Görüş
BMGK’nın Gazze planı ve Ortadoğu’da ABD-Çin işbirliği

17 Kasım’da BM Güvenlik Konseyi nadiren görülen bir uzlaşıya vardı ve ABD’nin önerdiği Gazze Şeridi için kapsamlı yönetişim planı olan 2803 sayılı kararı kabul etti. Trump yönetiminin ortaya koyduğu “Gazze Çatışmasını Sona Erdirmek İçin Kapsamlı Plan”ın (Trump’ın 20 Maddelik Planı) tam olarak uygulanması yoluyla Gazze’de ateşkesin korunması, insani yardımların yeniden başlatılması, Gazze’nin yeniden inşası ve ekonomik toparlanmanın ilerletilmesi, ayrıca “iki devletli çözümün” yeniden başlatılması için zemin hazırlanması hedefleniyor. Çin ve Rusya’nın karşı oy kullanmamış olmaları, “Altıncı Ortadoğu Savaşı”nın patlak vermesinden bu yana geçen iki yılı aşkın sürede “BM’nin beş daimi üyesinin” aynı çizgide durduğu nadir anlardan biri anlamına geliyor. Bu durumun, İsrail-Filistin ilişkilerinde yeni bir düzenin oluşmasına katkı sağlaması ve Ortadoğu barışına yeni umutlar getirmesi bekleniyor. Aynı zamanda ABD’nin güçlü jeopolitik şekillendirme kapasitesini bir kez daha ortaya koyarken, Çin’in Ortadoğu’daki sıcak krizlere ilişkin politika ve stratejilerini hızlı biçimde ayarlama yönündeki yeni eğilimlerini de yansıtıyor.
2803 sayılı karar tasarısı (Trump’ın 20 Maddelik Planı ekli şekilde) Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesine sunulduğunda 13 kabul oyu aldı; Çin ve Rusya’nın çekimser kalması sayesinde karar sorunsuz şekilde geçti ve uluslararası toplumun en üst iradesini temsil eden, bağlayıcı hukuki güce sahip bir belgeye dönüştü. Bu belge, Gazze savaşı ve Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin olarak Güvenlik Konseyi’nde son iki üç yıldır süren bölünmüşlük ve karşıtlık hâlini kısmen giderdi; özellikle Çin ve Rusya’nın Ortadoğu krizlerini ele alırken gösterdiği esneklik ve uygun uzlaşma iradesini ortaya koydu.
2803 sayılı karar, geçici bir yönetim organı olarak uluslararası hukuki statüye sahip bir Barış Komitesi (Board of Peace – BP) kurulmasını öngörüyor. Bu organ, Filistin Yönetimi’nin (PA) reform planını tamamlamasını denetleyecek ve Gazze’nin güvenli ve etkili biçimde yeniden PA kontrolüne geçmesini sağlayarak Filistin’in kendi kaderini tayini ve devletleşme süreci için koşullar yaratacak.
Karar ayrıca, Barış Komitesi’nin birlik komutası altında İsrail, Mısır ve yeni eğitilmiş Filistin polis birimleriyle iş birliği yapacak bir Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) kurulmasına yetki veriyor. Bu güç; sınır güvenliğini sağlamak, askeri ve saldırı tesislerini kaldırmak, silahsızlanmayı ilerletmek, sivilleri korumak ve insani yardım koridorlarının güvenliğini temin etmekle yükümlü olacak. Finansman gönüllü bağışlar ve özel bir güven fonu yoluyla sağlanacak; Dünya Bankası ve diğer finans kuruluşları yeniden inşa finansmanına katılacak. Barış Komitesi ve İstikrar Gücü uluslararası denetime tabi olacak, her altı ayda bir Güvenlik Konseyi’ne ilerleme raporu sunacak; yetki süresi 2027 sonuna kadar geçerli olacak. İstikrar Gücü’ne katılacak ülkelerin Mısır ve İsrail tarafından onaylanması; görevin sonlandırılmasının ise İsrail’in uygun düzeyde silahsızlanma ve tehdit ortadan kaldırma kriterlerinin karşılandığına kanaat getirmesine bağlı olması şart koşuluyor.
Kararın genel hedefi, uluslararası toplumun koordinasyonu altında Gazze’de ateşkesin, yeniden inşanın, istikrarın ve barışın sağlanması; böylece Filistin ile İsrail arasında uzun vadeli barışçıl bir beraberliğe ve Filistin’in gelecekteki devlet inşasına temel oluşturmaktır. Kararda uluslararası istikrar gücünün Hamas dahil silahlı grupların silahsızlandırılmasını üstlenip üstlenmeyeceği vurgulanmamış; yapısı, yetki sınırları ve katılım kriterleri de açıkça belirtilmemiştir. Bununla birlikte, reformların ardından Filistin Yönetimi’nin Gazze’yi güvenli ve etkili biçimde yöneteceğine ilişkin olumlu ifadeler yer almaktadır. İsrail’in BM’ye yönelik güçlü direnci göz önünde bulundurulduğunda, 2803 sayılı karar BM ve Güvenlik Konseyi’nin etkin katılım ve denetim rolünü zayıflatmış, ancak tamamen yok saymamıştır.
2803 sayılı kararın kabulünün ardından uzun yıllardır Gazze Şeridi’ni kontrol eden Hamas memnuniyetsizliğini dile getirdi. Hamas, kararla birlikte Gazze’ye uluslararası vesayet uygulanmaya çalışıldığını, İsrail’i kayıran bir yönetim planı dayatabileceğini belirterek bunu kınadı. Uluslararası vesayet, yabancı askeri varlık veya Gazze’de uluslararası üs kurulması gibi düzenlemelerin Filistin’in ulusal egemenliğini doğrudan ihlal edeceğini söyleyerek bu tür adımları açıkça reddetti.
İsrail tarafında ise görüş ayrılıkları ortaya çıktı. İsrail Cumhurbaşkanı Herzog bunu “dünya siyasetinde son derece inanılmaz bir an” olarak övdü: “Bu durumu yalnızca Başkan Trump mümkün kılabilirdi; elbette tüm rehinelerimizi de geri getirdi. Umut dolu bir gelecek yaratmalıyız ve umuyorum ki Güvenlik Konseyi’nin bu kararı, sivil girişimler ve yeni inisiyatiflerle birlikte… olumlu sonuçlar doğurur.” Ancak Başbakan Netanyahu ve sağcı-aşırı sağcı kesimler memnuniyetsizliklerini dile getirerek, kararın Filistin devletinin kurulmasına kapı aralayabileceğini, Hamas’ın tamamen silahsızlandırılmasını ve Gazze’de tam bir silahsızlanmanın açık şekilde zorunlu kılınmadığını savundu. Netanyahu, geleceğin ne kadar zor olacağına bakılmaksızın Gazze’nin “silahsızlandırılması” ve Hamas’ın “silahsız bırakılması” gerektiğini ifade etti.
ABD’nin öncülük ettiği ve birçok Arap ve İslam ülkesinin desteklediği karar taslağına ilişkin olarak çekimser kalıp geçişine izin veren Çin ve Rusya temsilcileri sonrasında açıklama yaparak taslak konusundaki çekincelerini dile getirdiler.
Çin’in BM Daimi Temsilcisi Fu Cong, Güvenlik Konseyi’nin kalıcı bir ateşkesi güvence altına alması, Gazze’deki insani krizi çözmesi ve yeniden inşayı başlatması gerektiğini belirterek “Barış Komitesi”nin ve “Uluslararası İstikrar Gücü”nün yapısı ve yetkileri konusundaki belirsizlikler nedeniyle “derin endişe” duyduklarını ifade etti.
Fu Cong, taslağın Filistin’e yeterince odaklanmadığını, Filistin egemenliğini ve “iki devletli çözümü” açık biçimde teyit etmediğini söyledi. “Karar taslağı ‘Filistinlilerin Filistin’i yönetmesi’ temel ilkesini yansıtmıyor. Gazze Filistin halkına aittir, başkasına değil.” Ayrıca kararın “BM’nin ve Güvenlik Konseyi’nin etkin katılımını güvence altına almamasından” duyduğu endişeyi dile getirdi. Fu Cong, bu kaygılar ve bölgesel tutumlar nedeniyle Çin’in çekimser oy kullandığını belirtti.
Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Nebenzya, Rusya’nın söz konusu taslağı destekleyemeyeceğini belirtti. Bunun, “iki devletli çözüm” çerçevesine zarar verdiğini ve “Uluslararası İstikrar Gücü”ne barışı koruma yetkisi vererek onu fiilen çatışmanın taraflarından biri hâline getirdiğini ifade etti. Ayrıca Nebenzya, taslağın ABD ve İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında “deneyler” yapması için bir örtü hâline gelebileceği uyarısında bulundu. Daha önce ABD tarafından yürütülen ve ilan edilen hedeflerle çelişen girişimleri de hatırlattı.
Nesnel olarak bakıldığında, her ne kadar Çin ve Rusya karar taslağındaki birçok muğlak ve uygunsuz unsura işaret etmiş olsa da, veto etmemiş olmaları iki ülkenin genel olarak tasarının Gazze’de ateşkesi sağlama, insani yardımları yeniden başlatma ve savaş sonrası yeniden inşa ile uzun vadeli düzenlemelere odaklanma yönündeki olumlu niyetini kabul ettiklerini göstermektedir. Başka bir deyişle, iki yılı aşkın süredir sürdüğü hâliyle Gazze felaketi karşısında, ABD’nin öncülük ettiği ve çok taraflı çıkarları gözetmeye çalışan ancak İsrail’i hâlen kayıran bu planı kabul etmek “iki kötüden az kötüyü seçmek” anlamına gelmektedir.
“Altıncı Ortadoğu Savaşı”, 2023 Ekim’inde patlak veren yeni İsrail-Filistin çatışmasıyla birlikte, Filistin-İsrail sahasından Doğu Akdeniz’e, Kızıldeniz’e ve Basra Körfezi’ne doğru genişledi. Ondan fazla bölge ülkesi ve bölge dışı büyük güç çatışmaya sürüklendi. Sonuçta İsrail ve ABD İran’la doğrudan savaşa girdi, Suriye hükümeti beklenmedik şekilde çöktü, Katar masum olduğu hâlde İsrail tarafından bombalandı. Ortadoğu’da savaş ardı ardına patladı, cepheler genişledi. En acı olan ise Gazze Şeridi’ndeki 2,3 milyon Filistinlinin tarifsiz bir ulusal felakete maruz kalması ve uygar dünyanın bu en vahşi devlet davranışlarından biri olan katliam ve soykırıma tanıklık etmesidir.
Bu süreçte ABD, ateşkes girişimlerini engelleyip defalarca veto ederek, İsrail’e sürekli destek sağlamış ve hatta doğrudan savaş yanlısı bir ortak gibi davranmıştır. Bu tutum, Ortadoğu’daki çatışma alanının sürekli genişlemesine ve kontrolün yitirilmesine yol açmıştır. Ancak durum ABD’nin temel çıkarlarına ve uluslararası itibarına zarar vermeye başlayınca, Trump yönetimi “Gazze Çatışmasını Sona Erdirmek İçin Kapsamlı Plan”ı (Trump’ın 20 Maddelik Planı) ortaya koymuş, İsrail’in sağcı kanadına güçlü baskı uygulayarak Gazze’de kısmi fakat eksik bir ateşkesin sağlanmasının önünü açmıştır. Bu gelişme, Güvenlik Konseyi’nin Gazze’nin gelecekteki yönetimine ve İsrail-Filistin ilişkilerinin yeni bir çerçevede şekillenmesine ilişkin bir tasarıyı ele almasını mümkün kılmıştır.
Açık konuşmak gerekirse, bu karar taslağı Trump yönetiminin yoğun çabaları ve çok taraflı arabuluculukları sonucunda güçlükle geniş destek bulmuş bir metindir. Kaçınılmaz olarak birçok açık, kasıtlı belirsizlik ve ayrıntı eksikliği barındırmakta; tüm tarafların hassasiyetlerini gözetmek zorunda olan bir barış yol haritası mahiyeti taşımaktadır. Bu nedenle özellikle birbirine düşman olan İsrail ve Hamas’ın tepki göstermesi son derece doğaldır; zira her iki taraf da belirli konularda sıfır toplamlı bir yaklaşımı benimsemektedir.
Trump’ın Ortadoğu politikasını, özellikle İsrail-Filistin çatışmasını çözme yaklaşımını yansıtan 2803 sayılı karar tasarısının Güvenlik Konseyi’nde sorunsuz biçimde geçmesi, uluslararası toplumun Gazze’deki acıyı hızla sona erdirme, İsrail-Filistin barışını yeniden tesis etme ve nihai olarak “iki devletli çözümü” hayata geçirme konusundaki ortak iradesini göstermektedir. Aynı zamanda bu gelişme, ABD’nin Orta Doğu barış sürecine liderlik etme, bölgesel düzeni şekillendirme ve süper güç statüsünü ve etkisini gösterme bakımından bir diplomatik başarıdır. Bu durum, daha önceki ABD politikalarının yol açtığı hayal kırıklığı ve güvensizliği telafi etme potansiyeline de sahiptir.
Ayrıca Gazze yönetim planının Güvenlik Konseyi kararıyla güçlü biçimde desteklenmesi, Trump’ın Ortadoğu politikasının 1.0 sürümünden 2.0 sürümüne taşınması ve güçlendirilmesi niteliğindedir. İlk döneminde Trump, belirgin ve güçlü bir İsrail yanlısı tutumla, önceki tüm Amerikan yönetimlerinin tabularını yıkarak ABD’nin İsrail Büyükelçiliğini Kudüs’e taşımış, Filistin’in temel çıkarlarını yok sayan “Yüzyılın Anlaşması”nı ilan etmiş, Filistin Yönetimi ile ilişkileri kesmiş, Filistin’e yönelik insani yardımı ciddi şekilde azaltmış veya tamamen durdurmuş, Filistin’e “sempati duyduğu” gerekçesiyle UNESCO’dan ayrılmış ve dört Arap ülkesini İsrail’le Abraham Anlaşmaları’nı imzalamaya ikna ederek Ortadoğu barış sürecinde uzlaşı eksenini genişletmiştir.
İkinci döneminde Trump, savaşla harap olmuş bir Ortadoğu devralmıştır. ABD’nin liderliğini garanti altına alırken İsrail’e koşulsuz destek vermiş, hatta İsrail ile birlikte İran nükleer tesislerini bombalamıştır. Buna karşın, savaşın ölçeğini büyütmekten ve şiddetini artırmaktan kaçınmış, ABD’yi yeni bir savaş batağına sürüklememeye dikkat etmiştir. Yemen’de Husilerle ateşkes sağlanması, yönetim değişikliğinin ardından Suriye ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve İsrail de dâhil olmak üzere tüm taraflara baskı yaparak bölgesel gerilimin daha fazla kontrolden çıkmasını önlemeye çalışması bu yaklaşımın parçalarıdır. Trump ayrıca Kazakistan’ı Abraham Anlaşmaları’na dâhil ederek Orta Doğu barış sürecini Orta Asya’ya ve Arap olmayan Müslüman ülkelere genişletmeyi başarmıştır.
2803 sayılı kararın ortaya çıkışı, yeni bir dönüm noktası niteliğindedir. Bu durum, ABD’nin Orta Doğu diplomasisinde yeniden kritik bir bölge-dışı güç hâline geldiğini ve Washington’ın Orta Doğu diplomatik karar mekanizmasının merkezine geri döndüğünü göstermektedir. Bu gelişme kuşkusuz ABD’nin küresel siyasi etkisini ve liderliğini artıracak, Orta Doğu’daki varlığını ve söz söyleme gücünü güçlendirecektir. Birkaç gün önce ABD’nin öncülüğünde Güvenlik Konseyi, 14 Kasım’da Yemen yaptırımlarını uzatan, Husilerin saldırılarını kınayan, silah ambargosunu teyit eden ve denizde gemilere çıkma dâhil yeni denetim tedbirleri getiren bir kararı kabul etmişti.
BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararı oyladığı sırada, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ABD’ye yüksek profilli bir ziyaret gerçekleştirdi ve F-35 savaş uçağı alımını da içerebilecek “ABD müttefiki” muamelesi görme ihtimali ortaya çıktı. “Altıncı Ortadoğu Savaşı” patlak vermeden önce Riyad ve Washington bir askerî ittifak üzerinde yoğun biçimde müzakere yürütüyordu. ABD’nin şartı, Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkileri normalleştirmesi ve Çin ile ekonomik, teknolojik ve askerî iş birliğini büyük ölçüde azaltmasıydı. Gazze savaşı ve onu izleyen eşi görülmemiş insani felaket, Suudi tutumlarının ciddi biçimde gerilemesine yol açtı; Riyad, Suudi-İsrail yakınlaşması gerçekleşmeden önce Filistin meselesinin çözülmesi gerektiğini yeniden vurguladı. Gazze’de ateşkesin uygulamaya geçmesi ve ABD’nin öncülük ettiği yeniden inşa sürecinin başlamasıyla, Suudi-ABD ve Suudi-İsrail ilişkilerinin geleceği büyük ilgi uyandırmaktadır.
Gözlemciler ayrıca 2023 yılında Çin’in, Suudi Arabistan ile İran arasındaki yedi yıllık kopukluğu başarıyla sona erdirdiğini, bunun Pekin diplomasisinde büyük bir fırtına estirdiğini ve dünyayı etkilediğini hatırlatmaktadır. 2024’te Çin, 14 Filistinli grubun Pekin’de kapsamlı bir mutabakata varmasını sağlamıştır. ABD’nin seçim süreciyle meşgul olduğu ve Orta Doğu’ya derin müdahil olmaya istekli olmadığı bir dönemde uluslararası kamuoyu, Çin’in bölgedeki diplomatik etkinliğinin güçlü, etkili ve sonuç odaklı hâle geldiğini; Pekin’in adeta Washington’ın yerini alarak Orta Doğu’daki diplomatik karar merkezine dönüştüğünü dile getirmişti.
Ancak, sonrasında Orta Doğu’da yaşanan büyük gelişmeler Çin diplomasisine ağır darbeler indirdi: Pekin’deki uzlaşı görüşmelerine katılan Hamas lideri Haniyye, İsrail tarafından Tahran’da alenen suikasta uğradı; Çin’in desteğiyle iktidarını koruyan Suriye lideri Beşar Esad beklenmedik şekilde devrildi; Çin ile 25 yıllık stratejik iş birliği anlaşması imzalayan İran geniş ölçekte etki alanı kaybetti; Çin’in “yeni dönemin kapsamlı stratejik ortaklık” kurduğu Rusya, Orta Doğu’daki tek Soğuk Savaş mirası olan Suriye’yi terk etmek zorunda kaldı; Çin, Suriye, İsrail ve İran’dan büyük ölçekli tahliyeler yapmak zorunda kaldı; Çin’in Orta Doğu ülkeleriyle “yüksek kaliteli Kuşak ve Yol” inşası çabaları savaş nedeniyle ağır darbe aldı; Çin ile Avrupa arasındaki ana ticaret güzergâhı olan Kızıldeniz rotasının güvenliği ciddi biçimde tehlikeye girdi ve ticaret maliyetleri yükseldi.
Yakın dönemde Orta Doğu’da ortaya çıkan yeni fırsatlarla birlikte, özellikle Çin-ABD ilişkilerinin yumuşaması ve Busan zirvesinde çok sayıda mutabakatın sağlanması sonrasında, Çin’in bölgesel sıcak krizlere yönelik politika ve stratejilerinde belirgin bir değişim yaşandı. Bu değişim, Gazze ateşkesi ve Kızıldeniz güvenliği konusunda ABD ile aktif iş birliği arayışını, ABD öncülüğündeki Güvenlik Konseyi kararlarını iki kez çekimser kalarak geçirmeyi kapsıyor. En dikkat çekeni ise Çin’in Suriye geçiş hükümetine yönelik tutumunu hızla değiştirmesi, ilk kez bu hükümetin dışişleri bakanını ağırlaması ve ikili ilişkilerin geleceğini belirleyen ortak bir bildiri yayımlamasıdır. Bu gelişmeler, Çin’in Orta Doğu diplomasisinin koşullara, zamana ve olaylara göre daha esnek hâle geldiğini göstermektedir.
Geleceğe bakıldığında, Orta Doğu’daki olumlu gidişat ve Çin-ABD ilişkilerinin istikrar kazanmasıyla birlikte, Çin’in Orta Doğu yönetimi konusunda ABD ile istişare ve iş birliğini sürdüreceği; Suriye’nin kapsamlı yeniden inşası, Gazze’nin savaş sonrası yönetimi, Yemen’deki “tek ülke üç hükümet” durumunun sona erdirilmesi ve Kızıldeniz deniz güvenliğinin yeniden sağlanması gibi alanlarda potansiyelini kullanarak avantajlarını ortaya koyacağı; böylece Orta Doğu’nun savaşlardan uzaklaşıp barış ve istikrara yöneldiği yeni bir düzenin şekillendirilmesine katkı sağlayacağı öngörülmektedir.
“Tarafsız hakemin bile aile içi meselelere karışması zordur.” Çin’in Orta Doğu’daki en büyük avantajı, çatışan taraflardan hiçbirine derin bağı bulunmaması ve herkesle diyalog kurabilme kapasitesidir; özellikle Filistinli gruplarla ve Yemen’deki taraflarla. Ancak sorun şudur ki, gerek Filistin’de gerek Yemen’de iç uzlaşı ve bütünleşme son derece zor ve karmaşık süreçlerdir. Bu da Çin’in Orta Doğu diplomasisinin, özellikle arabuluculuk faaliyetlerinin daha fazla bilgelik, cesaret ve yatırım gerektireceği anlamına gelmektedir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Rusya’da asimetrik İHA saldırılarının makroekonomik sonuçları

Günümüzde asimetrik tehditlerin niteliği köklü bir dönüşüm geçirmekte ve hedef odağı giderek ekonomik merkezlere kaymaktadır. 2026 yılının ortalarına gelindiğinde, Rusya Federasyonu sınırları içindeki asimetrik savaşın doğası niteliksel açıdan yeni ve önemli bir evreye geçiş yaptı.
Temmuz 2026’da gerçekleşen Ukrayna menşeli insansız hava aracı (İHA) saldırıları incelendiğinde, hedeflerde bilinçli bir sapma olduğu açıkça görülmektedir. Bu saldırılar, yalnızca askeri tesisleri veya yakıt-enerji altyapılarını hedef almaktan uzaklaşarak; doğrudan sivil lojistik ağlarına ve makroekonomik altyapının kritik düğüm noktalarına yöneldi.
Bu stratejik değişimin temel amacı; ülkenin iç kaynaklarını tüketmek, tedarik zincirlerinde aşılmaz aksamalara yol açmak ve sivil nüfus üzerinde yoğun bir psikolojik baskı oluşturmaktır.
Rusya’nın en büyük e-ticaret platformu olan ve RVB ortak girişiminin (Wildberries ve Russ şirketlerinin 2024 yılında birleşmesiyle oluşan Rus e-ticaret devi) bir parçası konumundaki Wildberries’in dağıtım merkezlerine yönelik geniş çaplı ve koordineli saldırılar, cephe gerisinde yaşanan bu yeni savunmasızlık evresinin sembolü haline geldi. Kuzeybatı Federal Bölgesi’nden Güney Rusya ve Kırım’a kadar benzeri görülmemiş bir coğrafi alanı kapsayan bu saldırıların boyutu, ulusal endüstriyel risk sigortası mekanizmalarındaki kritik boşlukları gözler önüne serdi. Ayrıca bu durum, platform ekonomisi devleri ile küçük işletmeler arasında ciddi hukuki ihtilaflara yol açarak hem şirket yöneticilerinin hem de üst düzey devlet yetkililerinin acil müdahalesini zorunlu kıldı.
Temmuz ayında yaşanan bu saldırıların sonucundaki kinetik etkilerin devletin dijital ve fiziksel ekonomisi üzerindeki çok katmanlı sonuçlarını izlemeye olanak tanıyacak ve sivil sektör güvenliğinin yeni mimarisini şekillendirecektir.
Ukrayna’nın yürüttüğü lojistik terörünün zirve noktası, 24 Temmuz 2026 gecesi gerçekleşen ve Rusya Federasyonu topraklarının 2026 başından bu yana maruz kaldığı teknik açıdan en karmaşık İHA saldırısı olarak kayıtlara geçti. Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı verilerine göre, yerli hava savunma sistemleri (HSS) o gece 571 adet uçak tipi Ukrayna İHA’sını tespit ederek imha etti.
Burada iki nokta çok kritik hale geldi: Radar alanlarını doyurma ve askeri “sürü” etkisi. Yani kısacası: Bu olay, düşmanın radar sistemlerini aşırı doyurma taktiğine geçtiğinin en net göstergesidir. Aynı zamanda da devasa bir coğrafyada yaratılan “sürü” etkisi, uçaksavar füze sistemlerinin mühimmatını hızla tüketmeyi ve derin cephe gerisindeki hava savunma pozisyonlarını ifşa etmeyi hedeflemektedir.
Müdahale edilen coğrafyanın genişliği, operasyonun benzeri görülmemiş ölçeğini kanıtlamaktadır. İHA’lar; Belgorod, Bryansk, Kaluga, Kursk, Leningrad, Novgorod, Oryol, Pskov, Ryazan, Smolensk, Tver, Tula ve Vladimir bölgelerinin yanı sıra Moskova, Krasnodar, Kırım Cumhuriyeti ile Azak ve Karadeniz suları üzerinde etkisiz hale getirildi.
Hedeflerin bu denli yoğun ve geniş bir alana dağılması, Rusya’nın Avrupa kıtasında kalan topraklarındaki ulaşım ve lojistik arterlerini felç etme girişimine işaret etmektedir.
İHA’ların kitleler halinde kullanımına paralel olarak, sivil sanayi işletmelerini hedef alan füze saldırıları da düzenlendi. Aynı dönemde Kirov şehrinin Fileyka semtinde yerel bir işletmeye yönelik füze saldırısı tam bir felaketle sonuçlandı; 6 kişi hayatını kaybederken, 32 çalışan çeşitli derecelerde yaralandı.
Bölge Valisi Aleksandr Sokolov, olayın ardından yalnızca yaralıların tahliyesinin değil; su ve elektrik arzının yeniden sağlanması ile komşu yerleşim birimlerinin güvenliğinin denetlenmesi gibi büyük çaplı müdahalelerin de gerektiğini belirtti. Hava savunmasını zayıflatmak için ucuz kamikaze dronlarının kullanılması ve hemen ardından korunmasız sanayi bölgelerine füze atılması şeklindeki bu birleşik yaklaşım, tamamen sivil ekonomi için yeni bir tehdit paradigması yaratmaktadır.
Tek bir ticari yapının tesislerine yönelik sistematik ve ardışık saldırılar, tesadüf ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Sivil ticari depoları bütün bir devletin kritik güvenlik açıklarına dönüştüren stratejik, makroekonomik ve psikolojik faktörler şu dört temele dayanmaktadır:
- İç ticaretin merkezi dolaşım sistemi olması: Wildberries, modern Rus ekonomisinin mimarisinde kritik bir rol oynamakta; milyonlarca tüketiciyi on binlerce KOBİ ile buluşturmaktadır. Dağıtım merkezlerinin hasar görmesi, tedarik zincirlerini kopararak temel tüketim mallarında yerel kıtlıklara ve bölgesel enflasyonist artışlara neden olmaktadır. Temel amaç, iç pazarı istikrarsızlaştırmak ve yapay bir mal boşluğu yaratmaktır.
- Devasa tesis boyutları ve savunma zorluğu: Ülke geneline yayılmış yüz binlerce metrekarelik hangarlar devasa ve radar kontrastlı hedeflerdir. Askeri üslerin aksine kendi hava savunma sistemlerine sahip olamayan bu ticari depoların her birini hava savunma şemsiyesi altına almak, cephe sistemlerini zafiyete uğratmadan fiziksel olarak imkansızdır.
- Sosyal ve psikolojik etki: Lojistik merkezler, halkın gözünde günlük ekonomik istikrarın sembolleridir. Kilometrelerce öteden görülen siyah dumanlar, devasa yangınlar ve sivil ölümleri; korku atmosferini barışçıl şehirlerin derinliklerine taşıyarak iç sosyo-politik iklimi sarsmayı amaçlayan hibrit bir terör taktiğidir.
- Ekonomik etki yarıçapının büyüklüğü: Depolarda yanan ürünler, genellikle satıcılar tarafından krediyle alınmış stoklardır. Emtia stoklarının kül olması; satıcıların kitlesel iflasına, banka kredilerinde temerrütlere ve küçük işletmelerde zincirleme işten çıkarmalara yol açma potansiyeline sahiptir.
Temmuz 2026’daki olaylar, Rus ticareti ve makroekonomisine yönelik tehdit manzarasında geri döndürülemez bir değişime işaret etmektedir. Wildberries’in St. Petersburg, Moskova ve Tambov gibi bölgelerindeki merkezlerine yönelik saldırılar, sivil lojistik altyapısının ne denli savunmasız olduğunu kanıtladı.

Nispeten ucuz insansız hava araçları kullanan düşman; on milyarlarca rublelik doğrudan hasar verebilmekte, temel mal tedarikini felç edebilmekte ve yüz binlerce girişimcinin iflas tehdidiyle yüzleştiği akut bir sosyal kriz yaratabilmektedir. Rusya’daki uzmanlara göre, 18 Temmuz’daki Kotovsk olayına benzer tek bir yangının toplam maliyeti 50 ila 100 milyar Ruble (630 milyon – 1 milyar 200 milyon ABD Doları) arasında değişebilmektedir.
Kurumsal iş dünyası, sermaye büyüklüğüne rağmen askeri tehditlere karşı hazırlıksız yakalandı. Orta vadede e-ticaret ekonomisinin ayakta kalabilmesi, devlet ile özel sektörün bir araya gelerek emsalsiz sistemik çözümler üretmesine bağlıdır. Tazminat fonları oluşturulması ve zorunlu risk dağıtımı mekanizmaları atılması gereken kritik adımlardır.
Sivil ekonominin kritik düğümleri için “askeri risklerin sübvansiyonlu reasüransına yönelik bir devlet programı” oluşturulmadığı sürece lojistik merkezler açık hedef olmaya devam edecektir. Gelecekte, büyük işletmelerin yalnızca altyapının fiziksel korunmasına devasa yatırımlar yapması yetmeyecek; aynı zamanda malların ve sermayenin tek bir noktada toplanmasını önlemek amacıyla lojistik ağlarını derinlemesine merkeziyetsiz (decentralized) bir yapıya kavuşturmaları gerekecektir.
Görüş
Ateş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Washington ile Tahran arasında son aylarda tırmanan gerilim dalgalarının başlamasından bu yana ilk kez, Mısır’ın sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihraç tesislerinden biri doğrudan hedef alındı.
29 Temmuz 2026 Çarşamba gününün ilk saatlerinde, ABD’li bir şirkete ait, Marshall Adaları bayraklı yüzer depolama ünitesi Energos Winter, Akdeniz kıyısındaki Dimyat Limanı’nda demirli bulunduğu sırada en az bir insansız hava aracının (İHA) hedefi oldu. Çarpmanın etkisiyle başlayan yangın, hemen yanındaki GasLog Salem adlı LNG taşıyıcı gemisine sıçradı. Mısır makamları yangının can kaybı yaşanmaksızın kontrol altına alındığını doğrularken, bu satırların kaleme alındığı an itibarıyla saldırıyı henüz üstlenen olmadı.
Göz Ardı Edilemeyecek Geniş Bir Bağlam
Olay durup dururken yaşanmadı. Saldırı, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM), Suudi petrol tesislerine İHA saldırıları düzenlemekle suçlanan Irak’taki silahlı gruplara yönelik Suudi kuvvetleriyle ortak hava harekâtı icra ettiğini duyurmasından yalnızca birkaç saat sonra gerçekleşti. Tahran “yanlış bir hesaplama” yapılmaması yönünde uyarıda bulundu. Tüm bunlar, Hürmüz Boğazı’nda bir ticari gemiye düzenlenen saldırının ardından ABD güçlerinin 8 Temmuz’da İran topraklarına yönelik gerçekleştirdiği harekâtın bölgedeki artçı sarsıntıları sürerken yaşandı. İran ise bu adıma Bahreyn, Ürdün, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman Sultanlığı’ndaki ABD askeri üslerini hedef alarak misillemeyle karşılık vermişti.
Bu gergin atmosferde Dimyat, bölgesel tırmanma zincirinin bir başka halkasını oluştursa da muhtevası itibarıyla istisnai bir nitelik taşıyor. Zira açık hesaplaşma alanlarına dönüşen kimi Körfez ülkelerinin aksine Mısır, onlarca yıldır kendisini bölgedeki doğrudan askeri kutuplaşmaların dışında tutmaya özen gösteriyordu.
Öte yandan bu okuma, Mısır’ın Filistin ve Gazze dosyalarında giderek artan diplomatik nüfuzuna yönelik duyulan rahatsızlığın tetiklediği dolaylı bir İsrail müdahalesi ihtimalini de tamamen devre dışı bırakmıyor. Kahire, iki devletli çözümü ilerletme ve geçtiğimiz Ekim ayında gerçekleşen Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi’nin ardından mutabakata varılan yol haritasının ikinci ve üçüncü aşamalarını hayata geçirme konusundaki kararlılığını sürdürürken, Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümeti bu çabaları baltalamaya çalışıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında tutuklama emri çıkardığı Netanyahu, Filistinli makamların verilerine göre 7 Ekim 2023’ten bu yana yaklaşık 73 bin Filistinli sivilin ölümüyle sonuçlanan soykırım suçunun sorumluluğunu taşımakla yaygın biçimde itham ediliyor.
Neden Mısır?
Mısır, son iki yılda doğal gazı sıvılaştırma ve yeniden ihraç etme konusunda bölgesel bir merkez olma konumunu istikrarlı biçimde pekiştirdi. Bu yükselen rol, İdku ve Dimyat’taki iki LNG tesisinin yanı sıra ülkeyi İsrail ve Güney Kıbrıs ile bağlayan boru hattı ağıyla da destekleniyor.
Toplam sıvılaştırma kapasitesi ve Avrupa ile küresel piyasalara doğrudan erişim imkânı bakımından Doğu Akdeniz’de benzeri bulunmayan bu altyapı; Dimyat ve İdku’yu Doğu Akdeniz gazının -Mısır tesisleri üzerinden sıvılaştırılarak yeniden ihraç edilen ve miktarı her geçen gün artan İsrail/Çalınmış Filistin doğal gazı da dâhil olmak üzere- hayati çıkış kapılarına dönüştürdü.
Yerel haberlere göre Energos Winter, tek başına Mısır’ın ulusal şebekesine günde yaklaşık 450 milyon fit küp gaz sağlıyor ve Ağustos ayı boyunca dört ek kargoyu teslim almaya hazırlanıyordu.
Bu kritik konum, Mısır’ın gaz altyapısına yapılan herhangi bir saldırının etkisini münferit bir olayın çok ötesine taşıyor. Söz konusu durum, yalnızca Mısır’ın iç enerji arzını değil, Avrupa’nın Rus doğal gazına bağımlılığı azaltma stratejisi kapsamında giderek daha fazla yaslandığı tedarik zincirini de tehdit ediyor.
Saldırının Arkasında Kim Var? Açık Senaryolar
Bu satırlar yazılırken herhangi bir örgütün saldırıyı resmi olarak üstlenmemiş olması, geride muhtelif olasılıklar bırakıyor.
İlk senaryo, sorumluluğu peşinen İran’a ya da bölgesel müttefiklerine yükleme konusunda temkinli olunması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşıma göre, olayı saran belirsizlik ve üstlenen bir tarafın çıkmaması kasıtlı bir tercih olabilir; böylelikle saldırıyı düzenleyen aktör, doğrudan bir siyasi bedel ödemeksizin Mısır’ın istikrarını hedef almayı amaçlamış olabilir.
Bu ihtimal, Doğu Akdeniz enerji rotalarında rekabet eden aktörlerin yanı sıra ABD-İran geriliminden bağımsız ajandaları olan yerel veya uluslararası yapıları da kapsıyor. Nitekim Mısır makamları da son derece temkinli bir tutum sergiliyor. Mısır Enformasyon Bakanı “herhangi bir tarafı suçlamakta acele edilmemesi” hususunda uyarırken, eski bir üst düzey yetkili “bazı çevrelerin Mısır’ı çatışmanın içine çekmeye çalıştığını” belirterek saldırının, Kahire’yi özenle uzak durmaya çalıştığı bir hesaplaşmanın tarafı kılmak amacıyla kurgulanmış olabileceğine işaret etti.
İkinci Senaryo: İsrail’in ya da Müttefiklerinin Müdahalesi
Bu ihtimal, kapalı kapılar ardında yürütülen tahkikatlarda değerlendirildiği bildirilen ciddi bir hipotez niteliğinde. İsrail ve ABD yanlısı söylemlerle beslenen hâkim analizler, okları Tel Aviv yerine devam eden çatışma bağlamında İran’a ya da İran yanlısı aktörlere yöneltme eğiliminde. Bunda, İsrail’in Mısır ile bir enerji ortaklığının bulunması ve Mısır’daki bir ihracat terminaline vurulacak darbenin nihayetinde İsrail’in kendi doğal gaz çıkarlarına da zarar verebileceği düşüncesi rol oynuyor.
Yine de bu hipotezin -diğer tüm senaryolar gibi- halen devam eden resmi soruşturmaların sonuçları ışığında değerlendirilmesi gerekiyor. Bununla birlikte, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Washington ziyaretlerinin ardından bölgede tırmanan istikrarsızlığa dikkat çeken uyarıları hatırlamakta fayda var; nitekim geçen Aralık ayındaki gelişmelerin ardından da benzer değerlendirmeler yapılmıştı. Bu analiz çizgisine göre Netanyahu, iç siyasetteki konumunu sağlamlaştırmak, koltuğunu korumak ve İsrail’in İran’ı etkisizleştirip “Büyük İsrail” projesini hayata geçirmeye yönelik uzun vadeli stratejik hedeflerini ilerletmek adına İran ile çatışma sürecini uzatmayı amaçlıyor.
Bu çerçevede kimi analistler, hem Mısır’ı hem de Türkiye’yi zayıflatmayı hedefleyen daha geniş çaplı bir stratejinin varlığını savunuyor. Eski bir Mossad mensubunun İsrail televizyonlarında yaptığı iddia edilen açıklamalara atıfta bulunan uzmanlar, bu tür bir stratejinin uluslararası kamuoyunun dikkatini Gazze dosyasından ve Mısır’ın son dönemde diplomatik mesaisini yoğunlaştırdığı Filistin devletinin kurulması meselesinden uzaklaştırmaya hizmet edeceğini öne sürüyor. Bu okumaya göre, bölgenin en istikrarlı ve güvenli ülkesi konumundaki Mısır üzerinde dolaylı baskı oluşturmak, Kahire’yi geniş çaplı bir bölgesel çatışmanın içine çekme vasıtası olarak değerlendirilebilir.
Üçüncü bir senaryo ise olayı doğrudan ABD ile İran arasındaki genleşen tırmanmaya bağlıyor. The New York Times‘ın iki İranlı kaynağa dayandırdığı haberine göre saldırı, Tahran’ın veya müttefiklerinin gerilimi daha da tırmandırmayı seçmesi halinde küresel deniz taşımacılığının ve enerji arzının çok daha ağır aksaklıklara uğrayabileceğine dair bir uyarı mesajı niteliği taşıyor olabilir. Ancak kaynaklar, İHAların nereden havalandığına ya da faillerin kimliğine dair ayrıntı vermedi.
Saldırının Arkasındaki Mesajlar
Eylemi gerçekleştiren kim olursa olsun, seçilen hedef kritik mesajlar barındırıyor. Mısır topraklarındaki ABD ait ilk enerji varlığına yönelik bu hamle, Washington’a yalnızca Körfez’deki askeri tesislerinin değil, bölge genelindeki iktisadi varlığının da giderek daha açık bir hedef haline geldiğini ihsas ediyor.
Stratejik bir itidal ve bölgesel tarafsızlık politikasını titizlikle sürdüren Mısır açısından ise bu gelişme, dünyanın en önemli enerji ve deniz koridorlarına komşu coğrafi konumunun, etrafında alevlenen çatışmalardan muaf kalmasına artık yetmediğini acı bir şekilde hatırlatıyor.
Küresel piyasalar açısından bakıldığında saldırı, olası bir aksamanın coğrafi sınırlarının Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ni aşarak Doğu Akdeniz’e taşındığına işaret ediyor. Bu durum, uzun süredir görece güvenli sayılan bir bölgedeki deniz taşımacılığı ve kritik enerji altyapısı için sigorta primlerini tırmandırıyor.
Mısır’ın Resmi Tepkisi
Mısır hükümeti olayı siyasi bir çekişme vesilesi kılmaktan ziyade bir kriz yönetimi operasyonu olarak ele alarak son derece temkinli ve profesyonel bir yaklaşım sergiledi.
Bakanlar Kurulu, herhangi bir tarafı doğrudan işaret etmeksizin yangının bir İHA saldırısından kaynaklandığını doğruladı ve “Mısır’ın çıkarlarını ve ulusal güvenliğini korumak için gerekli tüm tedbirlerin alınacağını”, soruşturmanın ise titizlikle sürdürüldüğünü vurguladı.
Başbakan Mustafa Madbuli, müdahaleyi devletin kriz yönetimi kapasitesinin bir testi olarak nitelendirdi; acil müdahale ekiplerinin alev alan gemileri limandan uzaklaştırmadaki başarısını takdir ederek çok daha büyük bir felaketin önüne geçildiğini belirtti.
Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ise konuyu ilk kez İspanya Başbakanı Pedro Sánchez ile yaptığı telefon görüşmesinde kamuoyunun gündemine taşıdı. Görüşmede yetkili makamların kapsamlı bir soruşturma yürüttüğünü belirten Sisi, bölgesel gerilimin tırmanmasının doğuracağı tehlikelere dikkat çekerek krizin kontrol altına alınması ve barışçıl çözümlere bağlı kalınması adına Mısır ile uluslararası toplum arasındaki iş birliğinin önemine vurgu yaptı.
Doğrudan suçlamalardan kaçınırken gerilimi düşürmeyi öne çıkaran bu ölçülü diplomatik tutum; kendi topraklarında doğrudan hedef alınmasına rağmen Kahire’nin geniş çaplı bir bölgesel çatışmanın içine çekilmeme konusundaki kararlılığını yansıtıyor.
Birçok Körfez ülkesi de Mısır ile tam dayanışma içinde olduklarını beyan ederek Kahire’nin ulusal güvenliğini ve egemenliğini koruma yönündeki adımlarına destek verdi.
Küresel Enerji Piyasalarına Etkisi
Dimyat’taki olay, küresel enerji piyasalarının zaten ciddi bir baskı altında olduğu bir döneme denk geldi. 8 Temmuz’daki tırmanmanın ardından Brent petrolün varil fiyatı 90 dolar seviyelerinde seyrederken, Avrupa doğal gaz göstergesi olan TTF fiyatları Mart ayından bu yana ilk kez 1.000 metreküp başına 700 doların üzerine çıkmıştı.
Mısır’ın LNG ihraç terminallerini etkileyecek her türlü ilave aksama, bu yukarı yönlü eğilimi tetikleme riski taşıyor. Avrupa, Rus boru hattı gazından uzaklaşarak tedarik ağını çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak Mısır LNG’sine giderek daha fazla bel bağlıyordu. Dolayısıyla Mısır’ın ihracat altyapısında yaşanacak geçici bir kesinti dahi piyasaların arz güvenliğine ilişkin endişelerini derinleştirebilir.
Bu olay aynı zamanda Doğu Akdeniz’de seyreden gemilerin sigorta maliyetlerine yansıyan jeopolitik risk primini de artırıyor. Soruşturmalar neticesinde saldırının tekrarlanması muhtemel olmayan münferit bir olay olduğu sonucuna varılsa bile, yükselen risk algısı bölge genelindeki LNG taşıyıcıları için navlun ve sigorta giderlerinin tırmanması anlamına gelebilir.
Benzer Olayların Önlenmesi İçin Ne Yapılmalı?
İlk olarak Mısır, Akdeniz kıyısındaki stratejik enerji tesislerinin etrafında kısa menzilli hava savunma kabiliyetlerini ve İHA savar sistemlerini güçlendirmelidir. Bu tedbirler, küçük insansız hava araçlarını kritik altyapıya ulaşmadan etkisiz hale getirebilecek gelişmiş erken uyarı radar ağlarının ve maliyet etkin önleme sistemlerinin konuşlandırılmasını içeriyor.
İkinci olarak; Doğu Akdeniz gaz altyapısının giderek daha fazla birbirine bağlanan yapısı ve bölgesel enerji koridorlarının korunmasına yönelik ortak stratejik çıkar göz önüne alınarak, Mısır ile Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye dâhil komşu ülkeler arasında bölgesel istihbarat paylaşım mekanizmaları genişletilmelidir.
Üçüncü olarak; hedef alınan yüzer depolama ünitesinin ABD’li bir şirkete ait olduğu dikkate alındığında Washington, tepkisini yalnızca “durumu takip ettiğini” bildiren açıklamalarla sınırlandırmak yerine, bu tür kritik altyapıların korunmasının finanse edilmesine ve modernizasyonuna katkı sunmalıdır.
Son olarak -ve belki de en önemlisi- Washington ile Tahran arasında bölgesel tırmanmayı besleyen ana dinamiğin zayıflatılması, gelecekte benzer olayların yaşanmasını önleyecek yegâne sürdürülebilir güvencedir. Salt teknik veya yerel güvenlik tedbirleri anlık riskleri hafifletebilir; ancak çatışmanın arkasındaki jeopolitik nedenler çözüme kavuşturulmadıkça bu riskleri tamamen ortadan kaldıramaz.
Sonuç
Dimyat olayı, küresel enerji ağının kilit düğüm noktalarından biri haline gelen bir ülke için coğrafi tarafsızlığın tek başına kalkan olmaya yetmediğini acı bir biçimde gözler önüne seriyor.
Kaynaklar:
- https://www.bbc.com/news/articles/c39ez3klwmro
- https://www.reuters.com/world/middle-east/egypt-confirms-drone-caused-fire-two-gas-vessels-damietta-2026-07-30/
- https://www.reuters.com/world/middle-east/drone-hits-gas-storage-tanker-egypts-mediterranean-port-2026-07-29/
- https://www.nytimes.com/2026/07/29/world/middleeast/ships-drone-strike-egypt.html
Görüş
Endüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Lionel Messi, Arjantin’i Mısır karşısında zorlu geçen son 16 turunda öne geçiren o rekor kırıcı dokuzuncu ardışık Dünya Kupası golünü attığında, Houston’daki 80 bin kişilik NRG Stadyumu’nu sarsan o muazzam uğultu, yalnızca FIFA’nın Zürih’teki merkezinde duyulan derin ve sessiz bir nefesle yarışabilirdi. 39 yaşındaki Arjantinli, sahada sadece koşan ve çalım atan bir oyuncudan ibaret değil; kendisi adeta iki ayaklı, canlı bir bilanço tablosudur. Onun turnuvadaki varlığının devam etmesi, futbolun küresel yönetim organı ve ticari ortakları için 800 milyon dolar kadar büyük bir finansal değer anlamına gelebilir.
Ancak 48 takım ve 104 maçla tarihin en pervasızca ticarileşmiş Dünya Kupası olmaya aday bu devasa şovun hemen altında; yönetim boşlukları, gölgeler arasından işleyen bahis ekonomileri ve futbolu yöneten bu kurumun spora gerçekten mihmandarlık mı yaptığı yoksa onu yalnızca bir gelir kapısına mı dönüştürdüğü sorusuyla örülü paralel bir anlatı sessizce akıyor.
Messi primi
FIFA’nın 2023–2026 ticari döngüsünde, 8,9 milyar doları doğrudan Dünya Kupası’ndan gelmek üzere toplam 13 milyar dolarlık rekor bir gelir hedefleniyor. Bu bütçede yayın hakları 3,9 milyar doları, pazarlama hakları 1,8 milyar doları, biletleme ve ağırlama hizmetleri ise Katar 2022 rakamını üçe katlayarak tam 3,0 milyar dolarlık akılalmaz bir payı temsil ediyor.
Gelgelelim, tüm bu projeksiyonlar pamuk ipliğine bağlı bir varsayıma dayanıyor: Turnuvanın en parlak yıldızlarının, küresel izleyici kitlesini ekranda tutacak kadar uzun süre sahada kalması. Messi ve Cristiano Ronaldo yalnızca birer sporcu değil; FIFA ile sponsorları Adidas, Coca-Cola, Visa ve Aramco gibi devlerin üzerlerine büyük bahisler oynadığı küresel markalardır. Sektör analistleri, sadece Adidas ile FIFA arasındaki ortaklığın 2030 yılına kadar 800 milyon dolar değerinde olduğunu ve bu sözleşmenin değerinin, markanın en gözde elçisi olan Messi’nin varlığıyla kopmaz bağlarla örüldüğünü tahmin ediyor.
Şayet Arjantin son 16 turunda Mısır’a boyun eğmiş olsaydı, bu kaybın yaratacağı finansal sarsıntı bilet gişelerinin çok ötesine uzanırdı. FIFA’nın devreye soktuğu yeni dinamik fiyatlandırma modeli, bazı bilet fiyatlarını Katar 2022’deki karşılıklarının on katına fırlatmış durumda ve yeniden satış platformlarındaki yüzde 15’lik komisyonlar doğrudan federasyonun kasasına akıyor. Arjantin’in erken vedası, Messi’nin Inter Miami’yle sadık bir taraftar kitlesi edindiği ABD pazarındaki çeyrek final ve yarı final biletlerine olan talebi yerle bir edebilirdi. Haliyle, 2022’ye kıyasla gösterim sayısında yüzde 130, video izlenmelerinde ise yüzde 485 oranında artış kaydeden dijital etkileşim grafiklerinin de hızla inişe geçmesi kaçınılmaz olurdu.
Liverpool Üniversitesi’nden futbol finansı uzmanı Profesör Kieran Maguire, FIFA’nın “futbolun küresel markalarını en büyük organizasyonlarında sahada tutabilmek için her yola başvuracağını” belirtiyor. Federasyonun, Cristiano Ronaldo’nun kırmızı kart cezasını erteleme kararı ve ABD’deki son 16 maçı öncesinde Folarin Balogun’un cezasını -başkanlık makamından gelen baskıların ardından olduğu iddia edilen bir adımla- iptal etmesi, eleştirmenlere göre turnuvanın dürüstlüğünü çoktan zedeledi. Mısır Teknik Direktörü Hossam Hassan daha da ileri giderek Arjantin-Mısır karşılaşmasını “tamamen şaibeli” olarak nitelendirirken, FIFA Hakem Kurulu Başkanı Pierluigi Collina bu iddiaları kesin bir dille reddetti.
Doping denetimleri, şeffaflık ve ticari çıkar çatışması
Böyle bir atmosferde, FIFA’nın anti-doping sisteminin ne denli adil ve tek tip uygulandığına dair soru işaretleri belirmeye başladı. FIFA, 2026 turnuvası için ABD Anti-Doping Ajansı (USADA) ile olan ortaklığını genişleterek “oyuncuların ve taraftarların güvenebileceği güçlü ve şeffaf bir anti-doping programı” sözü verdi. Alınan tüm örneklerin, yalnızca ISO/IEC 17025 ve Uluslararası Laboratuvar Standartları gerekliliklerine uyan, WADA onaylı laboratuvarlarda incelendiği ifade ediliyor.
Ne var ki bu yöntemsel titizlik, şüpheleri gidermeye yetmiyor. Gözlemciler, FIFA kurallarının Dünya Anti-Doping Kuralları ile uyumlu görünmesine rağmen, testlerin fiili uygulamasında -özellikle yüksek ticari değere sahip yıldız isimler söz konusu olduğunda- ciddi yönetim zafiyetleri yaşandığına dikkat çekiyor. Kurumun finansal refahı, yıldızların pazarlanabilir kalmasına doğrudan bağlıdır. Messi’nin yeşil sahalardan yılda yaklaşık 70 milyon dolar kazandığı, sponsorluk anlaşmalarından da bir o kadarını cebine koyduğu düşünüldüğünde, bu vitrin oyuncularını sahada tutmaya yönelik ticari motivasyonun, arkasında bir komplo teorisi aranmasa dahi yapısal bir gerçeklik olduğu görülür.
Eleştirmenler; test takvimleri, numune seçim metodolojileri ve yıldız sporculara yönelik sonuç yönetim süreçleri kamuoyuna tamamen açıklanmadığı müddetçe, anti-doping programının seçici davrandığı algısından kurtulamayacağını savunuyor. Milyarlarca dolarlık sponsorluk sözleşmeleri ile sporcuların sahada kalma zorunluluğunun kesiştiği bu nokta, FIFA’nın henüz tatmin edici bir çözüm üretemediği devasa bir çıkar çatışması yaratıyor.
Bahis çılgınlığının gölge ekonomisi
FIFA’nın resmi gelir kaynakları muhasebe kayıtlarında ne denli şeffaf görünüyorsa, turnuvanın etrafında dönen gayriresmi ekonomi bir o kadar karanlıktır. 2026 Dünya Kupası, yalnızca ABD’deki yasal bahis pazarında 2,8 milyar ila 4,3 milyar dolar arasında bir hacmin döneceği tahmin edilen devasa bir sektörün merkezinde yer alıyor. Bu pazardaki yüzde 7-9 bandındaki kasa payı, lisanslı operatörler için 197 ila 387 milyon dolarlık brüt oyun geliri anlamına geliyor.
Fakat bu rakamlar, işin sadece yasal ve görünür kısmını oluşturuyor. Gaming Compliance International, turnuva genelinde dünya çapında yarım trilyon dolardan fazla bahis oynanacağını ve bu miktarın çok büyük bir kısmının lisanssız kripto siteleri ile yasa dışı tahmin pazarları üzerinden akacağını öngörüyor. Kara para aklamayı önleme denetimlerinden, tüketici korumasından ve yasal gözetimden yoksun çalışan bu gölge platformlar, Dünya Kupası’nın küresel izleyici gücünü suistimal ederek taraftarları sahte siteler ve denetimsiz bahis tuzaklarıyla hedef alıyor.
Şüphesiz FIFA, bu ekonomiyi uzaktan izlemekle yetinmiyor. Federasyon, Ocak 2026’da Stats Perform firmasını resmi küresel bahis verisi ve yayın hakları distribütörü olarak atadı; böylece 104 maçın canlı yayınlarını ve anlık verilerini lisanslı bahis bürolarına sunma hakkını tek eline aldı. Mayıs ayında ise Kaizen Gaming bünyesindeki Betano’yu, Avrupa ve Güney Amerika için Resmi Turnuva Destekçisi ilan ederek bu bahis operatörüyle üst üste üçüncü kez ortaklığa imza attı.
Buradaki asıl mesele FIFA’nın bahisten kazanç sağlayıp sağlamadığı değil -zira veri hakları, sponsorluklar ve bahsin körüklediği izleyici ilgisi sayesinde bunu fazlasıyla yapıyor-; asıl mesele, paraya dönüştürdüğü bu ekosistemi ne derece denetleyebildiğidir. FIFA mevzuatı şikeye karşı katı hükümler barındırsa da, yasal boşluklar ve çevrimiçi bahsin kontrolsüz büyümesi, düşük ücret alan sporcuların suistimal edilmesi ve zayıf uygulama mekanizmaları nedeniyle suistimallere kapı aralıyor. Nitekim yetkililerin yayın ve ticari haklar karşılığında 150 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı iddia edilen 2015 yolsuzluk skandalı, FIFA’nın gelir akışlarının kişisel servet edinme amacıyla nasıl sistemli bir biçimde hortumlanabildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.
Yayın haklarında adalet uçurumu
Tüm bu ticari zaferlere karşın, 2026 turnuvası maksimum gelir elde etme hırsı ile halkın bilgiye erişim hakkı arasındaki derin çelişkiyi daha da belirginleştirdi. FIFA, yayın hakları gelirlerini 2022’ye göre yüzde 22 artırarak 3,8 milyar dolara ulaştırmayı öngören ve 175’ten fazla bölgeyi kapsayan yayın anlaşmalarına imza attı.
Ancak takım sayısının 48’e, maç sayısının ise 104’e çıkarılması FIFA’yı zenginleştirirken, maç başına düşen yayın değerini yüzde 19 oranında eritti ve küresel yayın paketlerinin toplam hacmi 2022’deki 495 seviyesinden 2026’da 443’e gerileyerek yüzde 11 düştü. Asya pazarındaki bölgesel ortaklık anlaşmaları 60’tan 24’e kadar çakılınca, FIFA ekranların tamamen kararmasını önlemek adına daha düşük teklifleri kabul etmek zorunda kaldı; nitekim Çin devlet kanalı CCTV ile yapılan anlaşma 250 milyon dolardan 60 milyon dolara kadar geriledi.
Futbolun küresel ve demokratik ruhu adına daha endişe verici olan durum ise, şifresiz yayın haklarının her geçen gün tırpanlanmasıdır. Avrupa’daki yasal düzenlemeler devlet televizyonlarının belirli maçları yayınlamasını güvence altına alsa da, turnuvaya katılmaya hak kazanan birçok ülke -özellikle de Küresel Güney’dekiler- maçların ücretli kanalların arkasına kilitlenmesine ya da hiç yayınlanamamasına seyirci kalıyor. FIFA’nın TikTok ve YouTube ile yaptığı “öncelikli platform” anlaşmaları bazı içeriklerin izlenmesine olanak tanısa da, bunlar kamusal erişimi garantilemek için değil, etkileşimi ve reklam gelirlerini artırmak için tasarlanmış ticari hamlelerden ibarettir.
Yıllarını eleme turlarında harcayan ülkeler için maçların kendi evlerinde şifresiz yayınlanmaması, kırılmış bir toplumsal sözleşmedir. Turnuvanın yaratacağı öngörülen 80,1 milyar dolarlık devasa ekonomik çıktının -ki bunun 30,5 milyar doları yalnızca ABD’ye kalacak- kendi takımlarının mücadelesini dahi izleyemeyen halklar için hiçbir anlamı yoktur.
Gelişim bütçesindeki açık
FIFA, İsviçre yasalarına göre kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bütçesinde ciddi bir yeniden yatırım taahhüdünde bulunur: 2023–2026 döngüsü boyunca FIFA Forward programına 2,25 milyar dolar, Futbol Gelişim Fonu’na 660 million dolar ve Gelişim ve Eğitim faaliyetlerine toplamda 3,86 milyar dolar ayrılmıştır. Resmi belgelerde Ruanda’daki 4,7 milyon dolarlık milli takım konaklama tesisinden, Concacaf genelindeki kadın futbolu girişimlerine kadar uzanan projeler öne çıkarılıyor.
Gelgelelim, bu yatırımların boyutu, turnuvadan çekilen ticari kârın yanında son derece cüce kalıyor. 2026 Dünya Kupası, yalnızca bilet ve ağırlama hizmetlerinden yaklaşık 3,0 milyar dolar gelir elde edecek; bu miktar, dört yıllık tüm gelişim bütçesinin neredeyse üç katına denk geliyor. Eleştirmenler, FIFA’nın altyapıya harcadığı her bir dolara karşılık, spora en çok ihtiyaç duyan yoksul toplulukların cebinden yayın ve bahis marjları üzerinden on dolar geri topladığını savunuyor.
Sonuçta ortaya iki vitesli bir küresel futbol ekonomisi çıkıyor: Seçkin oyuncular ve zengin federasyonlar ticari ganimeti paylaşırken, kaynak yetersizliği çeken ülkelerdeki genç yetenekler sahadan, antrenörden ve profesyonelleşme imkanlarından mahrum kalıyor. FIFA’nın, gelirleri Zürih’te toplayıp gelişim fonlarını şeffaflığı şüpheli üye federasyonlar aracılığıyla dağıtan yönetim modeli, verimsizlik ve kapalılık gerekçesiyle öteden beri eleştiriliyor. 2015 yolsuzluk skandalı, sadece şahsi ahlaksızlıkları değil, ticari hakları sportif gelişimin önünde tutan yapısal bir zihniyeti de ifşa etmişti.
Siyasetin yeşil sahadaki gölgesi
FIFA’nın İsrail’e yönelik tavrı, dünya futbolunun politize olmasında adeta bir paratoner işlevi görüyor. 2023-2026 dönemi boyunca otuzdan fazla hukuk uzmanı ile aralarında Türkiye ve on iki Orta Doğu federasyonunun da bulunduğu çok sayıda kuruluş, Gazze’deki faaliyetleri gerekçe göstererek İsrail’in FIFA ve UEFA müsabakalarından men edilmesini talep etti. İspanya, İsrail’in katılım hakkı kazanması durumunda kupayı boykot etmeyi açıkça tartışırken, Trump yönetimi ise herhangi bir men kararına direnmesi için FIFA’ya baskı uyguladı. Infantino’nun, İsrail ve Filistin federasyon başkanları arasında bir el sıkışma organize etme girişimi ve Trump ile bağlantılı bir Gazze yeniden imar kuruluna 75 milyon dolar bağışlama vaadi gibi hamleleri, tarafsızlıktan ziyade işgali meşrulaştırma çabası olarak yorumlanarak tepki topladı.
Ne İsrail ne de Filistin 2026 turnuvasına katılma hakkı elde edebildi; bu durum, acil bir askıya alma tartışmasını şimdilik rafa kaldırdı. Messi cephesinde ise Arjantinli kaptan jeopolitik tartışmalardan genel olarak uzak durmayı tercih etti; nitekim kendisinin 2019’daki İsrail ziyareti de siyasi değil, ticari gerekçelerle yapıldığı savunulsa da tartışmalara yol açmıştı. İsrail devletinin Arjantin takımına veya stratejik bir unsur olarak Messi’ye doğrudan destek verdiğine dair doğrulanmış bir kanıt bulunmuyor. Değişmeyen tek gerçek; FIFA’nın, 2022 sonrasında Rusya’ya uyguladığı yaptırım standardını İsrail’e uygulamaktaki isteksizliğinin, kurumu çifte standart suçlamalarına açık hale getirmesidir. Bu durum, kimin sahaya çıkacağına sportif dürüstlüğün değil, jeopolitik ittifakların karar verdiğini gösteriyor.
Geleceğe bakış
2026 Dünya Kupası son düzlüğe girerken, ticaret ile oyun dürüstlüğü arasındaki gerilim daha da tırmanacak. FIFA, 13 milyar dolarlık bütçe döngüleri, milyar dolarlık bahis ortaklıkları, fahiş bilet fiyatları ve sosyal medya yayın anlaşmalarıyla benzeri görülmemiş büyüklükte bir finansal mimari inşa etti. Ancak bu devasa yapıyı ayakta tutacak ve denetleyecek bir yönetim mimarisi kurmayı başaramadı.
Yıldız oyunculara yönelik esnek kurallar, denetimsiz bahsin gölge ekonomisi, bu şovu ekran başında veya tribünde finanse eden taraftarların bilgiye erişim hakkı ve rekor gelirlerin gerçek anlamda küresel kalkınmaya dönüp dönmediği gibi sorular, final düdüğünün çalınmasından çok sonra bile FIFA’nın inandırıcılığını sorgulatmaya devam edecek.
Şimdilik şov devam ediyor. Messi sahada kalmayı sürdürüyor. Bahis gişeleri açık. Para ise Zürih’e, Adidas ve Betano’nun yönetim kurullarına ve FIFA’nın kontrol edemediği ancak yarattığı büyük şovla beslediği gayriresmi kripto borsalarına akmaya devam ediyor.
Futbolun yönetim organının bu küresel oyunu geleceğe mi taşıdığı, yoksa onu en yüksek teklifi verene bir açık artırmada satıp satmadığı sorusu, turnuvanın kendisi gibi dünya kamuoyunun önünde duruyor. Ve bu, FIFA’nın henüz tatmin edici bir yanıt veremediği en büyük sorudur.
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü








