Bizi Takip Edin

Dünya Basını

AB’de silahlanma çılgınlığı

Yayınlanma

Editörün notu: AB’de, özellikle Ukrayna-Rusya savaşı ve ABD’nin Avrupa’ya yönelik güvenlik garantilerinin güvenilirliğinin azalması nedeniyle, askeri harcamalar hızla artıyor. Donald Trump’ın NATO ülkelerinden daha fazla savunma harcaması talep etmesi ve Rusya’nın Avrupa’ya yönelik olası tehdit algısı, silahlanmayı teşvik ediyor. Fakat, Rusya’nın askeri kapasitesi ve ekonomik durumu, Avrupa’ya yönelik bir tehdit oluşturacak düzeyde değil; bu durum, uzman camiasının geçmişteki hatalı ya da çarpıtılmış tahmin ve verileriyle de destekleniyor. AB’nin 2024’te savunma harcamaları 326 milyar avroya ulaşırken, Rusya’nın harcamaları 110 milyar avro seviyesinde kalıyor. Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Alexander Neu’a göre örneğin Paris Şartı gibi Avrupa’nın güvenliği için daha sürdürülebilir çözümler üzerine yeniden düşünülmeli.


AB’de silahlanma çılgınlığı: Tartışmayı tersinden başlatma ihtiyacı üzerine

Alexander Neu, NachDenkSeiten

4 Mart 2025

AB’de, şimdiye kadar görülmemiş düzeyde büyük silahlanma harcamaları talepleri birbirini izliyor. Ortada 700 milyar avro gibi rakamlar dolaşıyor, ki bunlar vergi mükelleflerinin parası.

Almanya Federal Meclisi’nde yer alan partilerden BSW ve Sol Parti hariç, tüm partiler, o dönemde Almanya’da bile tartışmalı olan GSYİH’nin %2’si oranındaki askeri harcama hedefinin henüz bir son nokta olmadığını savunuyor.

Burada bir silahlanma yanlısı koalisyonun oluşmakta olduğu görülüyor.

Bu durumun arka planında ilk olarak ABD Başkanı Donald Trump’ın, Avrupalı NATO ortaklarının GSYİH’nin %5’ini askeri bütçelere ayırması gerektiği yönündeki kesin talebi yer alıyor.

Buna ek olarak, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş, artık Batı’da da Rusya ile Batı arasında bir vekalet savaşı olarak görülmesi ciddi şekilde reddedilemez hale geldi.

Ukrayna ile Rusya arasındaki doğrudan savaş ve bu vekalet savaşı, eğer jeostratejik ve tarihsel bağlam tartışmadan dışlanırsa, gerçekten belirsizlikler yaratıyor ve AB Avrupa’sının askeri gücüne yönelik toplumsal talebi anlaşılır kılıyor.

Fakat, ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı telefon görüşmesi şeklinde bir barış girişimi, her iki ülkenin dışişleri bakanlarının Avrupa ve Ukrayna’nın katılımı olmadan Suudi Arabistan’da barış görüşmelerini hazırlamak üzere bir araya gelmesi ve Beyaz Saray’da ABD Başkanı ile Ukrayna Devlet Başkanı arasında yaşanan, Ukrayna liderinin savaşın devamından kısmen sorumlu olduğu yönündeki tartışma, Avrupa başkentlerinde bir rahatlama sağlamadı.

Tam tersine: Şimdi, çok daha yüksek askeri harcamalar ve silahlanma gereklilikleri talepleri birbirini izliyor. Zira Donald Trump ve Vladimir Putin’ın hedeflediği olası barış, Ukrayna ve AB Avrupa’sının sırtına dayatılmış bir dikte barışı olur.

Bu nedenle, son zamanlarda değişmez bir öncül ortaya çıktı: ABD artık Avrupa için güvenilir bir koruma garantörü değil, NATO uçurumun eşiğinde ve Avrupa artık kendi ayakları üzerinde durmalı.

Yani, AB Avrupa’sı ve Ukrayna için yapılması planlanan büyük harcamalar alternatifsiz görülüyor. Üstelik, Rusya’nın yakın zamanda Avrupa’yı saldıracağı yönündeki, neredeyse “kesin” olarak nitelendirilen bilgi, askeri ve güvenlik uzmanları tarafından dile getiriliyor.

Ancak bu uzmanlar, Ukrayna savaşıyla ilgili şimdiye kadarki değerlendirme ve tahminlerinde aynı derecede kesin bir şekilde yanılmışlardı ve şimdi Almanya’daki tartışmayı yönlendirmeye çalışıyorlar.

Moskova’nın kendisine atfedilen bu niyetlere gerçekten sahip olup olmadığı tartışılabilir, zira kimse Rus karar merciilerinin beynini açıp içine bakamaz. Gerçeklere dayalı olarak bakıldığında şunu söylemek gerekir: Rusya, üç yıldır Doğu Ukrayna’da, kelimenin tam anlamıyla her metre için çok çetin bir mücadele veriyor ve büyük personel ile maddi kayıplar yaşıyor. Başarılı bir kara harekâtı farklı görünür. Ukrayna cephesinin ezilip geçildiğinden bugüne kadar kesinlikle söz edilemez.

Peki, Rusya’nın Polonya’ya ya da hatta Almanya’ya saldıracağı mı iddia ediliyor? Bu tür tezler hakikaten tuhaf. Ve hatta Rusya ordusu, konvansiyonel silah kapasitesiyle Brandenburg Kapısı’na kadar ilerlese bile, Moskova, Kiev ile Berlin arasındaki toprakları, toplumsal direnişler ve bununla bağlantılı belirsizlikler göz önüne alındığında nasıl kontrol edecek?

Moskova’nın buna ne mali, ne maddi, ne askeri ne de personel kapasitesi var. Ve işte bu noktada analizin özüne geliyoruz: Rusya Federasyonu, AB Avrupa’sına kıyasla hangi mali, personel ve dolayısıyla askeri kapasitelere sahip?

Kapasiteler

2021 yılında AB üye ülkelerinin askeri harcamaları yaklaşık 214 milyar avro seviyesindeydi. Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği Konseyi’nin internet sitesine göre, “2021 ve 2024 yılları arasında AB üye ülkelerinin toplam savunma harcamaları %30’dan fazla arttı. 2024 yılında bu harcamalar tahmini olarak 326 milyar avro seviyesine ulaştı, bu da AB’nin GSYİH’sinin yaklaşık %1,9’una denk geliyor.”

Fakat “%30’dan fazla” ifadesi oldukça düşük bir tahmin, zira 214 milyar avrodan 326 milyar avroya artış aslında yaklaşık %52’lik bir artışı temsil ediyor. Ve bu henüz son değil:

Brüksel, “AB ve üye ülkeleri, Avrupa’nın şu anda karşı karşıya olduğu benzersiz tehditler ve güvenlik zorlukları karşısında, savunma için birlikte daha fazla ve daha anlamlı harcamalar yapmaya kararlıdır,” diyor.

Rusya Federasyonu’nun askeri harcamaları ise Statista’ya göre 2024 yılında yaklaşık 110 milyar dolar seviyesinde, ki neredeyse dengelenmiş döviz kuru dikkate alındığında bu yaklaşık 110 milyar avro olur. Bu askeri harcamalar, Rusya’nın GSYİH’sinin yaklaşık %7’sine denk geliyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgali başlamadan önce, 2021 yılında askeri bütçe yaklaşık 66 milyar dolar seviyesindeydi ve Statista’ya göre bu, Rusya’nın GSYİH’sinin yaklaşık %3,6’sını oluşturuyordu. Böylece, belirtilen dönemde Rusya’nın askeri bütçesi yaklaşık %66 oranında artırıldı.

2021 yılında AB üye ülkeleri ile Rusya arasındaki askeri harcamalar oranı 3,5’e 1 düzeyindeydi; yani Rusya’nın askeri harcamalarına yatırdığı her 1 avroya karşılık AB ülkeleri 3,50 avro yatırım yapıyordu.

2024 yılında, yani devam eden savaş sırasında, bu oran sadece marjinal bir şekilde değişti: Yaklaşık 2,9’a (AB) 1 (Rusya) seviyesindeydi. Ancak burada, alım gücü paritesine göre hesaplamanın göz ardı edildiği söylenebilir.

Dış ve güvenlik politikalarına düşünce kuruluşu Bilim ve Politika Vakfı tarafından yapılan “Rusya’nın Ekonomisi Dönüm Noktasında” başlıklı analize göre, Rusya’nın bu yılki yaklaşık 130 milyar avro seviyesindeki askeri harcamaları, alım gücü paritesine göre hesaplandığında yaklaşık 350 milyar avro seviyesine ulaşıyor, bu da AB’nin askeri harcamalarının biraz üzerinde oluyor.

Bu bağlamda, AB ülkeleri ile Rusya Federasyonu arasındaki personel ve maddi güç dengelerini de bir orana oturtmak yerinde olur:

Tüm AB ülkelerinin aktif personel sayısına ilişkin kaynak bulmak zor olduğundan, Avrupa NATO ülkeleri kategorisine başvuruyorum. AB ülkeleri ile NATO ülkeleri arasında büyük ölçüde çifte üyelik olduğu için bu yöntem kabul edilebilir.

Greenpeace’in 2024 tarihli bir çalışmasına göre, Avrupa NATO ülkelerinde yaklaşık 2 milyon asker aktif görevde bulunurken, Rusya Federasyonu’nda yaklaşık 1,3 milyon asker aktif görevde. Böylece, Avrupa NATO ülkeleri yaklaşık 700 bin daha fazla aktif askere sahip.

Konvansiyonel —yani nükleer olmayan— büyük silah sistemleri (gemiler, savaş uçakları, tanklar ve topçu sistemleri) alanında, Avrupa NATO ülkeleri, Rusya Federasyonu’na kıyasla kısmen belirgin bir niceliksel üstünlüğe sahip.

Greenpeace’in 2024 tarihli çalışması, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) verilerine dayanarak aşağıdaki niceliksel güç dengelerini sunuyor:

— Tanklar: 6.297 (Avrupa NATO ülkeleri) – 2.000 (Rusya Federasyonu) – yaklaşık 3,1’e 1 oran.

— Topçu sistemleri: 15.399 (Avrupa NATO ülkeleri) – 5.399 (Rusya Federasyonu) – yaklaşık 3’e 1 oran.

— Savaş helikopterleri: 421 (Avrupa NATO ülkeleri) – 348 (Rusya Federasyonu) – yaklaşık 2’ye 1,2 oran.

— Savaş gemileri (fırkateynler, destroyerler, kruvazörler ve uçak gemileri): 140 (Avrupa NATO ülkeleri) – 33 (Rusya Federasyonu) – yaklaşık 4,2’ye 1 oran.

— Denizaltılar: 73 (Avrupa NATO ülkeleri) – 50 (Rusya Federasyonu) – yaklaşık 1,5’e 1 oran.

— Savaş uçakları: 2.073 (Avrupa NATO ülkeleri) – 1.026 (Rusya Federasyonu) – yaklaşık 2’ye 1 oran.

— Stratejik bombardıman uçakları: 0 (Avrupa NATO ülkeleri) – 129 (Rusya Federasyonu) – bu büyük silah sisteminde Rus ordusunun %100 üstünlüğü.

Ancak, niceliksel ölçüm, personelin ve silah sistemlerinin gerçek operasyonel hazır olma durumu, performansları ve ateş gücü hakkında bilgi vermez. Bu unsurlar ölçülmesi çok daha zor olan bileşenlerdir.

Yine de yaygın kanı, Batı’nın yüksek teknoloji silah sistemlerinin hem kalite hem de miktar açısından Rus sistemlerine üstün olduğu yönünde.

Buna karşın, Rusya Federasyonu, operasyonel hipersonik füzelere sahip ilk devlet oldu. Ancak, tek bir konvansiyonel silah sisteminde avantaj elde edip diğer alanlarda yetersiz kalmak askeri bir zafer için yeterli değildir.

Bununla birlikte, modern savaşı devrimleştirdiği görülen başka bir silah sistemi öne çıkıyor: Silahlı insansız hava araçları: Bu İHA’lar, zırhlı araç birliklerini, topçu sistemlerini, gemileri ve park halindeki savaş uçaklarını etkisiz hale getirebiliyor. Değeri yüz milyonlarca avro olan büyük silah sistemleri, bin avroluk İHA’lar tarafından yok edilebiliyor.

Ukrayna’da, bazı cephe bölgelerinde büyük silah sistemleri, imha edilme tehdidi nedeniyle artık kullanılamıyor, zira gökyüzü SİHA’larla dolu.

Rusya ve Ukrayna’nın SİHA kullanımındaki deneyimleri muhtemelen lider konumda. Ukrayna tarafından bu yeni silah sisteminin ve kullanım biçimlerinin bilgi ve deneyim transferi Batı’ya yapılıyor. Nispeten ucuz SİHA’larda yarış kapıda.

Yalnızca büyük silah sistemlerindeki niceliksel üstünlük, aktif asker sayısındaki fark ve savaş alanını değiştiren ucuz SİHA’lar bağlamında, silahlanma için büyük harcama artışlarıyla ilgili tartışma baştan aşağı yeniden ele alınmalı.

Ayrıca, Avrupa’nın güvenliği ve istikrarı, Helsinki Anlaşması bölgesindeki tüm ülkeler tarafından onaylanmış olan “Paris Şartı” nihayet uygulanırsa, daha sürdürülebilir ve çok daha düşük maliyetle sağlanabilir.

Zira bu güvenlik konsepti, dışlayıcı ve dolayısıyla bölünmüş (güvensiz) bir güvenlikten ziyade, Avrupa’da ortak ve bölünmemiş bir güvenliğe odaklanıyor.

Avrupalı elitler, 1990’ların başında bu güvenlik konseptini Avrupa barış düzeninin temeli olarak sorumlu bir şekilde uygulamış olsaydı, hem Yugoslavya hem de Ukrayna savaşları Avrupalılara ve özellikle bu ülkelerdeki insanlara yaşatılmazdı.

Yüz binlerce insan hayatını kaybetmez ya da yaşamlarının geri kalanını fiziksel veya ruhsal olarak yaralı geçirmek zorunda kalmazdı.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English