Görüş
“Altıncı Orta Doğu Savaşı” sona yaklaşırken muhasebe ve beklentiler

7 Ekim, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümüdür. O gün, Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas) ile İsrail hükümeti temsilcileri, Mısır’ın tatil beldesi Şarm eş-Şeyh’te, ABD Başkanı Trump’ın önerdiği “20 maddelik plan” etrafında, Gazze’deki çatışmaların sonlandırılması ve Gazze’nin yönetişiminin yeniden inşasını görüştüler. 9 Ekim’de İsrail ve Hamas ateşkes üzerinde anlaştıklarını duyurdu. Her ne kadar bu daha ilk aşama olsa da ve İsrail ile Yemen’deki Husilerin birbirlerine uzun menzilden vurmaları sürüyor olsa da, iki yıldır uzayan bu bölgesel savaş sanki kapanış evresine girmiş görünüyor.
İki yıl boyunca, Filistin-İsrail çatışmasıyla başlayıp muhtemelen yine Filistin-İsrail’de geçici olarak durabilecek bu geniş ölçekli bölgesel savaş, ağır can kayıpları, kontrolden çıkan devlet davranışları ve baş döndüren bölgesel güç dengesi iniş-çıkışları ve yeniden hizalanmalarıyla Orta Doğu’nun siyasal manzarasını yeniden yazdı, uluslararası toplumu derinden ve geniş ölçekte sarstı ve Orta Doğu’yu nasıl değiştirdiğini zamanında özetleyip derleyerek gözden geçirmeyi hak ediyor. Kesin olan şu ki, “Altıncı Orta Doğu Savaşı” kolay kolay bir noktayı koymayacak; nokta konsa bile bir sonraki savaşın tümden önlenebileceği anlamına gelmez.
Ders kitaplarına girecek bir “Aksa Tufanı” baskını ve trajik “İsrail’in 11 Eylülü”
İki yıl önce 7 Ekim sabahı, yani 1973’te Mısır ve Suriye’nin İsrail’e ortak karşı taarruzunun “Yom Kippur Savaşı”nın 50. yıldönümünün ertesi günü, Hamas, titiz planlama ve defalarca tatbikatın ardından “Aksa Tufanı” kod adlı bir yıldırım harekatı başlattı: önce iki saat içinde 5 bin roket fırlatarak benzeri görülmemiş bir yoğunlukla İsrail derinliğinde ateş baskısı ve stratejik perdeleme sağladı; ardından insansız hava araçları ve roketatarlarla Gazze Şeridi’ndeki ayırma duvarının uzaktan gözetleme tesislerini imha etti, yüksek patlayıcılar ve buldozerlerle “tunçtan ve demirden duvar”ı yarıp geçti, tek kişilik motosikletler ve pikaplarla ilerleyen 2 bin silahlı mensubu İsrail içine sızdırıp önceden paylaştırılmış hedeflere sevk etti; aynı zamanda az sayıda yelken kanatlı paraşütçü, roket yağmurunun örtüsü altında İsrail Güney Komutanlığı, açık hava müzik festivali gibi kritik noktalara hızla indi. Ayrıca, İsrail ordusunun dikkatini çekmek için Hamas, denizden taciz saldırıları başlatmak üzere sade balıkçı teknelerinden oluşan derme çatma hücum timleri de örgütledi.
Hamas’ın bu baskını, askeri uzmanlarca modern askeri tarihte ders kitabı düzeyinde bir taktik taarruz olarak nitelendirildi; İsrail’in milyarlarca dolar harcayarak inşa edip otomatik ateş sistemleriyle donattığı ayırma duvarını son derece kolay ve beklenmedik biçimde deldi. Bu manzara, yarım yüzyıl önce, Mısır-Suriye ortak ordusunun modern keşif koşullarında çöl yıldırım harekatı başlatıp Süveyş Kanalı’nı ve “modern bir Maginot Hattı” sayılan “Bar Lev Hattı”nı yararak, kendini beğenmiş İsrail’i “kıyamet” paniğine sürüklemesini andırıyordu.
Hamas’ın baskını dört beş saat içinde 1200 İsrailli asker ve sivilin ölümüne yol açtı, çok sayıda asker esir alındı ve yüzden fazla sivil rehine olarak Gazze’ye götürüldü. Aynı zamanda, 17 yıldır Filistin-İsrail çatışmasına karışmamış olan Lübnan Hizbullahı kuzeyden ateş açtı ve İsrail’e karşı kuzey-güney iki cepheli bir kıskaca dönüştü. O gün, coğrafyası dar olan İsrail’in tamamında sirenler çaldı, mermiler yağdı, dumanlar yükseldi. İsrail hükümeti, ülke içindeki Hamas baskın birliklerini temizlemek üzere kuvvetleri seferber ettikten sonra “savaş hali” ilan etti ve böylece iki yıl sürecek “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın perdesi açıldı.
İsrail ordusu ülke içindeki muharebe alanlarını temizledikten sonra yaklaşık 1700 Hamas baskıncısının cesedini buldu. Uzmanlar, hayattayken hiçbirinin esir düşmediğini, hiçbirinin geri kaçmayı denemediğini, hiçbirinin teslim olmaya çalışmadığını ve istisnasız hepsinin mermisi bittikten sonra öldüğünü değerlendirdi. Plan gereği Gazze’ye geri çekilen diğer 300 baskıncı ise esir yakalama, rehine tutma ve ağır silah ele geçirme gibi “ölümsüz” bir misyonu omuzluyordu. Hamas’ın sonradan yayımladığı propaganda videoları, bu 2 bin baskıncının saldırıdan önce “şehit” olmaya yemin ettiğini ve gidişin dönüşü olmayacağına kesin karar verdiklerini gösterdi.
Böyle bakıldığında, Hamas’ın bu harekatı, dünya askeri tarihinde son derece nadir görülen, teşkilatlı, tek seferde iki bine varan sayıda insanın katıldığı bir intihar saldırısı olarak nitelendirilebilir; şok edici bir “askeri performans sanatı”dır ve İsrail toplumuna çok büyük bir çift katmanlı psikolojik sarsıntı yaşatmaya yeterlidir: birincisi tarih dersidir; yani 50 yıl önce Mısır ve Suriye, İsrail’in “yenilmez” olduğu efsanesini kıran bir askeri mucize yaratabildiyse, bugün Filistinliler de aynı şeyi yapabilir ve en basit silah ve teçhizatla İsrail’e ağır darbeler indirebilir; ikincisi ise ölüme meydan okuyan direniştir; yani Filistinliler ölümden korkmuyor, ölümden korkmayanları İsrail nasıl yıldırabilir?
Hamas’ın İsrail’e yıldırım baskını yapmasındaki niyet çok açıktı: Suudi Arabistan’ın İsrail’le ilişkileri normalleştirmesinin arifesinde İbrahim Anlaşmaları kampının daha da genişlemesini durdurmak; baskın yoluyla İsrail’de iktidar ve muhalefeti “Yom Kippur”nın tarihî yarasını unutmamaları için uyarmak; İsrail’in çılgın misillemeleri ve Gazze sivil halkının çektiği acılar üzerinden uluslararası toplumun Filistin’in bağımsızlık davasına duyduğu sempatiyi uyandırmak ve Filistin meselesinin sürekli biçimde kenara itilmesini önlemek.
Kendini “dünyanın dördüncü askerî gücü” diye tanıtan İsrail, her birkaç yılda bir hırpaladığı “derme çatma ekip” ve milis güçleri tarafından gafil avlanıp ağır kayıplara uğradı; “ulusal yas” ve “ulusal utanç,” hatta “İsrail’in 11 Eylülü” ortaya çıktı. Bu siyasî ve askerî yenilgi ile devlet onurunun zedelenmesi, İsrail Başbakanı Netanyahu ile sağ ve aşırı sağ müttefiklerini tamamen öfkelendirdi; çoğu İsrail vatandaşı, özellikle de çoğunluk ulus olan Yahudiler de öfkelendi. İsrail’in devlet makinesini ölümün kanatlarını açmaya, çılgın savaş arabalarını harekete geçirmeye, Orta Doğu’da dört bir yana ezici şekilde ilerlemeye itti ve nihayet “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın geniş savaş alanını oluşturdu.
Neden “Altıncı Orta Doğu Savaşı” deniyor
Çoğu akademisyen ve medya, “Aksa Tufanı”nın tetiklediği bu dizi çatışmayı hâlâ “yeni bir Filistin-İsrail çatışması turu” diye niteliyor. Bu nitelendirme ne titiz ve kurallıdır ne de bilimsel; gerçeklikle de bağdaşmaz. Her anlamda bu, Filistin ihtilafının tetiklediği yeni bir Orta Doğu savaşıdır; 1948 Filistin Savaşı’ndan (Birinci Orta Doğu Savaşı ya da İsrail’in Bağımsızlık Savaşı olarak da bilinir), 1956 Süveyş Kanalı Savaşı’ndan (İkinci Orta Doğu Savaşı), 1967 Haziran Savaşı’ndan (Üçüncü Orta Doğu Savaşı ya da Altı Gün Savaşı), 1973 Ekim Savaşı’ndan (Dördüncü Orta Doğu Savaşı ya da Yom Kippur Savaşı) ve 1982 Lübnan Savaşı’ndan (Beşinci Orta Doğu Savaşı, İsrail-Lübnan Savaşı ya da Birinci Lübnan Savaşı) gelen tarihsel sürekliliğin ve iç mantığın bir tezahürüdür; aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu ihtilaflarının evriminin sonucudur.
Bu savaş, dahil olan ülke ve örgüt sayısı, yol açtığı kayıpların boyutu, etkilenen alanın genişliği ve sürenin uzunluğu bakımından, önceki beş Orta Doğu savaşının herhangi birinden daha ileridir. Savaşın alevlerinin doğrudan sardığı ülkeler İsrail, Filistin, Lübnan, İran, Suriye, Yemen, Irak ve Katar’dır. Taraflar arasında İsrail, İran ve Amerika Birleşik Devletleri gibi devlet aktörlerinin yanı sıra Hamas, Lübnan Hizbullahı, Yemen’deki Husiler ve Irak Halk Seferberlik Güçleri gibi devlet dışı aktörler de vardır. Eğer İsrail’e füze ve insansız hava araçlarını önlemede yardımcı olan Fransa, Birleşik Krallık, Ürdün gibi ülkeler ile Suriye’de rejim değişimini teşvik eden Türkiye’yi de muharip listeye eklersek, bu Orta Doğu savaşı ölçek bakımından eşi görülmemiş sayılabilir.
Bu savaş eşi görülmemiş can kaybına yol açtı: yalnızca Filistin’in Gazze Şeridi’nde 65 bin kişi öldü, 169 bin kişi yaralandı. İsrail, Lübnan, Suriye, İran ve Yemen’deki asker ve sivillerin ölümlerini de tam olarak hesaba katarsak, kayıpların vahameti kendiliğinden anlaşılır.
Savaşın etkilediği alan, önceki beş Orta Doğu savaşını çok aşarak, Filistin-İsrail bölgesinden Doğu Akdeniz’e, oradan Kızıldeniz’e ve nihayet Fars Körfezi’nin iki yakasına genişledi. Süresi de önceki beş Orta Doğu savaşının toplamından daha uzundur.
Bu nedenle, Hamas ile İsrail arasındaki çatışmanın tetiklediği bu dizi muharebeyi, muğlak ve belirli bir zaman kavramı içermeyen “yeni bir Filistin-İsrail çatışması turu” değil, “Altıncı Orta Doğu Savaşı” olarak topluca adlandırmak her hâlükârda mümkündür.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın birkaç ana aşaması ve başlıca cepheleri
Zaman eksenine göre “Altıncı Orta Doğu Savaşı” kabaca birkaç önemli aşama ve kilit cepheye ayrılabilir.
Birinci aşama: Güneye, Gazze’ye sefer; Hamas’ın çok boyutlu kuşatılıp bastırılması. 7 Ekim 2023’ten 2024 Eylül sonuna kadar İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’ın çekirdek güçlerini çok alanlı biçimde kuşatıp bastırmak, tünel sistemini, roket tesislerini ve askerî sanayi üretim hatlarını imha etmek, ele geçirilen askerlerle alıkonulan rehineleri kurtarmak için bir dizi askerî harekât başlattı. Bu harekâtlar sırasıyla “Demir Kılıçlar,” “Kuvvet ve Kılıç” ve “Gideon Savaş Arabası 1” kod adlarını aldı ve yakıp yıkma siyaseti ile açlık siyaseti eşliğinde Hamas’ı tamamen boğmayı hedefledi. Ağustos 2025’te İsrail ordusu “Gideon Savaş Arabası 2”yi başlatarak Gazze Şeridi’ni bütünüyle işgal etmeye, Hamas’ı “kökten ortadan kaldırmaya” ve İsrail’in güneydoğu yönündeki güvenlik ortamını yeniden kurgulamaya teşebbüs etti.
En başından sonuna kadar Hamas güçleri küçük birimlere bölünüp halka karıştı; tünel savaşı, şehir gerillası savaşı ve enkaz gerillası savaşıyla İsrail ordusuyla çarpıştı. İsrail ordusu, Hamas’ın liderlerinin ve ana muharip unsurlarının çoğunu (yaklaşık 20 bin kişi) etkisiz hale getirip çok sayıda esir ile rehineyi kurtarmış olsa da, Hamas’ın arta kalan güçlerini tamamen boyun eğdiremedi ve geri kalan alıkonulanları kurtaramadı; çok yönlü baskı altında ABD’deki Trump yönetiminin “20 maddelik planı”nı kabul etmek zorunda kaldı. İsrail ordusu ile Hamas güçleri arasındaki kuşatma ve karşı kuşatma tüm savaş sürecine damga vurdu; Gazze Şeridi de savaş boyunca başlıca cephe olarak kaldı.
İkinci aşama: Kuzeye sefer, Güney Lübnan’da Hizbullah’la nihai çarpışma. 27 Eylül 2023’ten 27 Kasım 2023’e kadar İsrail’in Gazze’ye yönelik geniş çaplı harekâtı geçici olarak durdu. İsrail, askerî hücumunun odağını ve öncelik yönünü ayarlamaya başlayarak, “Yeni Düzen” ve “Kuzeyin Oku” kod adlı bir dizi operasyonu yoğun kuvvetle başlattı ve Hizbullah’ı cezalandırmayı hedefledi. İsrail’in istihbarat ve hava kuvvetleri, yoğun bombardımanla Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki altyapısına ağır darbe indirdi; bir İran özel temsilcisinin konumunu izleyip tespit ederek, Hizbullah üst düzey kamplarını kilitleyip yüksek doygunluklu hava saldırılarıyla Genel Sekreter Nasrallah dahil liderliğin büyük bölümünü “topyekun imha” etti; Hizbullah’ın özel çağrı cihazlarına önceden yerleştirilmiş mikro bombaları uzaktan infilak ettirerek, binlerce orta ve alt kademe unsuruna karşı bir “tedarik zinciri savaşı” yürüttü… İsrail ordusunun kuzeye seferinin getirdiği “tepeden inme felaket” ve tüm Lübnan’a yönelen savaş tehdidi, Hizbullah’ı ateşkesi kabul etmeye ve Güney Lübnan’dan çekilmeye zorladı; İsrail ordusu ise dilediği an askerî harekât yapma hakkını saklı tuttu.
İsrail ordusu Hizbullah’a genel taarruz başlatırken, Lübnan’a yakın Suriye içindeki hedefleri, özellikle sınırları ve geçiş noktalarını ve Suriye ile Irak üzerinden Lübnan’ı İran’a bağlayan kara koridorunu da şiddetle bombaladı; böylece Hizbullah’ın yardıma koşma hattını ve Şam’ı koruyan güney cephesini kesti. Ayrıca İsrail, kuzeybatı İdlib’de mevzilenmiş isyancılarla karşı karşıya duran Suriye Arap Ordusu’nun batı cephesindeki mevzileri, tesisleri ve personeli vurdu; belayı doğuya kaydırmak, Suriye hükümetini devirmek ve “Şii Hilali”nin batı kanadını kesmek için ön hazırlık yaptı.
Üçüncü aşama: Yangından mal kaçırma, Suriye hükümetini devirmek. 27 Kasım 2024’te, İsrail ile Hizbullah arasındaki ateşkes yürürlüğe girdiği gün, Suriye isyancıları Türkiye ve İsrail’in koordinasyonu ve teşvikiyle Suriye hükümetinin kontrol alanlarına yönelik stratejik bir karşı taarruz başlattı. Rusya, İran ve diğer Şii eksenli güçlerin yardımıyla 13 yıl dayanmış olan Suriye hükümeti, sadece 18 gün içinde Halep, Humus, Hama ve başkent Şam gibi büyük şehirleri peş peşe kaybetti. Başkan Beşar Moskova’ya kaçtı ve tüm yetkileri isyancılara devrettiğini açıkladı. Nedenleri kabaca şunlardı: Suriye’nin petrolü ve tahılı ABD güçlerinin ve onlara bağlı Kürt birliklerinin kontrolündeydi; ABD’nin “Sezar Yasası”nın getirdiği ağır yaptırımlar hükümeti parasız ve askersiz bıraktı, halk ve ordu desteğini yitirdi; Ukrayna savaşıyla meşgul Rusya’nın yeniden kurtarma niyeti ve imkânı kalmadı; İsrail saldırılarıyla uğraşan İran’ın acil yardıma ne cesareti ne gücü vardı; kendini zor koruyan Hizbullah’ın da yeniden yetişmesi mümkün değildi.
Bir zamanların İsrail’e karşı ön cephe ve tahkimatı olan Suriye bir anda el değiştirdi. Bu, İsrail ve Amerika için de ön kapıdan kurdu kovup arka kapıdan kaplana yol vermek gibi beklenmedik ve mahcup edici bir değişimdi; çünkü isyancıların çekirdeği, ideolojik rengi tam da “Amerika ve Batı karşıtı, Siyonizm karşıtı” olduğunu iddia eden El Kaide’nin bir koluydu. Şam’daki rejim değişiminin ertesi günü İsrail ordusu fırsatı değerlendirip Suriye’nin Golan Tepeleri’ndeki yasa dışı işgalini genişletti ve Suriye donanması ile hava kuvvetlerinin tüm ağır silah ve teçhizatını ezici güçle imha etti. Önceki beş Orta Doğu savaşında ana kuvvet rolü oynayan Suriye, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nda yan aktör ve ikincil cephe olarak beklenmedik biçimde devrildi; yarım asırdır iktidarı elinde tutan Esad ailesi ile Baas Partisi çöktü.
Dördüncü aşama: İsrail ile İran karşılıklı birbirini vurdu, On İki Gün Savaşı patladı. 13 Haziran 2025’te İsrail önleyici bir strateji izleyerek “Yükselişin Aslanı” kod adlı geniş çaplı bir hava harekâtıyla İran’a saldırdı; nükleer program ve füzelerle bağlantılı düzinelerce hedefi peş peşe imha etti ve çeşitli yollarla bir dizi üst düzey İranlı askerî komutan ile nükleer mühendisi etkisiz hale getirdi. Son aşamada, 21 Haziran’da Amerika Birleşik Devletleri stratejik bombardıman uçakları göndererek İran’daki üç nükleer tesise yönelik uzun menzilli bombardımana katıldı. “On İki Gün Savaşı” diye anılan bu sınırlı çatışmada İsrail Orta Doğu hava sahasını bütünüyle kontrol etti; savaş uçakları Tahran semalarında iki saat dolaşıp gösteriş amaçlı havada yakıt ikmali yaptı. İran da İsrail’in büyük şehirlerindeki ticari simge yapılar ile askerî ve güvenlik tesislerine karşı “Gerçek Söz” serisinden neredeyse 20 tur misilleme düzenledi; yoğun füze ve İHA saldırılarıyla İsrail’in hava savunma sistemini kırdı. 22 Haziran’da İran, Katar’daki bir ABD üssüne sembolik bir hava saldırısı gerçekleştirdikten sonra ABD ve İsrail ile üç gün sonra kapsamlı ateşkes konusunda mutabık kaldı.
Aslında daha 2024’ün Nisan ve Ekim aylarında İsrail ve İran birbirlerine sembolik karşı saldırılar düzenlemiş, onlarca yıllık gölge ve vekalet savaşını doğrudan çatışmaya ve güç sınamasına yükseltmişti. “On İki Gün Savaşı,” “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın alevlerini resmen Fars Körfezi’ne taşıdı ve çatışmanın en tehlikeli, zirve safhasını oluşturdu. İran’da toplam 935 kişi öldü, yaklaşık 5 bin kişi yaralandı, bir milyondan fazla sivil yerinden edildi. İsrail de 28 ölü ve 3238 yaralıyla ağır bir bedel ödedi.
Beşinci aşama: Kırmızı çizgileri çiğneme, Katar’a hava saldırısı. 9 Eylül 2025’te İsrail, ABD ve İsrail’in görevlendirmesiyle Filistin-İsrail görüşmelerine ev sahipliği yapan Katar’ı ondan fazla savaş uçağıyla pervasızca bombaladı; amacı Hamas müzakerecilerini “toptan imha etmek,” alıkonulanların serbest bırakılmasını engellemek ve Gazze savaşını uzatmaktı. Bu hamle, İsrail’in zulmünü doruğa çıkardı ve uluslararası toplumu yeniden son derece öfkelendirdi; 80. BM Genel Kurulu sırasında onlarca Batı ülkesinin topluca Filistin Devleti’ni tanımasına yol açtı.
Katar’a yönelik hava saldırısı büyük çaplı değildi, fakat “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın dönüm noktası oldu. İsrail benzeri görülmemiş bir yalnızlığa düştü; Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi itibarı da yeniden zedelendi ve daha da sıkıntılı hale geldi. Gazze’deki felaketin uzayıp gitmesi ve İsrail’in pervasızca savaş başlatması, hatta bir ABD müttefikine hava saldırısı düzenlemesi, Trump yönetimini arabuluculuğu hızlandırmaya zorladı; İsrail tarafından daha fazla sürüklenmeyi önlemek için “20 maddelik plan”ın acil biçimde ilan edilmesini tetikledi ve taraflara “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı erken bitirmek için yeni bir basamak sundu.
Şunu belirtmek gerekir ki, Husiler ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki çatışmalar aralıklı seyretti ve Kızıldeniz bölgesini “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın büyük cephesine dahil etti. Mayıs 2025’te Husiler ile ABD ateşkes yaptıktan sonra ABD donanması Kızıldeniz harekât alanından çekildi; böylece İsrail ile Husiler teke tek kaldı. Mesafeler çok uzak olduğundan Husiler çoğunlukla uzun menzilli füzeler ve İHA’larla taciz etti; İsrail ise uygun anlarda Husilerin kontrol ettiği bölgelerdeki kilit tesisleri yoğun biçimde bombaladı ve çekirdek kadrolarına “nokta imha”lar yaptı; tek bir saldırıda 12 üst düzey Husi yetkilisini öldürmek dahil. Husilerin Filistin-İsrail çatışmasına dahil olması, tipik bir fırsatçı sahne alma girişimiydi; Arap milliyetçiliği bayrağını yükselterek kendi söz hakkını ve meşruiyetini artırmayı amaçladı.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı” neyi değiştirdi?
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümü gibi kritik bir eşiğinde kısa bir geri bakış ve derleme, Orta Doğu’da bir dizi yeni değişim ve gelişmenin ortaya çıktığını gösteriyor. Bu savaşın kazananı yok. Birileri kazandı denecekse, nüfuz alanını genişleten Türkiye, beklenmedik şekilde iktidara gelen Suriye muhalefeti ve nükleer etkisini Orta Doğu’ya doğru genişleten Pakistan, kaos içinde kazanmış sayılabilir. Bu savaş, Orta Doğu’nun jeopolitik görünümünü ve güç dengelerini büyük ölçüde değiştirdi ve hâlâ değişim süreci içinde; genel tablo da henüz netleşmiş değil.
İlk olarak, iki devlet aktörü İran ve Suriye ile dört devlet dışı aktör olan Hamas, Hizbullah, Husiler ve Halk Seferberlik Güçleri’nden oluşan “Direniş Ekseni” askerî bakımdan İsrail tarafından temelde yenilgiye uğratıldı ve bu, Suriye hükümetinin beklenmedik çöküşünü dahi tetikledi. Bu tablo, gelecekteki Orta Doğu barış süreci üzerinde derin etkiler yaratacaktır; İsrail’i silahlı mücadele ve askerî satrançla yenme yönündeki eski düşüncenin gerçeklikten tamamen koptuğunu, geleneksel yolun sürdürülemez ve yürünemez olduğunu gösterir.
İkinci olarak, 2011 “Arap Baharı” ile yükselen “Şii Hilali” (yazarın sıkça “Tahran–Bağdat–Şam–Beyrut ekseni” dediği hat) ABD ile İsrail’in İran’a ortak saldırısı, Suriye hükümetinin çökmesi, Hizbullah liderliğinin “topluca imha” edilip muharip gücünü yitirmesi nedeniyle temelde dağıldı. Suriye ve Lübnan’ı neredeyse bütünüyle kaybeden İran, İslami rejimin kurulmasından bu yana 40 yılı aşkın sürenin en ağır diplomatik ve stratejik yenilgisini yaşadı; jeopolitik yansıma ve kaynak projeksiyonu yarıçapı yarılandı, nüfuz alanı zorla ciddi ölçüde daraldı. Orta Doğu’yu uzun süre meşgul eden mezhep çatışması ve kimlik siyaseti, İran’ın bu tarihsel büyük gerilemesiyle insanların ufkundan daha da çekilecektir.
Üçüncü olarak, İsrail birçok cephede güç kullandı, birçok ülkeye vurdu, Orta Doğu hava üstünlüğünü tamamen tekeline aldı ve kuruluşundan beri askerî etkisinin tarihsel zirvesine çıktı. Aynı zamanda İsrail’in BM Şartı’na, uluslararası hukuka ve insancıl hukuka pervasızca ayak basması emsalsiz; aşırı sağın tetiklediği “Büyük İsrail” hayali, Orta Doğu ülkelerinde yaygın endişe uyandırdı. İsrail, teknoloji inovasyonu, güçlü eğitimi ve yatırım bolluğuyla tanınan gelişmiş bir ülkeden, savaş makinesiyle yürüyen anormal bir devlete dönüştü; ülke ve ulus itibarıyla birlikte sert ve yumuşak gücü de eşi görülmemiş biçimde aşınmaya uğradı.
Dördüncü olarak, Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki barış süreci ağır bir sınavdan geçti. İsrail’le ilişkileri normalleştiren yedi tarafın (FKÖ dâhil) hiçbiri, ilişkileri kesme ya da ekonomik-ticari boykot gibi sert önlemlere başvurmadı; Arap ülkelerinin büyük ve orta ölçekli şehirlerinde, Batı ülkelerinde sık görülen Filistinlileri destekleyen gösteriler görülmedi. Bu iki büyük işaret, yarım yüzyılı aşkın süredir Orta Doğu’da etkili olan Pan-Arapçılığın tarih sahnesinden tamamen çekildiğini, ayrıca Filistin’in İsrail’le mücadelesinde Arap ailesinden daha fazla yalıtım ve edilgenlik göğüsleyeceğini haber veriyor.
Beşinci olarak, Rusya Orta Doğu’daki son stratejik varlığı Suriye’yi kaybetti; eski müttefiki “Şii Hilali”ni koruyamadı, iki cephede savaşamama sınırını açığa vurdu; bölgedeki büyük güç statüsünü ve etkisini yitirdi ve kısa sürede Orta Doğu’da yeniden oyun kurma ve söz söyleme kabiliyetini toparlaması da zor. Amerika Birleşik Devletleri ise İsrail’i koşulsuz ve sınırsız biçimde kayırması nedeniyle bölgede daha da sevilmez hale geldi; teşvik ettiği bölgesel güvenlik işbirliği mimarisi sorgulanıyor ve meydan okumalarla karşılaşıyor; İsrail adlı “stratejik negatif varlık” için bedel ödemeye devam edecek.
Altıncı olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’in Katar’a hava saldırısını görmezden gelmesi, Körfez Arap ülkelerinin ABD’nin güvenlik garantilerine olan güvenini sarstı; bu da lider ülke Suudi Arabistan’ı, Güney Asya’nın büyük İslam ülkesi Pakistan ile ortak savunma anlaşmasını yükseltmeye ve onun nükleer koruma taahhüdünü almaya itti. Bu gelişme, Orta Doğu güvenlik mimarisi ile nükleer denetim gündeminin Güney Asya’ya genişlediği anlamına gelir; İslam dünyasında nükleer silah sahipliğinin yaygınlaşacağını da ima eder ve gelecekte Orta Doğu ile hatta Güney Asya’nın jeopolitik ilişkileri ve durum değişimlerinin daha karmaşık bir yöne gideceğini gösterir.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”ndan basit çıkarımlar
İsrail hükümeti büyük bir isteksizlikle Hamas temsilcileriyle müzakerelere başladı ve ateşkese vardı. Tarafların, gelecekte kilit bir dönemeç olan Hamas’ın silahsızlandırılması konusunda büyük uçurumu kapatmalarının ve büyük engelleri aşmalarının zor olacağı tahmin ediliyor. Bu yüzden Gazze’deki savaşın ne zaman tam olarak biteceği hâlâ meçhul. Husiler, İsrail’e yönelik saldırıları Gazze’de barışla ilintileyecek; bu da “Gazze barışsa Kızıldeniz barış, Gazze savaşsa Kızıldeniz savaş” demek…
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümünde beliriveren İsrail-Filistin barış penceresinin taraflarca uygulanıp uygulanmayacağı, bu savaşın çabuk bitip bitmeyeceğini belirleyecek. Fakat tarihsel evrim ve çelişki dinamiklerinin mantığına göre, Beşinci Orta Doğu Savaşı’nın bitişi, 41 yıl sonra “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlamasını önlemedi; çünkü toprak anlaşmazlığı denen çekirdek mesele hiçbir zaman çözülmedi ve Orta Doğu’daki taraflar, şiddet kültürünün kısır döngüsünden hâlâ çıkamadı, sıfır toplamlı oyun ve orman yasası bataklığından kopamadı.
“Gök değişmezse, Yol da değişmez.” “Altıncı Orta Doğu Savaşı” bu yıl bir noktayı koysa bile bu, Orta Doğu çatışmalarında yalnızca aşamalı bir noktalı virgül olur; tarihsel bir mola olur, İsrail-Filistin çatışmasının, Arap-İsrail çatışmasının ve Orta Doğu savaşlarının tarihsel sonu olmaz.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik










