Dünya Basını
Majalla: Hizbullah-İsrail savaşı hiç bu kadar yakın olmadı

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Hamas liderlerinden Aruri’nin Lübnan’da öldürülmesinde sonra artan İsrail-Hizbullah gerilimini konu ediniyor. İki tarafında kesin bir zafer kazanamayacağı böyle bir savaştan bugüne kadar kaçınmalarına rağmen İsrail’in neden gerilimi tırmandıran adımlar attığını açıklamaya çalışan makalenin iddiasına göre eğer müdahale edilmezde gerilimin sonu sıcak çatışmaya dönebilir:
***
Hizbullah-İsrail savaşı hiç bu kadar yakın olmadı
MICHAEL HOROWITZ
İsrail, Hizbullah’ın gelecekteki saldırılarını önlemeye çalışarak benzer ölçekte bir felakete yol açabilir. Hizbullah ile girilecek bir çatışma yıkıcı olabilir ve grubun yarattığı tehdidi ortadan kaldırmakta başarısız olabilir.
Güney Beyrut’ta şüpheli bir İsrail saldırısında öldürüldüğünde, Hamas’ın siyasi büro başkan yardımcısı ve Hamas’ın Batı Şeria’daki askeri komutanı Salih el-Aruri uzun süredir İsrail’in “en çok arananlar” listesinin başında yer alıyordu.
Hamas’ın politbürosunun güçlü yardımcısı, grup içinde “yükselen yıldız” ve hem Filistinli gruplar hem de İran’ın sözde “Direniş Ekseni” içinde geniş bir bağlantı ağına sahip bir adamdı.
Hamas 7 Ekim’de İsrail’e saldırmadan önce bile Aruri hedefi zaten belirlenmişti. Hamas’ın Kassam Tugayları’nın kurucularından biri olan Aruri, 2010 yılında sürgüne zorlandıktan sonra kendisini Hamas ile İran arasında kilit bir temas noktası olarak konumlandırmıştı.
Hamas, İran’ın önemli bir müttefiki olan Beşar Esad’a karşı muhalefetin yanında yer aldığında, Suriye iç savaşının ardından Aruri, Filistinli grup ile İslam Cumhuriyeti arasındaki uçurumun kapatılmasında etkili oldu.
Ayrıca Tahran’daki bağlantılarını ve doğduğu yer olan Batı Şeria’daki ağını kullanarak İsrail’e karşı savaşmak isteyen yerel gruplara İran silahlarını aktarmak suretiyle Batı Şeria’daki tırmanışın arkasında olduğundan şüpheleniliyordu.
Filistin sahnesi genellikle hizipçilikle anılırken, Aruri Hamas’la aynı çizgide olması gerekmeyen diğer silahlı gruplarla (İsrail’le savaşmaktan ziyade ideolojik bölünmelerle ilgilenen gruplar) çalışmaktan mutluydu.
(Ölümcül) vizyona sahip biri
Aruri, Hamas’a neredeyse kurulur kurulmaz katıldı. Ancak o, Filistinli gençlerin bir bölümünü şiddeti benimsemeye iten temel değişiklikleri anlamakta başarısız olan tutuculardan biri değildi. O bir “vizyon” adamıydı (kesinlikle ölümcül bir vizyon) – İsrail’in koordinasyon içinde hareket eden güçlü düşmanlar tarafından giderek daha fazla kuşatıldığını gören bir vizyon.
Aruri, Batı Şeria ve Gazze arasındaki coğrafi ve zihinsel ayrımın kırılması ve kendi deyimiyle bu iki “arenanın” birleşmesi gerektiğini fark etti.
Bu aynı zamanda İran’ın İsrail’in etrafına çeşitli vekiller yerleştirme ve güçlendirme stratejisiyle de örtüşüyordu. Aruri’nin “arenaların birleşmesi” dediği şeyi başkaları “ateş çemberi” olarak adlandırdı – İsrail’i çevreleyen milislerin genişleyen çemberi.
Bazı açılardan o İran’ın kötü şöhretli generali Kasım Süleymani’nin Filistinli eşdeğeriydi: ortak bir vizyon ve hedef uğruna sınırların ötesinde müttefikler arasında koordinasyon sağlayabilen bir adam. Bu arada Aruri, Süleymani’nin Bağdat yakınlarında bir Amerikan insansız hava aracı tarafından öldürülmesinden üç yıl sonra, 2 Ocak’ta öldürüldü.
Böyle bir geçmişle Aruri’nin neden daha önce öldürülmediği merak edilebilir. Hedef olmasına rağmen hayatta kalabilmesini pek çok faktör açıklayabilir.
Beyrut’a taşınması, İsrail’in 2 Ocak’a kadar Aruri’yi hedef almamasının arkasındaki ana nedenlerden biri. Güney Beyrut’un Hizbullah tarafından yönetilen banliyösü Dahiye’de yaşıyordu. Onu öldürmek Hizbullah ile İsrail arasında bir savaşı kolayca tetikleyebilir.
Gerilimi açıkça tırmandırma
Yine de 2 Ocak akşam saatlerinde İsrail’den atıldığı düşünülen birkaç füze bir apartman dairesine ve yakındaki bir araca isabet ederek Aruri ve diğer birkaç Hamas yöneticisini öldürdü.
Bu İsrail’in gerilimi açıkça tırmandırmasıydı. Hamas’a hiçbir liderinin canının bağışlanmayacağı ve İsrail’in 7 Ekim katliamının sorumlularını bulup öldürmeye kararlı olduğu mesajını verdi.
Ama aynı zamanda daha da önemlisi, Hizbullah’a da İsrail’in Lübnan merkezli grupla yıkıcı bir çatışmayı tetiklemeye istekli olduğu mesajını vermesiydi.
Çatışma tehdidi her zaman vardı ama hiçbir zaman Aruri’nin ölümünden sonra olduğu kadar yakın hissettirmemişti. İsrail ile Lübnan arasındaki sınır boyunca şiddet 7 Ekim’den bu yana devam ediyordu. Yine de her iki taraf da söz konusu çatışmaların coğrafi kapsamını sınır bölgesiyle sınırlayan yeni “angajman kurallarına” etkin bir şekilde uymuştu.
Hizbullah’ın saldırılarının sayısı azalmış olsa da örgüt İsrail’i hedef almak için giderek daha sofistike silahlar kullanıyordu. Bu kırılgan denge İsrail’in Beyrut’un kalbinde Aruri’yi öldürmesiyle bozuldu.
Zamanlama tesadüfi değildi.
Aruri’nin öldürülmesinden önce İsrailli yetkililer 7 Ekim’den sonra İsrail’in Hizbullah’la yan yana yaşayamayacağı uyarısında bulunmuşlardı. İsrail’in kuzeyinde yaşayanlar, Hizbullah’ın Hamas’ın sınır ötesi saldırılarını taklit edebileceği korkusuyla tahliye edildi.
Hamas’ın 7 Ekim’de uygulamaya koyduğu ve özel kuvvetlerin birçok noktadan sınırı geçerek rehineler aldığı planın, Hizbullah’ın “Celile’nin Fethi” adlı planına ürkütücü bir şekilde benzediğini belirtmek isterim.
İsrail televizyonlarında, 7 Ekim’den bu yana, İsrail-Lübnan sınırındaki bazı sınır topluluklarının belediye başkanları, Hizbullah tehdidinin üstesinden gelinmediği takdirde geri dönmeyi reddedeceklerini söylediler.
Yerinden edilme ikilemi
Sonuç olarak İsrail hükümeti bir ikilemle karşı karşıya: Hizbullah’ın Gazze yakınlarında Hamas’ın yaptığını tekrarlayabileceği korkusuyla kuzeyde yaşayan on binlerce İsrailli yerinden edilmeye devam ederse nasıl zafer ilan edebilir?
İsrail’deki kamuoyu da İran destekli gruba karşı önleyici bir saldırıyı destekleme yönünde net bir şekilde değişti. Sonuç olarak İsrail, Hizbullah’ı ya güç kullanarak ya da diplomasi yoluyla – ve büyük olasılıkla her ikisinin birleşimiyle – sınırdan uzaklaştırmaya çalışıyor.
Muazzam riskler
Ancak riskler çok büyük.
İsrail, Hizbullah’ın gelecekteki saldırılarını önlemeye çalışarak benzer ölçekte bir felakete yol açabilir. Hizbullah ile girilecek bir çatışma yıkıcı olabilir ve grubun yarattığı tehdidi ortadan kaldırmayabilir.
Hizbullah’ın binlerce uzun menzilli mermi ve yüzlerce hassas güdümlü füze de dâhil olmak üzere 100.000 ila 150.000 arasında füze ve rokete sahip olduğu tahmin ediliyor. Aylarca günde binlerce roket atarak İsrail’in son teknoloji hava savunma sistemlerine bile meydan okuyabilir.
Örgüt aynı zamanda Litani Nehri’nin güneyinde ve ötesinde binlerce savunma mevzisi, tünel ağı ve füze mevzisi inşa ederek Güney Lübnan’da derin bir şekilde yerleşmiş durumda.
Hizbullah’ın savaş alanında gerçek bir yenilgiye uğratılması (eğer mümkün olursa) haftalar değil, aylar hatta yıllar alacaktır. Yine de İsrail’de bazıları, İsrail’in hiçbir zaman şimdiki kadar hazır olamayacağını ve İsraillilerin 7 Ekim’de olduğu gibi gafil avlanmalarındansa bugün harekete geçmelerinin daha iyi olacağını savunarak zar atmaya hazır.
Zaten uçurumun kenarındaki bir ülke olan Lübnan için bir çatışmanın sonuçları felaket olacaktır. İsrail, Hizbullah ile bir çatışma çıkması halinde Lübnan’ı “taş devrine geri göndereceği” konusunda birçok kez uyardı.
Bunlar öylesine söylenmiş sözler değil. Hizbullah’ın füzelerinin yarattığı tehdit ve örgütün Lübnan’da ne kadar derinlere yerleşmiş olduğu göz önüne alındığında, İsrail’in hızla ülkeye girmesi ve Gazze’de yaptığından daha güçlü bir şekilde hareket etmesi gerekecektir.
Birkaç haftalık bir çatışma bile ülkeye büyük bir yıkım getirebilir. Ve böyle bir çatışmanın ardından pek çok kişi yeniden inşayı finanse etmeye istekli olmayacaktır: Lübnanlı elitlerin reform yapmayı reddetmesi, Lübnan’ın potansiyel bağışçılarının çoğunu zaten yabancılaştırdı.
MAD doktrini
Hizbullah-İsrail dinamiği birçok açıdan Soğuk Savaş döneminde görülen “Karşılıklı Kesin Yıkım” (MAD) doktrinine benziyor. Karşılıklı Yıkım doktrini, her iki tarafın da neden nükleer tehditleri veya gerilimi artırmada isteksiz olduklarını açıklamak için kullanılmıştır. Çünkü süreç içinde yok olacakları korkusu vardı.
Açık olmak gerekirse, buradaki fark, ikisi arasındaki bir savaşın sonunda ne İsrail’in ne de Hizbullah’ın yok edilemeyeceğidir. Her iki taraf da çok büyük kayıplar verecek ve herhangi bir şeyi “kazanma” ihtimali çok az olacak.
Bu durum her halükarda her iki tarafı da itidalli olmaya teşvik etmeli ve şimdiye kadar da bir dereceye kadar etti. Bu durum İsrail’in Aruri’yi Dahiye’nin kalbinde öldürme kararını daha da dikkate değer kılıyor. İsrail, uzun zamandır kaçınmaya çalıştığı bir çatışmayı tetiklemeye istekli.
Aynı zamanda, satır araları okunduğunda, İsrail’in çatışmanın gerçekleşmesini “istemediğine” dair işaretler de var. İsrail Aruri’nin ölümünün sorumluluğunu üstlenmekten kaçındı ve İsrailli yetkililer saldırının Hizbullah’ı ya da Lübnan’ı değil Hamas’ı hedef aldığını söyledi. Bu, anlatıyı şekillendirmeye yönelik bir girişim.
Hizbullah’ın bunu “Hamas’a karşı başka bir saldırı” olarak geçiştireceği düşünülmesin. Grup Dahiye’deki saldırıyı olduğu gibi, yani İsrail’in gerilimi tırmandırdığı bir saldırı olarak görüyor.
Başarısız bir vaka
Ancak Hizbullah’ın İsrail ile savaşa girmesi halinde Lübnan’ın yaşayacağı yıkım göz önüne alındığında, örgütün Lübnan’ı neden benzeri görülmemiş bir krize sürüklemeye karar verdiğine dair bir “vaka” oluşturması da gerekiyor.
Grup şu ana kadar bu gerekçeyi ortaya koymakta başarısız oldu.
Aruri’nin ölümü her iki tarafı da savaşa yaklaştırırken, Hizbullah’ın Filistinli bir liderin intikamını almak uğruna Lübnanlıların kurtarabildikleri birkaç şeyi kaybetmelerine “değeceğini” iddia etmesi zor.
Daha da önemlisi, İsrail’in bu söylemi -tüm kabadayılığına rağmen- Hizbullah’la bir çatışmanın mutlaka gerçekleşmesi gerektiği konusunda kararlı olmadığını ve Hizbullah’ı sınır dışına çıkmaya zorlamak için gerilimi tırmandırmak isteyebileceğini gösteriyor olabilir.
İsrail, muhtemelen Hizbullah’ın savaşı haklı çıkaramayacağını fark etmesine dayanarak yeni bir dinamik oluşturmayı ve bu süreçte grup üzerinde olağanüstü baskılar uygulayarak tavizler elde etmeyi umuyor olabilir.
Bu durum Hizbullah’ın şimdiye kadarki nispeten sessiz tepkisini açıklayabilir. Aruri’nin öldürülmesinden birkaç gün sonra Hizbullah, Meron Dağı’nda bulunan bir İsrail askeri üssü de dâhil İsrail’in kuzeyine düzinelerce füze fırlattı. Grup bunun Aruri’nin öldürülmesine “ilk tepki” olduğunu söyledi.
Hizbullah bu saldırıyı son derece önemli olarak nitelendirse de, bu saldırı İsrail’in Dahiye’nin kalbinde Aruri’yi öldürmesiyle aynı seviyede değil. Bu, Hizbullah’ın bir İsrail saldırısına sınırlı bir “ilk karşılık” verdiğini iddia ederek -gerçek bir tepki olmaksızın- karşılık verme baskısını yönettiği ilk saldırı olmayacaktır.
Örgüt ayrıca İsrail’e ve hatta ABD’ye karşı saldırılar düzenleyerek üzerindeki baskının bir kısmını azaltmak için İran’ın vekil ağına da güvenebilir.
Zaten 7 Ekim’den bu yana İran’ın ana stratejisi de buydu; Tahran söylemini değiştirmeye ve Gazze konusunda “nihai karar verici” olarak ABD’yi suçlamaya karar verdi. Bu aynı zamanda İsrail ile gerilimi tırmandırmaktan kaçınmasını ve Washington’da daha öngörülebilir bir aktörle karşı karşıya kalmasını sağladı.
Bu durum, özellikle İsrail ile Lübnan arasındaki sınır boyunca şiddet seviyesinin normale dönmesi ve her iki tarafa da diplomatik baskı uygulanması halinde, uçurumdan geri adım atmak için hâlâ bir alan olabileceği anlamına geliyor.
Ancak bu satırların yazıldığı sırada gördüğümüz şey bu değil. İsrail, Aruri’nin ölümünün ardından riskten çok daha az kaçındığını ve çıtayı yükselttiğini gösteriyor.
İsrail, Meron Dağı saldırısına Hizbullah’ın elit Radvan biriminde iyi bağlantıları olan bir komutan olan Visam Tavil’i öldürerek karşılık verdi. Daha sonra İsrail, Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki İHA şefini de Tavil’in cenazesine giderken öldürdü.
Aynı gün Hizbullah, IDF’nin Kuzey Komutanlığı karargâhına bir dizi insansız hava aracı fırlattı.
Bu da bir başka ihtimali, yani İsrail’in artık Hizbullah’la kısa süreli bir çatışmanın kaçınılmaz olduğuna ikna olduğunu gösteriyor. Bu çatışmanın herhangi bir şeyi çözmesi pek olası değil ancak İsrail hükümetinin kuzeydeki durumun değiştiğini iddia etmesine yardımcı olacaktır.
Nihayetinde İsrail’in Hizbullah’ı sadece zorlayıp grubun pes edip çekilmesini mi umduğu yoksa tehdidi askeri olarak mı bertaraf etmek istediği önemsiz hale gelebilir. Eğer tırmanma dinamiği durmazsa, bir çatışma yaşanacaktır.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa5 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












