Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Netanyahu geçici ateşkes için müzakereye onay verdi mi?

Yayınlanma

binyamin netanyahu

New York’ta bugün BM Genel Kurulu’na hitap edecek İsrail Başbakanı, ABD dahil diğer ülkelerden gelen eleştirileri hafifletmeye çalışıyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, ABD ve Fransa’nın girişimiyle Lübnan’da üç haftalık geçici bir ateşkes sağlanmasının görüşülmesine izin verdiği ve bunun için bir bakanını görevlendirdiği iddia edildi.

Israel Hayom gazetesine konuşan siyasi kaynak, İsrail’in “başarı ihtimalini küçük gördüğü” ABD ve Fransa’nın 21 günlük ateşkes girişimini görüşmeye olumlu karşılık verdiğini ve Netanyahu’nun, Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer’ı müzakereleri yürütmekle görevlendirdiğini belirtti.

Söz konusu kaynak, ABD-Fransa’nın ortak girişiminin “şansının düşük olduğu”, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın bunu reddetmesiyle “İsrail’in Lübnan’daki saldırılarını genişletmesi için meşruiyet sağlanacağını” savundu.

Bu arada Lübnan sınırında İsrail bölgelerinde dün akşamından itibaren sükunetin hâkim olduğu gözleniyor. Hizbullah sınır hattında dün akşamdan beri İsrail bölgelerine herhangi bir saldırı gerçekleştirmedi.

Öte yandan Netanyahu, gece saatlerinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na hitap etmek üzere New York’a hareket etti. Netanyahu’nun bu ateşkesi için müzakereleri kabul ettiği iddiasının Genel Kurul’da özellikle ABD ile yapılacak görüşmelerde elini kuvvetlendirmek ve kendisine yönelecek tepkileri azaltmak için öne atıldığı yorumu yapılıyor. Dün akşamdan bu yana sınırda sağlanan görece sükûnetin zirveden sonra çeşitli gerekçelerle yeniden bozulma ihtimalinin güçlü olduğu belirtiliyor.

Politico: İsrail’in Lübnan saldırısı Biden yönetimini böldü

Bir iddia da Lübnan’da yayın yapan özel MTV kanalından geldi. İddiaya göre Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’nin, Hizbullah’ın BM Güvenlik Konseyi 1071 kararına göre, İsrail sınırına yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki Litani Nehri’nin kuzeyine doğru çekilmesi için ikna edebileceği yönünde ABD’ye güvence verdi. İsrail, Hizbullah’ın Litani Nehri’nin kuzeyine çekilmesi talebini saldırılarına gerekçe olarak gösteriyor.

İtiraz gecikmedi

Netanyahu’nun Gazze’deki ateşkese de karşı çıkan aşırı sağcı koalisyon ortaklarının yanı sıra kendi partisi ve muhalefetten de Lübnan’da ateşkes girişimine itiraz gecikmedi.

İsrail basınındaki haberlere göre, aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, yaptığı açıklamada, “kuzeydeki harekatın sadece Hizbullah’ın ezildiği ve kuzeydeki vatandaşlara zarar verme becerisinin ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanması gerektiğini” dile getirdi.

Hizbullah’a “aldığı ağır darbelerden iyileşmesi ve 21 gün sonra savaşa devam etmesi için zaman verilmemesi gerektiğini” savunan Smotrich, “Hizbullah’ın teslim olması ve savaşın, ülkenin kuzeyinde güvenliğin tesisi için tek yol olduğunu” ileri sürdü.

Aşırı sağcı Ulusal Misyonlar Bakanı Orit Strock da Lübnan’da “21 gün değil 21 saat ateşkes için meşru bir zemin olmadığını” öne sürdü.

Netanyahu’nun Likud Partisi’nden hükümette yer alan Kültür ve Spor Bakanı Miki Zohar da “Hizbullah’ın gerilediği durum olmaksızın bir ateşkesin ciddi bir hata olduğunu ve haberlerin doğru olmadığını ümit ettiğini” kaydetti.

Muhalefetten de itiraz

Eski Başbakan Naftali Bennett de “İsrail’in Hizbullah’a karşı çok geç hareket ettiğini ve grubu kademeli olarak geriletmeye başladığını” öne sürerek, “İsrail’in Hizbullah tehdidini ortadan kaldırması ile ateşkes için Hizbullah’ın silahsızlanmayı kabul etmesi ve sınırdan uzaklaşması gerektiğini” savundu.

Ana muhalefet Gelecek Var Partisi’nin lideri ve eski Başbakan Yair Lapid de Hizbullah’ın komuta ve kontrol sistemlerini yeniden toparlamasına izin vermemek için İsrail’in, ABD-Fransa’nın ateşkes girişimini 21 gün değil sadece 7 gün için kabul etmesi ve “Hizbullah’ın sınırdan uzaklaştırılmadığı hiçbir formüle razı olmaması gerektiğini” belirtti.

Aynı şekilde yakın zamanda partisiyle hükümete katılmak için müzakereler yürüten Milletvekili Gideon Saar da geçici ateşkese karşı çıkarak “(Beyrut’un güneyinde Hizbullah’ın hâkim olduğu mahalle) Dahiye’yi altüst edin. Geçici ateşkesten sadece Hizbullah fayda sağlar.” ifadesini kullandı.

ABD ile Fransa’nın öncülük ettiği ve Avrupa Birliği (AB) ile 8 ülkeyi daha bir araya getiren ortak açıklamada, İsrail ile Lübnan arasındaki çatışmaların durdurulması ve diplomasiye alan açılması için 21 günlük acil ateşkes çağrısı yapıldığı bildirilmişti. Bu süreçte de Gazze’de ateşkes ve esir takası müzakerelerinin tamamlanması istendi.

Beyaz Saray’dan yapılan yazılı açıklamada, ABD ile Fransa’nın, İsrail-Lübnan sınırında bir ateşkes çağrısı konusunda mutabık kaldığı ve bu yöndeki ortak açıklamaya AB, Avustralya, Kanada, Almanya, İtalya, Japonya, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de (BAE) katıldığı belirtilmişti.

Ortadoğu

BAE, İranlı Bank Melli’nin ülkedeki işlemlerini yasakladı

Yayınlanma

BAE Merkez Bankası, İranlı Bank Melli’nin ülkedeki şubelerinin tüm finansal işlemlerini ve para transferlerini yasakladı. Kararın yürürlükteki bankacılık mevzuatına uyulmaması ile kara para aklama ve terörün finansmanıyla mücadele denetimleri sonucunda alındığı kaydedildi.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Merkez Bankası, İran merkezli Bank Melli’nin ülkedeki tüm şubelerine kapsamlı yaptırım kararları getirdi.

Düzenlemeyle birlikte bankanın BAE sınırları içerisindeki tüm şubelerinin İran bağlantılı finansal işlem yürütmesi, para transferi gerçekleştirmesi ve ticaret finansmanı sağlaması yasaklandı.

Merkez Bankası, kararın gerekçesini yürürlükteki bankacılık mevzuatına ve denetim kurallarına uyulmaması olarak açıkladı.

Yapılan resmi bilgilendirmede kara para aklama, terörün finansmanı ve kitle imha silahlarının yayılmasıyla mücadele düzenlemelerine işaret edildi; yaptırımların bankaya yönelik kapsamlı denetimlerin neticesinde yürürlüğe girdiği kaydedildi.

Washington yönetimi ise İran bankalarını ve havayolu şirketlerini küresel finans ağından bütünüyle dışlama amacıyla bölgedeki baskısını artırıyor. ABD Hazine Bakanlığı, 28 Ağustos tarihinde Bank Melli’nin Dubai şube müdürü olarak görev yapan İran vatandaşı Reza Mohammad Taeedi’yi yaptırım listesine eklemişti.

ABD yönetimi daha önce de Mısır merkezli Banque Misr’in BAE şubelerinin İran bağlantılı işlemleri sebebiyle dolar takas sistemine erişim yetkisini kesmişti.

Bölgede İran bağlantılı finans kuruluşlarına yönelik kısıtlamalar Türkiye ayağında da karşılık buluyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), 18 Eylül’de İran sermayeli Bank Mellat’ın faaliyet iznini iptal ederek bankanın Türkiye’deki 44 yıllık faaliyetine son verdi.

BDDK kararında mevduat sahiplerinin hakları ile finansal istikrara yönelik riskleri gerekçe gösterdi, ABD yaptırımlarına değinmedi.

Hisselerinin çoğunluğu İran devletine ait olan Bank Mellat; ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere’nin yaptırım listelerinde yer alıyor.

Türkiye ayrıca ABD’nin Mahan Air’e hizmet sağlayan üç Türk şirketine yaptırım uygulamasının akabinde İranlı havayolu şirketinin Türkiye uçuşlarını durdurdu.

ABD Hazine Bakanlığı ise 4 Eylül’de Golden Global Bank ile bankanın İstanbul merkezli iki iştirakini, İran Devrim Muhafızları Ordusuna bağlı Kudüs Gücü’ne mali kaynak aktarma suçlamasıyla yaptırım kapsamına aldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Tahran ile finansal bağlarını sürdüren ülke ve kuruluşlara her hafta yeni ikincil yaptırımlar getireceklerini duyurdu. Bessent yürüttükleri yaptırım politikasına ilişkin olarak, “Gerekirse bu finansal şiddet olacak” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran’dan bölge ülkelerine ABD yaptırımlarına destek vermeme uyarısı

Yayınlanma

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Muhsin Rızai, ABD’nin havacılık yaptırımlarına ortak olan bölge ülkelerinin kendi havalimanlarını da işletemeyeceğini söyledi.

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Muhsin Rızai, ABD’nin İran sivil havacılık sektörünü hedef alan yaptırımlarına destek vermemeleri konusunda bölge ülkelerine uyarıda bulundu.

Devlet televizyonuna mülakat veren Rızai, bölge ülkelerinden ABD’nin başlattığı adıma ortak olmamalarını istedi. Rızai, “Bölgedeki bütün ülkelerden ABD’nin bu macerasına katılmamalarını istiyoruz. İran uçaklarının sefer yapmasına izin vermezlerse kendi havalimanlarından da uçuş yapılamaz” ifadelerini kullandı.

Komşu ülkelere seslenen İranlı yetkili, “Siz bizim dostlarımızsınız ancak ABD’nin safına katılmamalısınız. Savaşın yayılmasını önlemelisiniz” dedi.

Washington yönetiminin İran sivil havacılığına yönelik yaptırım kararı dün yürürlüğe girdi. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, CNBC kanalına verdiği mülakatta, 23 Eylül itibarıyla tüm İran havayolu şirketlerine ait uçakların dünya genelinde yere indirileceğini söyledi.

İran uçaklarına yakıt, yer hizmeti veya bilet satışı sağlayan işletmeleri uyaran Bessent, bu şirketlerin Amerikan doları sisteminin dışına itileceğini vurguladı. Washington yönetimi bu ayın başında, aralarında Mahan Air şirketinin de yer aldığı tüm İran yolcu uçaklarını ve bunlarla ticari temas kuran yabancı işletmeleri yaptırım kapsamına almıştı.

Uçuş takip platformu Flightradar24 verilerine göre Mahan Air’e ait yolcu uçağı, yeni kısıtlamaların devreye girdiği 23 Eylül tarihinde Çin’in güneyine iniş yaptı.

Tahran yönetimi, bu dönemde ABD ile diplomatik temaslara dönme şartlarını Katar üzerinden Washington’a aktardı. Tahran’ın talepleri arasında bütün cephelerde çatışmaların durması, ABD saldırılarının son bulması, İran limanlarındaki deniz ablukasının kaldırılması, ekonomik kısıtlamaların bitirilmesi ve dondurulan İran varlıklarının iadesi yer alıyor.

Öte yandan İran ordusu, Washington’ın bazı bölge ülkelerinin katkısıyla yeni saldırılar planladığına dair istihbarat edindiklerini duyurdu.

Ordudan yapılan açıklamada, İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı hata yapılması halinde ABD’nin bölgedeki tüm askeri mevzileri ile çıkarlarının sınır tanınmaksızın kesintisiz, ağır ve etkili saldırılarla hedef alınacağı kaydedildi.

Devrim Muhafızları Ordusu da gerilimin artması halinde yeni hedefler ve yeni silah sistemleriyle karşılık verileceğini, çatışmaların coğrafi sahasının genişletileceğini ilan etti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Filistin’de unutulmuş bir dava: Seçim

Yayınlanma

Filistin Diyalog Grubu’nun İstanbul’da düzenlediği toplantı, seçim tartışmasının aslında seçimlerden çok daha büyük bir krize işaret ettiğini ortaya koydu.

Filistin’de seçim yeniden gündemde. Ancak sandığın kurulup kurulmayacağından daha büyük bir soru var: Filistin siyaseti, yıllardır biriken meşruiyet krizini aşabilecek mi?

12 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen toplantıda Fetih ve Hamas’a yakın iki isim, bağımsız bir Filistinli araştırmacı ve gazeteci aynı masada buluştu. Filistin Diyalog Grubu Başkanı Sadık Abu Amer’in ev sahipliği ve moderatörlüğündeki toplantıya, Filistin Devlet Başkanlığı Divanı’nda bakan/vali düzeyinde danışman olarak görev yapan Memun Süveydan, Hamas Siyasi Büro Başkanı Danışmanı Prof. Dr. Maher Hamed Al-Houli ve bağımsız araştırmacı ve gazeteci Majed Azzam katıldı.

Filistinli izleyiciler açısından toplantının en dikkat çekici taraflarından biri, Fetih ve Hamas çevrelerinden üst düzey isimlerin ilk kez bu ölçekte bir tartışma ortamında buluşmasıydı.

Toplantının havasını iki cümleyle özetlemek gerekirse: Dava büyük bir tehlike altında. Ancak engelleri aşmak için sihirli bir formül yok.

28 Kasım: Seçim mi, siyasi bir dönemeç mi?

Filistin Merkez Seçim Komisyonu’nun takvimine göre 132 sandalyeli Yasama Konseyi seçimlerinin 28 Kasım 2026’da Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi’nde yapılması planlanıyor.

Adaylık başvuruları 26 Eylül-7 Ekim, seçim kampanyası ise 6-26 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

Seçimlerin yapılması hâlinde Filistinliler, 2006’dan bu yana ilk kez yeni bir Yasama Konseyi seçecek.

Ancak seçim takvimi açıklanmış olsa da siyasi ve saha koşulları hâlâ belirsiz.

Gazze’de savaşın ardından ortaya çıkan yeni gerçeklik, Doğu Kudüs’te seçimlerin yapılıp yapılamayacağı, Fetih-Hamas ayrılığı ve Gazze’nin gelecekteki yönetimi seçimlerin önündeki temel başlıklar arasında.

Merkez Seçim Komisyonu hazırlıklarını sürdürüyor. Gazze’de sivil toplum kuruluşları, siyasi gruplar ve yerel aktörlerle temaslar yapılıyor. Olası oy verme merkezleri de inceleniyor.

Fakat eleştiri de aynı noktada: Hazırlıklar geç başladı ve 28 Kasım takviminin uygulanabilirliği hâlâ tartışmalı.

Tam da burada seçim tartışması teknik bir mesele olmaktan çıkıyor.

Yirmi yıldır biriken meşruiyet krizi

Filistin’de sorun yalnızca sandığın ne zaman kurulacağı değil.

2006’dan bu yana yeni bir Yasama Konseyi seçilemedi. Fetih-Hamas bölünmesi kalıcılaştı. Filistin siyasi kurumlarının yenilenmesi ve iktidarın seçim yoluyla devri gerçekleşmedi.

Bugün yapılması planlanan seçimler bu nedenle sıradan bir seçim değil.

Yaklaşık yirmi yıllık bir aradan sonra sandık yeniden kurulursa, mesele yalnızca yeni milletvekillerinin belirlenmesi olmayacak. Filistin siyasi sisteminin yeniden meşruiyet kazanıp kazanamayacağı da sınanacak.

Fakat seçimlerin yapılması tek başına bölünmüşlüğü ortadan kaldırmayacak.

Asıl soru şu:

Filistinliler seçim sonuçlarına, sonuçlar kendi siyasi hesaplarının dışında çıktığında da saygı gösterecek mi?

Süveydan: “Ulusal komiteden Barış Konseyi’ne geldik”

Memun Süveydan’ın konuşmasında Gazze’nin geleceği öne çıktı.

Süveydan, savaşın ardından Gazze’yi yönetmek üzere Filistinlilerden oluşan bir “ulusal komite” kurulması fikrinin gündeme geldiğini anlattı.

Bu komitenin Filistin Ulusal Yönetiminin kurumsal çatısı içinde oluşturulması gerektiğini belirten Süveydan, ancak başta Fetih ve Hamas olmak üzere siyasi tarafların komitenin temsil oranları üzerinde anlaşamadığını söyledi.

Sorunun kısa özeti şuydu: Herkes ulusal bir komite istiyor, ancak komitenin kimlerden ve hangi oranlarda oluşacağı konusunda uzlaşma sağlanamıyor.

Süveydan’a göre gecikmeler sonunda mesele başka bir noktaya taşındı.

Ulusal bir komite yerine, uluslararası bir mekanizmanın Gazze’nin geleceğinde daha fazla rol aldığı bir tablo ortaya çıktı.

Süveydan bu noktada Hamas’ı eleştirdi.

Ona göre Filistinliler tarafından kurulması planlanan ulusal komite fikrinden, dışarıdan şekillendirilen bir “Barış Konseyi”*modeline doğru sürüklenildi.

Tartışmanın merkezinde de bu soru var:

Gazze’nin geleceğine Filistinliler mi karar verecek, yoksa karar mekanizması giderek dış aktörlerin eline mi geçecek?

Al-Houli: “Seçimlerden vazgeçmemeliyiz”

Hamas Siyasi Büro Başkanı Danışmanı Prof. Dr. Maher Hamed Al-Houli ise seçimlerden vazgeçilmemesi gerektiğini söyledi.

Al-Houli, seçim çağrısına olumlu yaklaşılması gerektiğini belirtti. Ancak Filistinlilerin karar verirken dış baskıları değil, ülkenin genel çıkarlarını esas alması gerektiğini vurguladı.

1996 ve 2006 seçimlerini hatırlatan Al-Houli, bu seçimlerin adil ve şeffaf olduğunu savundu.

Sandıktan çıkacak sonuçlara hem Filistinli tarafların hem de uluslararası toplumun saygı göstermesi gerektiğini söyledi.

Al-Houli’nin dikkat çektiği bir başka başlık ise toplumsal katılım oldu.

Aileler, aşiretler, muhtarlar, kanaat önderleri ve uzlaştırma görevlilerinin seçim sürecinde daha aktif rol alabileceğini belirtti.

Bu aktörlerin yalnızca seçmenleri sandığa yönlendirmesini değil, Fetih-Hamas arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde de rol üstlenmesini önerdi. Hatta bağımsız adaylar veya listeler aracılığıyla seçimlere katılabileceklerini ifade etti.

Al-Houli’nin yaklaşımı böylece seçim tartışmasını başka bir noktaya taşıdı:

Yeni bir seçim, eski siyasi yapıyı mı yenileyecek, yoksa siyasete yeni aktörlerin girmesinin önünü mü açacak?

Azzam: “Bana göre seçim yapılmayacak”

Bağımsız araştırmacı ve gazeteci Majed Azzam ise seçim takvimine daha mesafeli yaklaştı.

Azzam, karamsar veya iyimser konuşmadığını, gerçekçi ve nesnel bir değerlendirme yaptığını belirterek, “Bana göre seçim yapılmayacak ve bundan dolayı üzgünüm” dedi.

Azzam’ın asıl itirazı ise seçim tarihinden daha büyük bir iddiaya dayanıyor.

Ona göre seçim söylemi, başka bir siyasi sürecin üzerini örten bir “sis bombası” olabilir.

Azzam, Filistin Ulusal Konseyi’nin seçimle oluşturulması yerine üyelerin atama yoluyla belirlenmesine dönük bir hazırlık yapıldığı iddiasını gündeme getirdi.

Bu iddia doğruysa tartışmanın yönü tamamen değişiyor.

Çünkü soru artık “Seçim ne zaman?” değil. “Seçim olmazsa Filistin siyasi sistemi nasıl yeniden kurulacak?”

Gazze olmadan seçim olur mu?

Filistin seçimlerinin kaderi Gazze’den bağımsız değil.

Komisyon teknik hazırlıklarını sürdürüyor. Ancak Gazze’de savaşın yarattığı yıkım, nüfusun dağılması, altyapı sorunları ve gelecekteki yönetim tartışması seçim sürecinin önünde ciddi sorunlar oluşturuyor.

Bunun yanında Doğu Kudüs meselesi de çözülmüş değil.

Dolayısıyla 28 Kasım sadece bir sandık meselesi değil.

Gazze’nin hangi siyasi çatı altında yönetileceği, seçim sonuçlarının orada nasıl uygulanacağı ve Filistin Yönetimi ile Hamas arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı da aynı denklemin parçaları.

Yeni bir kuşak siyasete giriyor

Bir başka önemli gerçek ise demografik değişim.

2006 seçimlerinden bu yana yeni bir Filistinli kuşak yetişti. Bu insanların önemli bir bölümü hayatlarında hiçbir genel seçimde oy kullanmadı.

Dolayısıyla seçimler gerçekleşirse yalnızca yeni bir Yasama Konseyi seçilmeyecek.

Aynı zamanda yeni bir seçmen kuşağı ilk kez siyasi kararın doğrudan parçası olacak.

Bu nedenle gençlerin, bağımsızların ve toplumsal aktörlerin siyasi sisteme nasıl dahil edileceği de seçim tartışmasının önemli başlıklarından biri.

Ortak hedef, farklı yol haritaları

İstanbul’daki toplantının ortak bir siyasi yol haritası çıkardığını söylemek mümkün değil.

Süveydan, Filistin kurumlarının ve ulusal kararın korunmasını, Gazze’nin geleceğinin Filistinli bir çerçevede belirlenmesini savunuyor. Hamas’ın tutumunun ise dış aktörlerin daha fazla devreye girmesine zemin hazırladığını düşünüyor.

Al-Houli, seçimlerden vazgeçilmemesi gerektiğini söylüyor. Ona göre seçimler dış baskıların değil Filistin halkının iradesinin sonucu olmalı ve toplumsal katılım genişletilmeli.

Azzam ise seçimlerin yapılacağına inanmıyor. Ona göre seçim tartışmasının arkasında başka bir siyasi yapılanma hazırlığı olabilir.

Üç yaklaşımın kesiştiği yer ise daha önemli:

Filistin davası ciddi bir varlık-yokluk sorunuyla karşı karşıya.

Sadece Hamas’ın veya Fetih’in değil, bir bütün olarak Filistin siyasi yapısının geleceği tartışılıyor.

Seçim sihirli bir formül değil

İstanbul’daki toplantıdan geriye kalan en güçlü mesajlardan biri bu.

Seçimler meşruiyetin yenilenmesi için önemli olabilir. Ancak tek başına bölünmüşlüğü sona erdiremez.

Yeni bir Yasama Konseyi oluşturabilir. Ancak Filistin siyasi sisteminin bütün sorunlarını çözemez.

Gençleri ve bağımsızları siyasete taşıyabilir. Ancak tarafların seçim sonuçlarını kabul etmesi gerekir.

Bu nedenle 28 Kasım’ın anlamı sandıktan çok daha büyük.

Seçim yapılırsa, Filistinlilerin önünde yeni bir siyasi alan açılacak.

Yapılmazsa, siyasi boşluğun nasıl doldurulacağı sorusu daha da büyüyecek.

Ve belki de asıl soru şu olacak:

28 Kasım, yıllardır devam eden bölünmüşlüğün yeni bir tarihi mi olacak, yoksa Filistin siyasetinde yeni bir birlikteliğin başlangıcı mı?

Bunu hep birlikte göreceğiz.

Şimdilik kesin olan tek şey şu: Filistin’de seçim meselesi artık sadece seçim meselesi değil.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English