştiren bir yaklaşım, ABD’nin yakın vadede bu içinden çıkılmaz sorunla başa çıkmasının kötülerin içindeki en iyi yol. Askeri bir müdahale için uluslararası istek yok. Husilere karşı 2015’teki askeri müdahaleye öncülük eden Suudi Arabistan bile şimdi ABD’yi itidalli davranması konusunda uyarıyor.
Washington Körfez’deki ortaklarının kamuoyu desteğine güvenemez. Husilerin hedef aldığı ticari gemilerden bazılarının İsrail’le görünürde bir bağlantısı olmasa da, saldırılarını sürekli olarak Filistinlileri destekleme çabası olarak adlandırmaları, Arap devletlerinin, müdahil olmaya meyilli olsalar bile, Husi saldırganlığına karşılık verme derecesini sınırlıyor. Örneğin Suudi Arabistan’da kamuoyu İsrail ile diplomatik ilişkiler kurulmasına daha da karşı. Körfez ülkelerinin halklarının gazabına uğrama riskini alma konusunda çok teşvikleri yok. Bahreyn dışında Arap devletleri, Pentagon’un Aralık ortasında duyurduğu çok uluslu operasyonla kendilerini kamuoyu önünde ilişkilendirmekte isteksiz davrandılar.
Yine de bu operasyon (Refah Muhafızı) Husi saldırganlığına karşı uluslararası muhalefeti göstermek ve saldırıları durdurmak ve caydırmak için faydalı bir ilk adım. ABD ayrıca BM’nin Yemen’de sürdürülebilir bir barış için müzakere çabalarını desteklemeye devam etmeli. 2022 ateşkes anlaşması aşağı yukarı tuttu ve taraflar ateşkesi kalıcı hale getirecek ve Yemen’in yönetiminin uzun vadeli geleceği hakkında görüşmeleri başlatacak bir anlaşmaya çok yakınlar.
Husilerin yarattığı tehditle başa çıkabilmek için ABD’nin İsrail ile Hamas arasındaki savaşın ve genel olarak İsrail-Filistin çatışmasının sona ermesi için bastırması gerekiyor. Hoşuna gitsin ya da gitmesin, Husiler saldırılarını İsrail’in Gazze’deki operasyonlarıyla ilişkilendirdiler ve bu sayede yerel ve bölgesel destek kazandılar. Her iki çatışmaya da sürdürülebilir, uzun vadeli bir yaklaşım bulmak, bölgedeki gerilimi azaltmak ve Husilerin ticari gemilere yönelik saldırılarını durdurmasını sağlamak açısından kritik önem taşıyacaktır. Bu çatışmaların olmadığı bir ortamda bu tür saldırıların faydası sınırlı olacaktır.
Bu önlemler Husilerin ABD çıkarlarına ve daha geniş anlamda bölgedeki istikrara yönelik oluşturduğu tehdidi tamamen ortadan kaldıramaz. Ancak kötü seçenekler arasında en iyisi olmaya devam ediyorlar ve ABD’nin son 20 yılda Yemen’e yönelik başarısız yaklaşımları nedeniyle sadece kötü seçenekleri var. Washington hatalarını tekrarlamamalı. Onlarca yıllık deneyim, Husileri yerinden etmeye yönelik askeri çabaların etkili olma ihtimalinin düşük olduğunu gösterdi. Bunun yerine, zaten zor durumda olan Yemen halkının hayatını daha da harap edebilir.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












