Bizi Takip Edin

Görüş

Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 3

Avatar photo

Yayınlanma

Sergey Glazyev’in çevirisini yaptığım çok uzun makalesinin üçüncü bölümünü aşağıda paylaşıyorum.

Sergey Glazyev 

Çin sosyalizminin özgüllüğünü Sovyet sosyalizminden bir fark olarak yorumlamak mümkün. Sovyet siyasi iktisadı açısından Çin sosyalizmi zaten öyle (sosyalizm olarak – H.Y.) anılmamalı, zira üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti legalize ediyor. Çen Enfu bu probleme mekanik yaklaşıyor ve mülkiyeti sosyalist devlet mülkiyeti ve özel mülkiyet (yabancı sermayeye ait olan da dahil) olarak ayırıyor. Aynı zamanda ücretli işçilerin yönetime ve kârın bölüşümüne iştirakini sosyalist üretim ilişkilerinin bir tezahürü sayıyor. Ancak üretim araçları gibi mülkiyet kavramı da öylesine karmaşıklaşmış durumda ki sosyalizmin bu ayırt edici alameti artık o kadar da kesin görünmüyor.

Mülkiyet kavramı iktisatçılar için alışılagelmiş kesinliğini çoktan kaybetti. Özel mülkiyet neredeyse her yerde kamu yararına devlet tarafından sınırlanır; devlet mülkiyeti ise sıklıkla işletme yöneticileri tarafından kendi takdirlerine göre kullanılır. Modern dünyada özel mülkiyetin hukuk devletinin buna imkân verdiği ölçüde etkisiz kılınabileceği görüşü kabul görür. Her ne kadar çoğu devlette iktisadi ilişkiler genel kabul görmüş medeni hukuk normları temelinde, dış ekonomik faaliyetler ise Dünya Ticaret Örgütü normları ve diğer uluslararası anlaşma ve hukuk sistemleri temelinde düzenleniyor olsa bile, herhangi bir anda herhangi bir işletmenin iktisadi faaliyetini yasaklayabilen veya sınırlayabilen, mülkü müsadere veya zapt edebilen devlet iktidarı organlarının keyfiyetine de her zaman yer vardır. Dahası, ABD’nin Rusya’ya ve ÇHC’ne karşı yaptırımlarının gösterdiği gibi, bu, sadece yeni ortaya çıkmış piyasa ekonomilerinde değil kapitalist dünyanın en merkezinde bile olmaktadır.

Bir yandan devlet, özel mülkiyeti vergiler koyarak, ekolojik ve sosyal standartların gözetilmesini talep ederek, emekçilerin yönetime iştirakini regüle ederek, çalışma şartlarını düzenleyerek, keza yerel iktidar organlarının sınırlamalar getirmesine izin vererek, muhtelif vasıtalarla özel mülkiyet hakkını kısıtlayabilir. Diğer yandan devlet işletmelerinin yöneticileri gelirlerini özelleştirebilir (privatize edebilir — H.Y.), emekçilerin haklarını çiğneyebilir, ekolojik, sosyal ve teknik gereklilikleri göz ardı edebilir. Örneğin, Rusya’da devlet bankalarının ve korporasyonlarının ücretleri kapitalistlerin mülkiyetten elde ettikleri ortalama gelirin onlarca ve içgücü maliyetlerinin piyasa değerinin yüzlerce katıdır.

Dolayısıyla, modern ekonomide mülkiyet ilişkilerinin gerçek muhtevası kesinkes, özel mülkiyetin kamu yararına kullanılmasını düzenleyebilen ve bunun tersine de kamu mülkiyetini yöneticilerin keyfiyetine bırakabilen devlete bağlıdır. Buna karşılık mülkiyet ilişkilerine devlet düzenlemesinin istikameti anayasa ve mevzuat tarafından, bunların efektivitesi ise devlet sektörünün yöneticilerinin faaliyetlerinin sonucuna karşılık sorumluluk mekanizmalarıyla tayin olunur. Tarihi tecrübenin gösterdiği gibi, mülkiyet ilişkilerinin basitleştirilmesi iktisadi verimliliğin düşmesine yol açar. SSCB’de üretim araçlarının tamamen devletleştirilmesi rekabeti ortadan kaldırdı ve üretim ile tüketim alanları arasında kronik bir dengesizliğe yol açtı. Rusya’daki ilkel özelleştirme ise imalat sanayisindeki işletme sermayesinin ve sabit sermayenin yağmalanmasına, ekonominin sanayisizleştirilmesine ve bozulmasına yol açtı.

Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 2

Günümüzde gelişmiş ülkelerde ve başarılı bir şekilde kalkınmakta olan ülkelerde hem yapılandırılmakta olan işletmeler açısından hem de bir bütün olarak ekonomi için karma mülkiyet biçimleri hâkim.  Devlet işletmeleri rekabetçi bir piyasa ortamında faaliyet gösterirken özel sektör de devlet tarafından az çok sıkı bir şekilde düzenleniyor. Özel sektör devletin düzenleyici etkisine karşı, yöneticileri kârsız kalmaktan en az özel özel işletmeler kadar korkan devlet işletmelerinden çok daha hassas. Akademisyen V. Makarov’un kanıtladığı gibi, karma ekonomi biçimi, ister piyasa ister merkezi tipte olsun, homojen sistemlerle karşılaştırıldığında bir yönetim objesi olarak ekonominin karmaşıklığına daha uygun düşüyor; bu nedenle, kural olarak, modern şartlarda daha etkili ve sürdürülebilir.

Çok sayıda teorik ve ampirik çalışma modern ekonomik sistemi iyileştirme girişimlerinde ne piyasanın ne de devletin mutlaklaştırılmasının kabul edilemez olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Gözlerimizin önünde şekillenmekte olan entegral yapıda, ekonomik kalkınma idaresi, özel ve devlet menfaatleri arasında makul bir denge kurulması, özel-devlet ortaklığının verimli biçimlerinin geliştirilmesi, milli menfaatler esas alınarak piyasa ilişkilerinin düzenlenmesi temelinde yürütülüyor. Çinli iktisatçılar mülkiyet ilişkilerini rekabet ortamı, talep yapısı, teknik seviye ihtiyaçları, milli güvenlik için önemi ve diğer faktörlere bağlı olarak optimize etme vasıtalarını arıyorlar. Optimizasyon kriteri ise kamu refahının maksimize edilmesi.

Sovyet siyasi iktisadında sosyalizmin temel üretim ilişkisi olarak kabul edilen milli iktisadi planlamanın durumu da aynı ölçüde karmaşık. Ancak SSCB’de yürürlükte olan, erişilen seviyeden talimata dayalı planlama, ekonomide teknolojik bir çok-kademeli yapıya yol açtı; bunun sonucu da gelişmiş kapitalist ülkeler karşısında teknolojik geri kalmışlığın artması ve verimlilik düşüşü oldu. Kapitalist ve başarıyla kalkınmakta olan ülkelerde, menfaatlerin uyumlu kılınmasına, devlet-özel ortaklığına dayanan ve talimata dayalı değil indikatif yöntemler kullanan stratejik planlama kurumları ise son derece etkili olduğunu kanıtladı. Gelişmesi ve çeşitlenmesi ölçüsünde ekonomide dramatik bir karmaşıklıkla karşılaşan Çin yönetimi de stratejik nitelik taşımaya başlayan beş yıllık planlardan vazgeçmeden, ağırlıklı olarak indikatif yöntemlerin kullanılmasına geçti. Üstelik, fiyatlandırmada piyasa mekanizmalarının kullanılmasında olduğu gibi bunda da bir özgüllük yok.

Sovyet siyasi iktisatçıları, her bir metanın üretimi için sosyal olarak gerekli emek maliyetleri kavramını emek-değer teorisine dayanarak temellendirdiler; bu kavram, teorik olarak, idari fiyatlandırmanın da temelini teşkil ediyordu. Pratikte ise bütün maliyetlerin sosyal olarak gerekli olduğu kabul edilen bir maliyet fiyatlandırması hâkimdi. Sonuç olarak, fiyatı bütün ar-ge masraflarını da içermesi gereken yeni teknolojinin eskisinden daha pahalı olduğu ortaya çıktı ve bu da inovasyon faaliyetini ve iktisadi kalkınmayı frenledi.

Modern ekonomide iktisadi büyümenin başlıca faktörü bilimsel-teknolojik ilerleme haline geldi; entelektüel rant elde etme imkânı sağlayan teknolojik üstünlüğe sahip olma arzusu ise rekabet mücadelesinde en önemli teşvik oldu. Sermaye birikiminin arkasındaki temel itici güç de ücretleri düşürme yoluyla artı-değer maksimizasyonu değil maliyetlerin kısılması veya yeni teknolojilerin devreye sokulmasıyla birlikte yeni tüketici niteliklerinin yaratılması karşılığında süper kârlar elde edilmesi oldu. Yeni makinelerin fiyatlandırılması, arz ve talep oranları arasındaki ilişki ve sosyal olarak gerekli emek girdilerinden ziyade perspektif planlama ve piyasanın manipüle edilmesiyle belirlenerek dinamik bir temelde çeşitlendirildi. Bu sonuncusu (sosyal olarak gerekli emek — H.Y.) tam otomasyon şartları altında ölçümün nesnel temeli olma niteliğini büsbütün kaybetti. Yeni araçlar farklı tüketici gruplarına farklı fiyatlardan satılıyor; bu fiyatlar araç eskidikçe hızla düşüyor; aynı tüketici kalitesine sahip meta popüler markalara ve reklamlara bağlı olarak birbirinden çok farklı fiyatlara satın alınabiliyor. Fiyatları, temelinde toplumsal olarak gerekli emek miktarının yattığı bir arz ve talep dengesiyle belirlenmesi gereken emtia, mali spekülasyonların konusu oldu; bunların fiyatı değer değil spekülatif varlık olarak oluşuyor. Bu alanda, ÇHC’nde geçerli fiyat düzenleme sistemi modern ekonominin gerçeklerine uygun; bu sistem, kamu refahını artırmak için üretilen maddi nimetlerin artış temposunu maksimize etmeye dayanan fiyat oranlarını korumaya odaklanıyor.

ÇHC’nde kurulan üretim ilişkileri sistemi, modern ekonomi şartlarında kamu refahını artırma kriteri itibariyle mümkün olduğunca optimal. Çin komünistleri skolastik tartışmalara saplanıp kalmamak için somut realist hedefler ilan ediyorlar. Reformların ilk aşamasının hedefi, yoksulluğun kökünü kazımaktı. Ardından ortalama alım gücüne sahip bir toplumun inşası geldi. Bunu başardıktan sonra ÇKP MK plenumu yeni hedefi ilan etti: 2035’e kadar her açıdan yüksek seviyede gelişmiş bir sosyalist piyasa ekonomisinin inşasının tamamlanması, sosyalist modernleşmenin hayata geçirilmesi. Böylece de Çin’in yüzyılın ortasına doğru her açıdan büyük, modern bir sosyalist ülkeye dönüşmesinin sağlam temellerinin inşa edilmesinin sağlanması. Bununla birlikte parti önderliği, Çin toplumunun sosyalizme giden uzun yolun henüz başında olduğunu usanmadan açıklıyor. Bu da SSCB’de geliştirilen sosyalist siyasi iktisat dogmasını kapitalist üretim ilişkilerinin pragmatik bir kullanımıyla birleştirmeyi mümkün kılıyor.

ÇKP, ekonominin verimliliğini ve halkın refahını artırmak için piyasa mekanizmalarını onardı. Çinli ideologlar özel mülkiyet yoğunlaşmasının bütün risklerinin mükemmelen farkındalar; bu nedenle ona, Çin özgüllüğünde sosyalist üretim ilişkileri sisteminde tali bir yer veriyorlar. Özel mülkiyetin kullanılması üzerinde parti kontrolü yürütülüyor, mülk sahipleri üzerinde emekçilerin haklarını savunmak, kamu menfaatlerini gözetmek, ekonomide kalkınmanın stratejik planlamaya dair devlet belgeleriyle belirlenen öncelikli istikametlerini hayata geçirmek için devamlı bir baskı uygulanıyor. Ülke yönetimi, yürütülen iktisat siyasetinin baş köşesine inovasyon faaliyetinin her türlü tedbirle teşvikini, ekonominin yeni teknolojik mod temelinde modernizasyonunu, ar-ge finansmanının genişletilmesini koymakta kesinlikle haklı, zira modern iktisadi büyümenin baş faktörü bilimsel-teknolojik gelişme. Bu olmadan kamu refahının kademeli büyümesini sağlamak mümkün değil. ÇHC en genelde üretim ilişkilerini üretici güçlere denk kılma ilkesini bu şekilde gerçekleştiriyor.

Varılan sonuçlardan yola çıkarak, ÇHC’nde kurulan üretim ilişkileri sistemi, sosyalist oryantasyonlu diğer ülkeler için örnek teşkil edebilecek modern sosyalist sistem olarak değerlendirilebilir. ÇHC’nin post-Sovyet dönemi boyunca büyüme temposundaki küresel liderliği kamu refahının yükseltilmesi hedeflerine erişilmesiyle birleşiyor, kamu ekonomisi planları hayata geçiriliyor, dünyadaki en iyi kamu hizmetleri altyapısı kurulmuş durumda. ÇKP, Sovyet tarzı sosyalizmin kazanımlarını korumayı ve bunlar temelinde (piyasa mekanizmalarının, mülkiyet biçimlerinde genişlemenin, girişimcilik teşvikinin dahil edilmesiyle yönetim sistemini önemli ölçüde komplike hale getirip) bir atılım gerçekleştirmeyi başardı. Bu komplike yapı, modern ekonomide çeşitlilik artışı ve ekonominin bilimsel-teknolojik gelişme temelinde etkinliğinin yükseltilmesi zaruretiyle gerekçelendiriliyor; bunun sürdürülmesi de insanların girişimci ve yaratıcı enerjisinin ortaya çıkartılması için şartların yaratılmasını gerektiriyor.

Entegral dünya ekonomik düzeninin sosyalist nitelikleri

Sosyalist inşanın muhtelif milli modellerinin pratik uygulanmasından ortaya çıkan tarihi tecrübe dikkate alındığında modern şartlarda bunun ayırt edici özelliği kamu menfaatlerinin özel menfaatler üzerindeki baskın niteliği olarak düşünülebilir. Bu özellik, yeni dünya ekonomik düzenindeki üretim ilişkilerinin karakteristiği. Yeni ekonomik yapının temel özelliği, ekonomi düzenleme sisteminin kamu refahını artırmaya odaklanması. Yeni ekonomik düzenin karakteristik niteliği olan kamu menfaatlerinin özel menfaatlere üstünlüğü, ifadesini ekonominin kurumsal düzenlenmesinde bulur. En başta da planlama, kredilendirme, sübvansiyon, fiyatlandırma ve temel girişimci faaliyetlerinin düzenlemesi mekanizmaları vasıtasıyla sermayenin temel yeniden üretim parametreleri üzerindeki devlet kontrolünde. Devlet burada talimat vermekten ziyade, sosyal ortaklık ve temel sosyal gruplar arasında etkileşim mekanizmalarını oluşturan bir moderatör rolü oynar. Bürokratlar işletmeleri yönetmeye çalışmaz; ortak kalkınma hedeflerini belirlemek ve bunlara erişilmesi yöntemlerini geliştirmek için iş, bilim, mühendislik çevreleri ile ortak bir çalışmayı organize eder. Öte yandan girişimciler de kâr maksimizasyonu ve zenginleşme güdüsünü kamu menfaatlerini koruyan etik normlara uydururlar. Kâr maksimizasyonuna değil sosyal açıdan anlamlı bir sonuca odaklanan girişimci faaliyeti kurumlarının (kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, uzman bankaların yatırım projelerinin gerçekleştirilmesini hedefleyen kalkınma kurumları) kullanımı yaygınlaşır. Parasal akış yönetiminde etik normlar dikkate alınır ve spekülatif ve ahlak dışı faaliyetlerin finansmanına karşı sınırlamalar getirilir. Devletin ekonomiyi düzenleme mekanizmaları da buna göre ayarlanır.

Devlet uzun vadeli ve ucuz kredi sağlar; işadamları ise üretimin geliştirilmesi için somut yatırım projelerinde bunların hedefe uygun kullanılacağını garanti eder. Devlet doğal tekellerin altyapı ve hizmetlerine düşük fiyatlarda erişim sağlar, işletmeler ise rekabetçi ürün üretiminden sorumludur. Devlet, bunların kalitesinin artırılması amacıyla zaruri ar-ge çalışmalarının yürütülmesini, kadroların eğitim ve hazırlanmasını örgütler ve finanse eder; işletmeciler ise inovasyonlar gerçekleştirir ve yeni teknolojilerde yatırımları hayata geçirir. Özel-devlet ortaklığı iktisadi kalkınma, halkın refahının yükseltilmesi, hayat kalitesinin iyileştirilmesi şeklindeki kamu menfaatlerine tabidir.

Yukarıda gösterildiği gibi, ÇHC, efektivitede bir öncekinden nitel olarak üstün yeni bir dünya ekonomik düzeni modeli oluşturmayı başardı. Bunun temel kurumları ve ekonominin yeniden üretim mekanizmaları, devlet ve özel mülkiyeti, merkezi planlama ve piyasanın öz-örgütlenmesini, bütün halkın menfaatlerinin gözetilmesi üzerinde kontrolü ve özel inisiyatifi birleştiren, büyük bir çeşitliliğe sahip.

ÇHC, devlet planlaması ve piyasanın öz-örgütlenmesini, para hareketlerinde devlet kontrolünü ve özel girişimciliği birleştirerek, bütün sosyal grupların menfaatlerini sosyal refahın yükseltilmesi hedefi etrafında bütünleştirerek, yatırım ve inovasyon faaliyetinde rekor büyüme oranları ortaya çıkarıyor. Stratejik planlama, bilimsel-teknolojik gelişmede uzun vadeli tahminlere ve Çin ekonomisinin küresel çerçevedeki üstün performansının yarattığı fırsatların incelenmesine dayanarak, iktisadi kalkınmanın perspektif istikametlerini gösteriyor. İndikatif planlama, halkın hayat seviyesinin yükseltilmesi amacıyla üretim artışını sağlamak üzere, yatırım faaliyetini artırmak için şartların yaratılmasına yönelik olarak bütün seviyelerdeki devlet iktidarı organlarına kılavuz ilkeler sunuyor. Bu planlama aynı zamanda girişimcilere eşit şartlardan yararlanma fırsatı veriyor. Piyasa rekabeti verimlilik, belli hedefe yönelik kredilendirme de planlanan hedeflere erişilmesi için yatırım projelerinin uygulanmasının finansmanını sağlıyor. Devlet düzenlemeleri ticari faaliyetleri üretim artışı istikametinde teşvik ediyor ve yıkıcı tezahürleri (sermaye çıkışı, finans piramitleri, vb.) dizginliyor. Açıklık, ileri teknolojilerin ithalatı ve hazır mamul ihracatı fırsatı sunarak girişimcileri ürün rekabetçiliğini geliştirmeye mecbur kılıyor.

Çin’den başka Hindistan, Endonezya, Çinhindi ülkeleri de yüksek büyüme oranları sergiliyorlar. Bunlar da yeni, entegral bir dünya ekonomik düzeninin “çekirdeğini” oluşturuyorlar. Japonya, Singapur ve G. Kore ise ekonomide yeniden üretimde benzer bir kurumlar sisteminin oluşumuna giden başka bir yoldan çok daha önce geçtiler. Piyasa rekabet mekanizmalarının hem sosyalist hem de kapitalist temelde devlet planlamasıyla sentezlenmesi, yakınsak bir üretim ilişkileri sistemini doğurdu. Bu sistem ÇHC’nde Çin özgüllüğünde sosyalizm olarak kabul ediliyor, Japonya’da ise Japan Incorporated’in kapitalist niteliğinden kimsenin kuşkusu yok ve Kore çobol’leri de tamamen kapitalist sayılıyor. Vietnam’dan Venezuela’ya kadar, sosyalist ideolojiyle devlet planlamasını piyasa mekanizmaları ve özel girişimcilikle birleştirerek ve özel girişimciliği maddi nimetlerin üretiminde artış amacıyla regüle ederek yakınsak bir model oluşturma yolunda yürüyen bütün ülkeler bugün (önde gelen kapitalist ülkelerde durgunluk gözlenirken) ileri seviyede sürdürülebilir bir kalkınma sergiliyorlar.

Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 1

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English