Bizi Takip Edin

Ortadoğu

ABD-İran görüşmeleri ve İsrail sabotajı

Yayınlanma

Editörün notu: ABD/Orta Doğu Projesi’nin başkanlığını yürüten ve Başbakan Ehud Barak döneminde Taba’da, Başbakan İzak Rabin döneminde ise Oslo B’de Filistinlilerle görüşmeleri yürüten eski bir İsrailli müzakereci olan Daniel Levy’nin kaleme aldığı bu makale, ABD ve İran arasında devam eden müzakere süreçlerinde İsrail’in üstlendiği amansız sabotajcı rolünü detaylarıyla inceliyor. İsrail, kendi bölgesel emelleri uğruna ABD’yi maksimalist bir savaşın içine çekmeye çalışırken, Trump’ın İbrahim Anlaşmaları’nı genişletme yönündeki hamleleri de müzakereleri çıkmaza sürüklemeyi hedefleyen kasıtlı bir taktik. Levy, sözde barış çabalarının İsrail’in işgalci politikalarına meşruiyet kazandırmaktan öteye geçemediğini vurguluyor. Aynı zamanda Lübnan’da tırmandırılan askeri gerilimin ve Gazze’deki tahribatın, İran’la yapılabilecek olası bir anlaşmayı tümden baltalamak için yürütülen bir devlet stratejisi olduğunu gözler önüne seriyor.


ABD-İran görüşmeleri ve İsrail sabotajı

İbrahim Anlaşmaları’nın dirilişi ve Lübnan/Gazze tırmanışı
Daniel Levy
1 Haziran 2026

Son günlerde, bir mutabakat zaptına varılması ve/veya ateşkesin uzatılması amacıyla arabulucular vasıtasıyla yürütülen ABD-İran görüşmelerinde yakın zamanda bir ilerleme kaydedileceğine dair söylentiler ayyuka çıktı. Buna paralel olarak, Beyaz Saray’ın açıklamalarında alışılagelmiş o gülünç savaş çığırtkanlığına ve bazen Tahran’ın da karşılık verdiği, ABD’nin İran’a yönelik zaman zaman başvurduğu askeri kışkırtmalara şahit oluyoruz.

Pakistan, Katar ve diğerlerinin öncülüğündeki arabulucu taraflar, bir anlaşmanın ana hatlarını örmeye çalışırken ağır bir yük sırtlanıyor. Önlerinde sayısız zorluk var; ancak bunların en başında ABD yönetiminin strateji, tutarlılık ve ciddiyetten yoksun olması geliyor.

Bu yazı, varılsa dahi uygulanması zor olacak bir anlaşmanın teferruatları üzerine fikir yürütmek yerine; İsrail’in savaşın nasıl başlatılacağını tasarlarken oynadığı rol kadar, savaşın sona ermesini engellemede de ne denli nüfuz sahibi olmaya çalıştığına odaklanıyor.

Görüşmeler, ister şimdi ister daha sonra olsun, İsrail’in entrikalarından bağımsız olarak zaten hüsrana uğramaya mahkûm olabilir. İsrail’in kasıtlı, kararlı ve amansız bir sabotajcı gibi hareket etmek için harcadığı çabaya bakılırsa, görünüşe göre kendileri de buna tam kâni olmuş değil.

Gündemdeki seçenekler aslında önceki yazımda ana hatlarını çizdiğim dört ihtimalle aynı. Üstelik görüşmelerin çözmeye çalıştığı sorunların birçoğu, doğrudan İsrail ve ABD’nin bu savaşı başlatmasıyla ortaya çıktı. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ihtiyacından tutun da, nükleer silah elde etmemeyi (Dini Lider’in fetvası da dahil olmak üzere) taahhüt etmiş bir İran liderliğinin suikasta kurban gitmesine; elinde daha fazla koz bulunduran, müzakere sürecine bel bağlamaya daha az istekli olan ve ekonomik ihtiyaçları artan (dolayısıyla yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve Hürmüz Boğazı geçişi için bakım ücreti koyma ihtimali üzerinde daha fazla direten) bir İran’ın yaratılmasına kadar pek meselenin ardında bizzat onların eylemleri var.

Ancak İsrail’in niyetleri zaten gün gibi ortada; burada fazlaca bir çıkarım veya yoruma mahal yok. İsrail yönetiminin söylemlerini, eylemlerini ve İsrail medyasındaki stenografların sadakatle sayfalarına taşıdığı yetkililerden gelen arka plan brifinglerini yakından takip ettiğinizde varabileceğiniz tek bir sonuç var: İsrail suları daha da bulandırmak adına diğer cephelerdeki askeri eylemlerine hız verirken, bir yandan da ABD’yi yeniden maksimalist bir askeri harekâtın içine çekmeye, görüşmeleri rayından çıkarmaya ve müzakereler için kasıtlı olarak ulaşılamaz hedefler koymaya kararlı.

Geçtiğimiz haftanın en tuhaf gelişmelerinden biri, Başkan Trump’ın ortaya attığı ve ardından tekrarladığı, herhangi bir ABD-İran anlaşmasının ardından İbrahim Anlaşmaları’nın devasa bir ölçekte genişletilmesi gerektiği ve hatta bunun ABD’nin anlaşmaya girmesi için bir şart olabileceği iddiasıydı.

Başkan Trump, 23 Mayıs Cumartesi günü Suudi Arabistan, BAE, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn liderleriyle İran savaşının gidişatını ve diplomatik çabaları değerlendirdiği bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. 25 Mayıs Pazartesi günü Trump, Truth Social hesabı üzerinden şu paylaşımı yaptı: “Tüm bu ülkelerin, en azından eşzamanlı olarak, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalaması zorunlu olmalıdır. Bahsi geçen ülkeler Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (zaten üye!), Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn’dir (zaten üye!).”

Trump bu iddiasını, 27 Mayıs Çarşamba günü kabine toplantısı olarak da bilinen ve televizyondan yayınlanan o dalkavuklar meclisinde Kuveyt’i de işin içine katarak tekrarladı (aynı oturumda Trump, bir başka KİK üyesi devlet olan Umman’ı ‘havaya uçurmakla’ tehdit etti). Trump’ın İbrahim Anlaşmaları unsurunu İran müzakerelerine bu kadar ani ve tuhaf bir şekilde dahil etmesi, bölgedeki muhatapları tarafından görünüşe göre şaşkınlık ve inançsızlıkla karşılandı.

Bu gelişme, önceki gün Trump ile Netanyahu arasında gerçekleşen ve iki lider arasında o hafta kayıtlara geçen üçüncü görüşme olan bir başka telefon trafiğinin ardından yaşandı. Medyaya yansıyan haberlere göre Netanyahu, müzakerelerde ele alınan tutumların peşinden gitmemesi konusunda Trump’a baskı yapıyordu.

Senatör Lindsey Graham hemen furyaya katılarak X’te şu mesajı paylaştı: “Suudi Arabistan ve diğerlerine… Başkan Trump’ın önerdiği bu yoldan gitmeyi reddederseniz, bunun gelecekteki ilişkilerimiz için ağır yansımaları olacak ve bu barış teklifini kabul edilemez kılacaktır.” Graham’ın İsrail’in güvenilir bir sözcüsü olduğu düşünüldüğünde, bu durum söz konusu hamlenin bir İsrail inisiyatifi olduğu izlenimini daha da pekiştirdi.

İbrahim Anlaşmaları’nı genişletmenin tam zamanı olduğu fikrinin Netanyahu tarafından öne sürüldüğü düşüncesi, bu fikrin nereden çıktığına dair açık ara en makul değerlendirmedir ve Netanyahu’nun savaş boyunca yaptığı yorumlarla da örtüşmektedir. Bunun, böyle bir sıçramanın başarılabileceğine dair bir İsrail beklentisinden kaynaklanmadığı kesinlikle açıktır. Aksine bu, müzakerelerdeki olası bir ilerlemeyi (en azından) zorlaştırmak veya en iyi ihtimalle tümden sabote etmek için tasarlanmış şeffaf bir zehirli haptır.

Bölgedeki çok üst düzey yetkililer, bunun İsrail tarafından tezgahlanan bir sabotaj girişimi olduğuna inandıklarını bana doğruladılar.

The New York Times dahi, “Trump’ın bu anlaşma ile İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi arasında kurduğu bağın, (Orta Doğu bölgesinde) büyük ölçüde şaşkınlık verici bir sessizlikle karşılandığını” bildirdi ve “saydığı ülkelerin yarısının -Mısır, Ürdün ve Türkiye gibi- zaten İsrail ile ilişkileri olduğuna, Suudi Arabistan, Katar ve Pakistan’ın da bulunduğu diğer yarısının ise yakın zamanda böyle bir ilişki kurmaya hiç niyetlerinin olmadığına” dikkat çekti.

İşin aslına bakılırsa Trump, bu normalleşme hamlesini olabilecek en elverişsiz zamanda yapıyordu. Böylesi bir hamle, (bunun merkezinde Suudi Arabistan yer alıyor) açık ya da gizli, İsrail-Suudi bağlarının giderek derinleştiği bir arka planda gerçekleşmiyor.

Gazze’deki mezalimin boyutu netleştikçe ve bölgenin normalleşmeye olan bakışı daha da karardığından beri Suudi Arabistan, İsrail ile bağların genişletilmesini, bir Filistin devletine giden yolda somut ve geri döndürülemez adımlar atılmasına bağlayan net bir tutumu defalarca ortaya koydu; ki bu tutum son günlerde Trump’a cevap olarak Suudi yorumcular tarafından da yineleniyor.

Bu aynı zamanda Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında derin gerilimlerin yaşandığı bir döneme denk geliyor ve Suudilerin İbrahim Anlaşmaları’na katılarak BAE’nin izinden gideceği fikri kulağa bilhassa hayalperest geliyor. Eğer bir gün İsrail-Suudi ilişkileri başlarsa, bu bizzat Suudilerin tasarladığı bağımsız bir mimariyle gerçekleşecek; Riyad’ın Abu Dabi damgalı bir trene atlamasıyla değil.

Suudilerin ve diğer Körfez ülkelerinin endişelerini hiçe sayarak ve onları ezip geçerek İran’a karşı yürütülen İsrail ilhamlı savaş, Krallığı Netanyahu’nun arzuladığı o kucaklaşmaya yaklaştırmadı; bilakis, bizzat İsrail’in bölgede istikrarsızlaştırıcı ve radikalleştirici bir unsur olduğunu bir kez daha kanıtladı. Son aylarda Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Mısır arasında gözlemlenen daha yakın eşgüdümün resmileşmesinin bir nedeni de işte budur.

Bu arada İsrail, İsrailli liderler ve Netanyahu’nun yankı odası, Suudi Arabistan’a baskı yapma ve onu karalama girişimlerine hız verdi (Filistin cephesindeki herhangi bir “ilerlemeye” karşı tamamen retçi bir tavır içinde olduklarını söylemeye bile gerek yok). 2025’in sonları ve 2026’nın başlarında Yemen ve Sudan meseleleri etrafında alevlenen Suudi-BAE sürtüşmesinin ardından, ABD’deki İsrail lobisine yakın kaynaklar, Suudi medya kuruluşlarını antisemitizm yapmakla suçlayan kampanyalar başlattı.

İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Ekim 2025’te şu ifadeleri kullandı: “Eğer Suudi Arabistan bize bir Filistin devleti karşılığında normalleşme teklif ediyorsa, kalsın teşekkürler… Suudi çöllerinde develerinize binmeye devam edin.”

Hükümet yanlısı Israel Hayom gazetesinde 24 Mayıs Pazar günü bir yazı kaleme alan Netanyahu’nun medyadaki sırdaşı Ariel Kahana, mevcut savaşta İran’ın elde ettiği başarının “İran’ın istihbaratından değil; daha çok Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın korkaklığından kaynaklandığını” [Kahana’ya göre savaşa daha agresif bir şekilde katılıp İsrail’in yanında yer almadığı için] öne sürdü.

Hatta Trump’ın son girişiminden önce bile Suudi mevcut ve eski yetkililer, İsrail’in bir “baş belası” ve “İran’dan daha büyük bir bölgesel tehdit” olduğunu, “İsrail’in olduğu her yerde yıkım ve harabenin boy gösterdiğini” dile getiriyorlardı.

Trump’ın İbrahim Anlaşmaları’nı genişletme talebine Suudi ve bölgesel yorumculardan gelen tepkiler alışılmadık derecede sert ve iğneleyiciydi. Londra Küresel Strateji Enstitüsü Direktörü Mamun Fandi bu ruh halini çok iyi özetledi: “İsrail, Suudi Arabistan için stratejik bir kazanım değildir… her Arap devletinin İsrail’in yörüngesine girmesi gerektiği varsayımı, jeopolitik bir gerçeklik değil, İsrail’in kendi kibrinin ürettiği bir fantezidir.”

Pakistanlı yetkililer de benzer şekilde bu teklifle aralarına mesafe koyarken, Pakistan Savunma Bakanı Hoca Asıf söz konusu talebin “kendi temel ideolojileriyle çatıştığını” belirtti. İsrail ile (şu sıralar son derece gergin olan) ilişkilere sahip Türkiye bile, İsrail’in kendi ülkelerini giderek daha fazla hedef aldığına dikkat çekiyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, nisan ayında yaptığı açıklamada, “Düşmansız yaşayamayan İsrail’in, şimdi de İran’dan sonra Türkiye’yi yeni düşman ilan etme arayışında olduğunu” ifade etti.

İsrail’in sabotajının yoruma daha da kapalı olan diğer ayağı ise, başta Lübnan olmak üzere -Gazze’yi de unutmamak gerek- sahadaki askeri harekatlarını tırmandırmasıdır.

Mevcut “ateşkesimsi” dinamiği neredeyse rayından çıkaran en çetrefilli meselelerden biri, İsrail’in 8 Nisan’da duyurulan gerilimi düşürme düzenlemesinin dışında Lübnan cephesini bırakmasıydı. Pakistanlı arabulucular ateşkesin Lübnan için de geçerli olduğunu savunmuş, ancak İsrail’in baskısı altındaki Amerika, (Gazze’deki o pek de ateşkes sayılmayan duruma benzer şekilde) Lübnan’ı da kapsayan (sözde) bir ateşkeste mutabık kalınana dek ikircikli bir tavır sergilemişti.

Hizbullah’ın yenilgiye uğratıldığı düşünülen Lübnan da dahil olmak üzere pek çok cephede vaat ettiği zaferleri kazanamadığı için topa tutulan bir İsrail hükümeti açısından, son günlerde yoğunlaşan askeri harekatlar tam bir kazan-kazan durumu yaratıyor. En basit tabirle İsrail böylece daha fazla yıkım ve tahribat yaratma fırsatı buluyor; ancak asıl beklenti, Lübnan’daki bu tırmanışın dengeyi daha da sarsması, İran’la bir anlaşma ihtimalini zayıflatması ve nihayetinde uzlaşmayı ulaşılabilir olmaktan bütünüyle çıkarmasıdır.

Lübnan’da büyük çatışmaların mart ayında yeniden alevlenmesi İsrail cephesinde işe yaramadı. Hizbullah, direniş hareketlerinin hep yaptığı gibi, duruma uyum sağlayarak stratejisini yeniden kurguladı; örneğin İsrail’in zayıf noktalarını açığa çıkarmak için ucuz fiber optik drone teknolojisi gibi yeni yöntemler buldu. İran ateşkesinin yürürlüğe girmesinden bu yana yaşanan dokuz İsrail zayiatının temel nedeni de buydu.

Geçtiğimiz hafta Lübnan’daki İsrail operasyonlarına çok daha fazla hız kazandırma sözü vererek “gaza daha da sert basacaklarını” vurgulayan Netanyahu, 31 Mayıs Pazar günü vitesi daha da artırarak İsrail’in Lübnan’daki varlığını ve işgalini genişletip derinleştirmeyi vaat etti. İsrail basınına göre İsrail aynı zamanda Beyrut’a yönelik geniş çaplı hava saldırılarını yeniden başlatmakla tehdit ediyor. Tüm bunlar, İsrail’in yeni Lübnan harekâtının ne derece hayal kırıklığı yaratan sonuçlar doğurduğunu ve Netanyahu için nasıl bir siyasi ve seçim külfetine dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Savaş çığırtkanlığının ve saldırganlığın sözde “muhalefet” cephesinin bile derinlerine nüfuz ettiği düşünüldüğünde, Netanyahu’ya yöneltilen eleştiriler, Lübnan savaşının yeterince agresif ve iddialı bir boyutta olmadığı yönünde şekilleniyor. Beaufort Kalesi’nin ele geçirilmesi bile askeri yorumcular tarafından “düşük stratejik öneme sahip” olarak nitelendirilirken, üst düzey İsrail ordusu yetkililerinin “Günün sonunda bir tepeyi daha fethettik işte” şeklindeki sözlerine atıfta bulunuluyor.

Geçtiğimiz günlerde İsrail, yaklaşık 200 bin kişiye ev sahipliği yapan Lübnan’ın en büyük beşinci şehri Sur’un tamamı için tahliye emri verdi ve emrin verilmesinden sonraki iki saat içinde şehri vurmaya başladı. Bu artık sistematik bir uygulama. İsrail’in mart ayında Lübnan harekâtını yeniden başlatmasından bu yana 1,2 milyonu aşkın insan yerinden edildi; ki bu, Lübnan nüfusunun yaklaşık dörtte birine tekabül ediyor. Reuters, İsrail’in şu ana kadar Lübnan’ın yüzde 20’sini kapsayan ve “daha önce Litani Nehri’ne kadar ilan ettiği tampon bölgenin çok ötesine geçen” tahliye emirleri verdiğini bildirdi. Eğer bu bir İsrail propaganda metni olsaydı, bunun 80 milyon Amerikalının evlerinden zorla çıkarılmasına eşdeğer olduğuna dikkat çekilirdi.

İsrail, sağlık altyapısına, ambulanslara ve ilk müdahale ekiplerine yönelik saldırılar düzenlerken; video kayıtları İsrail’in “çifte vuruş” (bir drone saldırısının ardından hemen yardıma koşan sağlık görevlilerine ve çevredekilerin hedef alındığı ikinci bir saldırı) taktiğini defalarca kullandığını belgeliyor.

Tüm bunlar, İsrail’in Lübnan’da bir savaş olacağı -Lübnan hükümeti için tek seçeneğin bu savaşın dışarıdan İsrail tarafından mı, yoksa (hükümetin baskılara boyun eğip tam ölçekli bir iç savaşı yeniden alevlendirmesi halinde) içeriden Lübnan devlet yapıları tarafından mı yürütüleceği- yönündeki tutumunu koruduğu İsrail-Lübnan görüşmeleriyle eşzamanlı olarak yaşanıyor.

Son günlerde İsrail’in Gazze’deki katliamlarında gözlemlenen artış, doğrudan İran görüşmelerini çökertmekle bağlantılı değil; zira İran Gazze’yi müzakere masasına getirmiş değil. İsrail’in Filistin halkına karşı yerinden etme ve yok etmeye dayalı sıfır toplamlı stratejisini sürdürmesi, bölgedeki zehirli ve öfkeli atmosfere şüphesiz katkıda bulunarak Trump’ın ‘hemen şimdi normalleşme’ dayatmasının ne kadar gülünç olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

Ancak Gazze’deki hamleler (ve Batı Şeria’da süregelen saldırılar), ABD tarafından İsrail’e İran ve/veya Lübnan cephesinde bir sessizlik dönemi dayatılması halinde, İsrail’in büyük ihtimalle Filistin cephesindeki askeri faaliyetlerini daha da tırmandırmak için fırsat kollayacağının bir sinyalini veriyor.

Sözde Barış Kurulu ve onun Gazze mekanizması hakkında şimdilerde -hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde- ifşa edilen hususlara da kısaca değinmekte fayda var: Bu yapı pratikte İsrail maksimalizmini ilerletmek için kullanılan bir araçtan ibaret.

Ekim ayındaki sözde ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana İsrail saldırıları Gazze’de 900’den fazla Filistinliyi katletti ve Netanyahu, İsrail’in şu anda elinde tuttuğu yüzde 60’lık dilimi aşan doğrudan Gazze işgalini yüzde 70’e veya daha fazlasına çıkarma taahhüdünde bulundu. Drop Site’tan Jeremy Scahill, Gazze etrafındaki dinamikleri, Barış Kurulu’nu ve oradaki sözde müzakere çabalarını benim de bazı düşüncelerimi içeren derinlemesine bir incelemeyle ele alıyor.

Birçok açıdan Barış Kurulu, İsrail’in eylemlerini sınırlamak yerine onları meşrulaştırıyor. Gazze’nin yönetimini fiilen Barış Kurulu’nun tamamen Amerikan güdümlü, Büyük İsrail fanatiği Aryeh Lightstone ve BAE Diplomasi Akademisi çalışanı Nickolay Mladenov tarafından idare edilen bir alt organına devreden 2803 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararının Kasım 2025’te kabul edilmesinin ardından, bu kurumun artık Birleşmiş Milletler onayıyla faaliyet göstermesi işin rahatsız edici boyutlarından biri.

Financial Times’ın yakın zamanda ifşa ettiği üzere, Barış Kurulu bünyesinde Gazze’nin yeniden inşası ve yardımlar için ayrılan ve uluslararası denetim açısından tanınmış bir mekanizmaya sahip olan tek fonun -Dünya Bankası’nın yönettiği hesabın- içinde tek bir kuruş bile bulunmuyor. Asıl dönen ve Trump’ın dostları ile ailesine yakın özel şirketlerin vurgunculuğuna ve istismarına açık olan paralar, kamusal şeffaflıktan tamamen yoksun ayrı bir JP Morgan hesabında tutuluyor.

Bu durum bir taraftan Gazze’deki Filistinlilerin mahkum edildiği korkunç koşulları daha da vahim bir boyuta taşırken, diğer taraftan İsrail’in üstlenmesi gereken hesap verebilirlikten ve ödemesi gereken tazminatlardan paçasını sıyırmasına olanak tanıyor, aynı zamanda donör ülkelerin sürece dahil olma şevkini de kırıyor. Bu mekanizmalar belki de en iyi, İsrail’in bölgeden kalıcı olarak süremediği Filistinlilere yönelik hazırladığı Bantustan planını bir sonraki seviyeye taşıması olarak okunabilir.

Ortadoğu

“Barış Kurulu”, İsrail’in Gazze’deki işgalini genişletmesine sessiz kaldı

Yayınlanma

İsrail, geçen sene imzalanan ateşkes anlaşmasındaki “Sarı Hat” pozisyonlarına sadık kalmamasına rağmen “Barış Kurulu” işgalin genişlemesine sessiz kaldı.

Times of Israel’de (ToI) yer alan değerlendirmeye göre, Hamas’ın silahsızlanma önerisini onaylamasından birkaç saat sonra gazetecilere bilgi veren üst düzey bir ABD’li yetkili, bu önerinin uygulanmasına derhal başlanabileceğini, çünkü süreci ilerletmek için İsrail’in onayı bile gerekli olmadığını söyledi.

ABD’li yetkili, İsrail’in eylül ayında ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze savaşını sona erdirmek için hazırladığı 20 maddelik plana zaten razı olduğunu savundu.

Tel Aviv’den sadece bu genel çerçeve içindeki taahhütlerini yerine getirmesi isteniyordu. Oysa 15 maddelik silahsızlanma planı yalnızca “Barış Kurulu” ile Hamas arasında ele alınacak bir konuydu.

Ne var ki, Başbakan Binyamin Netanyahu olaya farklı bir açıdan baktı ve silahsızlanma planına karşı çıktı.

Netanyahu, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) hem 15 maddelik hem de 20 maddelik önerilerde öngörülen hiçbir geri çekilmeyi gerçekleştirmeyeceğini vurguladı.

İsrail’in desteğinin aslında gerekli olduğunu kabul eden “Barış Kurulu”, bunun üzerine Tel Aviv’in desteğini sağlamak için yoğun bir şekilde görüşmeler yaptı. 

Bununla birlikte, silahsızlanma önerisinde herhangi bir değişiklik yapılması halinde, Hamas’ın bu öneri için zorlukla kazanılan desteğini kaybetme riski ortaya çıkacaktı.

Buna bağlı olarak, ToI’ya göre “Barış Kurulu”, savaş sonrası Gazze’nin yeniden inşasının nasıl yürütüleceği konusunda önemli bir belirsizlik sergiledi ve kararlar zaman zaman duruma göre [ad hoc] alındı.

Bunun bir örneği, “Sarı Hat” demarkasyon çizgisinin tanımında görülebilir. Hamas ile Ekim 2025’te imzalanan ateşkes anlaşmasının şartları uyarınca, İsrail’in kuvvetlerini Gazze Şeridini kabaca doğu ve batı olmak üzere ikiye ayıran bu sınır çizgisine çekmesi gerekiyordu.

Bu geri çekilme sonucunda IDF, Şeridin yüzde 53’ünü kontrol altında tutmaya devam edecekti.

Fakat bu ateşkes anlaşması, Trump’ın 20 maddelik planının yalnızca ilk aşamasıydı. İkinci aşamada, Hamas’ın silahlarını teslim etmesi ve İsrail’in Gazze Şeridinden tamamen çekilmesi öngörülüyordu.

Hamas ile yürütülen ikinci aşamadaki silahsızlanma görüşmeleri tıkanınca Netanyahu, IDF’ye Gazze’nin %70’ini işgal etme talimatı verdi.

Böylece Sarı Hat, sahile doğru birkaç yüz metre ilerletildi ve Gazze Şeridinde yaşamaya zorlanan yaklaşık 2 milyon Filistinlinin yaşamak zorunda kaldığı alan daha da daraltıldı.

Ekim ayındaki ateşkesin geri çekilme şartlarının açıkça ihlal edilmesine rağmen, “Barış Kurulu” İsrail’den politikasını değiştirmesini talep etmekten kaçındı.

Bir Arap diplomatın Times of Israel’e aktardığına göre kurulun bazı yetkilileri, arabuluculuk yapan Mısır, Katar ve Türkiye’ye, Hamas’ın kurulun silahsızlanma planını kabul etmesi halinde İsrail’in bunu yapacağına dair güvence verdi.

Aylar süren müzakerelerin ardından, Hamas 30 Temmuz’da tam da bunu yaptı. Hamas’ın kademeli silahsızlandırılmasına ilişkin onaylanan öneri, İsrail’den “Şarm Şeyh Protokolü kapsamında kalan tüm taahhütleri gecikme olmaksızın tam olarak yerine getirmesini” gerektiriyor.

Bu protokol, 2025 ateşkes anlaşmasının adı ve diğer hususların yanı sıra İsrail’in Sarı Hat’a geri çekilmesini öngörüyor.

Öte yandan Times of Israel şu soruları soruyor: “Peki, hangi Sarı Hat? İsrail’in Gazze Şeridi’nin %53’ünü kontrol altında tuttuğu ilk Sarı Hat mı, yoksa İsrail’e bölgenin %60 ila %70’ini kontrol etme imkânı veren daha yeni olanı mı?”

“Barış Kurulu”nun Gazze’deki baş temsilcisi Nikolay Mladenov, pazar günü Kanal 12’a verdiği mülakatta bu konuya ilişkin bazı açıklamalarda bulunurken, bazı soruları da yanıtsız bıraktı:

“İsrail şu anda Sarı Hat’ta bulunuyor. Askerleri orada konuşlanmış durumda. Bizim talebimiz, IDF’nin askerlerini Sarı Hat’tan daha ileriye konuşlandırmamasıdır. Askerlerin bu mevzilerde kalmasını istiyoruz.”

“Barış Kurulu” sözcüsü, Mladenov’un açıklamalarının ötesinde daha fazla ayrıntı vermeyi reddetti.

Gelgelelim, isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan ve konuyu yakından bilen bir kaynak, İsrail’in son aylarda Sarı Hattı kaydırmış olabileceğini ama askerlerinin bu çizgiyle birlikte hareket etmediğini söyledi.

Kaynak, bunun yerine askerlerin orijinal Sarı Hat’ın ötesine uzanmayan mevzilerde kaldıklarını iddia etti.

Bununla birlikte, bir İsrailli yetkili ve arabuluculuk yapan ülkelerden birine mensup bir Arap diplomat bu iddiayı yalanlayarak, IDF’nin orijinal Sarı Hat’ın çok ötesinde konuşlanmış birlikleri olduğunu vurguladı.

Arap diplomat, silahsızlanma önerisinin hayata geçirilmesi için İsrail’in bu güçleri orijinal Sarı Hat’a geri çekmek zorunda kalacağını söyledi.

İsrailli yetkili ise, Hamas silahsızlanmaya başlayana kadar IDF’nin orijinal Sarı Hat’ın ötesindeki mevzilerini koruyacağını belirtti.

İsrail’in kendisinin kabul ettiği şartlara göre, Hamas’ın silahsızlanmaya başlamasından önce, Ekim 2025 ateşkes anlaşması kapsamındaki tüm taahhütlerini yerine getirmesi gerekiyor.

Süreci daha da karmaşık hale getiren bir diğer husus ise, bu taahhütlerin “Barış Kurulu” tarafından tam olarak kamuoyuna açıklanmamış olmasıdır.

Bu taahhütlerin çoğu, Ekim 2025 ateşkes anlaşmasının gizli bir insani yardım ekinde yer alıyor ve bu ek, geçtiğimiz yıl boyunca yalnızca kısmen sızdırılmış durumda.

Diplomat, bu taahhütlerin arasında her gün 600 kamyonluk insani yardımın Gazze’ye girişinin kolaylaştırılması; sınır geçişlerindeki faaliyetlerin genişletilmesi; yakıt, barınak ve tıbbi malzemelere erişimin artırılması; ve kritik altyapı onarımlarına izin verilmesi yer aldığını belirterek, İsrail’in bu taahhütlerin çoğunu yerine getirmediğini vurguladı.

İnsani taahhütlerin yanı sıra, “Barış Kurulu”nun İsrail’den hâlâ beklediği diğer adımlar arasında, Gazze Şeridinin yönetiminde Hamas’ın yerini almakla görevli Filistinli teknokratik komitenin yanı sıra, bölgenin güvenliğini sağlamak ve silahsızlanma önerisini kolaylaştırmaktan sorumlu Uluslararası İstikrar Gücü’nün Gazze’ye girişine izin verilmesi yer alıyor.

Arap diplomat, İsrail’in ayrıca yeni Filistin polis gücüne katılacak birkaç bin aceminin eğitim için Mısır’a gitmesine hâlâ izin vermediğini belirtti.

Konuya yakın bir kaynak, İsrail’in en önemli talebinin (Gazze’deki askeri operasyonların durdurulması) halihazırda yerine getirildiğini belirtti.

Netanyahu başlangıçta bu talebe direndi ve Hamas’ın silahsızlanma planını onaylamasının hemen ardından gelen hafta sonu boyunca Gazze genelinde bir dizi büyük çaplı saldırı emri verdi.

Fakat 3 Ağustos’tan bu yana bu saldırılar azaldı.

Arap diplomat, kurulun şimdi de Hamas’ın Gazze Şeridi genelinde kendi askeri operasyonlarını durdurarak aynı yolu izlemesini beklediğini söyledi.

Diplomat, bunların arasında Gazze sokaklarına silahlı ve üniformalı kişilerin konuşlandırılmasının da yer aldığını belirterek, Hamas’ın Netanyahu’nun silahsızlanma planını kamuoyu önünde reddetmesine tepki olarak bu tür güç gösterilerini yoğunlaştırdığını iddia etti.

Trump yönetimi, Netanyahu’nun teklife karşı kamuoyuna yönelik söylemlerinden pek rahatsız olmamış görünüyor.

Üst düzey bir ABD’li yetkili, gazetecilere başbakanın yaklaşan seçimler öncesinde yalnızca sağcı tabanını memnun etmeye çalıştığını söyledi.

ABD’li yetkili, daha önemli olanın, saldırıların durdurulması gibi başbakanın “sessizce onayladığı” adımlar olduğunu savundu.

Fakat Arap diplomat, İsrail’den hâlâ atılması gereken uzun bir adımlar listesine dikkat çekti ve bunların hepsinin 27 Ekim’deki seçimlerden önce yerine getirileceğine dair şüphelerini dile getirdi.

Gazetecilere brifing veren üst düzey ABD’li yetkili, İsrail’in 15 maddelik planı onaylamasının gerekli olmadığını savunmaya çalışsa da, belgenin metni aksini gösteriyor.

Belgede, “Bu Yol Haritasının zaman çizelgesi ve uygulama mekanizmaları, tüm tarafların Yol Haritasını onaylamasından sonraki 14 gün içinde hazırlanacaktır” deniyor.

Bir “Barış Kurulu” yetkilisi, başlangıçta Times of Israel gazetesine, Hamas’ın 30 Temmuz’da planı onaylamasının bu 14 günlük süreyi başlattığını iddia etmişti.

Fakat bir gün sonra aynı yetkili bu iddiasından geri adım atarak, 14 günlük sürenin ancak İsrail’in tam olarak plana katılmasıyla başlayacağını vurguladı.

“Barış Kurulu”, bu ilk sürenin başladığını henüz kamuoyuna açıklamadı.

Arap diplomat ise arabulucuların, muhtemelen uymayabilecekleri bir zaman çizelgesine bağlı kalmak istemedikleri için bir duyurudan tamamen vazgeçilebileceğini belirtti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Mısır ile Libya 1 milyar dolarlık boru hattı için çalışmalara başladı

Yayınlanma

Mısır ve Libya, Libya ham petrolünü rafine edilmek üzere Mısır’a taşıyacak 1 milyar dolarlık bir petrol boru hattı projesini incelemeye başladı.

Bloomberg’in isimsiz bir hükümet kaynağına atıfta bulunarak bildirdiğine göre, iki ülke, Mısır’ın İskenderiye kentiyle Libya’nın Tobruk kentini birbirine bağlayacak 800 kilometrelik bir boru hattının inşasına yönelik ortak bir proje için finansman seçeneklerini değerlendiriyor.

Bu boru hattı, öncelikle Libya ham petrolünü İskenderiye’deki rafinerilere taşıyacak.

Yetkili, hükümetlerin ayrıca Libya’nın ihracat kapasitesini ve Mısır’daki rafinerilerin kapasitelerini göz önünde bulundurarak bir uygulama planı üzerinde çalıştıklarını ve boru hattının nihai kapasitesini belirlemeye çalıştıklarını belirtti.

Yetkili, bu boru hattının Libya’nın ham petrol üretimini artırmasına yardımcı olabileceğini ve aynı zamanda Mısır’ın iç pazarı için petrol ve petrol ürünlerine daha fazla erişim imkânı sağlayabileceğini belirtti.

ABD Enerji Enformasyon İdaresi’ne göre, OPEC üyesi Libya, yaklaşık 48 milyar varil ile Afrika’nın en büyük petrol rezervlerine sahip.

Libya Ulusal Petrol Şirketi’ne (NOC) göre, ülke temmuz ayında 41 milyon varilden fazla petrol üretti (günde 1,32 milyon varilin üzerinde) ve NOC Başkanı Mesud Süleyman’a göre, üretimi günde 1,5 milyon varile çıkarmayı hedefliyor.

Mısır için bu boru hattı, 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail-İran savaşı nedeniyle bölgenin petrol tedarikinde yaşadığı büyük aksaklıklarla boğuşurken ek bir ham petrol kaynağı sağlayabilir.

Mısır, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın en kalabalık ülkesi ve önemli bir emtia ithalatçısı. Veri şirketi CEIC’e göre, 2025 yılında Mısır’ın doğrudan ham petrol ithalatı ortalama günlük 41.625 varil civarındaydı. 

Bir hükümet yetkilisi 29 Mart’ta Bloomberg’e yaptığı açıklamada, Mısır’ın İran savaşının ardından Hürmüz Boğazı’nın neredeyse tamamen kapanması nedeniyle Kuveyt ham petrol arzının askıya alınmasını telafi etmek için ayda en az 1 milyon varil Libya petrolü ithal etmeyi hedeflediğini belirtmişti.

Kuveyt, nisan ayında bazı ham petrol ihracatları için mücbir sebep ilan etmişti. Fakat o zamandan beri üretimi artırdı ve ihracata yeniden başladı.

Merkezi Halk Seferberliği ve İstatistik Kurumu’na göre, ülkenin 2026 yılının ilk çeyreğinde toplam yakıt ithalat faturası, geçen yılın aynı dönemindeki 4,8 milyar dolara kıyasla %14 artışla 5,5 milyar dolara ulaştı.

Boru hattı planı, Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli ile Libya Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeybe arasında, petrol arıtma, doğalgaz ve elektrik alanlarında işbirliğinin genişletilmesine yönelik görüşmelerin ardından ortaya çıktı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD, Suriye’de kalan nükleer materyalin çıkarılmasına aracılık ediyor

Yayınlanma

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), ABD yönetiminin Suriye ve İsrail ile mutabakata varmasının ardından, Suriye’deki gizli bir tesiste depolanan nükleer materyali yakında buradan kaldıracak.

Axios’ta yer alan habere göre Trump yönetimi ve IAEA, söz konusu hassas tesisle ilgili olarak İsrail, Suriye ve hatta muhtemelen Türkiye’yi de içine alan bir gerginliğin tırmanmasını önlemek ve materyali güvence altına almak için acilen diplomatik bir anlaşmaya varmaya çalıştı.

ABD’li yetkililer, bu olayın Başkan Donald Trump’ın Suriye’ye yönelik yaklaşımını teyit ettiğini ve ABD’nin yeni Suriye hükümetiyle olan yakın ilişkilerini, potansiyel bir krizi etkisiz hale getirmek için nasıl kullandığını gösterdiğini belirtiyor.

Tesisle ilgili olarak aylarca süren ve birkaç hafta önce bir çözüme ulaşılan dramatik, perde arkasındaki tehdit ve diplomasi alışverişi gizli tutuldu.

Esad yönetimi, gizli El-Kibar reaktörünü merkezine alan gizli bir nükleer program geliştirmişti.

İsrail’in 2007 yılında reaktörü bombalamasının ardından Suriye’nin nükleer programı büyük ölçüde yok edildi. 

Fakat birkaç araştırma-geliştirme ve depolama tesisi kaldı ve bunlar çoğunlukla faal değildi.

Esad hükümetinin düşüşünün ardından IAEA, yeni Şam hükümetiyle bir anlaşma imzaladı.

Bu anlaşma, IAEA’nın El-Kibar reaktörünü ve Suriye’nin geçmişteki nükleer faaliyetleriyle bağlantılı diğer birkaç tesisi ziyaret etmesine izin verdi.

Orta Doğu Enstitüsü’nün yerleşik araştırmacısı Charles Lister, Suriye’nin yeni yönetiminin, “ülkenin uluslararası itibarını yeniden kazanma çabalarına zarar verebilecek, nükleer ve kimyasal silah dosyaları da dahil olmak üzere Esad rejiminden miras kalan hassas meseleleri çözmeye istekli olduğunu” söyledi.

İsrail’in son iki yıldır yakından izlediği tesislerden biri “Site 99” olarak adlandırılıyor.

İki İsrailli yetkiliye göre, Esad yönetimi burada El-Kibar nükleer reaktör projesinin bir parçası olan nükleer malzeme depolamıştı.

Bir ABD’li yetkili, bu malzemenin, nükleer yakıt döngüsünün bir parçası olarak daha sonra işlenip nihayetinde zenginleştirilebilen uranyum cevherinden elde edilen bir toz olan “yellowcake”i içerdiğini belirtti.

ABD’li yetkili, Esad yönetiminin El-Kibar tesisinden çıkan diğer kalıntıları ve “artıkları” da “Site 99”da depoladığını belirtti.

Bu tesisteki malzeme nükleer silah yapımında kullanılamasa da, bir “kirli bomba” yapımında kullanılabilir.

Bu, nükleer bir patlama yaratmak yerine, bir bölgeyi radyoaktif maddeyle kirletmek amacıyla radyoaktif maddeyi etrafa saçan konvansiyonel bir patlayıcı cihaz.

İsrailli yetkililer, Esad’ın düşüşünden kısa bir süre sonra İsrail Savunma Kuvvetleri’nin tesise erişimi engellemek amacıyla tesisin girişlerini bombaladığını belirtti.

Bir ABD’li yetkili, İsrail ve ABD’nin bir yılı aşkın süredir “Site 99” ile başa çıkmanın en iyi yolunu tartıştıklarını söyledi.

Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi ile İsrail Başbakanlık Ofisi’ndeki muadili kurumun üst düzey yetkilileri, bu konu üzerinde yakın işbirliği içinde çalışıyorlar.

Bir İsrailli yetkiliye göre, İsrail, Trump yönetimine bu tesiste nükleer malzemenin kalmasına müsamaha göstermeyeceğini açıkça belirtti.

İsrailli yetkililer, nükleer malzemenin kaldırılmaması veya Suriye’nin bu malzemeye erişmeye çalıştığına dair işaretler olması halinde İsrail’in tesisi tekrar bombalamakla tehdit ettiğini bile söylediler.

Bir ABD’li yetkili, İsraillilerin endişeli olsalar da hiçbir zaman tesisi bombalamanın eşiğine gelmediklerini belirtti.

Sonunda, bir ABD’li yetkiliye göre, ABD ve İsrail, en iyi yaklaşımın malzemenin kaldırılması için Suriye hükümetinden “onay” almak olduğu konusunda anlaştılar.

Kaynaklara göre, Trump yönetimi konuyu Suriye hükümetine gündeme getirdiğinde, Suriyeli yetkililer tesiste nükleer malzeme bulunduğundan haberdar olmadıklarını söylediler.

Bir ABD’li yetkili, “ABD, İsrail ve Suriye’de bu durumdan haberdar olan çok az kişi vardı,” dedi. 

Aynı yetkili, ABD’nin Esad sonrası rejimle verimli bir ilişki kurduğunu belirtti. ABD’li yetkili, “Suriyelilerle çeşitli konularda işbirliği yaptığımızda, onlar iyi ortaklar oluyorlar,” dedi.

İsrailli ve ABD’li yetkililere göre, birkaç hafta önce bölgeyi izleyen İsrailliler, yeni Suriye hükümetinin mutabakatlardan caydığı ve nükleer malzemeye erişmeye çalıştığı şüphesini uyandıran hareketler tespit etti.

İsrailliler, Türkiye’nin Suriye hükümetine nükleer malzemeye ulaşmasında yardım ettiği konusunda bile endişeliydi.

Bir ABD’li yetkili, “İsrailliler her zaman her şeyi titizlikle inceliyorlar; her şeyin yolunda olduğundan emin olmak için bunu yapıyorlar ve bu iyi bir şey,” dedi.

Trump yönetimi, İsrail’den herhangi bir adım atmamasını istedi ve IAEA’yı devreye soktu.

Sonuç olarak, üç hafta önce IAEA ile Suriye hükümeti arasında, tesisten nükleer malzemenin kaldırılmasına yönelik bir anlaşma imzalandı.

ABD’li yetkililer, “Site 99”deki çalışmaların hâlâ devam ettiğini belirtiyor. Malzemeler henüz kaldırılmadı.

Fakat ABD’li yetkili, “Sonuçtan herkesin memnun olduğunu düşünüyoruz. Umuyoruz ki yakında kaldırma sürecini başlatabilir ve yıl sonuna kadar tamamlayabiliriz,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English