Bizi Takip Edin

Diplomasi

ABD, sismik veriler üzerinden nükleer test tartışmasını yeniden açıyor

Yayınlanma

ABD’li silah kontrol yetkilileri, Çin’in Lop Nur test alanında 2020 yılında kaydedilen sismik bir sinyalin düşük verimli bir nükleer patlamaya ait olduğunu iddia ederek Soğuk Savaş sonrası test normlarının yeniden değerlendirilmesi için baskı yapıyor.

Üst düzey ABD’li silah kontrol yetkilileri, Çin’in tarihi test alanları yakınlarında Haziran 2020’de kaydedilen zayıf bir sismik sinyalin düşük verimli bir yeraltı patlamasıyla uyumlu olduğunu açıkladı.

Bu iddia, Washington’un Soğuk Savaş sonrası uzun süredir devam eden test normlarını yeniden gözden geçirme çabalarında hızla bir araca dönüştü.

Hudson Enstitüsü’nde düzenlenen etkinlikte konuşan Christopher Yeaw, Kazakistan’daki bir izleme istasyonundan alınan verileri aktardı ve ABD’nin “kabul edilemez bir dezavantajlı konumda kalamayacağını” belirterek Pekin’i testleri hakkında “dürüst olmaya” çağırdı.

Çin’in düşük verimli deneyler yürüttüğüne dair öne sürülen kanıtlar, uluslararası izlemecilerin kamuoyuna yaptığı açıklamalarla çelişiyor ve bağımsız uzmanlar söz konusu verilerin yetersiz olduğunu belirtiyor.

Washington’un iddiaları

ABD yönetiminin açıklamalarına göre, PS23 sismik istasyonu olarak bilinen Kazakistan’daki bir istasyondan alınan sismik veriler, 22 Haziran 2020’de Lop Nur bölgesi yakınlarında küçük ve tekil bir olay kaydetti.

Kamuoyuna açıklanan yaklaşık 2,7 Richter ölçeğindeki büyüklük, yüksek verimli testlerle ilişkilendirilen tespit ölçeklerinin çok altında kalıyor.

Ancak ABD’li yetkililer, özellikle “dekuplaj” (ayrıştırma) teknikleri olarak bilinen büyük yeraltı boşluklarının oluşturulması gibi gelişmiş gizleme yöntemlerinin, bir patlamanın sismik izini azaltabileceğini ve kaynağını gizleyebileceğini öne sürüyor.

Verim üreten bir patlama olarak kabul edilmesi halinde siyasi açıdan sarsıcı etkilere yol açacak olan bu iddia, yönetim tarafından ABD’nin sıfır verim politikasını yeniden düşünmesini meşrulaştırmak ve bu yılın başlarında Yeni START’ın süresinin dolmasının ardından Çin’i de kapsayacak üçlü silah kontrolü müzakereleri için baskı yapmak amacıyla kullanılıyor.

Lop Nur test alanının jeolojik yapısı verileri karmaşıklaştırıyor

Lop Nur nükleer test alanı, yirminci yüzyılın ikinci yarısı boyunca Çin’in ana nükleer test sahası olarak uzun ve belgelenmiş bir geçmişe sahip.

Kumtaşı, karbonat çökeltileri ve derin granitik temel kayalarla serpiştirilmiş katmanlı bir tuz ve tortu havzasından oluşan jeolojik yapısı ile eski kuyu ve tünellerden oluşan geniş ağı, burayı yeraltı patlamalarını ve sismik enerjiyi değerlendiren analistler için kaçınılmaz bir hedef haline getiriyor.

Öte yandan, tesisin fiziksel özellikleri iki yönlü etki yaratıyor. Havza; gömülme derinliğine, boşluk yapısına, çevredeki litolojiye ve önceden var olan boşluk alanına bağlı olarak sismik dalgaları güçlendirebiliyor veya zayıflatabiliyor.

Kalın evaporitler ve gözenekli kırıntılı tortular enerjiyi emip dağıtabilirken, derindeki yoğun kristal granit daha net sinyaller iletebiliyor. Lop Nur’un jeolojik yapısı temel olarak devasa, kurumuş bir tuz yığınından oluşuyor.

Yüzeyde, derinliği 200 metreyi aşabilen, çoğunlukla tuz ve alçıtaşından oluşan devasa evaporit yataklarının üzerinde oturan yaklaşık 30-100 santimetre kalınlığında sert bir tuz kabuğu bulunuyor. Bu tuzun altında, rüzgarın yardang adı verilen pürüzlü sırtlar halinde oyduğu eski göl yatağı alüvyonu ve kum karışımı yer alıyor.

Daha da derinlerde, tarihsel olarak yeraltı nükleer testleri için kullanılan Paleozoyik ana kaya (çoğunlukla granit) uzanıyor. Tüm havzanın kimyasal yapısı, yakındaki Kuruktag ve Beishan dağlarından gelen mineral akışıyla besleniyor.

Bu tuz, kum ve granit karışımı, zeminin şok dalgalarını emmesi veya dağıtması nedeniyle sismik verileri bozuyor. Bu durum, uzaktan algılayıcıların net bir sinyal alamamasına yol açıyor.

Söz konusu jeolojik özellikler temel olarak bir maske işlevi görüyor. Bu yapı, dışarıdan izleyen herhangi birinin küçük bir nükleer test, yeni bir kuyu için yapılan rutin bir inşaat patlaması veya sıfır verimli bir deney arasındaki farkı anlamasını neredeyse imkansız hale getiriyor.

Uluslararası izleme kurumu kanıtların yetersiz olduğunu bildirdi

Sismik verileri ve diğer izleme verilerini toplayan temel uluslararası teknik kuruluş olan Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması Örgütü (CTBTO), Lop Nur olayı konusunda net açıklamalarda bulundu.

Kamuoyuna açıklanan kayıtlarda saniyeler arayla gerçekleşen çok küçük iki olay yer alıyor ancak bu sinyallerin “olayların nedenini güvenle değerlendirebilmek için çok küçük olduğu” belirtiliyor.

Yaklaşık 2,75 büyüklüğündeki tek istasyonlu tespitler, endüstriyel ve doğal bağlamlarda yaygın olarak görülüyor ve doğrulayıcı çok istasyonlu dalga formları, radyolojik izler veya diğer gizli göstergeler olmadan kesin olarak bir nükleer patlamayla ilişkilendirilmeleri son derece zor kabul ediliyor.

CTBTO’nun kamuoyuna açıkladığı bu tutum, mevcut açık verilerin Trump yönetiminin kullanmaya çalıştığı kesin kanıtı sağladığı yönündeki her türlü iddiaya karşı güçlü bir teknik yalanlama niteliği taşıyor.

CTBTO Direktörü Dr. Robert Floyd, ABD’li yetkililerin iddialarına yanıt olarak, “Uluslararası İzleme Sistemi (IMS) şu anda yaklaşık 500 ton TNT’ye eşdeğer veya daha büyük bir verime sahip nükleer test patlamalarıyla tutarlı olayları tespit etme kapasitesine sahip” diye konuştu.

Floyd, “Bu iki olay söz konusu seviyenin çok altındaydı. Sonuç olarak, yalnızca bu verilerle söz konusu olayların nedenini güvenle değerlendirmek mümkün değil” dedi.

Tartışmalı iddiaları veya daha küçük patlamaları ele alabilecek doğrulama mekanizmaları Antlaşma’da yer alıyor ancak bu mekanizmalar yalnızca Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması yürürlüğe girdikten sonra kullanılabiliyor.

Tam kapsamlı, yüksek verimli nükleer testlerin bir politika olarak geri dönmesinin neden olası olmadığını açıklayan ayrı ve yaygın olarak kabul gören bir teknik argüman bulunuyor.

Modern envanter yönetim programları, süper bilgisayarlar, kritik altı deneyler ve eylemsiz hapsolma araştırmaları; ABD’ye ve giderek artan bir şekilde Çin ile Rusya’ya, cihazları patlatmadan savaş başlığı performansını doğrulama araçları sağlıyor.

Envanter Yönetim Programı ve ilgili patlayıcı içermeyen test rejimlerine dair daha önce yapılan analizler, megaton ölçekli patlamaları yeniden başlatmanın gereksiz, pahalı, çevre açısından tehlikeli ve siyasi olarak maliyetli olacağını ortaya koyuyor.

Gizleme yöntemleri ve düşük verimli test tartışmaları

Tartışmanın en yoğun olduğu alan, çok düşük verimli testlerin “gri bölgesi” olarak adlandırılan bölüm. Düşük verimlerde; gizli bir patlama, kritik altı bir güvenlik deneyi veya bir maden patlaması arasındaki farkı belirlemek zorlaşıyor.

Bu noktada maskeleme ve dekuplaj olmak üzere iki teknik kavram merkeze oturuyor.

Dekuplaj, sismik dalgaları boğmak için bir cihazın büyük bir boşluk içinde kasıtlı olarak patlatılmasını ifade ediyor.

Maskeleme ise, izleme faaliyetlerini gizlemeyi veya yanıltmayı amaçlayan, kasıtlı geri doldurmadan patlamaların gürültülü mikrosismik dönemlere denk getirilmesine kadar uzanan daha geniş bir faaliyetler dizisini tanımlıyor.

Her iki teknik de tespiti zorlaştırıyor ve düşük verimli testleri, uluslararası tepki çekmeden savaş başlığı tasarımlarını geliştirmek isteyen devletler için cazip hale getiriyor.

ABD iç siyasetinde testlerin yeniden başlatılması baskısı

Yönetim destekçileri ve bazı savunma analistleri, Çoklu Bağımsız Hedeflenebilir Yeniden Giriş Araçları (MIRV) savaş başlıkları için tasarlanan yeni nesil savaş başlıklarını onaylamak veya Hipersonik Süzülüş Araçları (HGV) gibi yeni fırlatma sistemlerinin performansını doğrulamak için düşük verimli patlayıcı testlerin gerekli olduğunu belirtiyor.

Siyasi liderler, yetkililer ve muhafazakar düşünce kuruluşlarından oluşan bir grup, ABD’nin nükleer patlayıcı testlerini yeniden başlatması yönündeki gerekçeleri istikrarlı bir şekilde gündeme getirdi.

Cenevre’deki BM Silahsızlanma Konferansı’nda 6 Şubat 2026 tarihinde konuşan ABD Silah Kontrolü ve Uluslararası Güvenlikten Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Thomas DiNanno, Çin’i Haziran 2020’de Lop Nur nükleer test alanında gizli ve verim üreten testler yapmakla suçladı.

DiNanno, Washington’un “diğer devletlerin ABD’yi kabul edilemez bir dezavantajlı konuma düşüren nükleer testlerini kabul edemeyeceğini” belirterek, Yeni START’ın süresinin dolmasının ardından “güç yoluyla barış” duruşuna atıfta bulundu.

ABD Başkanı Donald Trump bu endişeleri hararetle desteklerken, DiNanno’nun teknik jargonunu daha sıra dışı bir yorumla değiştirerek, diğer çocukların kibritle oynamasına izin veriliyorsa ABD’nin oyun alanındaki en büyük ve en güzel kibrit kutusunu hak ettiğini ifade etti.

ABD Kongresi’nde Temsilciler Meclisi Üyesi Mike Rogers, W76-2 gibi sistemler de dahil olmak üzere düşük verimli yeteneklerin genişletilmesini uzun süredir destekliyor ve bunların Moskova’nın gerilimi düşürmek için tansiyonu yükseltme doktrinine karşı koymak için gerekli olduğunu kaydediyor.

Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien, testlerin duraksayan silah kontrolü görüşmeleri sırasında kararlılık gösterebileceğini yazarken, The Heritage Foundation ve Hudson Enstitüsü gibi düşünce kuruluşları, test etmeye hazır olmanın modernizasyon ve caydırıcılık çabalarının temelini oluşturduğunu belirten analizler yayımladı.

Bu sesler hep birlikte testleri, yenilenen büyük güç rekabetinin üçüncü nükleer çağında modernizasyonun bir uzantısı olarak konumlandırıyor.

Bu teknik iddialar kolayca çürütülebiliyor. Patlayıcı içermeyen yöntemler, aynı mühendislik sorunlarının birçoğunu çözebiliyor ve halihazırda çözüyor.

Fisil madde kullanan kritik altı deneyler, kendi kendini idame ettiren bir verim (nükleer patlama) yaratmadan geleneksel patlayıcı ve içe patlama sistemlerini inceleyebiliyor.

Süper bilgisayarlar, uçtan uca patlama fiziğini artan bir doğrulukla modelleyebiliyor ve fırlatma sistemleri ile yeniden giriş araçlarının uçuş testleri, nükleer bir cihaz patlatmadan birçok operasyonel parametreyi doğrulayabiliyor.

Buradaki temel politika tercihi, çok düşük verimli testlerden elde edilecek sınırlı kazancın, onlarca yıllık uluslararası normları aşındırmanın bedeline değip değmeyeceği noktasında düğümleniyor.

Sismik verilerin zamanlaması soru işaretleri yaratıyor

Mevcut yönetimin testler için yaptığı baskıya ilişkin yanıtsız kalan sorulardan biri, Haziran 2020’deki PS23 okuması yıllar önce analistlerin erişimine açıkken neden ancak şimdi kamuoyu önünde tartışıldığı konusu.

Bu zamanlama önem taşıyor. Yönetimin yeni bir üçlü çerçeve için baskı yaptığı ve Yeni START’ın çöktüğü bir politika döneminde, ABD’li teknokratların harekete geçirilmesi, yönetimin 2020’de tespit edilen sismik aktivitenin kesin olarak düşük verimli bir test olduğunu belirlemesine yardımcı olan teknik veya istihbari bir atılımdan ziyade stratejik bir manevraya işaret ediyor.

Kamuoyu tartışması kısmen ABD başkanının kendi açıklamalarıyla başladı. 60 Minutes programında televizyonda yayınlanan bir mülakatta Trump, Rusya ve Çin tarafından yapıldığı iddia edilen testlere atıfta bulunarak Washington’un nükleer patlayıcı testlerine yeniden başlayacağını belirtti.

Trump, “Test yapıyoruz çünkü Rusya test yapacaklarını duyurdu” dedi ve ardından “Rusya test yapıyor, Çin de test yapıyor. Sadece sizin bundan haberiniz yok” diye konuştu.

ABD’li yetkililer meselenin nükleer patlamalardan ziyade fırlatma sistemi testleriyle ilgili olduğunu açıklığa kavuşturduktan sonra bile başkan geri adım atmayı reddetti.

Fırlatma teknolojisi ile nükleer testlerin bu tehlikeli biçimde birbirine karıştırılması, muhafazakar şahinlere bir fırsat sunarak, Amerikan siyasetinin öngörülemezliği karşısında nükleer cephaneliğini genişletmeyi hızlandıran Pekin’e baskı yapmak için gereken kozu sağladı.

Siyasi söylemlerin istihbarat verileriyle örtüşme çabası

Trump’ın son derece teknik konulardaki, genellikle belirsiz, iddialı ve olgusal olarak kesin olmayan açıklamaları, teknik ofislerin o zamandan beri doldurmaya ve kullanmaya çalıştığı bir söylem alanı yarattı.

Bu dinamik, oldukça tanıdık bir emsali yansıtıyor. 2003’teki Irak işgalinden önce kamuoyunu yanıltmak için ham istihbaratın kullanılması, ABD’nin müttefikleri ve düşmanları için hala uyarıcı bir anı niteliği taşıyor.

Batılı siyasi liderler belirsiz istihbaratı kesin gerçekler olarak kullandığında, anlatıyı çürütme yükü bilimsel kurumlara ve silah kontrol örgütlerine geçiyor ve bu durum genellikle felaketi önlemek için çok geç kalındığında gerçekleşiyor.

Bir emsal için Irak Savaşı’na bakmaya gerek bulunmuyor; Ocak 2026’da Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun bir ‘narko-terör’ çetesinin başında olduğu iddiası, Amerikan özel kuvvetleri tarafından operasyonla kaçırılmasının katalizörü oldu.

Ancak, bu yüksek profilli tahliye operasyonuna rağmen fentanil ve kokain ABD’ye akmaya devam ediyor ve bu durum yönetimin ‘narko-devlet’ söylemi ile küresel uyuşturucu kaçakçılığı gerçeği arasındaki keskin kopukluğu vurguluyor.

Jeopolitik bağlamda tehlikeli bir dejavu vakası yaşanıp yaşanmadığı ve doğrulanmamış istihbaratın seferber edilmesinin bir kez daha ABD hakimiyetini güvence altına almak için kullanılıp kullanılmadığı konuları gündemdeki yerini koruyor.

Teknik verilerin siyasi hedeflere uyarlanması

Yönetim içindeki saha uzmanları, başkanın söylemini dar ve test edilebilir iddialar şeklinde profesyonelleştirmeye çalıştı.

Yeaw ve DiNanno gibi yetkililer teknik bir çerçeve sundu: Haziran 2020’deki bir veri okuması, diğer göstergeler bağlamında gizli düşük verimli deneylere işaret ediyor ve bu nedenle politika yeniden kalibrasyonunu meşrulaştırıyor.

Retorik olarak keskin bir kamuoyu iddiasını alıp sınırlı bir teknik iddiaya dönüştürme manevrası iki şekilde okunabiliyor.

Bu durum, kariyer uzmanlarının kamusal mesajlaşmayı kesin bilimle uzlaştırmaya yönelik meşru bir çabası olabileceği gibi siyasi söylemin analistleri önceden belirlenmiş bir politika hedefini destekleyecek kanıtlar aramaya zorladığı bir hatayı sürdürme vakasını da temsil edebiliyor.

Siyasallaşmış istihbaratın tarihi dersi, şüpheci okuyucuların hangi yorumu tercih edeceğine dair fikir veriyor.

Çin ve Rusya iddiaları kesin bir dille reddediyor

Pekin iddiaları kesin bir dille reddederek, bunları “tamamen asılsız” ve “kuyruklu yalan” olarak nitelendirdi. Çin Dışişleri Bakanlığı, Washington’u “siyasi manipülasyon” yapmakla ve ABD’nin testlere geri dönmesini haklı çıkarmak için “bahaneler uydurmakla” suçladı.

Çin, 1996’da açıkladığı son yeraltı patlamasından bu yana patlayıcı testlere ilişkin moratoryuma uyduğunu yineledi ve ABD’yi nükleer hegemonya peşinde koşmak yerine silahsızlanma sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdı.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da ABD’li yetkililerin iddialarını reddederek, “Ne Rusya ne de Çin herhangi bir nükleer test gerçekleştirdi” diye konuştu.

Trump yönetiminin nükleer testlere ilişkin politikası sadece Moskova ve Pekin’de tepki çekmekle kalmıyor, aynı zamanda silah kontrol örgütlerinin de giderek artan eleştirileriyle karşılaşıyor.

Silah Kontrol Birliği, Trump’ın eşit temelli test iddialarına ilişkin sosyal medya paylaşımları hakkında, “ABD’nin 33 yıl sonra ilk kez nükleer patlayıcı testlerine yeniden başlaması için hiçbir teknik, askeri veya siyasi nedeni bulunmuyor” açıklamasını yaptı.

Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması’nın (CTBT) büyük güçler tarafından herhangi bir şekilde ihlal edilmesi ciddi bir endişe kaynağı oluştururken, düşük verimli nükleer deneyler yürütmek gelişmiş ülkelere asgari düzeyde askeri veya teknik avantaj sağlıyor.

Birlik tarafından vurgulandığı üzere, söz konusu testlerin potansiyel küçük faydaları; ülkelerin savaş başlığı tasarımlarını geliştirmelerine ve silahlanmayı hızlandırmalarına olanak tanıyacak tam ölçekli, kiloton seviyesindeki nükleer testlere dönüşü tetikleme tehlikesi karşısında sönük kalıyor.

Avrupa başkentleri Washington’un politikasına mesafeli duruyor

Washington söylemini sertleştirirken, Avrupa’nın nükleer güçleri sessizliğini koruyor. ABD, şartları eşitlemek için patlayıcı testlere geri dönülmesi konusunda baskı yapıyor olsa da İngiltere ve Fransa, CTBT’ye ve testlere yönelik küresel yasağa olan bağlılıklarını yeniden teyit ederek kararlı bir duruş sergiliyor.

Dikkat çekici bir şekilde, bu ülkeler 2020’deki şüpheli sismik sinyale ilişkin ABD iddialarını desteklemedi.

Bu ayrışma önem taşıyor. Müttefik istihbarat teşkilatları ABD ile aynı verileri inceliyor. Gizli bir Rus veya Çin testine dair kesin bir kanıt olsaydı, Londra ve Paris eylemsiz kalmaz, aksine harekete öncülük ederdi.

Bu ülkelerin tereddütleri, teknik kanıtların zayıf olduğuna veya ABD’nin siyasi bir ajandaya uydurmak için gerçekleri esnettiğine işaret ediyor.

Nükleer politikaya ilişkin gerilim Münih Güvenlik Konferansı’nda da kendini gösterdi. Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD’nin fazla öngörülemez hale gelmesi durumunda temel bir yedek plan niteliği taşıyan, daha “özerk” bir Avrupa nükleer savunması hakkında görüşmeler yürütüyor.

Avrupa yeni bir nükleer silahlanma yarışını kaldırabilecek durumda bulunmuyor. Kıta halihazırda kendi askeri donanımını inşa etmeye, savunma özerkliğini güvence altına almaya ve ABD ile olan zorlu ilişkisini yönetmeye çalışırken kapasitesini zorluyor.

Nükleer savaşın eşiğine gelme tehdidinin eklenmesi Avrupa’yı daha güvenli hale getirmiyor; sadece zaten tehlikeli olan duruma ivme kazandırıyor.

Sismik belirsizlik stratejik bir araca dönüşüyor

Bu olayın merkezinde, 2020’deki 2,7 büyüklüğündeki sarsıntının gizli bir nükleer patlama olup olmadığından daha önemli bir mesele yatıyor. Asıl mesele, bu iddianın şu anda hangi stratejik amaca hizmet ettiği etrafında şekilleniyor.

Yönetim, belirsiz sismik verileri gizli Çin testlerine dair kamusal bir anlatıya dönüştürdü. Bu anlatı aynı anda birkaç işlevi yerine getiriyor:

  • Jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bir dönemde Çin’e yönelik kamuoyu şüphesi iklimini pekiştiriyor.
  • Pekin’i ABD’nin şartlarında üçlü nükleer görüşmelere girmeye zorlama konusunda Washington’un kozunu güçlendiriyor.
  • ABD nükleer cephaneliğinin modernizasyonu ve genişletilmesine yönelik finansmanın artırılması için siyasi gerekçe sağlıyor.
  • Patlayıcı nükleer testler üzerindeki yenilenen tartışmayı, otuz yıllık itidalden radikal bir kopuş olarak değil, yabancı ihlallere yönelik iddia edilen bir yanıt olarak normalleştiriyor.
  • Eksiksiz bir Amerikan gücünün hem caydırıcı hem de iç siyasi bir tiyatro olarak yansıtılması yönündeki daha geniş siyasi sağ eğilimli estetikle tam bir uyum gösteriyor.

Bu bağlamda, sismik sinyalin belirsizliği Amerikalı şahinlerin artık manipüle edebileceği bir değere dönüşüyor.

Belirsiz istihbarat, alarm verecek kadar düşündürücü ancak kesin bir reddedilmeyi önleyecek kadar doğrulanamaz olarak çerçevelenebiliyor. Sorumluluk, bir ihlali kanıtlamaktan ziyade onu çürütmeye kayıyor.

Bu durum, ABD’nin, uluslararası kurumların ve bağımsız izlemecilerin güvenilirliğinin daha da aşınması riskini taşıyor.

Sıfır verim politikasından sapmanın küresel etkileri

ABD’nin tartışmalı veya yetersiz kanıtlara dayanarak sıfır verim duruşundan nihai olarak vazgeçmesi halinde, yansımalar tartışmalı tek bir sismik olayın çok ötesine uzanacak.

Çökmekte olan Soğuk Savaş sonrası stratejik istikrarın sessiz sütunlarından biri olan, patlayıcı nükleer testlere karşı otuz yıldır devam eden norm halihazırda baskı altında bulunuyor. ABD’nin testlere resmi olarak geri dönmesinin bu normu tamamen parçalayacağı değerlendiriliyor.

Böyle bir hamle, rakiplere kendi açık testlerini gerçekleştirmeleri için hem siyasi gerekçe hem de teknik teşvik sağlayacak. Washington’un Lop Nur ile ilgili iddiaları kısa sürede rekabetçi bir nükleer norma dönüşebilir.

Bu durum, patlayıcı testlerin ABD için tam olarak ne sağlayacağı yönünde temel bir tartışmayı beraberinde getiriyor.

Caydırıcılık ortadan kalkmış değil. ABD’nin nükleer caydırıcılığının güvenilirliği çökmedi. Nükleer güçler arasında son on yılların en tehlikeli çatışması olan ve neredeyse dört yıldır devam eden Ukrayna’daki savaşa rağmen nükleer eşik aşılamadı.

Yeniden başlatılan patlayıcı testlerin kamuoyuna sergilenmesi, Amerikan nükleer güvenilirliğini anlamlı ölçüde artırmayacak.

Bununla birlikte, bu durum tansiyonun yükseleceğinin sinyalini verecek. Rakip başkentlerdeki, itidal döneminin sona erdiği ve modernizasyonun hızlanması gerektiği yönündeki argümanı doğrulayacak.

Özellikle Çin, yeni nesil fırlatma sistemleri ve gelişmiş operasyonel platformlar da dahil olmak üzere nükleer cephaneliğini halihazırda genişletiyor ve çeşitlendiriyor.

ABD’nin patlayıcı testlere görünür bir şekilde geri dönmesi, Pekin’in yatırım yörüngesini caydırmaktan ziyade muhtemelen pekiştirecek.

Washington bunu yaparken, avantajını stratejik liderliğini daraltan maliyetli bir yarışa dönüştürme riskini alıyor.

Asıl sınama, ABD’nin başka bir cihazı patlatıp patlatamayacağıyla değil; nükleer güvenilirliğini koruyup koruyamayacağı ve gelişmiş bir nükleer cephanelikle küresel güçlere liderlik edip edemeyeceğiyle şekilleniyor.

Diplomasi

Hürmüz Boğazı krizinin ardından doğalgazda dört ayın zirvesi

Yayınlanma

Savaş ve lojistik kaygılar nedeniyle Avrupa’da gösterge doğalgaz fiyatları megavatsaat başına 60 avroyu aşarak son dört ayın en yüksek seviyesine ulaştı. Analistler ve sektör uzmanları, azalan Avrupa rezervleri ile Asya’daki yüksek sıcaklıkların yanı sıra jeopolitik risklerin enerji piyasalarında kalıcı bir unsur haline geldiğine dikkat çekiyor.

Hürmüz Boğazı’nda yeniden tırmanan şiddet olayları, dünyanın en kritik enerji geçiş noktasından sevkiyat yapılabilirliğine dair endişeleri tetikledi.

Bu gelişmelerin ardından Avrupa’da doğalgaz fiyatları son dört ayın en yüksek seviyesine çıktı.

Politico’nun haberine göre Dutch TTF olarak bilinen gösterge niteliğindeki Avrupa doğalgaz fiyatı, pazartesi günü kısa süreliğine megavatsaat başına 60 avro eşiğini aşarak mart ortasından bu yana kaydedilen en yüksek seviyeyi gördü.

ABD’nin İran’a yönelik üst üste 10’uncu gecesinde de düzenlediği hava saldırılarına Tahran yönetiminin bölgedeki ABD müttefiklerini ve Basra Körfezi’ndeki tankerleri hedef alarak yanıt vermesinin ardından fiyatlar salı günü megavatsaat başına 59 avro seviyesinde dengelendi.

Haziran ayında sağlanan ateşkesten önce doğalgaz fiyatları megavatsaat başına 50 avronun altında seyrediyordu. Öngörülmesi imkânsız hale gelen bir savaş sürecinde piyasa aktörleri büyük riskler almaktan kaçınıyordu.

Salı günü kaydedilen rakamlar, bir önceki aya kıyasla yüzde 50’lik bir artışa işaret ediyor.

Bu tablo aynı zamanda, tükenen Avrupa rezervleri ile Asya’da mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklıkların birleşmesi sonucu doğalgaz arzının daha da daralacağı yönündeki kaygıları yansıtıyor.

Analistler, Asya’daki yüksek sıcaklıkların klima kullanımını artırarak talebi yukarı çekeceğini öngörüyor.

Son fiyat sıçramaları, Ortadoğu’daki huzursuzluğun enerji piyasalarında kalıcı bir unsur olarak fiyatlandırılacağı yönündeki endişeleri artırdı.

Bu durum, Washington ve Tahran’ın deniz trafiğine geçiş ücreti veya “hizmet bedeli” uygulama tehditlerinin yanı sıra Yemen’deki Ensarullah’ın bölgedeki bir diğer kritik su yolu olan Babilmendep Boğazı’nı ambargo altına alacağını duyurmasıyla daha da pekişti.

Montel Energy kıdemli analisti Tobias Federico sürece ilişkin değerlendirmesinde, “Hürmüz Boğazı’nın sürekli olarak rastgele biçimde trafiğe açılıp kapanması, buranın artık dünya LNG sevkiyatı için güvenilir bir teslimat rotası olmadığını gösteriyor” dedi.

Madrid merkezli enerji şirketi Moeve’nin Ticaret ve Ticari Entegrasyondan Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Alice Acuña ise “TTF’de son dönemde yaşanan yükseliş, jeopolitik riskin enerji piyasaları için yapısal bir gerçeklik haline geldiğini kanıtlıyor” ifadesini kullandı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Britanya Başbakanı Burnham, ABD’ye üs izni verdi

Yayınlanma

Yeni Britanya Başbakanı Andy Burnham, Birleşik Krallık’ın İran’a karşı “savunma amaçlı saldırılar” olarak adlandırdığı operasyonlar için ABD’nin İngiliz askeri üslerini kullanmasına onay verdi.

Bir önceki Başbakan Keir Starmer, ABD operasyonlarının yeniden başlamasının ardından ve çatışmanın tırmanacağına dair endişeler sürerken, Birleşik Krallık’ın izleyeceği politikayı görüşmek üzere geçen cuma günü bir toplantısıya başkanlık etti.

Bloomberg’e bilgi veren kaynaklara göre, toplantıya katılan bakanlar, Diego Garcia ve RAF Fairford’daki üslerin İran’ın füze tehdidine karşı koyan ABD uçakları tarafından kullanılabileceği ve bu tesislerin Hürmüz Boğazı’nı hedef almak için kullanılabileceği yönündeki mevcut politikayı sürdürme kararı aldı.

Kaynaklara göre, pazartesi günü başbakan olan Burnham, görüşme hakkında bilgilendirildi ve alınan karara onay verdi.

Kaynaklar, “savunma amaçlı” ABD saldırıları için Birleşik Krallık üslerinin kullanımına izin verme konusunda önceki hükümetin politikasını sürdüreceğini belirtiyor. 

Bu, İngiliz üslerinin şu anki ABD operasyonlarının bir kısmında kullanılması muhtemel olduğu anlamına geliyor.

Karar, ABD’nin yeniden başlattığı operasyonların 10. gününün ardından ortaya çıktı. ABD Merkez Komutanlığı, gece boyunca İran’ın askeri komuta merkezlerini, füze fırlatma üslerini ve hava savunma sistemlerini hedef aldığını açıkladı.

Bununla birlikte, İngiliz yetkililer, Trump’ın köprüleri ve elektrik santrallerini vurma tehditlerinden endişe duyuyor.

ABD Başkanı Donald Trump salı günü, diplomatik bir çözüme ulaşılamaması halinde Kazma Dağı’ndaki İran nükleer tesisinin hedef haline gelebileceği uyarısında bulundu.

Bu durum, üslerin kullanılmasının Birleşik Krallık’ı savaş suçlarına ortak yaptığını savunan sol kanattaki İşçi Partisi milletvekilleri, Yeşil Parti ve Liberal Demokratlar’dan eleştiri alması muhtemel.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ermenistan’da balık üreticileri ihracat krizi nedeniyle ayakta

Yayınlanma

Ermenistan’daki balık üreticileri, Rusya pazarının kapanması ve AB pazarına ihracatın henüz fiilen mümkün olmaması nedeniyle hükümet binası önünde protesto düzenledi. Ellerinde kalan 15 bin ton canlı balık ve Rusya sınırından dönen ürünler için vize başvurusunda bulunan üreticiler, acil destek talep ediyor.

Ermenistan’da faaliyet gösteren balık üreticileri, Rusya pazarının tamamen kapanması ve yeni açıldığı duyurulan Avrupa Birliği (AB) pazarına fiilen ihracat yapılamaması gerekçesiyle başkent Erivan’daki hükümet binası önünde protesto gösterisi başlattı.

Taleplerini iletmek üzere başbakan yardımcılarından biriyle görüşmek isteyen üreticiler, sektörün büyük bir çıkmaza girdiğini belirtiyor.

Ermenistan Balıkçılık Birliği Başkanı Gor Grigoryan, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, AB pazarının kendileri için şu aşamada ulaşılamaz olduğunu kaydetti.

Grigoryan, “Elimizde şu anda 15 bin ton canlı balık stoğu var ve bu hacmin Avrupa pazarında eritilmesi gerçekçi değil. Ayrıca Rusya sınırından geri çevrilen ve soğuk hava depolarında bekletilen ürünlerimiz bulunuyor” dedi.

Yeni pazarlara açılma adımlarını olumlu bulduklarını ancak bu pazarlarda kalıcı olana kadar ayakta kalabilmek için devlet desteğine ihtiyaç duyduklarını belirten Grigoryan, Avrupa’daki tüketicilerin Ermenistan balığını hazırda beklemediğini ve bunun için titiz bir çalışma yürütülmesi gerektiğini vurguladı.

Grigoryan, bazı balıkçılık işletmelerinin 2025 yılında AB pazarına ihracat yapabilmek amacıyla başvuru gerçekleştirdiğini, fakat şu ana kadar herhangi bir tescil veya onay işleminin yapılmadığını aktardı.

Ermeni ihracatçıların uzun yıllar boyunca yaptıkları pazar analizleri sonucunda Rusya yönüne odaklandıklarını belirten birlik başkanı, bu ana rotanın artık tamamen kapalı olduğunu hatırlattı.

Rusya Federal Veterinerlik ve Bitki Sağlığı Gözetim Servisi (Rosselhoznadzor), haziran ayı başında Ermenistan’dan yapılan balık ve balık ürünleri ithalatına yönelik sertifikasyon işlemlerini geçici olarak askıya almış, 26 Haziran itibarıyla da kısıtlamaları sektörün tamamını kapsayacak şekilde genişletmişti.

Rusya Tüm Balıkçılık İşletmeleri, Girişimcileri ve İhracatçıları Birliği Başkanı German Zverev, Ermenistan’ın Rusya için önemli bir alabalık tedarikçisi olduğunu ancak bu kısıtlamaların Rusya içinde bir arz sıkıntısı yaratmayacağını belirtmişti. Zverev, Erivan için ise Rusya pazarının hayati önem taşıdığına dikkat çekmişti.

Buna karşın Ermenistan Ekonomi Bakanı Gevorg Papoyan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, AB pazarının Ermeni balıklarına açıldığını ve Ermeni şirketlerin tarihte ilk kez AB ülkelerine balık ile balık ürünleri gönderme hakkı elde ettiğini duyurmuştu.

Ermenistan, son yıllarda AB ile yakınlaşma politikasını sürdürüyor. Ülke parlamentosu 2025 yılında Avrupa entegrasyon sürecini başlatan yasayı kabul etmiş olsa da hükümet yetkilileri, üyeliğin ülke ekonomisi için taşıdığı önem nedeniyle Avrasya Ekonomik Birliği’nden (AEB) şu aşamada çıkmayı planlamadıklarını defalarca yineledi. Başbakan Nikol Paşinyan ise AB üyeliğini stratejik bir hedef olarak tanımlamaya devam ediyor.

Ermenistan’ın Batı ile entegrasyon adımlarının hız kazanması, Moskova ile ilişkilerde soru işaretlerini beraberinde getirdi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ermenistan tarafının AB ile AEB arasında bir an önce net bir seçim yapması gerektiğini belirterek, bu durumda “yumuşak ve medeni bir ayrılığın” mümkün olabileceğini ifade etmişti.

Mayıs ayında ise AEB üyesi Rusya, Belarus, Kazakistan ve Kırgızistan liderleri, Ermenistan’a AB ile birlik arasında seçim yapacağı bir referandumu gecikmeden düzenlemesi çağrısında bulunmuştu.

Rusya, son aylarda balık ürünlerinin yanı sıra Ermenistan’dan ithal edilen taze sebze, meyve, çiçek ve alkollü içecekler gibi diğer ürün gruplarına da çeşitli kısıtlamalar getirdi.

Rosselhoznadzor Başkanı Sergey Dankvert, bu kararların arkasında siyasi nedenler bulunmadığını, sorunun Ermenistan’daki üretim süreçlerindeki yapısal aksaklıklardan kaynaklandığını savundu.

Dankvert, ülkede çok sayıda küçük üretici bulunmasına rağmen etkin bir kooperatifleşme ve iç denetim mekanizmasının bulunmadığını işaret etti.

Avrupa Komisyonu ise Rusya’nın attığı bu adımları “ekonomik baskı” olarak nitelendirerek, Ermenistan için bir destek paketi hazırladıklarını ve Ermeni ürünlerinin Avrupa pazarına erişimini kolaylaştıracak önlemler üzerinde çalıştıklarını açıkladı.

Reuters’ın aktardığı resmi istatistiklere göre, 2025 yılında Ermenistan’ın dış ticaretinin yaklaşık yüzde 35’i Rusya ile gerçekleştirilirken, Avrupa Birliği’nin payı yüzde 11 civarında kaldı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English