Bizi Takip Edin

Ortadoğu

ABD-İran görüşmeleri ve İsrail sabotajı

Yayınlanma

Editörün notu: ABD/Orta Doğu Projesi’nin başkanlığını yürüten ve Başbakan Ehud Barak döneminde Taba’da, Başbakan İzak Rabin döneminde ise Oslo B’de Filistinlilerle görüşmeleri yürüten eski bir İsrailli müzakereci olan Daniel Levy’nin kaleme aldığı bu makale, ABD ve İran arasında devam eden müzakere süreçlerinde İsrail’in üstlendiği amansız sabotajcı rolünü detaylarıyla inceliyor. İsrail, kendi bölgesel emelleri uğruna ABD’yi maksimalist bir savaşın içine çekmeye çalışırken, Trump’ın İbrahim Anlaşmaları’nı genişletme yönündeki hamleleri de müzakereleri çıkmaza sürüklemeyi hedefleyen kasıtlı bir taktik. Levy, sözde barış çabalarının İsrail’in işgalci politikalarına meşruiyet kazandırmaktan öteye geçemediğini vurguluyor. Aynı zamanda Lübnan’da tırmandırılan askeri gerilimin ve Gazze’deki tahribatın, İran’la yapılabilecek olası bir anlaşmayı tümden baltalamak için yürütülen bir devlet stratejisi olduğunu gözler önüne seriyor.


ABD-İran görüşmeleri ve İsrail sabotajı

İbrahim Anlaşmaları’nın dirilişi ve Lübnan/Gazze tırmanışı
Daniel Levy
1 Haziran 2026

Son günlerde, bir mutabakat zaptına varılması ve/veya ateşkesin uzatılması amacıyla arabulucular vasıtasıyla yürütülen ABD-İran görüşmelerinde yakın zamanda bir ilerleme kaydedileceğine dair söylentiler ayyuka çıktı. Buna paralel olarak, Beyaz Saray’ın açıklamalarında alışılagelmiş o gülünç savaş çığırtkanlığına ve bazen Tahran’ın da karşılık verdiği, ABD’nin İran’a yönelik zaman zaman başvurduğu askeri kışkırtmalara şahit oluyoruz.

Pakistan, Katar ve diğerlerinin öncülüğündeki arabulucu taraflar, bir anlaşmanın ana hatlarını örmeye çalışırken ağır bir yük sırtlanıyor. Önlerinde sayısız zorluk var; ancak bunların en başında ABD yönetiminin strateji, tutarlılık ve ciddiyetten yoksun olması geliyor.

Bu yazı, varılsa dahi uygulanması zor olacak bir anlaşmanın teferruatları üzerine fikir yürütmek yerine; İsrail’in savaşın nasıl başlatılacağını tasarlarken oynadığı rol kadar, savaşın sona ermesini engellemede de ne denli nüfuz sahibi olmaya çalıştığına odaklanıyor.

Görüşmeler, ister şimdi ister daha sonra olsun, İsrail’in entrikalarından bağımsız olarak zaten hüsrana uğramaya mahkûm olabilir. İsrail’in kasıtlı, kararlı ve amansız bir sabotajcı gibi hareket etmek için harcadığı çabaya bakılırsa, görünüşe göre kendileri de buna tam kâni olmuş değil.

Gündemdeki seçenekler aslında önceki yazımda ana hatlarını çizdiğim dört ihtimalle aynı. Üstelik görüşmelerin çözmeye çalıştığı sorunların birçoğu, doğrudan İsrail ve ABD’nin bu savaşı başlatmasıyla ortaya çıktı. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ihtiyacından tutun da, nükleer silah elde etmemeyi (Dini Lider’in fetvası da dahil olmak üzere) taahhüt etmiş bir İran liderliğinin suikasta kurban gitmesine; elinde daha fazla koz bulunduran, müzakere sürecine bel bağlamaya daha az istekli olan ve ekonomik ihtiyaçları artan (dolayısıyla yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve Hürmüz Boğazı geçişi için bakım ücreti koyma ihtimali üzerinde daha fazla direten) bir İran’ın yaratılmasına kadar pek meselenin ardında bizzat onların eylemleri var.

Ancak İsrail’in niyetleri zaten gün gibi ortada; burada fazlaca bir çıkarım veya yoruma mahal yok. İsrail yönetiminin söylemlerini, eylemlerini ve İsrail medyasındaki stenografların sadakatle sayfalarına taşıdığı yetkililerden gelen arka plan brifinglerini yakından takip ettiğinizde varabileceğiniz tek bir sonuç var: İsrail suları daha da bulandırmak adına diğer cephelerdeki askeri eylemlerine hız verirken, bir yandan da ABD’yi yeniden maksimalist bir askeri harekâtın içine çekmeye, görüşmeleri rayından çıkarmaya ve müzakereler için kasıtlı olarak ulaşılamaz hedefler koymaya kararlı.

Geçtiğimiz haftanın en tuhaf gelişmelerinden biri, Başkan Trump’ın ortaya attığı ve ardından tekrarladığı, herhangi bir ABD-İran anlaşmasının ardından İbrahim Anlaşmaları’nın devasa bir ölçekte genişletilmesi gerektiği ve hatta bunun ABD’nin anlaşmaya girmesi için bir şart olabileceği iddiasıydı.

Başkan Trump, 23 Mayıs Cumartesi günü Suudi Arabistan, BAE, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn liderleriyle İran savaşının gidişatını ve diplomatik çabaları değerlendirdiği bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. 25 Mayıs Pazartesi günü Trump, Truth Social hesabı üzerinden şu paylaşımı yaptı: “Tüm bu ülkelerin, en azından eşzamanlı olarak, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalaması zorunlu olmalıdır. Bahsi geçen ülkeler Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (zaten üye!), Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn’dir (zaten üye!).”

Trump bu iddiasını, 27 Mayıs Çarşamba günü kabine toplantısı olarak da bilinen ve televizyondan yayınlanan o dalkavuklar meclisinde Kuveyt’i de işin içine katarak tekrarladı (aynı oturumda Trump, bir başka KİK üyesi devlet olan Umman’ı ‘havaya uçurmakla’ tehdit etti). Trump’ın İbrahim Anlaşmaları unsurunu İran müzakerelerine bu kadar ani ve tuhaf bir şekilde dahil etmesi, bölgedeki muhatapları tarafından görünüşe göre şaşkınlık ve inançsızlıkla karşılandı.

Bu gelişme, önceki gün Trump ile Netanyahu arasında gerçekleşen ve iki lider arasında o hafta kayıtlara geçen üçüncü görüşme olan bir başka telefon trafiğinin ardından yaşandı. Medyaya yansıyan haberlere göre Netanyahu, müzakerelerde ele alınan tutumların peşinden gitmemesi konusunda Trump’a baskı yapıyordu.

Senatör Lindsey Graham hemen furyaya katılarak X’te şu mesajı paylaştı: “Suudi Arabistan ve diğerlerine… Başkan Trump’ın önerdiği bu yoldan gitmeyi reddederseniz, bunun gelecekteki ilişkilerimiz için ağır yansımaları olacak ve bu barış teklifini kabul edilemez kılacaktır.” Graham’ın İsrail’in güvenilir bir sözcüsü olduğu düşünüldüğünde, bu durum söz konusu hamlenin bir İsrail inisiyatifi olduğu izlenimini daha da pekiştirdi.

İbrahim Anlaşmaları’nı genişletmenin tam zamanı olduğu fikrinin Netanyahu tarafından öne sürüldüğü düşüncesi, bu fikrin nereden çıktığına dair açık ara en makul değerlendirmedir ve Netanyahu’nun savaş boyunca yaptığı yorumlarla da örtüşmektedir. Bunun, böyle bir sıçramanın başarılabileceğine dair bir İsrail beklentisinden kaynaklanmadığı kesinlikle açıktır. Aksine bu, müzakerelerdeki olası bir ilerlemeyi (en azından) zorlaştırmak veya en iyi ihtimalle tümden sabote etmek için tasarlanmış şeffaf bir zehirli haptır.

Bölgedeki çok üst düzey yetkililer, bunun İsrail tarafından tezgahlanan bir sabotaj girişimi olduğuna inandıklarını bana doğruladılar.

The New York Times dahi, “Trump’ın bu anlaşma ile İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi arasında kurduğu bağın, (Orta Doğu bölgesinde) büyük ölçüde şaşkınlık verici bir sessizlikle karşılandığını” bildirdi ve “saydığı ülkelerin yarısının -Mısır, Ürdün ve Türkiye gibi- zaten İsrail ile ilişkileri olduğuna, Suudi Arabistan, Katar ve Pakistan’ın da bulunduğu diğer yarısının ise yakın zamanda böyle bir ilişki kurmaya hiç niyetlerinin olmadığına” dikkat çekti.

İşin aslına bakılırsa Trump, bu normalleşme hamlesini olabilecek en elverişsiz zamanda yapıyordu. Böylesi bir hamle, (bunun merkezinde Suudi Arabistan yer alıyor) açık ya da gizli, İsrail-Suudi bağlarının giderek derinleştiği bir arka planda gerçekleşmiyor.

Gazze’deki mezalimin boyutu netleştikçe ve bölgenin normalleşmeye olan bakışı daha da karardığından beri Suudi Arabistan, İsrail ile bağların genişletilmesini, bir Filistin devletine giden yolda somut ve geri döndürülemez adımlar atılmasına bağlayan net bir tutumu defalarca ortaya koydu; ki bu tutum son günlerde Trump’a cevap olarak Suudi yorumcular tarafından da yineleniyor.

Bu aynı zamanda Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında derin gerilimlerin yaşandığı bir döneme denk geliyor ve Suudilerin İbrahim Anlaşmaları’na katılarak BAE’nin izinden gideceği fikri kulağa bilhassa hayalperest geliyor. Eğer bir gün İsrail-Suudi ilişkileri başlarsa, bu bizzat Suudilerin tasarladığı bağımsız bir mimariyle gerçekleşecek; Riyad’ın Abu Dabi damgalı bir trene atlamasıyla değil.

Suudilerin ve diğer Körfez ülkelerinin endişelerini hiçe sayarak ve onları ezip geçerek İran’a karşı yürütülen İsrail ilhamlı savaş, Krallığı Netanyahu’nun arzuladığı o kucaklaşmaya yaklaştırmadı; bilakis, bizzat İsrail’in bölgede istikrarsızlaştırıcı ve radikalleştirici bir unsur olduğunu bir kez daha kanıtladı. Son aylarda Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Mısır arasında gözlemlenen daha yakın eşgüdümün resmileşmesinin bir nedeni de işte budur.

Bu arada İsrail, İsrailli liderler ve Netanyahu’nun yankı odası, Suudi Arabistan’a baskı yapma ve onu karalama girişimlerine hız verdi (Filistin cephesindeki herhangi bir “ilerlemeye” karşı tamamen retçi bir tavır içinde olduklarını söylemeye bile gerek yok). 2025’in sonları ve 2026’nın başlarında Yemen ve Sudan meseleleri etrafında alevlenen Suudi-BAE sürtüşmesinin ardından, ABD’deki İsrail lobisine yakın kaynaklar, Suudi medya kuruluşlarını antisemitizm yapmakla suçlayan kampanyalar başlattı.

İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Ekim 2025’te şu ifadeleri kullandı: “Eğer Suudi Arabistan bize bir Filistin devleti karşılığında normalleşme teklif ediyorsa, kalsın teşekkürler… Suudi çöllerinde develerinize binmeye devam edin.”

Hükümet yanlısı Israel Hayom gazetesinde 24 Mayıs Pazar günü bir yazı kaleme alan Netanyahu’nun medyadaki sırdaşı Ariel Kahana, mevcut savaşta İran’ın elde ettiği başarının “İran’ın istihbaratından değil; daha çok Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın korkaklığından kaynaklandığını” [Kahana’ya göre savaşa daha agresif bir şekilde katılıp İsrail’in yanında yer almadığı için] öne sürdü.

Hatta Trump’ın son girişiminden önce bile Suudi mevcut ve eski yetkililer, İsrail’in bir “baş belası” ve “İran’dan daha büyük bir bölgesel tehdit” olduğunu, “İsrail’in olduğu her yerde yıkım ve harabenin boy gösterdiğini” dile getiriyorlardı.

Trump’ın İbrahim Anlaşmaları’nı genişletme talebine Suudi ve bölgesel yorumculardan gelen tepkiler alışılmadık derecede sert ve iğneleyiciydi. Londra Küresel Strateji Enstitüsü Direktörü Mamun Fandi bu ruh halini çok iyi özetledi: “İsrail, Suudi Arabistan için stratejik bir kazanım değildir… her Arap devletinin İsrail’in yörüngesine girmesi gerektiği varsayımı, jeopolitik bir gerçeklik değil, İsrail’in kendi kibrinin ürettiği bir fantezidir.”

Pakistanlı yetkililer de benzer şekilde bu teklifle aralarına mesafe koyarken, Pakistan Savunma Bakanı Hoca Asıf söz konusu talebin “kendi temel ideolojileriyle çatıştığını” belirtti. İsrail ile (şu sıralar son derece gergin olan) ilişkilere sahip Türkiye bile, İsrail’in kendi ülkelerini giderek daha fazla hedef aldığına dikkat çekiyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, nisan ayında yaptığı açıklamada, “Düşmansız yaşayamayan İsrail’in, şimdi de İran’dan sonra Türkiye’yi yeni düşman ilan etme arayışında olduğunu” ifade etti.

İsrail’in sabotajının yoruma daha da kapalı olan diğer ayağı ise, başta Lübnan olmak üzere -Gazze’yi de unutmamak gerek- sahadaki askeri harekatlarını tırmandırmasıdır.

Mevcut “ateşkesimsi” dinamiği neredeyse rayından çıkaran en çetrefilli meselelerden biri, İsrail’in 8 Nisan’da duyurulan gerilimi düşürme düzenlemesinin dışında Lübnan cephesini bırakmasıydı. Pakistanlı arabulucular ateşkesin Lübnan için de geçerli olduğunu savunmuş, ancak İsrail’in baskısı altındaki Amerika, (Gazze’deki o pek de ateşkes sayılmayan duruma benzer şekilde) Lübnan’ı da kapsayan (sözde) bir ateşkeste mutabık kalınana dek ikircikli bir tavır sergilemişti.

Hizbullah’ın yenilgiye uğratıldığı düşünülen Lübnan da dahil olmak üzere pek çok cephede vaat ettiği zaferleri kazanamadığı için topa tutulan bir İsrail hükümeti açısından, son günlerde yoğunlaşan askeri harekatlar tam bir kazan-kazan durumu yaratıyor. En basit tabirle İsrail böylece daha fazla yıkım ve tahribat yaratma fırsatı buluyor; ancak asıl beklenti, Lübnan’daki bu tırmanışın dengeyi daha da sarsması, İran’la bir anlaşma ihtimalini zayıflatması ve nihayetinde uzlaşmayı ulaşılabilir olmaktan bütünüyle çıkarmasıdır.

Lübnan’da büyük çatışmaların mart ayında yeniden alevlenmesi İsrail cephesinde işe yaramadı. Hizbullah, direniş hareketlerinin hep yaptığı gibi, duruma uyum sağlayarak stratejisini yeniden kurguladı; örneğin İsrail’in zayıf noktalarını açığa çıkarmak için ucuz fiber optik drone teknolojisi gibi yeni yöntemler buldu. İran ateşkesinin yürürlüğe girmesinden bu yana yaşanan dokuz İsrail zayiatının temel nedeni de buydu.

Geçtiğimiz hafta Lübnan’daki İsrail operasyonlarına çok daha fazla hız kazandırma sözü vererek “gaza daha da sert basacaklarını” vurgulayan Netanyahu, 31 Mayıs Pazar günü vitesi daha da artırarak İsrail’in Lübnan’daki varlığını ve işgalini genişletip derinleştirmeyi vaat etti. İsrail basınına göre İsrail aynı zamanda Beyrut’a yönelik geniş çaplı hava saldırılarını yeniden başlatmakla tehdit ediyor. Tüm bunlar, İsrail’in yeni Lübnan harekâtının ne derece hayal kırıklığı yaratan sonuçlar doğurduğunu ve Netanyahu için nasıl bir siyasi ve seçim külfetine dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Savaş çığırtkanlığının ve saldırganlığın sözde “muhalefet” cephesinin bile derinlerine nüfuz ettiği düşünüldüğünde, Netanyahu’ya yöneltilen eleştiriler, Lübnan savaşının yeterince agresif ve iddialı bir boyutta olmadığı yönünde şekilleniyor. Beaufort Kalesi’nin ele geçirilmesi bile askeri yorumcular tarafından “düşük stratejik öneme sahip” olarak nitelendirilirken, üst düzey İsrail ordusu yetkililerinin “Günün sonunda bir tepeyi daha fethettik işte” şeklindeki sözlerine atıfta bulunuluyor.

Geçtiğimiz günlerde İsrail, yaklaşık 200 bin kişiye ev sahipliği yapan Lübnan’ın en büyük beşinci şehri Sur’un tamamı için tahliye emri verdi ve emrin verilmesinden sonraki iki saat içinde şehri vurmaya başladı. Bu artık sistematik bir uygulama. İsrail’in mart ayında Lübnan harekâtını yeniden başlatmasından bu yana 1,2 milyonu aşkın insan yerinden edildi; ki bu, Lübnan nüfusunun yaklaşık dörtte birine tekabül ediyor. Reuters, İsrail’in şu ana kadar Lübnan’ın yüzde 20’sini kapsayan ve “daha önce Litani Nehri’ne kadar ilan ettiği tampon bölgenin çok ötesine geçen” tahliye emirleri verdiğini bildirdi. Eğer bu bir İsrail propaganda metni olsaydı, bunun 80 milyon Amerikalının evlerinden zorla çıkarılmasına eşdeğer olduğuna dikkat çekilirdi.

İsrail, sağlık altyapısına, ambulanslara ve ilk müdahale ekiplerine yönelik saldırılar düzenlerken; video kayıtları İsrail’in “çifte vuruş” (bir drone saldırısının ardından hemen yardıma koşan sağlık görevlilerine ve çevredekilerin hedef alındığı ikinci bir saldırı) taktiğini defalarca kullandığını belgeliyor.

Tüm bunlar, İsrail’in Lübnan’da bir savaş olacağı -Lübnan hükümeti için tek seçeneğin bu savaşın dışarıdan İsrail tarafından mı, yoksa (hükümetin baskılara boyun eğip tam ölçekli bir iç savaşı yeniden alevlendirmesi halinde) içeriden Lübnan devlet yapıları tarafından mı yürütüleceği- yönündeki tutumunu koruduğu İsrail-Lübnan görüşmeleriyle eşzamanlı olarak yaşanıyor.

Son günlerde İsrail’in Gazze’deki katliamlarında gözlemlenen artış, doğrudan İran görüşmelerini çökertmekle bağlantılı değil; zira İran Gazze’yi müzakere masasına getirmiş değil. İsrail’in Filistin halkına karşı yerinden etme ve yok etmeye dayalı sıfır toplamlı stratejisini sürdürmesi, bölgedeki zehirli ve öfkeli atmosfere şüphesiz katkıda bulunarak Trump’ın ‘hemen şimdi normalleşme’ dayatmasının ne kadar gülünç olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

Ancak Gazze’deki hamleler (ve Batı Şeria’da süregelen saldırılar), ABD tarafından İsrail’e İran ve/veya Lübnan cephesinde bir sessizlik dönemi dayatılması halinde, İsrail’in büyük ihtimalle Filistin cephesindeki askeri faaliyetlerini daha da tırmandırmak için fırsat kollayacağının bir sinyalini veriyor.

Sözde Barış Kurulu ve onun Gazze mekanizması hakkında şimdilerde -hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde- ifşa edilen hususlara da kısaca değinmekte fayda var: Bu yapı pratikte İsrail maksimalizmini ilerletmek için kullanılan bir araçtan ibaret.

Ekim ayındaki sözde ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana İsrail saldırıları Gazze’de 900’den fazla Filistinliyi katletti ve Netanyahu, İsrail’in şu anda elinde tuttuğu yüzde 60’lık dilimi aşan doğrudan Gazze işgalini yüzde 70’e veya daha fazlasına çıkarma taahhüdünde bulundu. Drop Site’tan Jeremy Scahill, Gazze etrafındaki dinamikleri, Barış Kurulu’nu ve oradaki sözde müzakere çabalarını benim de bazı düşüncelerimi içeren derinlemesine bir incelemeyle ele alıyor.

Birçok açıdan Barış Kurulu, İsrail’in eylemlerini sınırlamak yerine onları meşrulaştırıyor. Gazze’nin yönetimini fiilen Barış Kurulu’nun tamamen Amerikan güdümlü, Büyük İsrail fanatiği Aryeh Lightstone ve BAE Diplomasi Akademisi çalışanı Nickolay Mladenov tarafından idare edilen bir alt organına devreden 2803 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararının Kasım 2025’te kabul edilmesinin ardından, bu kurumun artık Birleşmiş Milletler onayıyla faaliyet göstermesi işin rahatsız edici boyutlarından biri.

Financial Times’ın yakın zamanda ifşa ettiği üzere, Barış Kurulu bünyesinde Gazze’nin yeniden inşası ve yardımlar için ayrılan ve uluslararası denetim açısından tanınmış bir mekanizmaya sahip olan tek fonun -Dünya Bankası’nın yönettiği hesabın- içinde tek bir kuruş bile bulunmuyor. Asıl dönen ve Trump’ın dostları ile ailesine yakın özel şirketlerin vurgunculuğuna ve istismarına açık olan paralar, kamusal şeffaflıktan tamamen yoksun ayrı bir JP Morgan hesabında tutuluyor.

Bu durum bir taraftan Gazze’deki Filistinlilerin mahkum edildiği korkunç koşulları daha da vahim bir boyuta taşırken, diğer taraftan İsrail’in üstlenmesi gereken hesap verebilirlikten ve ödemesi gereken tazminatlardan paçasını sıyırmasına olanak tanıyor, aynı zamanda donör ülkelerin sürece dahil olma şevkini de kırıyor. Bu mekanizmalar belki de en iyi, İsrail’in bölgeden kalıcı olarak süremediği Filistinlilere yönelik hazırladığı Bantustan planını bir sonraki seviyeye taşıması olarak okunabilir.

Ortadoğu

Trump’ın vurmakla tehdit ettiği “Kazma Dağı” neresi ve önemi ne?

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, Oval Ofis’te yaptığı açıklamada İran’ın “Kazma Dağı” olarak bilinen yer altı nükleer tesisini yakında çok şiddetli şekilde vurabileceklerini söyledi. İran’da Kuh-i Kolang Gaz La adıyla tanınan kompleks, Natanz zenginleştirme sahasının güneyinde ve dağın yaklaşık 328 fit altında kuruldu. Bilim ve Uluslararası Güvenlik Enstitüsü (ISIS) değerlendirmelerine göre henüz faal olmayan tesis, uranyum zenginleştirme programlarına ev sahipliği yapacak büyüklükte.

ABD yönetimi İran’a yönelik olası askeri adımları değerlendirirken, Başkan Donald Trump’ın “Kazma Dağı” olarak adlandırılan yer altı nükleer tesisini bombalama tehdidi dikkatleri yeniden bu bölgeye çevirdi.

Trump, salı günü Oval Ofis’te gazetecilere yaptığı açıklamada ilgili sahadaki hedeflere değindi. Bu bölgeyi yakında ve çok şiddetli vurabileceklerini dile getiren Trump, şu ifadeleri kullandı:

“O bölgeyi büyük ihtimalle çok yakında vuracağız. Bu konuda yapabilecekleri hiçbir şey yok. Normalde bunu söylemezdim. Bir şey yapabileceklerini düşünseydim bunu asla dile getirmezdim. Ancak o bölgeyi çok yakında ve son derece şiddetli şekilde vuracağız.”

Dağın 328 fit altında inşa edilen tesis

İran’da Kuh-i Kolang Gaz La adıyla bilinen Kazma Dağı, ülkenin Natanz nükleer zenginleştirme sahasının güneyinde yer alıyor.

Bilim ve Uluslararası Güvenlik Enstitüsünün (ISIS) verilerine göre yer altı kompleksi, deniz seviyesinden 5 bin fitten fazla yükseklikteki dağın yaklaşık 328 fit altında yer alıyor.

İran, Natanz’daki yer üstü santrifüj tesisinin 2020 yılında meydana gelen bir patlamada tahrip olmasının ardından aynı yıl bu sahada kazı çalışmalarına başladı.

Söz konusu kompleks, ABD ordusunun 2025 yılında Natanz, Fordo ve İsfahan’daki ana nükleer tesisleri hedef alan Gece Yarısı Balyozu Harekâtı (Operation Midnight Hammer) sırasında vurulmadı.

Saldırının ardından inşaat çalışmaları devam etti ve hız kazandı. Bu durum Kazma Dağı’nı, askeri harekâtın ardından büyük ölçüde zarar görmeden kalan az sayıdaki ana yer altı nükleer sahadan biri haline getirdi.

Tesisin kapasitesi

Tesisin henüz faal duruma geçmediği değerlendiriliyor. Bununla birlikte ISIS tarafından yapılan uydu görüntüsü analizleri, Tahran yönetiminin karar alması halinde yer altı kompleksinin uranyum zenginleştirme ve nükleer silah programlarına ev sahipliği yapabilecek genişlikte olduğunu gösteriyor.

Enstitü, mevcut durumda tesiste bu tür faaliyetlerin yürütüldüğüne dair bir kanıt bulunmadığını kaydediyor.

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, Senato Tahsisat Komisyonu’nda düzenlenen oturumda milletvekillerinin tesise ilişkin sorularını yanıtladı.

ABD ordusunun derine gömülü hedefleri vurma kabiliyetine sahip olduğunu vurgulayan Hegseth, şu değerlendirmede bulundu:

“Kabiliyetlerimizin birçoğu gizli tutuluyor. Ancak bu dünyada Tanrı’nın yeşil yeryüzündeki herhangi bir noktaya ulaşabilecek bir güç varsa o da dünyanın en güçlü ordusu olan ABD ordusudur. Her şey seçenekler ve tercihlerle ilgilidir.”

Wall Street Journal’ın haberine göre İsrail istihbaratı, İran’ın geçen yıl Kazma Dağı’nın derinliklerindeki tünellere uranyum zenginleştirme santrifüjleri taşıdığına dair kanıtları ABD’li yetkililere sundu.

İsrail makamları bu tespitleri, 2025 yılının haziran ayında gerçekleşen ve İran’ın üç ana nükleer sahasının hedef alındığı 12 gün süren ortak ABD-İsrail saldırılarının bir parçası olan Gece Yarısı Balyozu Harekâtı sonrasında elde ettiğini iletti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump, Suudi Arabistan’la 30 yıllık nükleer anlaşmayı onayladı

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan’la atom enerjisi alanında 30 yıl sürecek ve değeri onlarca milyar doları bulan işbirliği anlaşmasını onayladı. Associated Press’in konuya vakıf iki kaynağa dayandırdığı habere göre anlaşma, Riyad’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirme kabiliyeti kazanmasının önünü açabilecek hükümler içeriyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan ile nükleer enerji alanında hazırlanan ve Riyad’ın kendi imkanlarıyla uranyum zenginleştirmesinin önünü açabilecek bir işbirliği anlaşmasını onayladı.

Associated Press’e konuşan ve Trump yönetiminin kararına vakıf iki kaynak, anlaşmanın 30 yılı kapsadığını ve onlarca milyar dolar değerinde olduğunu aktardı.

The Wall Street Journal’ın ABD’li yetkililere dayandırdığı habere göre belge, Amerikalı şirketlerin Suudi Arabistan’da nükleer tesisler inşa etmesini öngörüyor.

Projenin muhtemel katılımcılarından biri olan Westinghouse şirketinin, her biri yaklaşık 1100 megavat gücünde AP1000 reaktörleri tedarik edebileceği belirtiliyor.

Anlaşmanın en çok tartışma yaratan başlığını, Suudi Arabistan topraklarında bir uranyum zenginleştirme tesisinin kurulması ihtimali oluşturuyor.

Tesisin, hassas zenginleştirme teknolojilerinin ABD denetiminde kalacağı bir modelle inşa edilebileceği kaydediliyor.

Trump yönetimi temsilcileri, bu yaklaşımın nükleer programın askeri amaçlarla kullanılmasını engelleyeceğini savunuyor.

Mutabakat ABD’de şimdiden tepkiyle karşılandı. Associated Press’in görüşlerine başvurduğu Amerikalı milletvekilleri ve uzmanlar, anlaşmanın Ortadoğu’da nükleer teknolojilerin yayılmasını tırmandırabileceği uyarısında bulunuyor.

Suudi Arabistan’a uranyum zenginleştirme teknolojilerini geliştirme hakkı verilmesinin bölgedeki diğer ülkeler için bir emsal teşkil edebileceği ifade ediliyor. Silah Kontrol Derneği Temsilcisi Kelsey Davenport, kişiselleştirilmiş güvence anlaşmaları oluşturmanın tehlikeli bir emsal yaratabileceğini vurguladı.

Riyad yönetimi ise nükleer tesislerde kapsamlı denetimleri öngören Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının (UAEA) Ek Protokolü’nü imzalamayı reddetti.

Süreç, Suudi Arabistan’ın, nükleer silaha sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke konumundaki Pakistan ile yürüttüğü askeri işbirliği nedeniyle daha da karmaşık bir boyut kazanıyor.

İki ülke arasında imzalanan savunma anlaşmasının ardından Pakistan Savunma Bakanı Havaca Muhammed Asıf, ülkesinin nükleer kapasitesinin Suudi Arabistan’ı korumak için kullanılabileceğini açıkladı.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) ve UAEA üyesi kalmayı sürdüren Suudi Arabistan, uzun yıllardır tam nükleer döngü geliştirme hakkını savunuyordu.

Krallığın Veliaht Prensi Muhammed bin Selman 2018 yılında yaptığı açıklamada, İran’ın nükleer silah geliştirmesi halinde Riyad’ın da aynı adımı atmaya çalışacağını ifade etmişti.

Washington yönetimi geçmişte nükleer işbirliklerinde daha sert bir tutum izliyordu.

ABD, 2009 yılında Birleşik Arap Emirlikleri ile bir nükleer anlaşma imzalamış, ancak Abu Dabi yönetimi kendi imkanlarıyla uranyum zenginleştirme ve nükleer yakıtı yeniden işleme haklarından feragat etmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD ordusu Ortadoğu’da iki cepheli baskıyla karşı karşıya

Yayınlanma

Yemen kuvvetlerinin Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukası kararı, Washington yönetimi üzerinde İran ile yaşanan gerilimin ardından ikinci bir askeri cephe baskısı oluşturuyor. Reuters’a konuşan ABD’li mevcut ve eski yetkililer, Kızıldeniz’deki ticari seyrüseferin korunmasının halihazırda Körfez bölgesinde yoğunlaşan donanma ve hava unsurlarının bölünmesine yol açacağını ifade ediyor.

ABD’li mevcut ve eski yetkililer, Yemen Kuvvetleri tarafından Kızıldeniz’de Suudi Arabistan’a uygulanacak bir deniz ablukasının, İran ile devam eden gerilimin kapsamını genişletebileceğini ve halihazırda Tahran’ın bölgedeki eylemlerini engellemeye odaklanan ABD ordusu üzerinde ek baskı oluşturacağını bildirdi.

Yemen yönetimi, Suudi Arabistan’ın ülkeye uyguladığı ablukaya yanıt olarak Suudi limanlarında gemilerin yük yüklemesine veya boşaltmasına izin verilmeyeceğini duyurdu.

Bu gelişmenin Suudi Arabistan’ın petrol ihracatını aksatabileceği ve küresel ham petrol arzının yüzde 7’lik ek bir kısmını kesintiye uğratabileceği belirtiliyor.

ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan Suudi Arabistan şu ana kadar Washington’dan resmi bir askeri yardım talebinde bulunmadı.

Ancak ABD Başkanı Donald Trump, küresel ticaret açısından kritik bir geçiş noktası olan Kızıldeniz’deki seyrüseferin engellenmesine yönelik her türlü adıma ABD’nin müdahale edebileceğini söyledi.

Gazetecilere açıklama yapan Trump, “Böyle bir şey gerçekleşirse bununla ilgileniriz. Bunu daha önce Yemen ile yaptık” dedi.

Askeri kaynakların bölünmesi riski

Reuters haber ajansına konuşan ABD’li yetkililere göre askeri açıdan durum karmaşık bir nitelik taşıyor. Suudi Arabistan ve ABD’nin geçmişteki bombardıman hatlarına karşı koyan Yemen kuvvetleri, tecrübeli ve hızlı hareket edebilen savaşçılar olarak değerlendiriliyor.

ABD’li yetkililer, bu güce karşı yürütülecek operasyonların, İran ile mücadeleye ve ABD’nin Körfez’deki İran limanlarına uyguladığı ablukayı sürdürmeye ayrılmış kaynakları tüketeceğini vurguluyor.

Eski Pentagon yetkilisi ve Middle East Institute uzmanı Jason Campbell, “Bölgedeki hatırı sayılır büyüklükteki kaynaklarınızı iki aktif cephe arasında bölmek zorunda kalacaksınız” değerlendirmesinde bulundu.

Campbell, Kızıldeniz’deki tehditle mücadelenin, ABD savaş gemilerinin Körfez’den Yemen’e yakın bölgelere kaydırılmasını ve füze savunma operasyonlarına tahsis edilmesini gerektirebileceğini aktardı.

Yemen’in denkleme dahil olma ihtimali, Trump’ın başlangıçta “İran’ı teslim olmaya zorlayacak odaklanmış bir bombardıman harekâtı” olarak tanımladığı sürecin evrim geçirdiğini gösteriyor.

ABD donanma gemilerinin ve uçaklarının Yemen’e ait insansız hava araçları ile füzeleri düşürmeye başlaması halinde, uzmanların dikkat çektiği mühimmat ve hava savunma füzesi stoklarındaki azalmanın daha da derinleşebileceği kaydediliyor.

Trump’ın ilk başkanlık döneminde ABD Savunma Bakan Yardımcılığı görevini yürüten Michael Mulroy, “Yemenliler geçmişte Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’nda seyrüseferi engelleme kapasitelerini ve kararlılıklarını defalarca kanıtladılar” dedi.

Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde Kızıldeniz ticaret yolunu açık tutmak amacıyla Yemen’deki hedeflere hava saldırıları düzenlenmişti.

Trump ise geçen yıl Gazze’ye destek amacıyla ticari ve askeri gemilere ateş açan Yemen güçlerine yönelik bombardımanları artırmıştı. Uzmanlar, her iki harekâtın da Yemen’in deniz trafiğini tehdit etme imkânlarını tamamen ortadan kaldıramadığını belirtiyor.

Geçen yıl iki ay süren operasyonlar; iki uçak gemisi, çok sayıda savaş gemisi, savaş uçakları ve B-2 stealth bombardıman uçakları dahil olmak üzere büyük bir ABD ateş gücü gerektirmişti.

Yetkililer, ABD ordusunun yüksek bütçesine rağmen kaynak sınırlarıyla karşı karşıya kaldığını, Yemen’de ihtiyaç duyulacak sistemlerin çoğunun halihazırda İran’a karşı kullanıldığını ifade ediyor.

Bir ABD’li yetkili, bazı savaş gemilerinin önce Karayipler’de, ardından Ortadoğu’da yürütülen yoğun operasyonlar nedeniyle denizde normalden daha uzun süre kaldığını belirterek “Şimdiden çok meşgulüz” dedi. Uzayan görev sürelerinin personel üzerinde baskı oluşturduğu ve gemilerin bakım için limanlara dönmesi gerektiği vurgulanıyor.

Bölgedeki askeri varlık

Halen Ortadoğu’da ABD Donanmasına ait 20’den fazla savaş gemisi ve yüzlerce askeri uçak görev yapıyor. İkinci bir ABD’li yetkili, İran ile yaşanan çatışmaya destek olmak üzere bölgeye ek kuvvetlerin sevk edildiğini bildirdi.

Bu durumun, Yemen yakınlarında yürütülecek ve büyük deniz ile hava kaynakları gerektirecek bir operasyona ayrılacak imkânları kısıtladığı aktarılıyor.

Ayrıca Yemen’in geçen yıldan bu yana değişmiş olabilecek askeri kapasitesini tespit etme ihtiyacı nedeniyle istihbarat kaynaklarının da başka yöne kaydırılacağı ifade ediliyor.

Center for Strategic and International Studies bünyesinde çalışan emekli deniz piyadesi Albay Mark Cancian da Kızıldeniz’de ikinci bir cephe açılmasının ABD deniz kuvvetleri üzerinde ağır bir yük oluşturacağını doğruladı.

Yemen Silahlı Kuvvetleri, Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukasının yürürlüğe girdiğini duyurarak bu adımın meşru bir karşılık olduğunu açıkladı.

Yapılan açıklamada, ablukaya karşı abluka ve tırmanmaya karşı tırmanma ilkesinin uygulanacağı, gelecek aşamadaki tüm seçeneklere hazır olunduğu belirtildi. Ayrıca Yemen halkına genel seferberliği sürdürme ve cepheleri destekleme çağrısı yapıldı.

Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon güçleri, 9 Ağustos 2016 tarihinde Yemen hava sahasına genel abluka uygulayarak ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 80’ine (yaklaşık 20 milyon kişi) hizmet veren ana ulaşım noktası durumundaki Sana Havalimanı’nı ticari uçuşlara kapatmıştı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English