Bizi Takip Edin

Ortadoğu

ABD-İran görüşmeleri ve İsrail sabotajı

Yayınlanma

Editörün notu: ABD/Orta Doğu Projesi’nin başkanlığını yürüten ve Başbakan Ehud Barak döneminde Taba’da, Başbakan İzak Rabin döneminde ise Oslo B’de Filistinlilerle görüşmeleri yürüten eski bir İsrailli müzakereci olan Daniel Levy’nin kaleme aldığı bu makale, ABD ve İran arasında devam eden müzakere süreçlerinde İsrail’in üstlendiği amansız sabotajcı rolünü detaylarıyla inceliyor. İsrail, kendi bölgesel emelleri uğruna ABD’yi maksimalist bir savaşın içine çekmeye çalışırken, Trump’ın İbrahim Anlaşmaları’nı genişletme yönündeki hamleleri de müzakereleri çıkmaza sürüklemeyi hedefleyen kasıtlı bir taktik. Levy, sözde barış çabalarının İsrail’in işgalci politikalarına meşruiyet kazandırmaktan öteye geçemediğini vurguluyor. Aynı zamanda Lübnan’da tırmandırılan askeri gerilimin ve Gazze’deki tahribatın, İran’la yapılabilecek olası bir anlaşmayı tümden baltalamak için yürütülen bir devlet stratejisi olduğunu gözler önüne seriyor.


ABD-İran görüşmeleri ve İsrail sabotajı

İbrahim Anlaşmaları’nın dirilişi ve Lübnan/Gazze tırmanışı
Daniel Levy
1 Haziran 2026

Son günlerde, bir mutabakat zaptına varılması ve/veya ateşkesin uzatılması amacıyla arabulucular vasıtasıyla yürütülen ABD-İran görüşmelerinde yakın zamanda bir ilerleme kaydedileceğine dair söylentiler ayyuka çıktı. Buna paralel olarak, Beyaz Saray’ın açıklamalarında alışılagelmiş o gülünç savaş çığırtkanlığına ve bazen Tahran’ın da karşılık verdiği, ABD’nin İran’a yönelik zaman zaman başvurduğu askeri kışkırtmalara şahit oluyoruz.

Pakistan, Katar ve diğerlerinin öncülüğündeki arabulucu taraflar, bir anlaşmanın ana hatlarını örmeye çalışırken ağır bir yük sırtlanıyor. Önlerinde sayısız zorluk var; ancak bunların en başında ABD yönetiminin strateji, tutarlılık ve ciddiyetten yoksun olması geliyor.

Bu yazı, varılsa dahi uygulanması zor olacak bir anlaşmanın teferruatları üzerine fikir yürütmek yerine; İsrail’in savaşın nasıl başlatılacağını tasarlarken oynadığı rol kadar, savaşın sona ermesini engellemede de ne denli nüfuz sahibi olmaya çalıştığına odaklanıyor.

Görüşmeler, ister şimdi ister daha sonra olsun, İsrail’in entrikalarından bağımsız olarak zaten hüsrana uğramaya mahkûm olabilir. İsrail’in kasıtlı, kararlı ve amansız bir sabotajcı gibi hareket etmek için harcadığı çabaya bakılırsa, görünüşe göre kendileri de buna tam kâni olmuş değil.

Gündemdeki seçenekler aslında önceki yazımda ana hatlarını çizdiğim dört ihtimalle aynı. Üstelik görüşmelerin çözmeye çalıştığı sorunların birçoğu, doğrudan İsrail ve ABD’nin bu savaşı başlatmasıyla ortaya çıktı. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ihtiyacından tutun da, nükleer silah elde etmemeyi (Dini Lider’in fetvası da dahil olmak üzere) taahhüt etmiş bir İran liderliğinin suikasta kurban gitmesine; elinde daha fazla koz bulunduran, müzakere sürecine bel bağlamaya daha az istekli olan ve ekonomik ihtiyaçları artan (dolayısıyla yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve Hürmüz Boğazı geçişi için bakım ücreti koyma ihtimali üzerinde daha fazla direten) bir İran’ın yaratılmasına kadar pek meselenin ardında bizzat onların eylemleri var.

Ancak İsrail’in niyetleri zaten gün gibi ortada; burada fazlaca bir çıkarım veya yoruma mahal yok. İsrail yönetiminin söylemlerini, eylemlerini ve İsrail medyasındaki stenografların sadakatle sayfalarına taşıdığı yetkililerden gelen arka plan brifinglerini yakından takip ettiğinizde varabileceğiniz tek bir sonuç var: İsrail suları daha da bulandırmak adına diğer cephelerdeki askeri eylemlerine hız verirken, bir yandan da ABD’yi yeniden maksimalist bir askeri harekâtın içine çekmeye, görüşmeleri rayından çıkarmaya ve müzakereler için kasıtlı olarak ulaşılamaz hedefler koymaya kararlı.

Geçtiğimiz haftanın en tuhaf gelişmelerinden biri, Başkan Trump’ın ortaya attığı ve ardından tekrarladığı, herhangi bir ABD-İran anlaşmasının ardından İbrahim Anlaşmaları’nın devasa bir ölçekte genişletilmesi gerektiği ve hatta bunun ABD’nin anlaşmaya girmesi için bir şart olabileceği iddiasıydı.

Başkan Trump, 23 Mayıs Cumartesi günü Suudi Arabistan, BAE, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn liderleriyle İran savaşının gidişatını ve diplomatik çabaları değerlendirdiği bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. 25 Mayıs Pazartesi günü Trump, Truth Social hesabı üzerinden şu paylaşımı yaptı: “Tüm bu ülkelerin, en azından eşzamanlı olarak, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalaması zorunlu olmalıdır. Bahsi geçen ülkeler Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (zaten üye!), Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn’dir (zaten üye!).”

Trump bu iddiasını, 27 Mayıs Çarşamba günü kabine toplantısı olarak da bilinen ve televizyondan yayınlanan o dalkavuklar meclisinde Kuveyt’i de işin içine katarak tekrarladı (aynı oturumda Trump, bir başka KİK üyesi devlet olan Umman’ı ‘havaya uçurmakla’ tehdit etti). Trump’ın İbrahim Anlaşmaları unsurunu İran müzakerelerine bu kadar ani ve tuhaf bir şekilde dahil etmesi, bölgedeki muhatapları tarafından görünüşe göre şaşkınlık ve inançsızlıkla karşılandı.

Bu gelişme, önceki gün Trump ile Netanyahu arasında gerçekleşen ve iki lider arasında o hafta kayıtlara geçen üçüncü görüşme olan bir başka telefon trafiğinin ardından yaşandı. Medyaya yansıyan haberlere göre Netanyahu, müzakerelerde ele alınan tutumların peşinden gitmemesi konusunda Trump’a baskı yapıyordu.

Senatör Lindsey Graham hemen furyaya katılarak X’te şu mesajı paylaştı: “Suudi Arabistan ve diğerlerine… Başkan Trump’ın önerdiği bu yoldan gitmeyi reddederseniz, bunun gelecekteki ilişkilerimiz için ağır yansımaları olacak ve bu barış teklifini kabul edilemez kılacaktır.” Graham’ın İsrail’in güvenilir bir sözcüsü olduğu düşünüldüğünde, bu durum söz konusu hamlenin bir İsrail inisiyatifi olduğu izlenimini daha da pekiştirdi.

İbrahim Anlaşmaları’nı genişletmenin tam zamanı olduğu fikrinin Netanyahu tarafından öne sürüldüğü düşüncesi, bu fikrin nereden çıktığına dair açık ara en makul değerlendirmedir ve Netanyahu’nun savaş boyunca yaptığı yorumlarla da örtüşmektedir. Bunun, böyle bir sıçramanın başarılabileceğine dair bir İsrail beklentisinden kaynaklanmadığı kesinlikle açıktır. Aksine bu, müzakerelerdeki olası bir ilerlemeyi (en azından) zorlaştırmak veya en iyi ihtimalle tümden sabote etmek için tasarlanmış şeffaf bir zehirli haptır.

Bölgedeki çok üst düzey yetkililer, bunun İsrail tarafından tezgahlanan bir sabotaj girişimi olduğuna inandıklarını bana doğruladılar.

The New York Times dahi, “Trump’ın bu anlaşma ile İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi arasında kurduğu bağın, (Orta Doğu bölgesinde) büyük ölçüde şaşkınlık verici bir sessizlikle karşılandığını” bildirdi ve “saydığı ülkelerin yarısının -Mısır, Ürdün ve Türkiye gibi- zaten İsrail ile ilişkileri olduğuna, Suudi Arabistan, Katar ve Pakistan’ın da bulunduğu diğer yarısının ise yakın zamanda böyle bir ilişki kurmaya hiç niyetlerinin olmadığına” dikkat çekti.

İşin aslına bakılırsa Trump, bu normalleşme hamlesini olabilecek en elverişsiz zamanda yapıyordu. Böylesi bir hamle, (bunun merkezinde Suudi Arabistan yer alıyor) açık ya da gizli, İsrail-Suudi bağlarının giderek derinleştiği bir arka planda gerçekleşmiyor.

Gazze’deki mezalimin boyutu netleştikçe ve bölgenin normalleşmeye olan bakışı daha da karardığından beri Suudi Arabistan, İsrail ile bağların genişletilmesini, bir Filistin devletine giden yolda somut ve geri döndürülemez adımlar atılmasına bağlayan net bir tutumu defalarca ortaya koydu; ki bu tutum son günlerde Trump’a cevap olarak Suudi yorumcular tarafından da yineleniyor.

Bu aynı zamanda Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında derin gerilimlerin yaşandığı bir döneme denk geliyor ve Suudilerin İbrahim Anlaşmaları’na katılarak BAE’nin izinden gideceği fikri kulağa bilhassa hayalperest geliyor. Eğer bir gün İsrail-Suudi ilişkileri başlarsa, bu bizzat Suudilerin tasarladığı bağımsız bir mimariyle gerçekleşecek; Riyad’ın Abu Dabi damgalı bir trene atlamasıyla değil.

Suudilerin ve diğer Körfez ülkelerinin endişelerini hiçe sayarak ve onları ezip geçerek İran’a karşı yürütülen İsrail ilhamlı savaş, Krallığı Netanyahu’nun arzuladığı o kucaklaşmaya yaklaştırmadı; bilakis, bizzat İsrail’in bölgede istikrarsızlaştırıcı ve radikalleştirici bir unsur olduğunu bir kez daha kanıtladı. Son aylarda Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Mısır arasında gözlemlenen daha yakın eşgüdümün resmileşmesinin bir nedeni de işte budur.

Bu arada İsrail, İsrailli liderler ve Netanyahu’nun yankı odası, Suudi Arabistan’a baskı yapma ve onu karalama girişimlerine hız verdi (Filistin cephesindeki herhangi bir “ilerlemeye” karşı tamamen retçi bir tavır içinde olduklarını söylemeye bile gerek yok). 2025’in sonları ve 2026’nın başlarında Yemen ve Sudan meseleleri etrafında alevlenen Suudi-BAE sürtüşmesinin ardından, ABD’deki İsrail lobisine yakın kaynaklar, Suudi medya kuruluşlarını antisemitizm yapmakla suçlayan kampanyalar başlattı.

İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Ekim 2025’te şu ifadeleri kullandı: “Eğer Suudi Arabistan bize bir Filistin devleti karşılığında normalleşme teklif ediyorsa, kalsın teşekkürler… Suudi çöllerinde develerinize binmeye devam edin.”

Hükümet yanlısı Israel Hayom gazetesinde 24 Mayıs Pazar günü bir yazı kaleme alan Netanyahu’nun medyadaki sırdaşı Ariel Kahana, mevcut savaşta İran’ın elde ettiği başarının “İran’ın istihbaratından değil; daha çok Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın korkaklığından kaynaklandığını” [Kahana’ya göre savaşa daha agresif bir şekilde katılıp İsrail’in yanında yer almadığı için] öne sürdü.

Hatta Trump’ın son girişiminden önce bile Suudi mevcut ve eski yetkililer, İsrail’in bir “baş belası” ve “İran’dan daha büyük bir bölgesel tehdit” olduğunu, “İsrail’in olduğu her yerde yıkım ve harabenin boy gösterdiğini” dile getiriyorlardı.

Trump’ın İbrahim Anlaşmaları’nı genişletme talebine Suudi ve bölgesel yorumculardan gelen tepkiler alışılmadık derecede sert ve iğneleyiciydi. Londra Küresel Strateji Enstitüsü Direktörü Mamun Fandi bu ruh halini çok iyi özetledi: “İsrail, Suudi Arabistan için stratejik bir kazanım değildir… her Arap devletinin İsrail’in yörüngesine girmesi gerektiği varsayımı, jeopolitik bir gerçeklik değil, İsrail’in kendi kibrinin ürettiği bir fantezidir.”

Pakistanlı yetkililer de benzer şekilde bu teklifle aralarına mesafe koyarken, Pakistan Savunma Bakanı Hoca Asıf söz konusu talebin “kendi temel ideolojileriyle çatıştığını” belirtti. İsrail ile (şu sıralar son derece gergin olan) ilişkilere sahip Türkiye bile, İsrail’in kendi ülkelerini giderek daha fazla hedef aldığına dikkat çekiyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, nisan ayında yaptığı açıklamada, “Düşmansız yaşayamayan İsrail’in, şimdi de İran’dan sonra Türkiye’yi yeni düşman ilan etme arayışında olduğunu” ifade etti.

İsrail’in sabotajının yoruma daha da kapalı olan diğer ayağı ise, başta Lübnan olmak üzere -Gazze’yi de unutmamak gerek- sahadaki askeri harekatlarını tırmandırmasıdır.

Mevcut “ateşkesimsi” dinamiği neredeyse rayından çıkaran en çetrefilli meselelerden biri, İsrail’in 8 Nisan’da duyurulan gerilimi düşürme düzenlemesinin dışında Lübnan cephesini bırakmasıydı. Pakistanlı arabulucular ateşkesin Lübnan için de geçerli olduğunu savunmuş, ancak İsrail’in baskısı altındaki Amerika, (Gazze’deki o pek de ateşkes sayılmayan duruma benzer şekilde) Lübnan’ı da kapsayan (sözde) bir ateşkeste mutabık kalınana dek ikircikli bir tavır sergilemişti.

Hizbullah’ın yenilgiye uğratıldığı düşünülen Lübnan da dahil olmak üzere pek çok cephede vaat ettiği zaferleri kazanamadığı için topa tutulan bir İsrail hükümeti açısından, son günlerde yoğunlaşan askeri harekatlar tam bir kazan-kazan durumu yaratıyor. En basit tabirle İsrail böylece daha fazla yıkım ve tahribat yaratma fırsatı buluyor; ancak asıl beklenti, Lübnan’daki bu tırmanışın dengeyi daha da sarsması, İran’la bir anlaşma ihtimalini zayıflatması ve nihayetinde uzlaşmayı ulaşılabilir olmaktan bütünüyle çıkarmasıdır.

Lübnan’da büyük çatışmaların mart ayında yeniden alevlenmesi İsrail cephesinde işe yaramadı. Hizbullah, direniş hareketlerinin hep yaptığı gibi, duruma uyum sağlayarak stratejisini yeniden kurguladı; örneğin İsrail’in zayıf noktalarını açığa çıkarmak için ucuz fiber optik drone teknolojisi gibi yeni yöntemler buldu. İran ateşkesinin yürürlüğe girmesinden bu yana yaşanan dokuz İsrail zayiatının temel nedeni de buydu.

Geçtiğimiz hafta Lübnan’daki İsrail operasyonlarına çok daha fazla hız kazandırma sözü vererek “gaza daha da sert basacaklarını” vurgulayan Netanyahu, 31 Mayıs Pazar günü vitesi daha da artırarak İsrail’in Lübnan’daki varlığını ve işgalini genişletip derinleştirmeyi vaat etti. İsrail basınına göre İsrail aynı zamanda Beyrut’a yönelik geniş çaplı hava saldırılarını yeniden başlatmakla tehdit ediyor. Tüm bunlar, İsrail’in yeni Lübnan harekâtının ne derece hayal kırıklığı yaratan sonuçlar doğurduğunu ve Netanyahu için nasıl bir siyasi ve seçim külfetine dönüştüğünü gözler önüne seriyor. Savaş çığırtkanlığının ve saldırganlığın sözde “muhalefet” cephesinin bile derinlerine nüfuz ettiği düşünüldüğünde, Netanyahu’ya yöneltilen eleştiriler, Lübnan savaşının yeterince agresif ve iddialı bir boyutta olmadığı yönünde şekilleniyor. Beaufort Kalesi’nin ele geçirilmesi bile askeri yorumcular tarafından “düşük stratejik öneme sahip” olarak nitelendirilirken, üst düzey İsrail ordusu yetkililerinin “Günün sonunda bir tepeyi daha fethettik işte” şeklindeki sözlerine atıfta bulunuluyor.

Geçtiğimiz günlerde İsrail, yaklaşık 200 bin kişiye ev sahipliği yapan Lübnan’ın en büyük beşinci şehri Sur’un tamamı için tahliye emri verdi ve emrin verilmesinden sonraki iki saat içinde şehri vurmaya başladı. Bu artık sistematik bir uygulama. İsrail’in mart ayında Lübnan harekâtını yeniden başlatmasından bu yana 1,2 milyonu aşkın insan yerinden edildi; ki bu, Lübnan nüfusunun yaklaşık dörtte birine tekabül ediyor. Reuters, İsrail’in şu ana kadar Lübnan’ın yüzde 20’sini kapsayan ve “daha önce Litani Nehri’ne kadar ilan ettiği tampon bölgenin çok ötesine geçen” tahliye emirleri verdiğini bildirdi. Eğer bu bir İsrail propaganda metni olsaydı, bunun 80 milyon Amerikalının evlerinden zorla çıkarılmasına eşdeğer olduğuna dikkat çekilirdi.

İsrail, sağlık altyapısına, ambulanslara ve ilk müdahale ekiplerine yönelik saldırılar düzenlerken; video kayıtları İsrail’in “çifte vuruş” (bir drone saldırısının ardından hemen yardıma koşan sağlık görevlilerine ve çevredekilerin hedef alındığı ikinci bir saldırı) taktiğini defalarca kullandığını belgeliyor.

Tüm bunlar, İsrail’in Lübnan’da bir savaş olacağı -Lübnan hükümeti için tek seçeneğin bu savaşın dışarıdan İsrail tarafından mı, yoksa (hükümetin baskılara boyun eğip tam ölçekli bir iç savaşı yeniden alevlendirmesi halinde) içeriden Lübnan devlet yapıları tarafından mı yürütüleceği- yönündeki tutumunu koruduğu İsrail-Lübnan görüşmeleriyle eşzamanlı olarak yaşanıyor.

Son günlerde İsrail’in Gazze’deki katliamlarında gözlemlenen artış, doğrudan İran görüşmelerini çökertmekle bağlantılı değil; zira İran Gazze’yi müzakere masasına getirmiş değil. İsrail’in Filistin halkına karşı yerinden etme ve yok etmeye dayalı sıfır toplamlı stratejisini sürdürmesi, bölgedeki zehirli ve öfkeli atmosfere şüphesiz katkıda bulunarak Trump’ın ‘hemen şimdi normalleşme’ dayatmasının ne kadar gülünç olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

Ancak Gazze’deki hamleler (ve Batı Şeria’da süregelen saldırılar), ABD tarafından İsrail’e İran ve/veya Lübnan cephesinde bir sessizlik dönemi dayatılması halinde, İsrail’in büyük ihtimalle Filistin cephesindeki askeri faaliyetlerini daha da tırmandırmak için fırsat kollayacağının bir sinyalini veriyor.

Sözde Barış Kurulu ve onun Gazze mekanizması hakkında şimdilerde -hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde- ifşa edilen hususlara da kısaca değinmekte fayda var: Bu yapı pratikte İsrail maksimalizmini ilerletmek için kullanılan bir araçtan ibaret.

Ekim ayındaki sözde ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana İsrail saldırıları Gazze’de 900’den fazla Filistinliyi katletti ve Netanyahu, İsrail’in şu anda elinde tuttuğu yüzde 60’lık dilimi aşan doğrudan Gazze işgalini yüzde 70’e veya daha fazlasına çıkarma taahhüdünde bulundu. Drop Site’tan Jeremy Scahill, Gazze etrafındaki dinamikleri, Barış Kurulu’nu ve oradaki sözde müzakere çabalarını benim de bazı düşüncelerimi içeren derinlemesine bir incelemeyle ele alıyor.

Birçok açıdan Barış Kurulu, İsrail’in eylemlerini sınırlamak yerine onları meşrulaştırıyor. Gazze’nin yönetimini fiilen Barış Kurulu’nun tamamen Amerikan güdümlü, Büyük İsrail fanatiği Aryeh Lightstone ve BAE Diplomasi Akademisi çalışanı Nickolay Mladenov tarafından idare edilen bir alt organına devreden 2803 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararının Kasım 2025’te kabul edilmesinin ardından, bu kurumun artık Birleşmiş Milletler onayıyla faaliyet göstermesi işin rahatsız edici boyutlarından biri.

Financial Times’ın yakın zamanda ifşa ettiği üzere, Barış Kurulu bünyesinde Gazze’nin yeniden inşası ve yardımlar için ayrılan ve uluslararası denetim açısından tanınmış bir mekanizmaya sahip olan tek fonun -Dünya Bankası’nın yönettiği hesabın- içinde tek bir kuruş bile bulunmuyor. Asıl dönen ve Trump’ın dostları ile ailesine yakın özel şirketlerin vurgunculuğuna ve istismarına açık olan paralar, kamusal şeffaflıktan tamamen yoksun ayrı bir JP Morgan hesabında tutuluyor.

Bu durum bir taraftan Gazze’deki Filistinlilerin mahkum edildiği korkunç koşulları daha da vahim bir boyuta taşırken, diğer taraftan İsrail’in üstlenmesi gereken hesap verebilirlikten ve ödemesi gereken tazminatlardan paçasını sıyırmasına olanak tanıyor, aynı zamanda donör ülkelerin sürece dahil olma şevkini de kırıyor. Bu mekanizmalar belki de en iyi, İsrail’in bölgeden kalıcı olarak süremediği Filistinlilere yönelik hazırladığı Bantustan planını bir sonraki seviyeye taşıması olarak okunabilir.

Ortadoğu

Ensarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’

Yayınlanma

Ensarullah lideri Abdülmelik Husi, Yemen güçlerinin Mekke şehrine SİHA saldırısı girişiminde bulunduğu yönündeki Suudi iddiasını kesin biçimde reddetti.

Husi, Riyad’ın Mekke’nin kutsallığını Yemen’e yönelik saldırı ve ablukayı meşrulaştırmak için istismar ettiğini söyledi.

Yemen’deki Ensarullah hareketinin lideri Abdülmelik Husi, Yemen Silahlı Kuvvetlerinin Mekke’ye SİHA saldırısı girişiminde bulunduğu yönündeki Suudi Arabistan iddiasını “büyük, çirkin ve iğrenç bir yalan” olarak nitelendirerek reddetti.

Perşembe akşamı El-Mesire televizyonunda yayımlanan konuşmasında Husi, Riyad’ın bu suçlamayı Yemen’e yönelik saldırılarını ve ablukayı meşrulaştırmak amacıyla ortaya attığını söyledi.

“Halkımıza yönelik yalanlarla başkalarını kandırmak amacıyla Mekke’nin kutsallığını istismar ettiklerinde, onun kutsallığına saygı göstermemiş olurlar” diyen Husi, Müslümanların Mekke’nin kutsallığının bu şekilde kullanılmasını kınaması gerektiğini belirtti.

Husi, “Suudi Arabistan, Müslüman halkımıza yönelik saldırganlığını ve haksız ablukasını meşrulaştırmak için Mekke ile bağlantılı asılsız suçlamalara başvuruyor” dedi.

“Mekke uğruna her şeyimizi feda etmeye hazırız”

Yemen halkı ile silahlı kuvvetlerinin İslam’ın kutsal mekânlarına derin bir saygı beslediğini vurgulayan Husi, Suudi Arabistan’ın suçlamasının Yemen halkının İslami, insani ve ahlaki onuruna yönelik doğrudan bir saldırı olduğunu söyledi.

Husi şöyle devam etti:

“Kutsal mekânlara en derin saygıyı besleyen, Mekke’yi korumaya en bağlı ve kutsal mekânlar tehlikeyle karşılaştığında harekete geçmeye en hazır halklardan biriyiz. Canlarımız, ruhlarımız, mallarımız ve sahip olduğumuz her şey Mekke ve bütün İslami kutsal mekânlar uğruna feda edilmeye hazırdır.”

İslami kimliğine saygı duyan hiçbir Müslümanın, Hz. Muhammed’in “iman ve hikmet ehli” olarak nitelendirdiği Yemen halkına yöneltilen bu suçlamayı kabul edemeyeceğini söyleyen Husi, Yemenlilerin İslam’a, Kur’an’a ve kutsal mekânlara yönelik saldırılar karşısında daima ilk harekete geçen halklardan biri olduğunu hatırlattı.

Husi, “Bu asılsız suçlamayı kendine bayrak edinen Suudi rejimi, fitne ve yalanın kaynağıdır. Mekke’nin kutsallığına hakaret eden büyük yalanları ve uydurmaları istismar edecek kadar alçalmıştır”, ifadelerini kullandı.

Yemen halkına yöneltilen suçlamanın “asrın yalanı” olarak nitelenmeyi hak ettiğini belirten Husi, Suudi Arabistan’ın iddialarının doğrulanmadan kabul edilmemesi gerektiğini söyledi.

“Suudi Arabistan, insanların hemen inanması gereken bir kaynak değildir. Tüm İslam dünyasında ve küresel ölçekte yolsuzluk, adaletsizlik ve suçlulukla tanınmaktadır” diyen Husi, Riyad’ı Yemen halkına karşı suç işlemek, “eğlence adı altında yozlaşmayı yaymak” ve Siyonizmle ittifakı çerçevesinde İslam dünyasında bölünmeyi körüklemekle suçladı.

Doğrulamadan kınayanlara tepki

Ensarullah lideri, Suudi Arabistan’ın iddiasını araştırmadan kınama açıklaması yayımlayan hükümetler, devlet başkanları, din adamları ve siyasi şahsiyetlere de sert tepki gösterdi.

Husi, “Bu tür vahim suçlamalar karşısında takınılması gereken doğru tavır; doğrulamak, araştırmak ve gerçeği ortaya çıkarmaktır,” dedi.

Kur’an’ın güvenilir olmayan kaynaklardan gelen haberlerin araştırılmasını emrettiğini hatırlatan Husi, “Suudi Arabistan’ın iddialarını reddetmeli ya da en azından kabul etmeden önce doğrulamalıydılar. Suudi rejimi asılsız bir haber ve büyük bir iftira ortaya attı. Asgari yükümlülük, yalancıyla birlikte yalancı durumuna düşmemek için bu iddiayı doğrulamaktı,” ifadelerini kullandı.

Husi, suçlamayı araştırmadan tekrarlayanların “yalana ve ahlaki çöküşe ortak olduğunu” belirterek şunları söyledi:

“Halkımıza yönelik bu iftirayı benimseyenler, Allah katında Suudi Arabistan’la birlikte bütün sorumluluğu taşımaktadır. Halkımıza iftira atmak, İslam’daki en büyük suçlardan biridir. Bu suçlamayı dillendiren devlet başkanları, krallar, prensler, hükümetler, din adamları ve siyasi şahsiyetler rezilliği, utancı ve kınanmayı hak ediyor. Batıla kulak verip yalancı şahitlik yaptılar.”

“Petrodolar ve mali çıkarlar”

Bazı devletlerin Suudi Arabistan’la mali ilişkilerinin tepkilerinde belirleyici olduğunu savunan Husi, “Onlar için önemli olan petrodolarlar ve mali çıkarlardır,” dedi.

Bazı hükümetlerin İslam’ın kutsal mekânlarını ve ümmeti yüzüstü bırakmalarına rağmen kutsal mekânları savunduklarını ileri sürdüğünü söyleyen Husi, bu çevrelerin tepkilerini “gerçek ve açık düşmana” yöneltmesi gerektiğini belirtti.

Siyonist rejimin açıklama, yayın ve siyasi planlarında Mescid-i Aksa, Mekke ve Medine’ye yönelik tehditlerin açıkça yer aldığını kaydeden Husi, İslam dünyasına Suudi Arabistan’ın anlatılarına kapılmak yerine bu tehditle mücadele etme çağrısı yaptı.

Husi, Yemen halkı ile silahlı kuvvetlerinin kendilerine yöneltilen iftiraya ve süregelen haksızlıklara karşılık verme konusunda hukuki, ahlaki ve dini haklarını saklı tuttuğunu vurguladı.

Suudi Arabistan, Yemen’e yönelik askeri harekâtın başladığı 2015’ten bu yana Yemen Silahlı Kuvvetlerini çeşitli dönemlerde Mekke’ye ve diğer Suudi kentlerine balistik füze ve SİHA göndermekle suçladı.

Yemenli yetkililer ise askeri operasyonlarının savunma amaçlı olduğunu; Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonu saldırılarını durdurmaya, Yemen’in egemenliğine saygı göstermeye ve ülkeye uygulanan kara, deniz ve hava ablukasını kaldırmaya zorlamayı hedeflediğini belirtiyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD, Yemen ile görüştü iddiası

Yayınlanma

İddiaya göre ABD’li diplomatlar hafta sonu Umman’daki ABD büyükelçiliğinde Yemen direnişinin temsilcileriyle bir araya geldi.

Axios’a konuşan bölgeden bir kaynak, Umman hükümetinin yardımıyla düzenlenen Maskat’taki toplantının, ABD ile Ensarullah arasındaki ateşkesi sürdürmeye ve Bab el-Mendeb Boğazı’nın açık kalmasını sağlamaya odaklandığını belirtti.

ABD, Yemen direnişine karşı Suudi Arabistan’ın Yemen’de yürüttüğü savaşa çekilmeden hayati önem taşıyan bir deniz ticaret yolunu açık tutmak istediği için hassas bir konumda bulunuyor.

Washington, Suudi Arabistan’ın askeri müdahale taleplerini şu ana kadar reddetti.

Kaynak, toplantıda ABD’yi büyükelçilikten diplomatların temsil ettiğini fakat büyükelçinin toplantıya katılmadığını belirtti.

Söz konusu kişi, Yemenli temsilcilerin toplantı sırasında ABD ile Mayıs 2025’te imzalanan ateşkesin devam etmesini istediklerini açıkça ifade ettiklerini ekledi.

Suudi Arabistan, Yemen direnişine karşı İngiltere’den askeri yardım istedi

Kaynak ayrıca, Yemen temsilcilerinin, iki taraf arasında yeniden alevlenen çatışmalar kapsamında saldırılarının yalnızca Suudi gemilerini hedef aldığını vurguladıklarını belirtti.

Temsilciler, Bab el-Mendeb Boğazı’ndan geçen diğer tüm gemilerin serbestçe seyrüsefer etmesine izin vereceklerini taahhüt ettiler.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü yaptığı açıklamada, “ABD’nin Orta Doğu’daki temel çıkarları arasında Kızıldeniz ve bölgede seyir özgürlüğünün sağlanması ve terörizmin yayılmasının önlenmesi yer almaktadır. Trump Yönetimi, İran ve onun vekillerinden gelen saldırılara karşı bu çıkarları savunma konusundaki kararlılığını açıkça ortaya koymuştur,” dedi.

Açıklama şöyle devam etti:

“Söz konusu toplantı hakkında yorum yapmayacağı. Fakat Yemen konusunda bölgesel müttefiklerimiz ve ortaklarımızla düzenli iletişim halindeyiz ve bölgede kaos yaratan Husi milisleri ve diğer terörist gruplara karşı ortak terörle mücadele hedeflerimize odaklanıyoruz.”

Toplantıdan bir gün sonra, Başkan Yardımcısı JD Vance gazetecilere, ABD’nin Ensarullah ile müzakere halinde olduğunu söyledi.

Bin Selman, Trump’tan Husilere saldırmasını talep etti

Vance, “Husilerle de doğrudan görüşmeler yürütüyoruz; bu nedenle durumun kontrolümüz altında olduğunu düşünüyoruz,” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Dışişleri Bakanı Marco Rubio salı günü Umman Dışişleri Bakanı Seyyid Bedr el-Busaydi ile bölgedeki gerginliği azaltmaya yönelik çabalar hakkında görüştü.

Bu görüşme, ABD ile Umman arasında haftalarca süren gerginliğin ardından gerçekleşti.

Başkan Trump, Umman’ın Hürmüz Boğazı konusunda İran ile yürüttüğü görüşmeler nedeniyle ülkeyi bombalamakla tehdit etmişti.

Son günlerde Yemen direnişi ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmalar şiddetleniyor. Yemenliler, Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki kıyı şeridini ve birkaç adayı hâlâ kontrol altında tutuyor.

Suudiler, Yemen’deki direniş güçlerine yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı. Ne var ki Yemen’de destekledikleri güçler, şu ana kadar etkili bir kara karşı saldırısı başlatamadı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez ülkelerinde ABD’nin güvenlik şemsiyesine dair şüpheler artıyor

Yayınlanma

İran savaşı, Körfez ülkelerinde ABD’nin sağladığı korumaya dönük güveni sarstı. Bölge yönetimleri, Washington’ın çatışma başlattığını ancak sonuçlarını yönetme iradesi gösteremediğini savunuyor. Time dergisinin haberine göre bölgedeki Arap monarşileri, Amerikan güvenlik şemsiyesine duyulan kuşkular nedeniyle Tahran ile doğrudan uzlaşı ve gerilimi azaltma yolları arıyor.

Ortadoğu’daki savaş, Körfez ülkelerinde ABD’nin sağladığı “güvenlik şemsiyesine” duyulan güveni sarstı.

Amerikan Time dergisi, bölge ülkelerinden yetkililere dayandırdığı haberinde, ABD ile İran arasındaki çatışmaların başlaması üzerine Körfez yönetimlerinin Amerikan korumasını artık güvenilir görmediğini yazdı.

Derginin aktardığına göre bölgedeki savaş, Körfez başkentlerinin Washington’a bakışını değiştirdi.

Arap ülkelerinin itirazlarına rağmen Washington yönetiminin İsrail ile birlikte bölgesel bir savaşa girmeye hazır olduğu, ancak doğacak sonuçları yönetme kabiliyetine veya niyetine sahip olmadığı değerlendirmesi öne çıkıyor.

Körfez ülkeleri, ABD’nin İran politikasına yönelik tutarlı bir strateji geliştiremediği görüşünü uzun süredir koruyor.

Savaş sürecinde ABD hedeflerinin her hafta değiştiği belirtilen haberde, Hürmüz Boğazı kapalıyken dahi savaştan çekilmeye çalışan Donald Trump yönetiminin müttefiklerini uyarısız, istişaresiz ve korumasız bıraktığı hissini yarattığı kaydedildi.

ABD’ye duyulan şüpheler nedeniyle bölge yönetimlerinin büyük bölümü Tahran ile cepheleşmek yerine gerilimi azaltma ve caydırıcılık stratejilerine yöneldi.

Katar ve Umman, Washington yönetimini Tahran ile bir mutabakat imzalamaya teşvik ederken, Suudi Arabistan Pakistan’ın arabuluculuk girişimine destek verdi. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Bahreyn de barış odaklı diplomatik temaslara katıldı.

Bahreyn, Katar, Kuveyt, BAE, Umman ve Suudi Arabistan’ı kapsayan Körfez bloğu, on yılı aşkın süredir “güven vermeyen bir Washington ile tehdit oluşturan Tahran arasında” kalarak dış politikalarında çeşitlendirme arayışını sürdürüyor.

ABD egemenliğinin azaldığı bölgede nasıl hareket edileceğine dair ortak bir uzlaşı oluşmasa da, Arap başkentlerinde yeni bir güvenlik mimarisinin inşası bekleniyor.

Ağustos ayı sonunda İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney, Körfez ülkelerine seslenerek “gerçek düşmanı” doğru tespit etme ve onun “sinsi planlarına” alet olmama çağrısı yaptı.

Hamaney açıklamasında, ABD ve İsrail yönetimlerini yalnızca Tahran’ın ve “İslami direniş cephesinin” değil, Batı Asya ve Kuzey Afrika halkları dahil bütün İslam toplumunun ortak düşmanı ilan etti.

The Washington Post gazetesi, ABD’nin müttefikleri konumundaki Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt ve Bahreyn cephesinde Trump’ın İran politikasına dönük hoşnutsuzluğun arttığını yazdı.

Gazetenin ulaştığı kaynaklar, kimi ülkelerin kendi topraklarındaki devasa ABD askeri üslerinin varlığını sorgulamaya başladığını dile getirdi. Haberde, tepkilere karşın Körfez ülkelerinin kısa vadede başka bir müttefik seçeneğine sahip olmadığı da vurgulandı.

Financial Times gazetesi ise, İran’ın Ortadoğu’daki ABD üslerine düzenlediği saldırıların Washington’ın bölgedeki askeri varlığının geleceğine gölge düşürdüğünü aktardı.

Politico dergisi ise Tahran’ın misillemelerinden etkilenen Körfez devletlerinin İran ile barış zemini arayışında ortaklaşmaya çalıştığını, fakat Arap monarşileri arasındaki geçmişe dayalı anlaşmazlıkların uzlaşı sürecini engellediğini belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English