Dünya Basını
Almanya’nın Siyonizm sevdası nereden geliyor?

Çevirmenin notu: 7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonunun ardından başlayan son Gazze savaşı, Avrupa’da, ama özellikle de Almanya’da, devletlerin İsrail’e yönelik kayıtsız-şartsız destek ilanlarıyla devam ediyor. Alman devleti, İsrail’in güvenliği ile kendi güvenliğini bir ve aynı şey saydığını defalarca bildirdi, toplumda Filistin’e yönelik sempatiyi zor yoluyla bastırmaya çalıştı, hatta İsrail hükümetine eleştirel bakan Yahudi aydınları bile susturdu. Ülkenin Nazi geçmişi nedeniyle duyulan ‘kolektif utanç’, Almanya’nın şedit İsrail yandaşlığını açıklamada kullanılan en kolaycı argümandır. Soğuk Savaş’ta hem Alman devletinin, hem de Avrupa’da kapitalizmin hamisi ABD’nin Nazileri istihdam etme konusunda hiç de utanç duymadıkları iyice belgelenmiş durumdadır. London Review of Books için yazan Pankaj Mishra, Alman ‘filosemitizminin’ kurnazca düzenlenmiş/inşa edilmiş bir söylem olduğunu, Avro-Atlantik emperyalizmi ile İsrail arasındaki ‘mübadele stratejilerinin’ unsurlarından biri olduğunu tespit ediyor: öyle bir ‘Yahudi sevgisi’ ki, Siyonizmi eleştiren Yahudiler bile ‘antisemitik’ olarak damgalanıp marjinalleştirilebiliyor. Nazi eskilerini Federal Almanya’da bakan yapan Konrad Adenauer’in Fransa-İngiltere-İsrail üçlüsünün Nasırcı Mısır’a saldırısını desteklemesi ve Nasır’ın suretinde ‘Nil’in Hitler’ini’ bulması, filosemitik kurnazlıkla antisemitik barbarlığın birbirini tamamlayan iki strateji olduğu konusundaki şüpheleri dağıtıyor. Günümüzde Almanya’nın Siyonizme yönelik desteği ve abartılı filosemitizmi de yerleşimci kolonyalist bir projeyi destekleyerek hem dış politika tercihlerini meşrulaştırmaya, hem de içeride militarist-milliyetçi bir propagandaya imkan sağlamaktadır. Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.
Bellek hatası
Pankaj Mishra
London Review of Books
Cilt: 46, No: 1, 4 Ocak 2024
Mart 1960’ta Batı Almanya Şansölyesi Konrad Adenauer, İsrailli mevkidaşı David Ben-Gurion ile New York’ta bir araya geldi. Sekiz yıl önce Almanya, İsrail’e milyonlarca mark tazminat ödemeyi kabul etmişti, fakat iki ülke henüz diplomatik ilişkiler kurmamıştı. Adenauer’in görüşmelerinde kullandığı dil açıktı: İsrail, diyordu, “Batının kalesidir,” ve “Size şimdiden söyleyebilirim ki size yardım edeceğiz, sizi yalnız bırakmayacağız.” Altmış yıl sonra, İsrail’in güvenliği, Angela Merkel’in 2008’de söylediği gibi, Almanya’nın Staatsräson’udur [devlet aklı]. Bu ifade, 7 Ekim’den bu yana geçen haftalarda Alman liderler tarafından defalarca, açıklıktan ziyade hararetle dile getirildi. Yahudi devletiyle dayanışma, Almanya’nın cürüm geçmişinin anılmasını kolektif kimliğinin temeli haline getiren tek ülke olarak gururlu imajını parlattı. Fakat 1960’ta Adenauer, Ben-Gurion’la görüştüğünde, ülkenin Batılı işgalcileri tarafından 1945’te kararlaştırılan Nazilerden arındırma sürecinin sistematik olarak tersine çevrilmesine başkanlık ediyor ve Yahudiliğin eşi benzeri görülmemiş dehşetinin bastırılmasına yardımcı oluyordu. Adenauer’e göre Alman halkı da Hitler’in kurbanıydı. Dahası, Nazi yönetimi altındaki Almanların çoğunun ‘ellerinden geldiğince Yahudi vatandaşlarına sevinçle yardım ettiğini’ söylüyordu.
Batı Almanya’nın İsrail’e karşı alicenaplığı, ulusal utanç ya da görevin ötesinde motivasyonlara ya da biyografisini yazan kişi tarafından ‘geç 19. yüzyıl sömürgecisi’ olarak tarif edilen, Cemal Abdül Nasır’ın Arap milliyetçiliğinden nefret eden ve 1956’da Mısır’a yapılan İngiliz-Fransız-İsrail saldırısından heyecan duyan bir şansölyenin önyargılarının ötesinde motivasyonlara sahipti. Soğuk Savaş yoğunlaştıkça Adenauer, ülkesinin daha fazla egemenliğe ve Batının iktisadi ve güvenlik ittifaklarında daha büyük bir role ihtiyacı olduğuna karar verdi; Almanya’nın batıya giden uzun yolu İsrail’den geçiyordu. Batı Almanya, 1960’tan sonra hızla hareket etti ve İsrail’in iktisadi modernleşmesinin ana kolaylaştırıcısı olmasının yanı sıra İsrail’in en önemli askeri donanım tedarikçisi haline geldi. Adenauer, emekliliğinden sonra İsrail’e para ve silah vermenin Almanya’nın ‘uluslararası konumunu’ yeniden tesis etmek için gerekli olduğunu açıklıyor ve “Yahudilerin bugün bile, özellikle Amerika’daki gücü hafife alınmamalıdır,” diye ekliyordu.
Primo Levi’nin dediği gibi, soykırımcı antisemitizminin tam olarak bilinmesinden sadece birkaç yıl sonra Almanya’nın rehabilitasyonunu hızlandıran ‘ilkesiz siyasi oyunbazlık’ böyleydi. Eski antisemitik klişelerde yuvalanan, fakat şimdi Yahudilerin duygusal imgeleriyle birleşen stratejik bir filosemitizm, savaş sonrası Almanya’da gelişti. Romancı Manès Sperber bundan iğrenenlerden biriydi. “Filosemitizminiz beni üzüyor,” diye yazıyordu bir meslektaşına, “saçma bir yanlış anlaşılmaya dayanan bir iltifat gibi beni aşağılıyor … Biz Yahudileri tehlikeli bir şekilde abartıyorsunuz ve tüm halkımızı sevmekte ısrar ediyorsunuz. Bunu talep etmiyorum, bizim ya da başka insanların bu şekilde sevilmesini istemiyorum.” Germany and Israel: Whitewashing and Statebuilding’de [Almanya ve İsrail: Aklayıcılık ve Devlet İnşası] (2020) Daniel Marwecki, İsrail’in Yahudi gücünün yeni bir cisimleşmesi olarak görülmesinin uyuyan Alman fantezilerini nasıl uyandırdığını anlatıyor. 1961’de Kudüs’teki [Adolf] Eichmann davasına katılan Batı Alman delegasyonu tarafından hazırlanan bir raporda, ‘uzun boylu, genellikle sarışın ve mavi gözlü, özgür ve hareketlerinde kendi kararını veren, iyi tanımlanmış yüzleri olan’ ve ‘Yahudi olarak görülmeye alışkın özelliklerin neredeyse hiçbirini’ sergilemeyen ‘İsrail gençliğinin yeni ve çok avantajlı tipine’ hayret edildi. İsrail’in 1967 savaşındaki başarılarını yorumlayan Die Welt, Almanların Yahudi halkı hakkındaki ‘kepazeliklerinden’, ‘ulusal duygulardan yoksun; asla savaşa hazır olmama, her zaman başkasının savaş çabalarından yararlanmaya hevesli’ olduklarına dair inançtan üzüntü duyuyordu. Yahudiler aslında ‘küçük, cesur, kahraman, dahi insanlar’dı. Die Welt’i yayınlayan Axel Springer, savaş sonrası emekliye ayrılmış Nazilerin başlıca işverenleri arasındaydı.
İsraillileri Aryan savaşçılar olarak görmek –Bild’e göre Moşe Dayan, Erwin Rommel gibiydi– bir çelişki değil, Alman ekonomik mucizesinden yararlanan bazı kişiler için zorunluluktu. Marwecki, Adenauer’in, Adolf Eichmann’ın ‘davasının İsrail tarafından ele alınışına bağlı’ olarak büyük bir borç verdiğini ve askeri teçhizat tedarikini yaptığını yazıyor: Mossad’ın, Ben-Gurion’la görüşmesinden sadece haftalar sonra Eichmann’ı keşfettiğini öğrendiğinde şok olmuştu (bir Alman Yahudi savcının, İsraillileri Eichmann’ın nerede olduğu hakkında gizlice bilgilendirdiğini bilmiyordu) ve Eichmann’ın ortaya çıkarabileceklerinden korkuyordu. En yakın sırdaşı Hans Globke’nin duruşmada Nürnberg ırk yasalarının bir temsilcisi olarak işaret edilmemesini sağlamak için olağanüstü çaba sarf etti. Alman Şansölyeliği ve Alman istihbaratının gizli dosyalarında birçok kirli ayrıntı kilitli kalmaya devam ediyor. Bettina Stangneth, Eichmann before Jerusalem’de [Kudüs’ten Önce Eichmann] (2014) arşivlerde, Adenauer’in Life dergisindeki bir makaleden Globke’ye yapılan bir referansı silmesi için CIA’e başvurduğunu gösterecek kadar çok şey buldu. Ayrıca, Adenauer’in talimatı üzerine hareket eden Rolf Vogel adlı bir gazeteci ve aracının, Kudüs’teki King David Otelinde Doğu Alman bir avukattan Globke hakkında potansiyel olarak suçlayıcı dosyalar çaldığı da biliniyor.
Adenauer’i rahatlatacak şekilde, yeni İsrailli müttefikleri Globke’yi korudular ve Marwecki’nin ‘Alman-İsrail ilişkilerine özgü mübadele yapısı’ olarak tanımladığı şeyi sürdürdüler: Yetersiz biçimde Nazilerden arındırılmış ve hâlâ derinden antisemitik bir Almanya’nın nakit ve silah karşılığında ahlaki olarak affedilmesi. Nasır (‘Nil’deki Hitler’) de dahil olmak üzere İsrail’in Arap düşmanlarını Nazizmin gerçek somutlaşmış halleri olarak tasvir etmek her iki ülkeye de uygundu. Eichmann davası, Almanya’daki Nazi desteğinin sürekliliğini küçümseyip Arap ülkelerindeki Nazi varlığını abartırken, en az bir gözlemciyi çileden çıkarmıştı: Hannah Arendt, Globke’nin ‘Yahudilerin Nazilerden gerçekte neler çektiğini tarihte anlatmaya eski Kudüs Müftüsü’nden daha fazla hakkı olduğunu’ yazıyordu. Ayrıca, Ben-Gurion’un Almanları ‘terbiyeli’ olarak temize çıkarırken, ‘iyi Araplar’dan hiç bahsetmediğini’ de not ediyordu.
Subcontractors of Guilt: Holocaust Memory and Muslim Belonging in Postwar Germany’de [Suçluluğun Taşeronları: Holokost Hafızası ve Savaş Sonrası Almanya’da Müslüman Aidiyeti] Esra Özyürek, aşırı sağın yükselişte olduğu şimdilerde, Alman siyasetçilerin, yetkililerin ve gazetecilerin, Müslümanları şeytanlaştırarak Almanya’yı temize çıkaran eski mekanizmayı nasıl çalıştırdıklarını anlatıyor. Aralık 2022’de Alman polisi, Federal Meclis’e saldırı planlayan yirmi binden fazla üyesi olan aşırılık yanlısı grup Reichsbürger’in [İmparatorluk Vatandaşı] darbe girişimini engelledi. Neo-Nazi bağlantıları olan Alternative für Deutschland [Almanya için Alternatif – AfD], kısmen Olaf Scholz liderliğindeki koalisyonun ekonomik kötü yönetimine yanıt olarak ülkenin en popüler ikinci partisi haline geldi. Özyürek’e göre, Bavyera Başbakan Yardımcısı Hubert Aiwanger gibi ana akım politikacıların bile açık antisemitizmine rağmen, ‘beyaz Hıristiyan kökenli Almanlar’ kendilerini ‘kurtuluş ve yeniden demokratikleşme hedeflerine ulaşmış’ olarak görüyorlar. ‘Almanya’nın genel toplumsal sorunu olan antisemitizm’, Arap göçmenlerden oluşan bir azınlığa yansıtılıyor ve bu azınlıklar daha sonra ‘ek eğitim ve disipline’ ihtiyaç duyan ‘en pişmanlık duymayan antisemitler’ olarak damgalanıyor.
Almanya’da hem Yahudifobisi hem de İslamofobi, Hamas saldırısı, İsrail’in Gazze’ye yönelik yakıp yıkma hedefli saldırısı ve Alman hükümetinin Filistin’e yönelik kamuoyu destekli gösterilerine yönelik baskısının ardından arttı. Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier kısa süre önce Almanya’da ‘Arap kökenli’ herkesi Yahudi nefretini reddetmeye ve Hamas’ı kınamaya çağırdı. Şansölye yardımcısı Robert Habeck, Müslümanlara daha açık bir uyarıda bulundu: Almanya’da ancak antisemitizmi reddederlerse hoşgörü göreceklerdi. Nazi selamına zaafı olan bir politikacı olan Aiwanger, Almanya’daki antisemitizmi ‘kontrolsüz göç’ ile suçlayan koroya katıldı. Özyürek’in de belirttiği gibi, Almanya’nın Müslüman azınlığını ‘antisemitizmin başlıca taşıyıcıları’ olarak suçlamak, ‘antisemitik suçların neredeyse yüzde 90’ının sağcı beyaz Almanlar tarafından işlendiği’ gerçeğini örtbas etmek anlamına geliyor.
Netanyahu da Almanya’nın savaş sonrası aklama çabalarından ders aldı. 2015 yılında Kudüs Baş Müftüsü’nün Hitler’i Yahudileri kovmak yerine öldürmeye ikna ettiğini iddia etti. Üç yıl sonra, Polonya’daki Hukuk ve Adalet Partisi’nin Polonya [Nazi] işbirlikçiliğine yapılan atıfları suç sayma yönündeki hareketini başlangıçta eleştirdikten sonra, bu tür referansları para cezasıyla cezalandıran yasayı onayladı. O zamandan beri Litvanya ve Macaristan’da Şoah revizyonizmini meşrulaştırdı ve her iki ülkeyi de antisemitizme karşı cesur mücadelelerinden dolayı övdü (Birçok eski Nazinin yargılanmasına yardımcı olan tarihçi Efraim Zuroff, bunu ‘Ku Klux Klan’ı Güney’deki ırksal ilişkileri iyileştirdiği için övmek’ ile kıyaslamıştı). Daha yakın zamanda Netanyahu, Elon Musk’ın Yahudi karşıtı bir komplo teorisini desteklemek için tweet atmasından birkaç gün sonra, Hamas’ın hedef aldığı kibbutzlardan birinde ona eşlik etti. 7 Ekim’den bu yana, Eichmann davasının senaryosunu okuyor gibiydi. ‘Batı medeniyetini’ kurtarmak için Gazze’deki ‘yeni Naziler’e karşı savaştığını düzenli olarak ilan ederken, Yahudi üstünlükçülerinden oluşan grubundaki diğerleri de destekleyici bir koro oluşturuyor. Gazze halkı ‘insanlık dışı’, ‘hayvan’, ‘Nazi’dir.
Batının hasar görmüş bir kalesinden gelen bu intikamcı söylem Avrupa ve Amerika’da yankılanıyor. Beyaz milliyetçiler uzun zamandır İsrail’le özdeşleştiler: etnik homojenlik dili, sarsılmaz toprak genişletme politikası, yargısız infazlar ve yıkımlarla uluslararası yasal, diplomatik ve etik protokolleri ihlal eden bir etno-ulus devlet. Bugün, Alfred Kazin’in 1988’de günlüğünde yazdığı ‘militan, gözüpek, hepinizi sikeyim İsrail’i’ olarak adlandırdığı şeyin aşırı bir tezahürü, aynı zamanda Anglo-Amerikan egemen sınıfları içindeki birçok varoluşsal kaygıyı hafifletici olarak hizmet ediyor. Our American Israel’de [Bizim Amerikan İsrail’imiz] (2018) Amy Kaplan, Amerikan elitinin korkularını ve fantezilerini İsrail’e nasıl yansıttığını anlatıyordu. Fakat Almanya’nın İsrail’le ilişkisini şekillendiren devletin dayattığı filosemitizm, başka bir evrişim sırasına ve vahşete aittir.
Hamas saldırısından kısa bir süre önce İsrail, Amerika’nın onayıyla, Almanya ile şimdiye kadarki en büyük silah anlaşmasını imzaladı. Financial Times, kasım ayı başlarında, Almanya’nın İsrail’e silah satışlarının 7 Ekim’den bu yana arttığını bildirdi: 2023 rakamı bir önceki yıla göre on kattan fazla. İsrail’in Gazze’deki evleri, mülteci kamplarını, okulları, hastaneleri, camileri ve kiliseleri bombalamaya başlaması ve İsrail bakanlarının etnik temizlik planlarını öne çıkarması üzerine Scholz, ulusal ortodoksluğu yineledi: “İsrail, insan haklarına ve uluslararası hukuka bağlı ve buna göre hareket eden bir ülkedir.” Netanyahu’nun ayrım gözetmeksizin öldürme ve yok etme kampanyası yoğunlaşırken, Luftwaffe’nin komutanı Ingo Gerhartz, İsrailli pilotların ‘titizliğini’ överek Tel Aviv’e gitti; ayrıca üniformalı olarak İsrail askerleri için kan bağışında bulunurken fotoğrafını çektirdi.
Almanya Sağlık Bakanı Karl Lauterbach, savaş sonrası Alman-İsrail simbiyozunun daha sinir bozucu bir örneğinde, İngiliz aşırı sağının sözcüsü Douglas Murray’in Nazilerin Hamas’tan daha iyi olduğunu iddia ettiği bir videoyu onaylayarak retweetledi. “İzleyin ve dinleyin,” diye retweet etti Hıristiyan Demokrat Birliği başkan yardımcısı ve Schleswig-Holstein eğitim bakanı Karin Prien. Der Spiegel’in eski katkıcı editörü Jan Fleischhauer, “Bu harika,” diye yazdı. “Gerçekten harika,” diye tekrarladı Alman Ekonomi Uzmanları Konseyi üyesi Veronika Grimm. 2021’de Deutsche Welle’deki beş Lübnanlı ve Filistinli gazeteciyi Yahudi karşıtı olarak ‘ifşa eden’ Süddeutsche Zeitung, aynı derecede dayanıksız kanıtlarla, Hintli şair ve sanat tarihçisi Ranjit Hoskote’yi Siyonizm’i Hindu milliyetçiliğiyle karşılaştırdığı için Yahudilere iftira atan biri olarak ifşa etti. Die Zeit, Alman okurlarını başka bir ahlaki öfkeye karşı uyardı: “Greta Thunberg açıkça Filistinlilere sempati duyuyor.” Adam Tooze, Samuel Moyn ve diğer akademisyenlerin Jürgen Habermas’ın İsrail’in eylemlerini destekleyen açıklamasını eleştiren bir açık mektup, Frankfurter Allgemeine Zeitung’daki bir editörün, Yahudilerin üniversitelerde postkolonyal çalışmalar biçiminde bir ‘düşmanı’ olduğunu iddia etmesine neden oldu. Der Spiegel, kapakta Scholz’un fotoğrafının yanı sıra “Yeniden büyük çapta sınır dışılara başlamamız gerekiyor,” iddiasını yayınladı.
New York Times’ın Aralık ayı başında geç de olsa bildirdiğine göre, “Alman yetkililer, bazıları on yıl öncesine dayanan sosyal medya paylaşımlarını ve açık mektupları tarıyor.” Devlet tarafından finanse edilen kültür kurumları uzun zamandır Filistinlilere en ufak bir sempati gösteren Küresel Güney kökenli sanatçı ve entelektüelleri cezalandırıyor, ödül ve davetleri geri çekiyor; Alman yetkililer artık Yahudi yazar, sanatçı ve aktivistleri bile disipline etmeye çalışıyor. Candice Breitz, Deborah Feldman ve Masha Gessen, Eyal Weizman’ın ifadesiyle ‘ailelerimizi katleden ve şimdi bize antisemit olduğumuzu söylemeye cüret eden faillerin çocukları ve torunları tarafından’ ‘ders verilen’ son kişiler.
O halde Almanya’nın çok övülen tarihsel bellek kültürüne ne demeli? Learning from the Germans [Almanlardan Öğrenmek] (2020) adlı kitabında Vergangenheitsbewältigung’u [Geçmişle başa çıkma mücadelesi] hayranlıkla anlatan Susan Neiman, şimdi fikrini değiştirdiğini söylüyor. Ekim ayında yazdığı yazıda, “Alman tarihsel hesaplaşması çığırından çıktı,” diyordu. “Bu filosemitik öfke … Almanya’daki Yahudilere saldırmak için kullanıldı.” Never Again: Germans and Genocide after the Holocaust [Bir Daha Asla: Holokost’tan sonra Almanlar ve Soykırım] Kamboçya, Ruanda ve Balkanlardaki kitle katliamlarına Alman tepkisini inceleyen Andrew Port, ‘Holokost’la takdire şayan bir şekilde hesaplaşmalarının, Almanları farkında olmadan duyarsızlaştırmış olabileceğini’ öne sürüyor. Atalarının kudurmuş ırkçılığını çok gerilerde bıraktıklarına dair inançları, paradoksal bir şekilde ırkçılığın farklı biçimlerinin utanmadan ifade edilmesine izin vermiş olabilir.
Bu durum, Almanya’da Filistinlilerin kaderine yönelik yaygın kayıtsızlığı ve İsrail’e yönelik her türlü eleştirinin bir tür bağnazlık olduğuna dair inancı (Almanya’nın İsrail’in ihlallerine karşı birçok BM kararını tarihsel olarak desteklemesini göz ardı eden bir tutum) açıklamak için bir yoldur. Port, Almanya’nın 20. yüzyılın ilk soykırımı olan 1904-1908 yılları arasında Güney-Batı Afrika’da Alman sömürgeciler tarafından gerçekleştirilen toplu katliamlar için tazminat ödemek bir yana, bunu tam olarak kabul etmedeki başarısızlığını tartışarak argümanını güçlendirebilirdi. Port ayrıca, Alman egemen sınıfının yakın zamana kadar tarihsel yanılsamalarını ifşa etmek için, örneğin imparatorluk dönemi gücü ve kendi kendine yeterlilik hayalleri kuran Brexitçilerden daha az fırsata sahip olması nedeniyle başarılı bir görünüm sergileyen Alman bellek kültürüne çok fazla kredi veriyor.
Gerçekte, Almanya’nın geçmişini kınayarak bugünkü imajını güçlendirmeye yönelik resmi girişimler ülke içinde büyük bir dirençle karşılaşmıştır. Der Spiegel’in kurucusu ve editörü ve eski Nazilerin bir başka ilk hamilerinden Rudolf Augstein, 1998 yılında Berlin’deki Holokost Anıtı’nın Amerikan ‘Doğu Yakası’ elitlerini tatmin etmek için tasarlandığını belirtmişti. Tarihsel bellek, siyasi ve kültürel kurumlar tarafından sabitlenemeyecek kadar değişkendir; kolektif bir ahlaki eğitimin nesiller boyunca istikrarlı, homojen bir tutum üretebileceği her zaman mantıksız görünmüştür. Neyin hatırlanıp neyin unutulacağını belirleyen çok fazla faktör vardır ve Alman ulusal bilinçaltı yüzyıllık gizlilik, suçlar ve örtbasların yükü altındadır. Hem Doğu hem de Batı Almanya’da yaşamış ender Yahudi yazarlardan biri olan Jurek Becker, 1994 yılında Weimar’da yaptığı konuşmada, birleşik Almanya’da şiddet yanlısı Neo-Nazizmin yeniden canlanmasından, Soğuk Savaşçılar tarafından şımartılan ve hatta kucaklanan Nazilerin Batı Almanya’da gelişmeye devam etmesini sorumlu tutmuştu:
Nazi geçmişine bakışın mümkün olduğunca ılımlı olmasını, acımasız olmamasını sağladılar ve mümkün olan yerlerde bunu önlemeye çalıştılar … Karşılıklı olarak birbirlerini desteklediler ve birbirlerine nüfuz sağladılar. Kendilerini görenlerin ilerlemesini engellediler. O günlerde her şeyin kötü olmadığını, kurunun yanında yaşı da yakamayacağımızı söylediler. Bir ara, faşizmin çağımızın gerçek suçu olan Bolşevizme bir cevap olduğunu iddia etme fikrine kapıldılar.
İyi konumdaki pek çok kişi, Batı Almanların Üçüncü Reich’taki suç ortaklığı anlayışını tehlikeye atmak için çalıştı. Adenauer’in savunma bakanı ve daha sonra Bavyera başbakanı olan, Doğu Avrupa’nın ‘kanlı topraklarında’ Wehrmacht gazisi Franz Josef Strauss, ‘geçmişi arkamızda bırakma görevinin’ en iyi İsrail ile yapılacak savunma anlaşmalarıyla başarılabileceğini düşünüyordu. ‘Alman askerinin elindeki Uzi’nin antisemitizme karşı her türlü broşürden daha iyi olduğunu’ iddia eden Ralf Vogel, şimdi bu geçmişi geride bırakma tarzının erken bir temsilcisi gibi görünüyor – Şoah’tan kurtulan ve Almanya’nın ilk kadın siyaset bilimi profesörü olan Eleonore Sterling’in 1965’te ‘gerçek bir anlayış, pişmanlık ve gelecekteki uyanıklık eyleminin’ yerini alan ‘işlevsel bir filosemitik tutum’ olarak adlandırdığı şey. Frank Stern’in The Whitewashing of the Yellow Badge [Sarı Rozetin Aklanması] (1992) adlı kitabındaki acımasız teşhisi bugün de geçerliliğini korumaktadır: Stern’e göre Alman filosemitizmi, yalnızca ‘dış politikadaki seçenekleri meşrulaştırmak’ için değil, aynı zamanda ‘iç huzurun antisemitik, anti-demokratik ve aşırı sağcı fenomenler tarafından tehdit edildiği zamanlarda ahlaki bir duruşu çağrıştırmak ve yansıtmak için’ kullanılan bir ‘siyasi araçtır.’
Bu, demokratik deformasyonları gizlemek için Staatsräson’un ilk kez kullanılışı değildir. Örneğin 2021 yılında Almanya, İsrail ile savunma anlaşmaları yaparken, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin işgal altındaki topraklarda işlenen savaş suçlarını soruşturma hakkına muhalefet etti. Aralık ayı ortasında, yirmi bin Filistinli katledilmiş ve salgın hastalıklar yerinden edilen milyonları tehdit ederken, Die Welt hala ‘Özgür Filistin yeni Heil Hitler’dir’ iddiasında bulunuyordu. Alman liderler Avrupa’nın ortak ateşkes çağrılarını engellemeye devam ediyor. Weizman, ‘Alman milliyetçiliğinin, İsrail milliyetçiliğine Alman desteğinin himayesi altında rehabilite edilmeye ve canlandırılmaya başlandığını’ söylerken abartıyor gibi görünebilir. Fakat kötü geçmişinden ders çıkarmaya çalışan tek Avrupa toplumu, açıkça asıl dersini hatırlamakta zorlanıyor. Alman siyasetçiler ve kanaat önderleri Netanyahu, Smotrich, Gallant ve Ben Gvir’e koşulsuz dayanışma göstererek sadece İsrail’e karşı ulusal sorumluluklarını yerine getirmekte başarısız olmuyorlar. Völkisch-otoriter ırkçılık ülke içinde yükselirken, Alman yetkililer dünyanın geri kalanına karşı sorumluluklarını yerine getirememe riskiyle karşı karşıyadır: bir daha asla canice etnik milliyetçiliğin suç ortağı olmamak.
Dünya Basını
Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.
Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.
Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.
“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”
Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.
Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.
Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.
Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.
Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”
Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.
Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.
“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”
Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.
Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:
“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”
Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.
Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.
“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”
Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.
Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.
Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.
“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”
Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.
Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.
ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.
“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”
Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.
Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:
“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”
Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.
“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”
Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.
Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.
Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.
Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.
Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.
Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.
Dünya Basını
Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.
Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.
Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.
“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”
Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:
“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”
Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.
Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.
“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”
Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”
Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”
Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”
“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”
Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.
Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.
İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.
“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”
İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:
“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”
Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.
“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.
Miller, şu açıklamalarda bulundu:
“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”
“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”
Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.
Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.
Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.
“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”
Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”
Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.
Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
Prof. Mercogliano: Küresel petrol rezervleri beş yıllık ortalamanın altına iniyor

Yayıncı Mario Nawfal, küresel denizcilik ve lojistik ağlarında yaşanan son gelişmeleri, denizcilik tarihçisi ve eski askeri yetkili Profesör Sal Mercogliano ile gerçekleştirdiği mülakatta ele aldı.
Mülakatta, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı başta olmak üzere dünya ticaretinin kilit noktalarındaki askeri ve ekonomik dengeler ile Rusya, Ukrayna ve Ortadoğu eksenindeki küresel krizler analiz edildi.
Yayıncı Mario Nawfal, sahada yaşanan gelişmeler ile siyasi söylemler arasında büyük bir tezat olduğunu belirterek mülakatı açtı. Donald Trump tarafından paylaşılan mesajların oldukça iyimser bir tablo çizdiğini, Lübnan’da ateşkes ilan edildiği ve ablukanın kaldırıldığının öne sürüldüğünü ifade eden Nawfal, “Şu anda iki farklı gerçeklik yaşanıyor. Sahada ise Lübnan’da bir ateşkes yok, Amerikan tarafındaki abluka kaldırılmadı ve İran da Babülmendep Boğazı’nı abluka altına almakla tehdit ediyor” şeklinde konuştu.
Nawfal, her hafta bir çözüme yaklaşıldığı izlenimi doğduğunu ancak pazartesi günleri aynı kriz ortamına geri dönüldüğünü kaydederek, durumu bir kısırdöngüye benzetti.
Denizcilik tarihçisi Profesör Sal Mercogliano, Hürmüz Boğazı’ndaki güncel duruma ilişkin verileri paylaşarak gemi hareketliliklerini aktardı.
Umman’ın hemen kuzeyinde, boğazın güney kesiminden bazı gemilerin çıkış yaptığına dair bilgiler bulunduğunu belirten Mercogliano, “Bu gemilerin ABD desteği aldığını görüyoruz. Bunun temelde uçaklar, helikopterler ve jetler vasıtasıyla sağlanan bir yardım olduğunu düşünüyoruz; bölgede Amerikan gemilerinin bulunduğunu sanmıyoruz” ifadelerini kullandı.
Bu yöntemle günde yaklaşık iki ila üç geminin bölgeden çıkabildiğini dile getiren Mercogliano, asıl büyük sorunun çok sayıda geminin otomatik tanımlama sistemi vericilerini kapatarak seyretmesi olduğunu bildirdi. Vericilerini kapatan gemilerin Hürmüz Boğazı’nın dışındaki Umman Körfezi ve Arap Denizi’ne ulaşana kadar tespit edilemediğini ekledi.
Boğazda mahsur kalan tankerlerin durumuna değinen Mercogliano, derin taslaklı büyük ham petrol taşıyıcıları ile büyük tankerlerin yaklaşık dörtte birinin körfezden çıkmayı başardığını açıkladı.
Körfezde mahsur kalan 109 tankerin 29’unun çıkış yaptığını belirten Mercogliano, “Bu olumlu bir gelişme gibi görünse de günde sadece birkaç geminin çıkabildiği düşünüldüğünde aslında çok az bir miktar” dedi.
ABD’nin, İran tarafından kurulan Fars Körfezi Boğazı Kurumu’nu yaptırım listesine aldığını hatırlatan Mercogliano, bu kurumla iş yapan, geçiş ücreti ödeyen ya da herhangi bir ticari ilişki kuran tüm yapıların yaptırıma maruz kalacağını vurguladı.
“Konteyner gemisi insansız deniz aracıyla vuruldu”
Profesör Mercogliano, mülakatın yapıldığı gün Irak’ın Ümmü Kasr Limanı’ndan çıkan Akdeniz Denizcilik Şirketi’ne ait bir geminin, insansız deniz aracı tarafından vurulduğunu açıkladı.
Saldırıya uğrayan geminin krizin başından beri Basra Körfezi’nde mahsur kaldığını ve limanlar arasında bir mekik gemisi olarak işletildiğini belirten Mercogliano, “Denizcilik şirketlerinin geliştirdiği yöntemlerden biri kara yolu rotaları oluşturmak oldu. Kargoları Kızıldeniz’de, Umman Körfezi’ndeki Füceyre’de, Yenbu’da ve Cidde’de tahliye edip kara yoluyla taşıyorlar ancak malların körfez içinde dahili olarak da hareket ettirilmesi gerekiyor” sözlerini kaydetti.
Hedef alınan Akdeniz Denizcilik Şirketi’nin geçmişte de İran tarafından hedef seçildiğini ifade eden Mercogliano, şirkete ait iki geminin birkaç hafta önce alıkonulduğunu hatırlattı.
ABD güçlerinin abluka hattını ihlal eden Gambiya bayraklı bir gemiyi hedef aldığını belirten Mercogliano, hedef alınan unsurun bir İran gemisi değil, sahte tescilli bir Gambiya gemisi olmasının dikkat çekici olduğunu söyledi.
Aynı süreçte Fransız donanmasının da Murmansk’tan gelen ve sahte Madagaskar bayrağı taşıyan bir Rus tankerini Atlantik’te, uluslararası sularda durdurduğunu bildirdi.
Küresel abluka uygulamalarının ekonomik sonuçlarına dikkat çeken Mercogliano, küresel petrol rezervlerindeki tehlikeli düşüşe işaret etti.
Hem karadaki hem de denizdeki tankerlerde bulunan küresel petrol rezerv haritalarının endişe verici olduğunu aktaran Mercogliano, “28 Şubat’tan bu yana petrol taşımacılığında meydana gelen ve benim ‘artan açık’ olarak adlandırdığım bu delik artık etkisini hissettirmeye başlıyor” uyarısında bulundu.
Denizde ve karada depolanan petrol miktarının beş yıllık ortalamanın altına düşmek üzere olduğunu belirten Mercogliano, bu durumun özellikle gelişmekte olan ülkelerde ciddi sıkıntılara ve kıtlıklara yol açacağını, gelişmiş ülkeler gibi petrol için yüksek kar marjlı rekabet edemeyen bu ülkelerin şimdiden rasyonelleşmeye ve kota uygulamalarına başladığını ifade etti.
“Gemiler açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt transferi yapıyor”
Mario Nawfal’ın, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan günde 30 civarında gemi geçtiği ve Fars Körfezi Boğazı Kurumu aracılığıyla gemilere refakat ederek 1,5 milyar dolardan fazla gelir elde ettiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu sayıların yanıltıcı olabileceğini belirtti.
Bu verilere küçük ahşap teknelerin ve kıyı gemilerinin dahil olduğunu açıklayan Mercogliano, Hürmüz Boğazı’nı geçmenin gemileri doğrudan açık okyanusa değil, Umman Körfezi’ne çıkardığını kaydetti.
ABD Donanması Merkez Komutanlığı’nın ticari gemilere yönelik bir uyarı yayımladığını belirten Mercogliano, “İran gemilerinin petrol yükleyerek dışarı çıktığı ancak Amerikan ablukasını geçemedikleri için ‘gemiden gemiye transfer’ olarak bilinen yönteme başvurdukları doğrulandı” dedi.
Gemilerin açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt kargolarını birbirine pompaladığını söyleyen Mercogliano, bu yöntemin daha önce Yunanistan, İspanya ve Malezya açıklarında kayıt dışı filo tarafından sistematik olarak uygulandığını anlattı.
Mercogliano, bu yolla Amerikan ablukasının arkasından dolanılmaya çalışıldığını doğrulayarak, ABD’nin bu transferlerde yakıtı teslim alan gemileri de doğrudan İran limanına giriş yapmış gibi suçlu sayacağını ve hedef alacağını ilan ettiğini duyurdu.
İran’ın açıkladığı geçiş sayılarının bölge içinde mekik dokuyan kıyı gemilerinden ibaret olduğunu, 30 geminin Hint Okyanusu’na çıkarak serbestçe dağıldığı anlamına gelmediğini, ABD Donanması’nın bu gemileri tespit etmede oldukça başarılı olduğunu ekledi.
Nawfal’ın, Amerikan tarafının günde üç-dört gemiyi vericilerini kapattırarak Hürmüz Boğazı’ndan gizlice geçirdiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu bilgilerin gelen duyumlarla uyuştuğunu söyledi.
Gemilerin boğazı geçip dışarı çıktıktan sonra sistemlerini tekrar açtıklarını kaydeden Mercogliano, 18. Hava İndirme Kolordusu’na bağlı 82. Hava İndirme Tümeni’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlu olduğunu bildirdi. Bu tümenin elinde kara saldırı yeteneklerinin yanı sıra gelişmiş radarlara sahip helikopterler bulunduğunu, bu unsurların insansız deniz ve hava araçlarına karşı oldukça etkili koruma sağladığını belirtti. Bölgedeki iki uçak gemisi grubunun da havadan koruma sağladığını sözlerine ekledi.
“Deniz hukuku eski ve karmaşık kurallardan oluşuyor”
Bölgedeki maden ve mayın tehlikesine de değinen Profesör Mercogliano, Umman tarafından yayımlanan bir videoda ilk kez bölgedeki sahipsiz bir deniz mayınının varlığının somut olarak kanıtlandığını aktardı.
ABD’nin bölgeyi mayından arındırmak amacıyla insansız su altı araçları kullanmaktan bahsettiğini ifade eden Mercogliano, akıntıya kapılan mayınların kıyıya vurmasının olağan olduğunu, benzer durumların Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Karadeniz’de de yaşandığını ve Romanya ile Türkiye kıyılarına mayınların ulaştığını hatırlattı.
Hürmüz Boğazı’ndaki egemenlik alanları ve deniz hukuku sınırları hakkındaki karmaşıklığa açıklık getiren Mercogliano, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca ülkelerin kıyılarından itibaren 12 deniz mili boyunca kara suları egemenliğine sahip olduğunu belirtti.
Boğazın en dar noktasının sadece 21 mil genişliğinde olması sebebiyle Umman ve İran’ın kara sularının üst üste bindiğini açıklayan Mercogliano, “En dar nokta olan kuzey hattı İran ve Umman arasında bölünmüştür ancak doğu ve batı yaklaşımlarında Birleşik Arap Emirlikleri de devreye girer” dedi.
Hem ABD’nin hem de İran’ın bu sözleşmeyi resmi olarak onaylamadığını hatırlatan Mercogliano, buna rağmen sözleşmenin devletlere “transit geçiş hakkı” tanıdığını, Basra Körfezi’nin iç kısımlarında mahsur kalan ülkelerin dış dünyaya açılabilmesi için bu hakkın hukuken korunması gerektiğini vurguladı.
İran’ın, limanları ve üsleri kullanan devletleri “muharip” olarak nitelendirerek geçiş hatlarını kapatma tehdidinde bulunduğunu belirten Mercogliano, “İran, mevcut sözleşmeleri reddederek kara sularını üç mil ile sınırlayan 1958 tarihli eski antlaşmalara göre hareket ettiğini savunuyor. Deniz hukuku oldukça eski, arkaik ve çok nüanslı bir yapıya sahip olduğu için bu tür büyük karmaşalar yaratıyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Kayıt dışı seyrüsefer küresel çevre güvenliğini tehdit ediyor”
Rusya’nın kayıt dışı gölge filosuna yönelik Batı yaptırımlarının işleyişini de analiz eden Profesör Mercogliano, G7 ve Avrupa Birliği’nin 2022 yılının şubat ayında küresel enerji piyasalarında büyük bir kesintiye yol açmadan Rusya’yı ekonomik olarak zayıflatmayı hedeflediğini hatırlattı.
Doğrudan bir boykot yerine sigorta sistemleri üzerinden bir yaptırım mekanizması kurulduğunu belirten Mercogliano, dünya denizciliğinin yüzde 90’ını sigortalayan büyük şirketlerin, tavan fiyatın üzerinde petrol taşıyan gemilere hizmet vermesinin yasaklandığını anlattı.
Ancak Rusya, İran ve Venezuela’nın bu kısıtlamaları kendi tescil ve sigorta sistemlerini kurarak veya sigortasız yürüyerek aştıklarını, böylece normal sınırların dışında işleyen “paralel bir filo” oluşturduklarını ifade etti.
Fransız donanması tarafından durdurulan Madagaskar bayraklı geminin durumuna değinen Mercogliano, Madagaskar hükümetinin gemiyi tanımadığını ve kendilerine ait bir tescil kaydı bulunmadığını açıkladığını aktardı.
Bu durumun uluslararası hukuka göre gemiye müdahale hakkı doğurduğunu belirten Mercogliano, “Eğer bir gemi düzgün bir şekilde tescil edilmemiş ve sigortalanmamışsa, yaşanacak bir kazada kıyılarınıza sızacak milyonlarca varil petrolün temizlik maliyetini hiçbir şirket üstlenmez; yük tamamen mağdur ülkenin üzerinde kalır” uyarısında bulundu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurallara dayalı işleyen centilmenlik antlaşmalarının, Rusya, İran ve Venezuela’ya yönelik ağır yaptırımlar nedeniyle sarsıldığını ve bu ülkelerin açık okyanusta kendi alternatif sistemlerini inşa ettiklerini sözlerine ekledi.
“Babülmendep Boğazı’nın kapanması rotayı 8 bin kilometre uzatır”
Ortadoğu’daki askeri tırmanışın deniz lojistiği üzerindeki etkilerini değerlendiren Profesör Mercogliano, krizin sadece ABD ve İran arasında iki taraflı bir denklem olmadığını, İsrail’in de dahil olduğu üçlü bir mekanizma olarak okunması gerektiğini vurguladı.
İran’ın hem Hürmüz Boğazı’nı hem de Babülmendep Boğazı’nı kilitleme kapasitesine sahip olduğunu belirten Mercogliano, “Şu anda Yenbu Limanı’ndan günde yaklaşık 5 milyon varil petrol çıkıyor ve bu miktar küresel piyasalar için tamamen hayati önem taşıyor. Kızıldeniz’in orta kesiminde yüklenmeyi bekleyen büyük bir tanker birikmesi var” dedi.
Babülmendep Boğazı’nın kapanması durumunda gemilerin Süveyş Kanalı’na yönelmek zorunda kalacağını ancak çok büyük ham petrol taşıyıcılarının kanaldan geçemeyecek kadar büyük olduğunu aktardı.
Bu durumun Akdeniz’de küçük gemiler arasında yük transferi yapılmasını ya da gemilerin tüm Afrika kıtasını dolaşmasını zorunlu kılacağını belirten Mercogliano, Afrika rotasının Asya’ya giden bir sefere fazladan 8 bin kilometre ekleyeceğini, bunun da petrol kıtlığı kaynaklı ekonomik krizi büyüteceğini bildirdi.
Süveyş Kanalı’nın 2021 yılında yaşanan kaza nedeniyle ne kadar kolay kapanabileceğinin görüldüğünü hatırlatan Mercogliano, Suudi Arabistan’ın tüm petrol akışını Yenbu üzerinden gerçekleştirdiğini, bu hatta yönelik bir füze veya mayın saldırısının tüm sistemi çökerteceğini ifade etti.
“Denizciler körfezde mahsur kalmak istemiyor”
Bölgedeki diplomatik müzakerelere karşı temkinli olduğunu dile getiren Mercogliano, 13 haftadır aynı kriz döngüsünün sürdüğünü ve siyasi liderler arasında bir uzlaşı sağlansa bile denizcilik şirketlerinin Basra Körfezi’ne dönmekte çok istekli olmayacağını savundu.
Bölgede kalıcı bir güvenlik garantisi verilmedikçe riskin süreceğini belirten Mercogliano, sigorta primlerinin çok yüksek kalacağını ifade etti.
Haberlere yansımayan önemli bir sorunun da gemilerde mahsur kalan yaklaşık 20 bin denizcinin rotasyonu olduğunu açıklayan Mercogliano, “Hava yolları çalışıyor ancak nakliye şirketleri bölgeye gönderecek yedek mürettebat bulmakta zorlanıyor. Kimse Basra Körfezi’nde mahsur kalacağı ve öldürülme riski taşıyan bir gemide sözleşme imzalamak istemiyor” şeklinde konuştu.
Gazze ve Yemen eksenindeki önceki uzlaşmalara rağmen Kızıldeniz ve Babülmendep hattında deniz ticaretinin hiçbir zaman bu yılın şubat ayı öncesindeki normal seviyelerine dönmediğini de sözlerine ekledi.
Ticari gemilerin kendilerini korsanlara veya insansız hava araçlarına karşı koruyacak askeri savunma sistemleriyle donatılması fikrine de değinen Profesör Mercogliano, ticari gemilerin savaş gemilerine dönüştürülmesinin liman otoriteleri tarafından kabul görmediğini açıkladı.
Somali’deki korsanlık döneminde gemilere üç-beş kişilik silahlı özel güvenlik ekiplerinin konulduğunu ancak bu ekiplerin uluslararası limanlara girmeden önce açık denizde gemiden indirilmesi gerektiğini anlattı.
Hiçbir ülkenin kendi limanlarına ağır silahlı sivillerin girmesini istemediğini belirten Mercogliano, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ticari filoların korunması görevinin tamamen ulusal donanmalara devredildiğini hatırlattı.
ABD bayraklı iki geminin geçişi sırasında gemilere Amerikan deniz piyadelerinin ve insansız hava araçlarına karşı savunma sistemlerinin yerleştirildiğini, geçiş tamamlandıktan sonra ise bu personelin ve silahların gemiden tahliye edildiğini aktardı.
Limanlardaki sıkı kontroller nedeniyle denizcilerin karaya çıkmasının bile zor olduğunu ekleyen Mercogliano, silah taşımak yerine radarları yanıltıcı sistemlerin ve sinyal karıştırıcı ekipmanların kullanımının daha olası bir çözüm olduğunu ifade etti.
“Trump uzun süren bir savaş istemiyor”
Donald Trump’ın diplomasi yürütme tarzını ve sosyal medya paylaşımlarını siyasi bir strateji olarak yorumlayan Mercogliano, Trump’ın kamuoyuna yönelik açıklamalarıyla bilgi savaşını yürüttüğünü belirtti.
“Eğer yeterince bilgi paylaşır ve çok şey söylerseniz, geçmişten bir anı cımbızla çekip kendinizin haklı olduğunu her zaman kanıtlayabilirsiniz” diyen Mercogliano, Trump’ın arka planda tamamen farklı bir siyasi oyun oynadığını ve ortalama seçmenin zihnini karıştırarak olası bir uzlaşmanın siyasi maliyetini düşürmeye çalıştığını savundu.
Askeri kanattan ve generallerden gelen bilgilere odaklanılması gerektiğini belirten Mercogliano, Trump yönetiminin krizin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmediğini, ablukayı uygulayacak deniz gücü unsurlarının bile operasyon başladıktan bir ay sonra bölgeye ulaştırılabildiğini kaydetti.
Trump’ın görev süresi boyunca uzun savaşlardan kaçındığını vurgulayan Mercogliano, Trump’ın zafer ilan ederek bölgedeki sorumluluğu Fransa ve İngiltere gibi müttefiklere devredip çıkış stratejisi arammasından endişe duyduğunu sözlerine ekledi.
Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşa da değinen Profesör Mercogliano, cephe hattının Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi bir kilitlenme noktasına ulaştığını söyledi.
Savaşın büyük lojistik hareketlerden ziyade devasa ölçekte bir insansız hava aracı mücadelesine dönüştüğünü belirten Mercogliano, Rusya’nın enerji sevkiyatı için Kuzey Kutbu rotasını kullanmaya başladığını ve Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin lojistik olarak sıkıştığı bu dönemde Çin’e sıvılaştırılmış doğalgaz tedarik ederek ekonomik olarak avantajlı bir konuma geçtiğini bildirdi.
Ukrayna’nın ise hava savunma mühimmatı sıkıntısı çektiğini ve ABD savunma sanayisinin üretim kapasitesinin öngörülen harcamaların gerisinde kalması nedeniyle zorlandığını ifade etti.
Savaşların askeri cephelerden ziyade ekonomik dayanıklılıkla kazanıldığını belirten Profesör Mercogliano, “Bir askeri çöküş yaşanmadığı sürece bu durum bir ekonomik yıpratma savaşıdır. Şu an için Rusya’nın yaptırımsız petrol akışı ve açık piyasadan topladığı tankerlerle ekonomik olarak tahmin edilenden daha uzun süre dayanabileceği görülüyor” diyerek mülakatı tamamladı.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin liderleri Pekin’de stratejik ortaklığı görüştü
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı







