Görüş
Hindistan’ın Trump stratejisi işe yarıyor mu?

Donald Trump dünyanın en öngörülemeyen lideri ancak Hindistan Trump ile nasıl başa çıkacağını bildiğine inanıyor. Hindistan’ın Amerika ile yakın ilişkilerinin zirvesi yine Trump döneminde yaşandı. İlk Trump yönetiminde Amerika Hindistan’ın en büyük ticaret ortağı oldu. Birkaç milyar dolarlık savunma anlaşması imzalandı. Ve iki ülke Çin gibi “zorluklar” üzerinde yakın işbirliği içinde çalıştı.
Her şey tamamen yolunda gitmedi elbet, özellikle ticaret gibi konularda. Ancak pek çok kişi Hindistan’ın Trump ile baş etme konusunda diğerlerinden daha iyi iş çıkardığına inanıyor.
Peki neden?
Hindistan’ın Trump ile iyi çalışmasının 3 nedeni var: Ekonomi ve Modi faktörleri ile Hindistan’ın verdiği küçük tavizler veya Amerika’nın edindiği küçük kazanımlar…
Açıkçası Trump iyi bir pazarlıkçı veya iyi bir iş bitirici: Beyaz Saray’a dünya politikası için bir “grand teori” getirmiyor ancak büyük ölçüde ülkelere bakıyor ve Amerika için ne yapabileceklerini soruyor. Burada Delhi’nin sunduğu şey büyüyen ekonomisi. Hindistan’ın son zamanlardaki büyüme öyküsü ve özellikle orta sınıfın yükselişi Trump’ın ilgisini çekiyor.
Trump 2017’de şöyle demişti: “Hindistan ekonomisini açtığından bu yana şaşırtıcı bir büyüme ve genişleyen orta sınıfı için yeni bir fırsatlar dünyası elde etti.” Bu, Hint şirketlerin Amerikan firmalarından satın alabileceği ve Amerika’ya yatırım yapabileceği anlamına geliyordu. Bunu Trump’ın Modi ile 2017’deki ilk görüşmesinde gördük. Spicejet, Boeing ile 100’den fazla uçak için 10 milyar dolarlık bir anlaşma imzalamıştı. Ve Amerika, Hindistan ordusuna 2 milyar dolarlık Predator drone satmıştı. Ve de Trump bu anlaşmalardan dolayı Yeni Delhi’yi açıkça takdir etmişti.
Ki o zamandan bu yana her Modi Trump toplantısında daha fazla satış ve daha fazla iş konuşuldu. Yeni Delhi, diğer bazı ülkeler gibi, Hindistan’ın Amerika’daki yatırımları ve savunma alımları üzerinde durdu ve bu, Trump’ı oldukça mutlu etti. Bu, işin ekonomik boyutuydu…
Bir de Modi faktörü var… Doğrusu Donald Trump ve Narendra Modi çok ama çok farklı iki adam ancak Trump Modi’ye saygı duyuyor gibi görünüyor. Trump, Modi’yi Hindistan’ın Elvis’i ve Amerika’nın “en büyük dostu” olarak nitelendiriyor. Modi, 2017’de Trump’ın Beyaz Saray’da akşam yemeğinde ağırladığı ilk liderdi. Trump ayrıca Modi’yi “muazzam başarılarından” ötürü övmüştü, övüyor. Ki Trump’ın genellikle diğer dünya liderleri hakkında böyle konuştuğunu pek duyamazsınız. Trump’ı eleştirenler, onun Modi’nin “popülist güçlü adam” imajına hayran olduğunu öne sürüyor ki Trump da 2024’teki bir podcast röportajında buna işaret etmiş ve Modi’yi “tam bir baş belası” olabilecek iyi bir adam olarak nitelemişti. Trump özellikle Modi’nin Pakistan’a yönelik sert tutumuna gönderme yapmıştı.
Modi ayrıca Trump ile olan ilişkisinde de işini biliyor gibi gözüküyor. Teksas’taki 2019 Howdy Modi mitingi ve Hindistan’daki 2020 Namaste Trump etkinliği büyük kalabalıkların ilgisini çekmiş ve doğrusu Trump etkilenmişti; Modi’yi “Amerika’nın en büyük ve en sadık dostlarından” biri olarak övgülere boğmuştu VE yeniden seçilmesi halinde Hindistan’ın ondan daha iyi bir dostu olmayacağının sözünü de vermişti. Trump, Modi ile bağları Hint-Amerikalılar arasında destek kazanmanın bir yolu olarak görebilir…
Ve diğer faktör: Hindistan’ın “minik” tavizleri veya Amerika’nın “minik” kazanımları…
Delhi ayrıca Trump’a, onun için önemli olan temel konularda taviz vermeyi seçiyor.
Örneğin yasadışı göç.
Doğrusu Hindistan’da Amerika’dan sınır dışı edilen yasadışı Hint göçmenlere yönelik muameleye ilişkin bir miktar öfke olmasına karşın Hint hükümeti bu konuda pek bir şey söylemedi. Yalnızca yasadışı göçü kınadı ve sınır dışı edilenleri çok fazla sorun çıkarmadan geri alacağını söyledi.
Ayrıca Trump’ın yüksek Hint tarifeleri hakkındaki önceki açıklamaları göz önüne alınırsa, motosiklet ve gıda maddeleri gibi Amerikan ürünlerine uygulanan gümrük vergileri de düşürüldü.
Açıkçası Yeni Delhi bu kazanımların Trump’ı mutlu edeceğine inanıyor. Ki göreceli de olsa, bütün bunlar Hindistan’a da bir miktar fayda sağlıyor. Trump, Hindistan’ın üst düzey savunma teknolojisine erişimini sürekli olarak artırıyor. Ayrıca Amerika’daki Khalistanlı ayrılıkçı gruplar ile mücadele gibi Hindistan’ın önceliklerine de açık görünüyor. Ve ayrıca terörist Tahawwur Rana’nın Hindistan’a iadesini de kabul etti.
Yeniden anımsamak gerekirse, Trump’ın ilk döneminde Amerika, Hindistan’ın en büyük ticaret ortağı oldu ve QUAD yeniden canlandırıldı ve Çin’e karşı daha güçlü bir tutum takındı. Ayrıca Hindistan’ın iç politikasına çok az müdahale vardı. Ki sonuncusu Hindistan için can alıcı hassas bir önem taşır…
Yeni Delhi için tüm bunlar “Hindistan’ın Trump’a yönelik oyun planının” işe yaradığı anlamına geliyor.
Hindistan için Tahawwur Rana’nın iadesi, şubat ayında gerçekleşen Trump-Modi görüşmesinin gerçek bir kazanımı. Yeni Trump yönetimi, 26/11 saldırılarının (2008 Mumbai saldırıları) planlayıcısı Tahawwur Rana’nın iadesini onaylamayı kabul etti. Hindistan yıllardır Amerika’dan onun iadesini talep ediyordu. Şubattaki görüşmenin ortak bildirisinde, Trump yönetiminin Hindistan’ın toprak bütünlüğünü tehdit eden gruplara karşı “kararlı eylem” gerçekleştirmesi taahhüt ediliyor. Ve Hindistan bunu, Khalistan konusunda da bir kazanım olarak değerlendiriyor.
Bu görüşmede Trump ayrıca savunma ürünlerinin ihracatını kontrol eden Uluslararası Silah Ticareti Düzenlemeleri’ni (ITAR) gözden geçirerek Hindistan için savunma satışlarını kolaylaştırmaya da odaklanacağının sözünü verdi. Ayrıca Hint şirketlerin Amerika pazarına satış yapmasına olanak tanıyabilecek Karşılıklı Savunma Tedarik Anlaşması üzerinde de görüşmeler başlayacak. Savunma teknolojisine daha kolay erişimin kapılarını aralayacak bu gelişmeler Hindistan’ın kazanımı olarak düşünülüyor.
Ancak Hindistan’ın kazanımları olarak düşündüğü tüm bunların karşılığı da var elbet…
Donald Trump yıllardır Amerikan mallarına uygulanan yüksek Hindistan tarifelerinden şikayetçiydi. Ancak şubattaki görüşmede ikili, 2025 sonuna kadar Amerikan şirketlerinin Hindistan pazarına daha fazla erişebilmesini sağlayacak yeni bir ikili ticaret anlaşması (serbest ticaret anlaşması değil) üzerinde görüşmeyi kabul etti. Yani 2025 sonlarına kadar İkili Ticaret Anlaşması’nın sonuca varması ve ayrıca 2030’a kadar toplam ikili ticaretin 500 milyar dolara (iki kattan fazla artış) ulaşması hedefleniyor.
Bu arada Amerika Delhi’ye milyarlarca dolar değerinde petrol ve doğalgaz satıyor. Ancak yeni Trump yönetiminde Amerika, Hindistan ile Amerika arasındaki 50 milyar dolarlık ticaret açığını azaltmak ve daha fazla satış yapmak istiyor. Yeni bir enerji ortaklığı Amerika’nın Hindistan’ın en büyük enerji tedarikçilerinden biri olmasını sağlayabilir.
Yani bu durumda Yeni Delhi hem daha fazla Amerikan savunma ekipmanı alacak hem de daha fazla Amerikan enerjisi tedarik edecek…
Ancak Amerika Hindistan’ın ucuza aldığı Rusya’ya benzer bir fiyat noktasında petrol ve gaz sunmadığı sürece, Delhi’nin sembolik bir miktardan fazlasını ithal etmeye sıcak bakacağını hayal etmek zor…
Yine de Hindistan’ın Amerika’dan zaten satın alma yaptığını ve bunu giderek artan bir oranda yaptığını belirtmekte fayda var. Son yıllarda Amerika’dan ithalatını 3 milyar dolar artırdı. Ve ham petrol değer açısından Hindistan’ın 2019’dan bu yana Amerika’dan ithal ettiği en büyük emtia.
Yeni Delhi ayrıca son yıllarda Amerika’ya 40 milyar dolar yatırım yaptı ve bu da yaklaşık 500 bin Amerikalı için iş yarattı. Dolayısıyla Hindistan Amerika’dan daha fazla satın alma yönündeki baskıyı, orada zaten ne kadar satın aldığını vurgulayarak savuşturmaya çalışabilir. Bu arada da bu faaliyetler muhtemelen daha da yüksek bir ticaret açığını önlemiş oldu. Ayrıca Hindistan’ın savunma duruşunun ve Hint Okyanusu bölgesinde net güvenlik sağlayıcısı statüsünün Amerika çıkarlarını ilerletmeye yardımcı olduğu olgusu da var ki Delhi bu gibi başka durumlara işaret ederek de daha fazla Amerikan silahı satın alma baskısını hafifletmeye çalışabilir. Buna, Hindistan’ın füze saldırıları ve korsanlık tehdidi altındaki gemileri korumak ve kurtarmak için Orta Doğu sularındaki deniz faaliyetleri ve Çin’e karşı koymak için birkaç Güneydoğu Asya ülkesine füze tedarik etme yönündeki devam eden çabalarını da ekleyin…
Modi ayrıca ajan ve insan kaçakçıları ağlarının peşine düşerek Amerika’ya yasadışı göç ile mücadele sözü verdi. Yasadışı göçün Amerika’da politik olarak ne kadar tartışmalı hale geldiği dikkate alınırsa, Trump Hindistan’ın Amerikan kırmızı çizgilerine saygı göstereceğinden artık emin.
Bu arada şubat ayındaki görüşmede ayrıca başka duyurular da vardı. Yeni Delhi yurtdışında 5. nesil savaş uçağı ararken Trump açıkça Hindistan’a Amerikan F35 savaş uçağını teklif etti. İki lider ayrıca Pakistan’a topraklarının terörizm için kullanılmasını durdurma çağrısında bulundu.
Modi, yeni başkan ile yüz yüze görüşen yalnızca dördüncü dünya lideriydi; önceki üçü, İsrail ve Japonya başbakanları ile Ürdün kralıydı ki hepsi de yakın Amerikan müttefikleri. Bu, yeni Trump yönetiminin Modi’ye ve Amerika’nın Hindistan ile ortaklığına nasıl baktığı hakkında bir şeyler söylüyor olabilir ama sonuçlar açısından henüz çok fazla şey beklenmiyor, beklenmemeli de. Yine de iki taraf ortaklığı güçlendirmek için “21. yüzyıl için ABD-Hindistan COMPACT (Askeri Ortaklık, Hızlandırılmış Ticaret ve Teknoloji için Fırsatları Katalize Etme)” girişimini duyurdu.
Ancak acil dikkat gerektiren iki konudan biri belirsizliğini koruyan kaçak göçmen konusu iken diğeri belirsizliğini koruyan yaptırım muafiyetleri konusudur. Yaptırım muafiyetleri sağlama konusundaki isteksizliğini gösteren Trump’ın İran’a yönelik “maksimum baskı” politikasının Hindistan’ın Chabahar’daki liman geliştirme projesi için ne anlama geldiği konusunda hala netlik yok.
Son can alıcı nokta Trump’ın ticaret savaşları ile ilgili Delhi önlemleri veya stratejileri de belirsiz ve son derece yetersiz. Sanki -Delhi için pek de alışık olmadığımız şekilde- stratejik akıl olarak değil de bir anlamda günü kurtarmak şeklinde gelişiyor gibi bir izlenim veriyor. Gümrük tarifeleri konusunda tavizler vermeye açık. Ya da Make in India örneğin, ülkede yerli üretimi öncelik kılmak ve yerli üretime ilişkin tüm kalemleri/donanımları ülke içinde geliştirmek için Hindistan’da Yap girişimi; çok ses getirmiş ve hala çok övgü ile lanse ediliyor olsa da doğrusu çok da başarıya ulaşamadı. Trump Çin karşısında Hindistan’ın dünyanın üretim merkezi olması için son derece hevesli ve destekçi gözüküyordu ancak hevesi kırılmış olmalı. Delhi bunu son yıllarda cep telefonu ve ilaçta başarmış gözükse de bundan ileri gidemedi. Diğer birçok sektörde Çin başta olmak üzere diğer rakipler daha dişli. Çok daha önemlisi Hindistan’da Üret yani Make in India politikasının önünde ciddi bir altyapı eksikliği söz konusu. Sanıyorum henüz hala Hindistan bu konuda hayal ettiği noktadan uzak… Yani Delhi’nin daha kırk fırın ekmek yemesi gerekiyor gibi gözüküyor.
Dalgalanan küresel ticaret dinamikleri arasında stratejik nedenler ile Amerika’ya öncelik veren Delhi şimdilerde yedi ikili ticaret anlaşması müzakeresi sürecinde. Bunlar Hindistan’ın ekonomik konumunu güçlendirmeyi ve hem pazar hem de üretim zorluklarını ele almayı amaçlıyor. Her ticaret anlaşması tekdüze olmayacak, tavizler muhtemelen stratejik kırılganlığa bağlı olarak değişecektir. Bu arada sürece eşlik eden politik enerji ve cesaretlendirici sözler yakın geçmişin şüpheciliğinden uzaklaşıldığını yansıtıyor. Bu elbette Trump’ın tarifeler konusunu tehditkar biçimde ortaya atması ile gözlemleniyor.
Karakteristik pragmatizmi ile ani ve doğrudan etkiyi azaltmaya odaklanan Yeni Delhi yakın ve zorlayıcı risklerin farkındalığı ile ister mal ihracatında ister hizmet ekonomisinde olsun Hindistan’ın mevcut hisselerini korumaya kararlı. Pazar payını korumak önemli ama amaç her zaman onu büyütmek olmalı. Başarılarını göz ardı etmek son derece haksızlık olur ancak Hindistan’ın üretim çabaları son derece yetersiz kalıyor…
Ancak yine de zorluklara karşın, Hindistan-Amerika ilişkisi iyi bir noktada.
Hindistan Dışişleri Bakanı S. Jaishankar’ın yakın zaman önceki konuşmasından birkaç cümle buraya iliştireyim:
“Trump’ın önceliklerinin çoğu bizim için işe yarıyor.”
“Uluslararası mali ve ekonomik sistemi güçlendirmek için ABD ile çalışmanın öncelik olması gerektiğine inanıyoruz.”
“ABD çok kutupluluğa doğru ilerliyor ve bu, Hindistan’a uyuyor.”
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Amerika2 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek










