Bizi Takip Edin

SÖYLEŞİ

ABD İHA’sının Karadeniz’de düşürülmesi ne anlam taşıyor?

Yayınlanma

ABD Avrupa Kuvvetleri Komutanlığı (EUCOM) iki Rus Su-27 uçağının, Karadeniz’de ABD’ye ait MQ-9 İnsansız Hava Aracını (İHA) taciz ettiğini, uçaklardan birinin çarptığı MQ-9’un uluslararası sulara düştüğünü duyurmuştu.

Açıklamada, “Rus Su-27’lerinden biri MQ-9’ın pervanesine çarptı. ABD Kuvvetleri MQ-9’u Karadeniz’de uluslararası sulara düşürmek zorunda kaldı. Çarpışmadan önce Su-27 uçağı düşüncesizce, çevreye zarar vererek, gayri profesyonel bir şekilde MQ-9’un üzerine yakıt püskürttü ve önünde uçtu. Bu olay güvensiz ve gayri profesyonelliğin yanı sıra beceriksizliğin göstergesidir” denildi.

Ardından ortaya çıkan görüntülerde Rus Su-27 uçağının yakıt tahliyesi yaparak ABD MQ-9 İHA’sına yakın mesafeden angajman yaptığı görüldü.

Rusya Savunma Bakanlığı olayla ilgili yaptığı açıklamada, insansız hava aracının Kırım Yarımadası yakınlarında uçtuğunu ve tanımlayıcı transponderi kapalı olarak Rusya sınırına doğru ilerlediğini belirtiyor. Moskova, bunun Rusya’nın Ukrayna’daki askeri operasyonları nedeniyle hava sahası için verdiği talimatların ihlali olduğunun da altını çiziyor.


Bölgede yaşanan olay ardından birçok uzman, Rusya ve Ukrayna arasında yaşanan savaşın Karadeniz üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor. Konuyla ilgili Harici’ye konuşan Emekli Tümamiral Deniz Kutluk kritik soruları yanıtladı.

İHA’nın düşürülmesi Rusya ve ABD’nin Ukrayna savaşı çerçevesinde ilk kez karşı karşıya geldiği bir olay olarak cereyan etti. Bu durum ilerleyen süreçte Rusya-ABD İlişkilerini nasıl etkiler?

“İHA’nın düşürüldüğü şartlar uluslararası hukuk bakımından normal görülebilir; çünkü ABD haber vermeden savaş alanına girmeye çalışmış görünüyor. Bu alanlar ADIZ (Air defence Identification Zone) olarak veya “yasaklanmış/kısıtlanmış hava sahaları olarak bilinir ve üçüncü taraflar zarar görmesin diye anons edilerek kapatılabilir. Son Balkan Savaşı buna örnektir. Başka örnekler de var elbette…O halde ABD transponderini kapadığı, yani kimliğini gizlediği bir hava vasıtasını bu hava sahalarına gönderirken bu riski biliyor olmalıdır. Bilmemesi oldukça acemice kalır ki ihtimal vermemek gerekir. Göndermiş ise bilerek ve riski alarak göndermiştir.

Askeri olarak da bir anlamı olduğu ve görevi olduğu açıktır. Düşmesi-düşürülmesi sürpriz olamamalıdır. ABD bu noktada daha önce Slava Sınıfı Komuta Gemisi Moskova’nın batırılmasında Ukrayna’nın sahil güdümlü bataryalarına istihbarat sağladığını açık etmişti. Rusya benzeri bir durumla karşı karşıya kaldığını düşünerek hareket etmiş olabilir. ABD savaşan taraf olmadığına göre günün sonunda bu bir Rus savunma eylemi olarak kabul edilecektir. Kaldı ki Rusya önleme uçuşu yaptığında düştüğünü bu İHA’ya ateş açmadığını ileri sürmektedir. Pilot manevrası ile hava boşluğuna sürüklenip düşmesine yardımcı olmuşlarda olabilir, akla en yakın ihtimal bu gelmektedir.”

Sizin de belirttiğiniz gibi ABD olayın Rus pilotaj hatası ile bir çarpışma sonucu oluştuğunu iddia ediyor. Olayın askeri angajman teamülleri gereği kasıtlı-kasıtsız olmasına bakmaksızın değerlendirmesi nasıl olmalı?

“ABD ve Rus iddialarını açık kaynaklardan izledim. Kanaatimce savaşan olarak kontrolü üzerinde egemen olduğu hava sahasına giren yabancı hava aracını Rusya önlemiştir. Başlangıçta bu bir tanıma teşhis önlemesi olabilir. Ancak silahlı ve kimlik transponderi kapalı bir İHA Rusya için de riskli tanıma-teşhis sahasındaki varlığı ile kabul edilebilir bir cisim değildir ki düşmesine neden olan manevralar yapılmış olmalıdır. Burada üzerine yakıt boşaltıldığı, yükse hızla uçup hava boşluğuna düşürüldüğü; pervanesinin arızalanmasına yol açıldığı gibi iddialar bulunmaktadır. Öte yandan, İHA’lar deniz hukukunda tanımlanması henüz olmayan ve kuralları yerleşmemiş araçlar olarak görülmektedir. Uçaklar için Chicago Konvansiyonu 1944’den, harp gemileri için Deniz Hukuku Sözleşmesi 1958-1982’den beri yürürlükte iken bu bayraksız araçlar için bir hukuki yönetim düzeni henüz ortada yok. Bu bakımdan kim haklı olduğunu düşünürse ona göre hareket edilmesi gerekir.”

Karadeniz’de yaşanan sıcak gelişme ardından ABD Kongresi “Karadeniz Güvenlik Yasası 2023” gündeme geldi. Söz konusu yasa tasarısı ABD’nin Karadeniz’e kıyısı olan devletler üzerinden NATO’nun ortak güvenliğine katkıda bulunmada kritik öneme sahip olduğu belirtiliyor.

Bu konuya da değinen Kutluk, böyle bir yasanın uygulamaya geçmesi halinde Karadeniz’de nasıl bir jeopolitik etki yaratacağı sorusuna şöyle yanıt verdi:

“ABD Kongresinde sunulan Karadeniz Güvenliği Karar tasarısının bu olayla doğrudan ilgisi olmamalıdır. Ancak aşikardır ki ABD bir süredir bu konuda hazırlık içindedir ve ABD Federal Kurumlarına bütçe ve planlama için ABD Dışişleri Bakanlığı yönlendirme yapma hazırlığında bir karar tasarısı Kongre’ye sunulmuştur. Uygulaması 1-3 yıl sürecek bu tasarı içinde Türkiye aleyhinde unsurlar olduğu gibi Karadeniz’de kışkırtıcı bir konum üstlenmesini sağlayacak kimi adımlar da atılmaya çalışılmaktadır. Ayrıca Montreux Sözleşmesi ile bağdaşmayan unsurlar da göze çarpmaktadır. Kimi tutarsız veya içten çelişik unsurlar da gözlenmektedir. Türkiye’nin bu konuda dikkatli olması ve bugünlerde planlamaya başlayarak karşı pozisyonlarını oluşturması, ABD emrivakileri ile Karadeniz dengelerinin değişmesine fırsat vermemesi üzerinde durulması gereken bir husustur.”

SÖYLEŞİ

Brezilyalı gazeteci Breno Altman: İnsanlık tarihinde ilk kez çevrimiçi bir soykırıma tanıklık ediyoruz

Yayınlanma

Brezilyalı gazeteci Breno Altman, Gazze’de yaşananlar ve Brezilya ve Venezuela hükümetlerinin politikaları üzerine sorularımızı yanıtladı.

Brezilyalı ünlü gazeteci Breno Altman, bağımsız bir gazetecilik sitesi olan Opera Mundi haber portalının kurucusu. Latin Amerika ve dünya siyasetinin diğer önde gelen isimlerinin yanı sıra Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva ile mülakatlar yayımladı.

14 Haziran Cuma günü 21. Yüzyılda Yeni Bir Holokost başlıklı uluslararası seminere katılmak üzere Caracas’a gelen Breno Altman, Filistin halkından yana tavır almak için kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında konuştu ve Venezuela ile Brezilya ilişkilerini analiz etti.

Yahudi kökenli olan Altman’ın son zamanlarda ülkesinde, Filistin davasını savunması ve İsrail hükümetinin Gazze’de gerçekleştirdiği soykırımı kınaması nedeniyle kendisini antisemitist olmakla suçlayan ülkenin etkili Yahudi cemaati tarafından yoğun saldırılara maruz kaldığını belirtmek gerekiyor. Brezilya İsrail Konfederasyonu (CONIB), kendisini hukuki ve cezai olarak antisemitizmle suçladı. CONIB’nin Brezilya yargısı üzerindeki baskısı o kadar güçlüydü ki gazeteci hakkında ondan fazla dava açıldı ve buna ek olarak Filistin halkının Siyonist saldırganlığa karşı direnme hakkını savunan bazı yayınlarını sosyal ağlarından kaldırmak zorunda kaldı; neyse ki tüm platformları işlemeye devam ediyor, ne yazık ki yargı süreçleri ve ifade özgürlüğüne saldırı da devam ediyor.

Filistin davasının savunucusu Brezilyalı bir Yahudi

21. Yüzyılda Yeni Bir Holokost etkinliğine konuşmacı olarak katılmak üzere Caracas’ta bulunan Rómulo Gallegos ile Latin Amerika Çalışmaları Merkezi (CELARG) ve Venezuela Bolivarcı Üniversitesi (UBV) tarafından düzenlenen ‘Siyonizm dünyayı tehdit ediyor’ başlıklı etkinlikte konuşmacı olarak yer alan Breno Altman, farklı bölgelerden ve ülkelerden Yahudi dinine mensup farklı kişilerin insanlık tarihine (özellikle Batı dünyasında ama aynı zamanda Avrasya’da) bıraktığı mirası inkar etmeyen bir Yahudi; örneğin Karl Marx ve Lev Troçki gibi isimlerin altını çiziyor. Nazi rejiminin Avrupa’daki Yahudilere karşı giriştiği ve çoğunluğu Yahudilerden oluşan milyonlarca insanın ölümüne neden olan soykırımı da inkar etmiyor. Bununla birlikte, Brezilyalı gazeteci gözü pek ve güçlü: “Filistin’de dünyanın gözü önünde bir soykırım yaşanıyor. Tarihte ilk kez çevrimiçi bir soykırım yaşıyoruz. Siyonizm, antisemitizme verilen ırkçı ve sömürgeci bir yanıttır,” dedi.

Bağlama oturtmak gerekirse, bugün Filistin’de neler oluyor?

Bunun insanlık tarihinde internet üzerinden aktarılan ilk soykırım olduğunu düşünüyorum. Ekim 2023’ten bu yana, her gün, her hafta, günümüzün her saatinde bu soykırımı yaşıyor ve görüyoruz, ekranlarımızda. Şu ana kadar 37 bin can kaybı var, insan kayıplarının neredeyse yüzde 70’i sivil ve bunların büyük bir kısmı kadın, kız ve erkek çocuklardan oluşuyor. Oransal olarak bu, tarihte bir savaşta çocuklara yönelik en büyük katliamdır. Siyonist İsrail hükümeti tarafından öldürülen 14 bin çocuktan, yaklaşık 15 bin kadının öldürüldüğünden bahsediyoruz. Bunlar Gazze Şeridi Sağlık Bakanlığı’nın Birleşmiş Milletler tarafından da teyit edilen rakamları. Bu, ‘soykırım’ kavramının dehşetinin açıkça uygulandığı bir durum, zira bu bir savaşın yan etkisi değil, İsrail ordusunun bir hedefi, bir amacı, bir hesaplamasıdır.

Netanyahu hükümetinin yaptığı şey, soykırımda normal olan bir stratejinin parçasıdır; çocuklar yetişkin olmasınlar diye, kadınlar da başka oğulları ve kızları olmasın diye öldürülür. Etnik temizlik peşindeler, Filistin halkını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Kişisel deneyimlerinize göre, Brezilya’daki Yahudi cemaati içinde Siyonizm ne ölçüde kabul görüyor? Ve Brezilya’daki Yahudi cemaati içinde Siyonizm karşıtı Yahudilerin kabul edilebilirliği nasıl?

Bugün dünyadaki Yahudilerin çoğunluğu Siyonist. Brezilya’da, Amerika kıtasındaki en önemli üçüncü topluluğa sahibiz; birincisi Amerika Birleşik Devletleri, ikincisi Arjantin ve bir de Brezilya’da yaşayan 150 bin Yahudi ile biz varız. Ben üç kuşak öncesine dayanan anti-Siyonist bir Yahudi aileden geliyorum; annem, babam, büyükannem ve büyükbabam Yahudi cemaatinde önemli kişilerdi ama her zaman anti-Siyonist oldular. Dolayısıyla Siyonizm karşıtı her Yahudi’ye karşı çok sert bir çatışma söz konusu.

Örneğin şu anda Brezilya yargısında 13 ya da 14 dava ile muhatabım, zira Siyonist örgütler beni antisemitizmle suçluyor. Antisemitizm ile anti-Siyonizm arasında var olan kafa karışıklığını gidermek için her zaman bir ayrım yapılmalı. Anti-Siyonizm belirli bir siyasi ideolojik akıma karşı mücadele ve bu siyasi ideolojik akım İsrail devleti tarafından temsil ediliyor. Antisemitizm ise Yahudilere karşı zulüm ve ırkçılıktır. Bunlar farklı şeyler. Siyonizme karşı olan kişi Yahudilere karşı değildir, tıpkı Nazizme karşı olan kişinin Almanlara karşı olmadığı ya da faşizme karşı olan kişinin İtalyanlara karşı olmadığı gibi.

Fakat Siyonist oluşumlar her şeyi aynı torbaya ya da yere koymaya çalışıyor, onlara göre Siyonizmi eleştirirseniz antisemitik olursunuz. Siyonistler bana kendinden nefret eden bir Yahudi gibi davranıyor, Yahudilere karşı -Yahudi olmama rağmen- ırkçılık suçunu ve antisemitizm suçunu işlediğimi söylüyorlar. 

Özünde siyonizm, faşizm ve ırkçılıkla aynı aileden geliyor. Milliyetçi şovenist, aşırı milliyetçi, yabancı düşmanı, üstünlükçü doktrinlerin kökünün bir parçası.

Lula’ya değinelim. Brezilya Devlet Başkanı’nın Venezuela ve Filistin’den biraz uzaklaştığı yönünde bir algı var. Sizce durum böyle mi?

Lula’nın Filistin konusunda oldukça net ve sağlam bir tavrı olduğuna inanıyorum, hatta Gazze’deki soykırıma karşı çıkmanın yanı sıra Binyamin Netanyahu rejimini Nazizm ile eş tutan ilk dünya lideri olduğuna inanıyorum. Yani Lula, Filistinlilere karşı Hitler Almanya’sının uyguladığı yöntemlere çok benzer yöntemler uygulayarak İsrail’in büyük çelişkisini açıkça ortaya koydu. Ancak, sadece deklaratif kalmak yerine başka bir aşamaya geçmeliyiz.

Şimdi Lula bunu yapabilir mi? Bir adım daha ileri gidebilir mi? Bu zor, zira Brezilya İsrail’in en büyük beşinci petrol ihracatçısı. Brezilya beşinci sırada. İsrail’in en büyük silah ve güvenlik teknolojisi ithalatçısı. Ayrıca Brezilya İsrail’deki büyükelçisini çoktan geri çekti ve bence Güney Afrika’nın apartheidi sona erdirmek için izlediği çizgiyi takip etme eğiliminde.

Son olarak, Devlet Başkanı Lula’nın Venezuela ile olan ‘muğlak’ ilişkisini bize izah edebilir misiniz?

Devlet Başkanı Lula’nın muğlak olduğunu düşünmüyorum. Lula, her zaman Bolivarcı devrimle, Devlet Başkanı Chavez hükümetiyle ve Başkan Nicolás Maduro hükümetiyle dayanışma içerisinde oldu. Fakat Venezuela ve Bolivarcı hükümete yönelik iç ve dış baskı son derece güçlü.

Brezilya’da Venezuela’nın olumsuz bir imajı var, Venezuela’nın düşmanları ülke hakkında olumsuz bir imaj oluşturmayı başardılar. Ve bu imaj her zaman Brezilya soluna ödün vermek ve saldırmak için kullanılıyor. Öte yandan Lula devrimci bir lider değil, bir Chavez değil, Maduro değil, Fidel değil. Lula popüler bir solcu lider, ancak liberal demokratik bir kurumsallık olan, muhafazakar bir kurumsallık olan Brezilya kurumsallığı içinde hareket ediyor. Ayrıca Brezilya’da Küba, Nikaragua ve tabii ki Venezuela’da olduğu gibi devrimci bir süreç yaşanmıyor.

Dolayısıyla Lula, Venezuela’ya dönük bazı eleştiriler ve savunmalar arasında denge kurmayı tercih ediyor, zira aksi takdirde ödenecek siyasi bedel çok yüksek olacak. Her şeye rağmen Lula, Bolivarcı devrimi desteklemeye ve ona yakın durmaya devam ediyor.

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

‘NATO misyonu Orta Doğu ve Afrika’yı kapsayacak şekilde genişletilecek’

Yayınlanma

Eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Jonathan M. Winer Harici’ye konuştu: NATO Bildirgesi’nde, NATO’nun misyonunun Orta Doğu ve Afrika’yı kapsayacak şekilde genişletilmesi ve bunu uygulamaya yönelik eylem planı öne çıktı. 

Dünya ABD’de yaklaşan seçimler ve eski Cumhuriyetçi Başkan Donald Trump’ın bir suikastçının hedefi olduğu son olayla meşgulken, ABD’den gelen haberler Trump’ın artık resmi olarak Kasım 2024 seçimlerinin başkan adayı olduğunu söylüyor. Pek çok kişi, saldırının Trump ve Demokrat rakibi Biden’ın kampanyaları üzerinde herhangi bir etkisi olup olmayacağını tartışıyor. İki liderin NATO’ya yönelik dış politika ve yaklaşımları, İran’la nükleer görüşmeler, ABD birliklerinin yurtdışındaki varlığı, Rusya ile ilişkiler ve Orta Doğu’daki faaliyetleri açısından birçok farklılığı var.

ABD Eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Jonathan M. Winer, Harici için Dr. Esra Karahindiba’nın küresel gelişmelere ilişkin sorularını yanıtladı.

Jonathan M. Winer, Amerika Birleşik Devletleri’nin Libya Özel Temsilcisi, Uluslararası Hukuktan Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Senatör John Kerry’nin danışmanı olarak görev yaptı. Göçün yanı sıra ABD dış politikası, terörle mücadele, yönetişim, ekonomi ve enerji konularında uzmanlığa sahip olan Winer, şu anda Orta Doğu Enstitüsü’nde yerleşik olmayan araştırmacı olarak görev yapıyor.

‘Trump’a saldırıda tetikçi dışında herhangi biri sorumlu değil’

Eski Başkan Donald Trump’a yönelik saldırıyla başlayalım mı? Yaralandı ve eleştirmenler, saldırının nedeninin Biden’ın Trump’ı “bir daha asla başkan olmaması gereken bir aday” olarak gösteren kampanyası olduğunu söylüyor. Bu durum hem adayların kampanyalarına hem de oy pusulalarına nasıl yansır?

Donald Trump’a yönelik saldırıyı, şu ana kadar bilinen gerçeklere dayanarak, yalnız bir silahlı adamın münferit eylemleri olarak görünen bir olayla siyasete alet etmek tamamen uygunsuz. Bu olaydan tetikçi dışında herhangi birinin sorumlu olduğuna dair herhangi bir iddia düşüncesizce ve yanlıştır.

NATO Bildirisi’nde üç hedef: Rusya, Çin, İran

Son NATO zirvesinin önemli sonuçlarına ve bunların ABD dış politikasına etkilerine ilişkin görüşlerinizi paylaşabilir misiniz? NATO Zirvesi sonuç bildirgesinde İsrail’e ilişkin bir mesajın yer almamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? İsrail’in Lübnan’a savaş tehdidi ve daha geniş ölçekte Suriye’ye dahil olma ihtimali, doğal olarak bölgenin istikrarsızlığına daha geniş çapta olumsuz etkiler yapacaktır. İsrail’in eylemlerine ilişkin yeni bir tavır alınacak mı?

NATO zirvesinde yayımlanan NATO Bildirisi’nde üç husus öne çıkıyor. Birincisi, Rusya’nın Ukrayna’daki saldırganlığına karşı ortak kararlılık. NATO, Rusya’yla bir çözüm aramaktan vazgeçmiyor, ancak ileri teknoloji hava savunma sistemlerini derhal teslim etme ve Ukrayna’yı yakın vadede NATO’ya dahil etme taahhütleriyle derinlere iniyor – ancak öyle görünüyor ki, bu savaş bitene kadar mümkün olmayacak. İkincisi, Çin ve İran’a, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik devam eden saldırısına verdikleri desteğin sonuçlarının olacağı yönünde açık uyarılar var. Üçüncüsü, NATO’nun misyonunun Orta Doğu ve Afrika’yı kapsayacak şekilde genişletilmesi ve bunu uygulamaya yönelik bir eylem planının ilk aşaması olması. Orta Doğu ve Afrika girişimi, Rusya’nın son beş yıldır bu bölgede inşa ettiği sistematik nüfuz operasyonuna NATO’nun verdiği ilk somut tepkidir. Bu güney girişiminin, Rusya’nın diktatörlere ve güçlü adamlara verdiği ödüllerin, daha önce Fransa ve diğer eski Avrupalı ​​sömürgeci güçler tarafından tutulan nüfuz mirasını bastırdığı mevcut dinamiklere anlamlı bir şekilde meydan okuyup okumayacağını bilmemiz muhtemelen yıllar alacak.

NATO Bildirisi, fikir birliğinin stratejik tercihlerini yansıtan bir fikir birliği belgesidir. NATO’nun İsrail, Hamas ve Gazze ile ilgili zayıf açıklamaları zaten ateşkesin sağlanmasına veya insani hedeflere yardımcı olmazdı. Bu karmaşık çatışma hakkında ne söyleneceği konusunda fikir birliğine varmak zor olurdu. Dolayısıyla bu konuyu ele almamaları şaşırtıcı değil.

İran’ın rolünü tartışmadan İsrail’i tartışmak aynı zamanda çatışmanın genel dinamiklerini de yanlış karakterize edecektir; İran’ın Gazze, Lübnan, Suriye ve Yemen’e müdahalesi ve Husilerin Kızıldeniz’de küresel gemi taşımacılığına yönelik saldırılarına askeri destek sağlanması da buna dahildir. NATO’nun birbiriyle bağlantılı bu jeopolitik çatışmalar dizisi hakkında yakın zamanda resmi pozisyon almaya başlayacağından şüpheliyim. Önünde yeterince problem var zaten.

‘NATO politikası artık Ukrayna’nın kendisini savunma yeteneğini sınırlayan kısıtlamaların ötesine geçti’

İngiltere’nin yeni Başbakanı Keir Starmer, İngiltere’nin Ukrayna’nın verilen silahlarla Rusya topraklarını hedef almasına izin verdiğini söyledi. Diğer NATO ülkelerinin Ukrayna’ya Rusya sınırları içindeki hedefleri Batı silahlarıyla vurma yetkisi vermesi konusunda ne düşünüyorsunuz? Eş zamanlı olarak Ukrayna, insansız hava araçlarıyla Rusya’nın nükleer erken uyarı radarını hedef aldı. Bunun çatışmada yeni bir aşama olduğunu söylemek doğru olur mu?

Ukraynalı liderler, Ukrayna’nın Rusya’da Ukrayna’ya karşı kullanılan askeri hedeflere saldırmasının engellenmesi halinde Ukrayna’nın büyük risk altında olacağını uzun zamandır vurguladı. NATO politikası artık Ukrayna’nın kendisini savunma yeteneğini sınırlayan geçmiş kısıtlamaların ötesine geçecek şekilde gelişti. Bu evrim askeri ve stratejik bir zorunluluktur.

Ancak Rusya topraklarını doğrudan NATO üyelerinin silahlarıyla vurmak, Ukrayna açısından savunma ötesinde saldırı sayılacaktır. Bu eylem, Rusya’nın bunun NATO’nun vekalet savaşı olduğu iddiasını meşrulaştırmaz mı?

Rusya zaten -yanlış bir şekilde- Ukrayna’nın NATO adına bir vekalet savaşı yürüttüğünü öne sürüyor. Rusya’nın iki buçuk yıl önce savaşı başlatması ve sivil nüfusu hedef almaya devam etmesi göz önüne alındığında, bu cüretkâr bir yalan. Rus propagandası Ukrayna veya NATO tarafından alınan kararları belirlememelidir.

‘Trump, NATO ve Ukrayna’ya düşmanlığını defalarca dile getirdi’

Trump’ın NATO’ya yönelik eleştirileri malum. Başkanlık seçimleri yaklaşırken Trump yönetimindeki NATO’nun statüsü tartışılıyor. NATO’ya aktarılan bütçe ve Trump kazanırsa Ukrayna’nın NATO üyesi olma isteği konusunda sürece yönelik öngörünüz nedir?

Trump’ın dört yıllık görev süresi, diğer eyaletlerdeki otoriter liderlerin ulusal güvenlikle ilgili hem siyasi olarak atananlar hem de kariyer profesyonelleri olan kendi kıdemli danışmanlarının tavsiyelerine aykırı olan taleplerine evet demek gibi anlık kaprisli kararlarla damgasını vurdu. Bu dinamik göz önüne alındığında, Trump’ın göreve dönmesi durumunda Trump’ın NATO’ya ve Ukrayna’ya karşı defalarca dile getirdiği düşmanlığın ABD hükümeti içinde, NATO içinde ve küresel olarak nasıl sonuçlanacağı bilinmiyor.

‘Türkiye’nin Ukrayna’ya verdiği desteğin devam etmesi NATO için vazgeçilmez’

Türkiye, savunma harcamalarını artırarak NATO’daki yüzde 2 hedefini ilk kez tutturdu. Ayrıca Ankara’nın Rusya-Ukrayna görüşmelerindeki rolü açısından diplomatik gücü de inkâr edilemez. Türkiye 2026 NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanırken Ankara’nın İttifak’taki konumunu nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’nin çok kısa süren Karadeniz Tahıl Anlaşması’nda da yansıtıldığı üzere coğrafi konumu, aynı zamanda Rusya ile arabuluculuk yapmasına rağmen Rusya’nın Ukrayna’ya savaşına karşı Ukrayna’nın direnişine verdiği desteğin devam etmesini NATO için vazgeçilmez kılmaktadır. Ankara, NATO’ya ve Ukrayna’yı savunma hedefine temelden zarar verecek bir tavır almaktan kaçındığı sürece etkili bir aktör olmaya devam edecek. İsveç’in NATO’ya katılmasını sağlamak için varılan anlaşma, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sert, milliyetçi (ve hırslı da diyebiliriz) yaklaşımını ve aynı zamanda pragmatizmini yansıtıyor.

Türkiye’nin Suriye’de YPG ile terörle mücadelesi halen çözülmemiş bir konu. Türkiye’ye göre bu, NATO müttefiklerinin NATO sınırlarını, yani Türkiye sınırlarının güvenliğini baltalaması talihsiz bir durum. Peki NATO üyelerinin Ankara’nın temel meselelerini tezyif etmesini nasıl görüyorsunuz?

NATO fikir birliğiyle hareket eder, ancak NATO üyesi ülkelerin herhangi bir güvenlik meselesi üzerinde tam bir anlaşması yoktur. Burada, on yıl önceki İslam Devleti ile mücadele ihtiyacını da içeren, bu konuyla alakalı geniş bir tarih var. ABD ve Türkiye, anlaşamadıkları konularda ikili olarak çalışma fırsatlarına sahip ve bu, genel olarak NATO üyelerinin dahil olduğu çok taraflı tartışmalardan bağımsız olarak devam ediyor.

‘Trump’ın İran’la diplomasiye saygısı yok’

İran’da başkanlık seçimleri yapıldı. Yeni Başkan Mesud Pezeşkiyan, nükleer müzakereleri yeniden canlandırmak istiyor. ABD’nin İran’ın yeni cumhurbaşkanına yaklaşımı nasıl? Biden ve Trump politikaları açısından baktığınızda hangi lider Pezeşkiyan’la diyaloğa daha yakın olacak? Beklentileriniz neler?

Biden Yönetimi, İran dahil olmak üzere dış politika alanında önemli açılardan Obama Yönetiminin 2009-2016 dönemindeki politikalarını sürdürmüştür. İran’ın nükleer silah geliştirmesini müzakere yoluyla çözüm yoluyla kontrol altına alma hedefinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Buna karşın Trump’ın genel olarak diplomasiye, özel olarak da İran’la diplomasiye pek saygısı yok.

‘NATO, Kaddafiye karşı ayaklanmayı hava harekatı ile desekledi’

Siz aynı zamanda Libya Özel Temsilcisi olarak da görev yaptınız. Bugün Libya’da gelinen nokta, yani fiili bölünmüşlük, uzlaşmazlık ve üçüncü ülkelerin müdahaleleri dikkate alındığında, Kaddafi’yi deviren NATO operasyonunun “kesinlikle haklı” olduğunu söyleyebilir misiniz?

NATO operasyonunun amacı, daha önce siyasi muhalifleri hapsedip katleden, dengesiz ve intikamcı davranışlarıyla bilinen bir diktatöre karşı ayaklanan Libya halkını desteklemekti. Gerçekten de kelimenin tam anlamıyla, siyasi muhaliflerin kemiklerinin Ebu Salim hapishanesinde toz haline getirilmesini emretti.

NATO, Libya ayaklanmasını başlatmada hiçbir rol oynamadı; haftalar sonra, Libya’daki şehirlerin Kaddafi’ye karşı ayaklanmasının ardından bir hava harekâtı ile ayaklanmayı destekledi. Bu tür operasyonların her zaman sonuçları olur. Ancak Libya’nın başına gelenlerden dolayı NATO’yu suçlamak yersiz. Libya’nın kendi siyasi sınıfı onları yüzüstü bıraktı, tıpkı Lübnan’ın siyasi sınıfının Lübnan’ı yüzüstü bırakması gibi. Bölgesel aktörlerin ve Rusya’nın geçtiğimiz on yıldaki müdahaleleri, Libya’nın Kaddafi’nin ölümünden sonra kendi kendini yönetme kabiliyetini zaten zayıflatmış olan iç bölünmelerden yararlandı ve bunları daha da kötüleştirdi.

ABD, Libya’da büyükelçisinin öldürülmesiyle büyük bir şok yaşadı. Ve Libya uzun yıllar Washington için gündemin ön sıralarında yer almadı. Avrupalı ​​ortakları üzerinden politika izledi ve Avrupalı ​​devletler uzun süre Libya konusunda anlaşmaya varamadı. Peki ABD’nin açık, anlaşılır ve hedefe yönelik bir Libya politikası var mı? Birleşmiş Milletler’in bugüne kadar başarıya ulaşmayan Libya politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Libya’da siyasi uzlaşmayı mümkün görüyor musunuz?

Büyükelçimiz diğer üç Amerikalıyla birlikte Bingazi’de teröristler tarafından öldürüldükten sonra, Obama Yönetimi durumu değerlendirmek için yaklaşık bir yıl ara verdi ve ardından hem yeni bir Büyükelçi hem de Özel Elçi atadı ki bu elçi de bendim ve ülkeyi istikrara kavuşturmak için elimizden geleni yapma amacındaydık. Bunu, Birleşmiş Milletler’in sponsorluğunda bir süreçte Libyalıların geçici birlik hükümeti üzerinde anlaşmaya varmalarına yardımcı olmak için çeşitli ülkelerle yakın işbirliği içinde çalışarak yapmaya çalıştık. Bunu, diğerlerinin yanı sıra Dışişleri Bakanı Kerry, Ulusal Güvenlik Danışmanı Rice, Başkan Yardımcısı Biden ve Başkan Obama’nın güçlü kişisel katılımıyla başardık. Libyalıların yanı sıra diğer birçok ülkeyle de uyum sağlamaya çalıştığımız bu çaba, yeni bir hükümetle ve Libya’da halen yürürlükte olan Temsilciler Meclisi ve Yüksek Devlet Konseyi de dahil olmak üzere hükümetin temel belgesi olan 2015 Libya Siyasi Anlaşması ile sonuçlandı. Trump yıllarında ABD daha az müdahil olmaya başladı; bu da Trump’ın damadının aracılık ettiği ve kişisel çıkarlarıyla tutarlı anlaşmalar dışında diplomasiye yönelik genel küçümsemesini yansıtıyordu. Geçtiğimiz üç yıl boyunca Biden Yönetimi, diğer konuların yanı sıra Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Gazze’deki durum ve ABD’nin Çin ile rekabetini yönetmekle meşguldü ve bu nedenle Libya’ya tam olarak odaklanma yeteneği daha sınırlıydı.

Başkan Trump’ın, Mısır ve BAE’nin, Halife Hafter’in Rusya Devlet Başkanı Putin’in desteklediği Rus “paralı askerlerinin” yardımıyla Trablus’u zorla alma yönündeki başarısız girişimini destekleme yönündeki çağrılarına yanıt verdiği kısa dönem dışında, ABD’nin Libya’ya yönelik politikası tutarlıydı. On yıl önce olduğu gibi bugün de ABD, Libya’daki siyasi sınıfın, Libya’da hem parlamento hem de Başkan için özgür ve adil seçimlere imkân vermesini ve ardından sonuçlara bağlı kalarak Libya halkının ihtiyaçlarını karşılayan birleşik, kapsayıcı bir hükümet kurmasını istiyor.

Siyasi uzlaşmanın gerçekleşmesi için, Libya’nın siyasi liderlerinin, istikrar getirecek kapsayıcı bir hükümette herkes için daha fazlasının olacağı ve halklarının Libya’nın ulusal kaynaklarının faydalarından eşit ve kapsayıcı bir temelde paylaşmayı hak ettiği fikrini kabul etmesi gerekiyor.

Yakın zamanda Ortadoğu Enstitüsü için yazdığım yazımda detaylı olarak tanımladığım gibi bu tür seçimlerin güvence altına alınması ve kapsayıcı ve birleşik bir Libya hükümetinin kurulması, Libya’daki yabancı askeri güçlerin varlığı, özellikle de Afrika’daki bir dizi diktatöre güç yansıtmak için kullandığı ve hızla büyüyen Rus askeri varlığı nedeniyle daha da zorlaştı.

‘ABD Orta Doğu’da rakipsiz değil’

ABD, Orta Doğu’da onlarca yıl önce olduğu gibi bugün de rakipsiz değil. Güçlü bölge ülkeleri, kendi çıkarları zarar gördüğünde Washington’a karşı çıkabiliyor. Rusya ve Çin gibi diğer küresel güçlerin de bölgede önemli bir güç haline geldiği görülüyor. Orta Doğu’nun bu yeni çok kutuplu geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Orta Doğu, birçok rakip grup, din, güç, ideoloji, milliyet, kabile ve diğer kimlikler arasındaki çıkar çatışmalarıyla uzun süredir dünyanın en karmaşık bölgeleri arasında yer alıyor. Bölgesel güçler, sömürgecilik sonrası güçler, yerel güçler ve siyasi gruplar her zaman nüfuz için yarıştı. 45 yıl önce Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) ABD çıkarlarına açıkça aykırı bir hareketle petrol fiyatlarını artırmaya karar vermesinin de gösterdiği gibi, ABD’nin rolü hiçbir zaman bu tür rekabet ve rakiplerden yoksun olmadı.

Orta Doğulu olmayan herhangi bir ülkenin Orta Doğu’da nüfuzunu sürdürebilmesi için sadece ilgili yerel liderlere değil, kendi halkına da fayda sağlaması gerekiyor. ABD’nin birçok gücü ve sunabileceği çok şey var, ancak ABD, kendisi ile ortak çıkarları paylaşanlarla ortaklıklarını sürdürmeden başarılı olamaz. Bunu yapmak, odaklanmayı, dikkati ve ortak hedeflere ulaşmak için kalıcı ilişkiler kurmayı amaçlayan derin katılımı gerektirir.

Rusya’nın Afrika’daki diktatörlere ve savaş ağalarına çıkarcı desteği nedeniyle, Batı’nın maslahatı ile Rusya’nın bölgedeki çıkarları şu anda sıfır toplamlı bir oyuna yakın. Ancak Rusya’nın orada, özellikle de Afrika’da yaptıkları, eninde sonunda geri tepecek; çünkü bu ülkelerin insanları, hayatlarının seçilmemiş cuntalar ve Rus vesayet muhafızları tarafından desteklenen diktatörler tarafından kendilerine dikte edilmesinden mutsuz olacak. ABD, sivil toplum unsurlarının yeni nesil insanları daha iyi seçenekler ve sonuçta daha iyi toplumlar inşa etmelerini sağlayacak araçlarla güçlendirmelerine yardımcı olmaya çalışmalıdır. Bu uzun bir çaba olabilir ama sonuçta insanlar tıpkı yiyecek, barınma, sağlık bakımı ve diğer ihtiyaçlara ihtiyaç duydukları gibi fırsat ve özgürlük de talep ediyorlar. Büyük dış güçler ya halkın yanında ya da karşısında olabilir ya da olmayabilir. Tıpkı Rusya’nın mevcut olması gibi ABD’nin de bu arzuların hem görünür hem de doğru tarafında yer alması ve gözle görülür şekilde yanlış tarafında olması gerekiyor.

Afrika ülkeleri çok yakın bir tarihe kadar sömürgeleştirilmişti. Kaynakları Batılı ülkeler tarafından istismar ediliyordu. Yoksul halk kendi topraklarından ve doğal zenginliklerden yararlanamadı. Belki bu ülkelerin Rusya ile işbirliği yapmaktan başka şansı yoktu. Ne dersiniz?

Bulgular, Afrikalı cuntaların, güçlü adamların ve darbe liderlerinin artık yoksulların yaşamlarını iyileştirmek için Rusya ile ortaklık kurduğu değil, bunun yerine iktidarı sürdürmek için askeri destek almak olduğu yönünde. Her durumda, tipik olarak önemli yolsuzluklar da buna dahil. Üstelik Rusya, 1950’li yıllara kadar uzanan yaklaşık 60 yıldır Afrikalı ortaklar peşinde koşuyor. (Enver) Sedat’ın 1981’de Mısır’dan Sovyetlerle ilişkilerini kesmesiyle Rusya’nın nihayet dışarı atılmasında olduğu gibi, altta yatan nüfus açısından durumun iyi gittiği tek bir vakayı düşünemiyorum.

‘ABD’nin Orta Doğu’daki varlığı başkanlık seçimleri sonrası karara bağlanır’

 Son dönemde en çok tartışılan konulardan biri de ABD’nin Irak’tan tamamen çekilmesi. Hem Kuzey Iraklı yetkililerle hem de Bağdatlı yetkililerle yaptığım röportajlarda mevcut politikacıların ABD’nin kalmasını istediğini fark ettim. Hatta ABD’deki analistler, ABD’nin çekilmek şöyle dursun, Irak ve Suriye’deki askeri varlığını artıracağını belirtiyor. Bu konuda nihai strateji nedir?

Anlayabildiğim kadarıyla ABD’nin Irak’ta gelecekte oynayacağı rol konusunda nihai bir karar yok. ABD’nin Bağdat’ta ve/veya Kuzey Irak’ta kalması için, Irak hükümetinin ilgili kısımlarının bu yerlerde ABD varlığının devam etmesini istemesi ve ABD’nin kalma konusunda karşılıklı çıkarlarına uygun devam eden anlaşmasını güvence altına alması gerekecek. Bu tür anlaşmaların mümkün olup olmayacağı ve ilgili tüm tarafların çıkarına olup olmayacağı, İran’ın hem Irak hem de Suriye’deki habis faaliyetleri de dahil olmak üzere, İran ve Kürtlerin İran ve Devrim Muhafızları ile olan ilişkileriyle bağlantılıdır. ABD’nin kalması gerektiğine dair meşru argümanlar var, diğerleri de ayrılması gerektiğine dair. Ancak büyük bir bölgesel belirsizliğin ve birçok olası sorun senaryosunun olduğu bir dönemde, ABD başkanlık seçimleri öncesinde şu anda bir karar vermek için iyi bir neden yok.

Biden kazanırsa ya da Trump kazanırsa ABD’nin Irak’taki varlığı nasıl olur?

Hangi liderin başkan olduğuna göre senaryoların çok farklılaşacağını düşünmüyorum. Şu anda bu konu hakkında önceki cevabımın ötesinde söyleyecek fazla bir şeyim yok.

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

Yemenli Büyükelçi Husilerle müzakere sürecini anlattı

Yayınlanma

Yemen’in Ankara Büyükelçisi Mohamed Saleh Ahmed Turiq, Husilerle müzakere süreci, Gazze savaşı, Kızıldeniz’deki gelişmelerle ilgili sorularımızı yanıtladı.

Yemen hükümeti ile Husiler arasındaki müzakereler hangi aşamada? Siz Yemen’de kalıcı bir siyasi çözümün mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?

Müzakereler devam ediyor ve dosya şu anda Umman ve Suudi Arabistan’daki kardeşlerimizde bulunuyor. Ancak müzakereler, Husilerin barışa olan bağlılık eksikliği nedeniyle aksıyor. Siyasi çözüm mümkündür, ancak Husilerin Yemenlilere eşit haklara sahip olduklarını ve dini kutsallık adı altında silah taşıyıp iktidarı tekelleştirmemeleri gerektiğini kabul etmeleri şartıyla. Aksi takdirde, bu tutumları Yemenliler tarafından kabul edilmeyecektir.

Husilerin geçen ayın sonunda tek taraflı olarak ellerindeki 100 esiri serbest bırakması müzakerelere olumlu bir katkı sağladı mı?

Evet, olumlu bir adım oldu, ancak Yemenli liderlerin tüm esirlerin karşılıklı olarak serbest bırakılması arzusuna yeterli gelmemektedir. Ayrıca, serbest bırakılan esir sayısı oldukça azdır ve bu kişilerin yerini yeni esirlerin almış olması muhtemeldir.

Gazze’deki katliam Yemen’deki siyasi krizi doğal olarak gölgede bıraktı. Hükümetinizin müzakere yürüttüğü Husiler’in Gazze halkına destek için İsrail ile bağlantılı gemileri hedef alması bölge ve özellikle Arap halkları nezdinde takdir edilirken, başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinin de tepkisini çekiyor. Siz Yemen’de farklı tarafta bir yetkili olarak Husilerin İsrail karşıtı eylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yemenliler geçmişte, bugün ve gelecekte Filistin davasının yanındadır. Ancak Husilerin bu eylemleri görünüşte iyi niyetli olsa da aslında altında kötü niyet barındırmaktadır. Kızıldeniz’de olanlardan en çok etkilenenler Yemenlilerdir ve bu bölgedeki sorunların etkileri oldukça fazladır. Tüm bölge ve dünya bu tehditlerle yüzleşmek için sorumluluk üstlenmelidir.

Gazze krizi nedeniyle gölgede kalan diğer bir kriz de Yemen’deki kıtlık sorunu. Yemen hükümeti daha fazla insani yardım sağlama çabaları dışında kendi kaynakları ile bu sorunu çözmek için bir plan uyguluyor mu?

Yemen, Gazze olaylarından önce ve sonra da acı çekmektedir, özellikle Husilerin petrol ve gaz ihracatını engellemesinden sonra… Ekonomik durumu düzeltmek için çabalar sürmektedir, ancak bunlar yeterli değildir ve mevcut krizi karşılamaya yetmemektedir. Yemen, mevcut krizi çözmek için bölgesel ve uluslararası desteğe acilen ihtiyaç duymaktadır.

Çin’in Yemen’e yönelik insani yardımın yanı sıra yatırım planları da gündeme geldi. Şu an için herhangi bir yatırım söz konusu mu? Bu yönde projeler var mı? Öte yandan Çin, Yemen krizinde kolaylaştırıcı bir rol oynamak istediğini de gündeme getirmişti. Bunu nasıl karşılarsınız?

Çin’i büyük bir devlet olarak takdir ediyoruz ve Yemen’de barış için etkin bir rol oynamasını temenni ediyoruz. Benzer bir rol üstlenmek isteyen dost ülkelerin de gerçek barış için çaba göstermelerini memnuniyetle karşılıyoruz.

Yemenli yöneticiler Türkiye ile ilişkileri daha da geliştirmek istediklerini belirtmişti. Ticaret, güvenlik gibi alanlarda somut görüşmeler ve işbirlikleri var mı?

Yemen-Türkiye ilişkileri tarihidir ve her gün gelişmektedir. Türkiye ile siyasi ve ekonomik alanlarda uyum içindeyiz, özellikle Suudi Arabistan-Mısır-Türkiye yakınlaşması çerçevesinde. Yemen, güvenlik ve barış sağlandığında ticari ve ekonomik işbirliği kapılarını açan umut vaat eden bir ülkedir ve Türkiye bu iş birliğinde ön sıralarda yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English