Görüş
“Altıncı Orta Doğu Savaşı” sona yaklaşırken muhasebe ve beklentiler

7 Ekim, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümüdür. O gün, Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas) ile İsrail hükümeti temsilcileri, Mısır’ın tatil beldesi Şarm eş-Şeyh’te, ABD Başkanı Trump’ın önerdiği “20 maddelik plan” etrafında, Gazze’deki çatışmaların sonlandırılması ve Gazze’nin yönetişiminin yeniden inşasını görüştüler. 9 Ekim’de İsrail ve Hamas ateşkes üzerinde anlaştıklarını duyurdu. Her ne kadar bu daha ilk aşama olsa da ve İsrail ile Yemen’deki Husilerin birbirlerine uzun menzilden vurmaları sürüyor olsa da, iki yıldır uzayan bu bölgesel savaş sanki kapanış evresine girmiş görünüyor.
İki yıl boyunca, Filistin-İsrail çatışmasıyla başlayıp muhtemelen yine Filistin-İsrail’de geçici olarak durabilecek bu geniş ölçekli bölgesel savaş, ağır can kayıpları, kontrolden çıkan devlet davranışları ve baş döndüren bölgesel güç dengesi iniş-çıkışları ve yeniden hizalanmalarıyla Orta Doğu’nun siyasal manzarasını yeniden yazdı, uluslararası toplumu derinden ve geniş ölçekte sarstı ve Orta Doğu’yu nasıl değiştirdiğini zamanında özetleyip derleyerek gözden geçirmeyi hak ediyor. Kesin olan şu ki, “Altıncı Orta Doğu Savaşı” kolay kolay bir noktayı koymayacak; nokta konsa bile bir sonraki savaşın tümden önlenebileceği anlamına gelmez.
Ders kitaplarına girecek bir “Aksa Tufanı” baskını ve trajik “İsrail’in 11 Eylülü”
İki yıl önce 7 Ekim sabahı, yani 1973’te Mısır ve Suriye’nin İsrail’e ortak karşı taarruzunun “Yom Kippur Savaşı”nın 50. yıldönümünün ertesi günü, Hamas, titiz planlama ve defalarca tatbikatın ardından “Aksa Tufanı” kod adlı bir yıldırım harekatı başlattı: önce iki saat içinde 5 bin roket fırlatarak benzeri görülmemiş bir yoğunlukla İsrail derinliğinde ateş baskısı ve stratejik perdeleme sağladı; ardından insansız hava araçları ve roketatarlarla Gazze Şeridi’ndeki ayırma duvarının uzaktan gözetleme tesislerini imha etti, yüksek patlayıcılar ve buldozerlerle “tunçtan ve demirden duvar”ı yarıp geçti, tek kişilik motosikletler ve pikaplarla ilerleyen 2 bin silahlı mensubu İsrail içine sızdırıp önceden paylaştırılmış hedeflere sevk etti; aynı zamanda az sayıda yelken kanatlı paraşütçü, roket yağmurunun örtüsü altında İsrail Güney Komutanlığı, açık hava müzik festivali gibi kritik noktalara hızla indi. Ayrıca, İsrail ordusunun dikkatini çekmek için Hamas, denizden taciz saldırıları başlatmak üzere sade balıkçı teknelerinden oluşan derme çatma hücum timleri de örgütledi.
Hamas’ın bu baskını, askeri uzmanlarca modern askeri tarihte ders kitabı düzeyinde bir taktik taarruz olarak nitelendirildi; İsrail’in milyarlarca dolar harcayarak inşa edip otomatik ateş sistemleriyle donattığı ayırma duvarını son derece kolay ve beklenmedik biçimde deldi. Bu manzara, yarım yüzyıl önce, Mısır-Suriye ortak ordusunun modern keşif koşullarında çöl yıldırım harekatı başlatıp Süveyş Kanalı’nı ve “modern bir Maginot Hattı” sayılan “Bar Lev Hattı”nı yararak, kendini beğenmiş İsrail’i “kıyamet” paniğine sürüklemesini andırıyordu.
Hamas’ın baskını dört beş saat içinde 1200 İsrailli asker ve sivilin ölümüne yol açtı, çok sayıda asker esir alındı ve yüzden fazla sivil rehine olarak Gazze’ye götürüldü. Aynı zamanda, 17 yıldır Filistin-İsrail çatışmasına karışmamış olan Lübnan Hizbullahı kuzeyden ateş açtı ve İsrail’e karşı kuzey-güney iki cepheli bir kıskaca dönüştü. O gün, coğrafyası dar olan İsrail’in tamamında sirenler çaldı, mermiler yağdı, dumanlar yükseldi. İsrail hükümeti, ülke içindeki Hamas baskın birliklerini temizlemek üzere kuvvetleri seferber ettikten sonra “savaş hali” ilan etti ve böylece iki yıl sürecek “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın perdesi açıldı.
İsrail ordusu ülke içindeki muharebe alanlarını temizledikten sonra yaklaşık 1700 Hamas baskıncısının cesedini buldu. Uzmanlar, hayattayken hiçbirinin esir düşmediğini, hiçbirinin geri kaçmayı denemediğini, hiçbirinin teslim olmaya çalışmadığını ve istisnasız hepsinin mermisi bittikten sonra öldüğünü değerlendirdi. Plan gereği Gazze’ye geri çekilen diğer 300 baskıncı ise esir yakalama, rehine tutma ve ağır silah ele geçirme gibi “ölümsüz” bir misyonu omuzluyordu. Hamas’ın sonradan yayımladığı propaganda videoları, bu 2 bin baskıncının saldırıdan önce “şehit” olmaya yemin ettiğini ve gidişin dönüşü olmayacağına kesin karar verdiklerini gösterdi.
Böyle bakıldığında, Hamas’ın bu harekatı, dünya askeri tarihinde son derece nadir görülen, teşkilatlı, tek seferde iki bine varan sayıda insanın katıldığı bir intihar saldırısı olarak nitelendirilebilir; şok edici bir “askeri performans sanatı”dır ve İsrail toplumuna çok büyük bir çift katmanlı psikolojik sarsıntı yaşatmaya yeterlidir: birincisi tarih dersidir; yani 50 yıl önce Mısır ve Suriye, İsrail’in “yenilmez” olduğu efsanesini kıran bir askeri mucize yaratabildiyse, bugün Filistinliler de aynı şeyi yapabilir ve en basit silah ve teçhizatla İsrail’e ağır darbeler indirebilir; ikincisi ise ölüme meydan okuyan direniştir; yani Filistinliler ölümden korkmuyor, ölümden korkmayanları İsrail nasıl yıldırabilir?
Hamas’ın İsrail’e yıldırım baskını yapmasındaki niyet çok açıktı: Suudi Arabistan’ın İsrail’le ilişkileri normalleştirmesinin arifesinde İbrahim Anlaşmaları kampının daha da genişlemesini durdurmak; baskın yoluyla İsrail’de iktidar ve muhalefeti “Yom Kippur”nın tarihî yarasını unutmamaları için uyarmak; İsrail’in çılgın misillemeleri ve Gazze sivil halkının çektiği acılar üzerinden uluslararası toplumun Filistin’in bağımsızlık davasına duyduğu sempatiyi uyandırmak ve Filistin meselesinin sürekli biçimde kenara itilmesini önlemek.
Kendini “dünyanın dördüncü askerî gücü” diye tanıtan İsrail, her birkaç yılda bir hırpaladığı “derme çatma ekip” ve milis güçleri tarafından gafil avlanıp ağır kayıplara uğradı; “ulusal yas” ve “ulusal utanç,” hatta “İsrail’in 11 Eylülü” ortaya çıktı. Bu siyasî ve askerî yenilgi ile devlet onurunun zedelenmesi, İsrail Başbakanı Netanyahu ile sağ ve aşırı sağ müttefiklerini tamamen öfkelendirdi; çoğu İsrail vatandaşı, özellikle de çoğunluk ulus olan Yahudiler de öfkelendi. İsrail’in devlet makinesini ölümün kanatlarını açmaya, çılgın savaş arabalarını harekete geçirmeye, Orta Doğu’da dört bir yana ezici şekilde ilerlemeye itti ve nihayet “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın geniş savaş alanını oluşturdu.
Neden “Altıncı Orta Doğu Savaşı” deniyor
Çoğu akademisyen ve medya, “Aksa Tufanı”nın tetiklediği bu dizi çatışmayı hâlâ “yeni bir Filistin-İsrail çatışması turu” diye niteliyor. Bu nitelendirme ne titiz ve kurallıdır ne de bilimsel; gerçeklikle de bağdaşmaz. Her anlamda bu, Filistin ihtilafının tetiklediği yeni bir Orta Doğu savaşıdır; 1948 Filistin Savaşı’ndan (Birinci Orta Doğu Savaşı ya da İsrail’in Bağımsızlık Savaşı olarak da bilinir), 1956 Süveyş Kanalı Savaşı’ndan (İkinci Orta Doğu Savaşı), 1967 Haziran Savaşı’ndan (Üçüncü Orta Doğu Savaşı ya da Altı Gün Savaşı), 1973 Ekim Savaşı’ndan (Dördüncü Orta Doğu Savaşı ya da Yom Kippur Savaşı) ve 1982 Lübnan Savaşı’ndan (Beşinci Orta Doğu Savaşı, İsrail-Lübnan Savaşı ya da Birinci Lübnan Savaşı) gelen tarihsel sürekliliğin ve iç mantığın bir tezahürüdür; aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu ihtilaflarının evriminin sonucudur.
Bu savaş, dahil olan ülke ve örgüt sayısı, yol açtığı kayıpların boyutu, etkilenen alanın genişliği ve sürenin uzunluğu bakımından, önceki beş Orta Doğu savaşının herhangi birinden daha ileridir. Savaşın alevlerinin doğrudan sardığı ülkeler İsrail, Filistin, Lübnan, İran, Suriye, Yemen, Irak ve Katar’dır. Taraflar arasında İsrail, İran ve Amerika Birleşik Devletleri gibi devlet aktörlerinin yanı sıra Hamas, Lübnan Hizbullahı, Yemen’deki Husiler ve Irak Halk Seferberlik Güçleri gibi devlet dışı aktörler de vardır. Eğer İsrail’e füze ve insansız hava araçlarını önlemede yardımcı olan Fransa, Birleşik Krallık, Ürdün gibi ülkeler ile Suriye’de rejim değişimini teşvik eden Türkiye’yi de muharip listeye eklersek, bu Orta Doğu savaşı ölçek bakımından eşi görülmemiş sayılabilir.
Bu savaş eşi görülmemiş can kaybına yol açtı: yalnızca Filistin’in Gazze Şeridi’nde 65 bin kişi öldü, 169 bin kişi yaralandı. İsrail, Lübnan, Suriye, İran ve Yemen’deki asker ve sivillerin ölümlerini de tam olarak hesaba katarsak, kayıpların vahameti kendiliğinden anlaşılır.
Savaşın etkilediği alan, önceki beş Orta Doğu savaşını çok aşarak, Filistin-İsrail bölgesinden Doğu Akdeniz’e, oradan Kızıldeniz’e ve nihayet Fars Körfezi’nin iki yakasına genişledi. Süresi de önceki beş Orta Doğu savaşının toplamından daha uzundur.
Bu nedenle, Hamas ile İsrail arasındaki çatışmanın tetiklediği bu dizi muharebeyi, muğlak ve belirli bir zaman kavramı içermeyen “yeni bir Filistin-İsrail çatışması turu” değil, “Altıncı Orta Doğu Savaşı” olarak topluca adlandırmak her hâlükârda mümkündür.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın birkaç ana aşaması ve başlıca cepheleri
Zaman eksenine göre “Altıncı Orta Doğu Savaşı” kabaca birkaç önemli aşama ve kilit cepheye ayrılabilir.
Birinci aşama: Güneye, Gazze’ye sefer; Hamas’ın çok boyutlu kuşatılıp bastırılması. 7 Ekim 2023’ten 2024 Eylül sonuna kadar İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’ın çekirdek güçlerini çok alanlı biçimde kuşatıp bastırmak, tünel sistemini, roket tesislerini ve askerî sanayi üretim hatlarını imha etmek, ele geçirilen askerlerle alıkonulan rehineleri kurtarmak için bir dizi askerî harekât başlattı. Bu harekâtlar sırasıyla “Demir Kılıçlar,” “Kuvvet ve Kılıç” ve “Gideon Savaş Arabası 1” kod adlarını aldı ve yakıp yıkma siyaseti ile açlık siyaseti eşliğinde Hamas’ı tamamen boğmayı hedefledi. Ağustos 2025’te İsrail ordusu “Gideon Savaş Arabası 2”yi başlatarak Gazze Şeridi’ni bütünüyle işgal etmeye, Hamas’ı “kökten ortadan kaldırmaya” ve İsrail’in güneydoğu yönündeki güvenlik ortamını yeniden kurgulamaya teşebbüs etti.
En başından sonuna kadar Hamas güçleri küçük birimlere bölünüp halka karıştı; tünel savaşı, şehir gerillası savaşı ve enkaz gerillası savaşıyla İsrail ordusuyla çarpıştı. İsrail ordusu, Hamas’ın liderlerinin ve ana muharip unsurlarının çoğunu (yaklaşık 20 bin kişi) etkisiz hale getirip çok sayıda esir ile rehineyi kurtarmış olsa da, Hamas’ın arta kalan güçlerini tamamen boyun eğdiremedi ve geri kalan alıkonulanları kurtaramadı; çok yönlü baskı altında ABD’deki Trump yönetiminin “20 maddelik planı”nı kabul etmek zorunda kaldı. İsrail ordusu ile Hamas güçleri arasındaki kuşatma ve karşı kuşatma tüm savaş sürecine damga vurdu; Gazze Şeridi de savaş boyunca başlıca cephe olarak kaldı.
İkinci aşama: Kuzeye sefer, Güney Lübnan’da Hizbullah’la nihai çarpışma. 27 Eylül 2023’ten 27 Kasım 2023’e kadar İsrail’in Gazze’ye yönelik geniş çaplı harekâtı geçici olarak durdu. İsrail, askerî hücumunun odağını ve öncelik yönünü ayarlamaya başlayarak, “Yeni Düzen” ve “Kuzeyin Oku” kod adlı bir dizi operasyonu yoğun kuvvetle başlattı ve Hizbullah’ı cezalandırmayı hedefledi. İsrail’in istihbarat ve hava kuvvetleri, yoğun bombardımanla Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki altyapısına ağır darbe indirdi; bir İran özel temsilcisinin konumunu izleyip tespit ederek, Hizbullah üst düzey kamplarını kilitleyip yüksek doygunluklu hava saldırılarıyla Genel Sekreter Nasrallah dahil liderliğin büyük bölümünü “topyekun imha” etti; Hizbullah’ın özel çağrı cihazlarına önceden yerleştirilmiş mikro bombaları uzaktan infilak ettirerek, binlerce orta ve alt kademe unsuruna karşı bir “tedarik zinciri savaşı” yürüttü… İsrail ordusunun kuzeye seferinin getirdiği “tepeden inme felaket” ve tüm Lübnan’a yönelen savaş tehdidi, Hizbullah’ı ateşkesi kabul etmeye ve Güney Lübnan’dan çekilmeye zorladı; İsrail ordusu ise dilediği an askerî harekât yapma hakkını saklı tuttu.
İsrail ordusu Hizbullah’a genel taarruz başlatırken, Lübnan’a yakın Suriye içindeki hedefleri, özellikle sınırları ve geçiş noktalarını ve Suriye ile Irak üzerinden Lübnan’ı İran’a bağlayan kara koridorunu da şiddetle bombaladı; böylece Hizbullah’ın yardıma koşma hattını ve Şam’ı koruyan güney cephesini kesti. Ayrıca İsrail, kuzeybatı İdlib’de mevzilenmiş isyancılarla karşı karşıya duran Suriye Arap Ordusu’nun batı cephesindeki mevzileri, tesisleri ve personeli vurdu; belayı doğuya kaydırmak, Suriye hükümetini devirmek ve “Şii Hilali”nin batı kanadını kesmek için ön hazırlık yaptı.
Üçüncü aşama: Yangından mal kaçırma, Suriye hükümetini devirmek. 27 Kasım 2024’te, İsrail ile Hizbullah arasındaki ateşkes yürürlüğe girdiği gün, Suriye isyancıları Türkiye ve İsrail’in koordinasyonu ve teşvikiyle Suriye hükümetinin kontrol alanlarına yönelik stratejik bir karşı taarruz başlattı. Rusya, İran ve diğer Şii eksenli güçlerin yardımıyla 13 yıl dayanmış olan Suriye hükümeti, sadece 18 gün içinde Halep, Humus, Hama ve başkent Şam gibi büyük şehirleri peş peşe kaybetti. Başkan Beşar Moskova’ya kaçtı ve tüm yetkileri isyancılara devrettiğini açıkladı. Nedenleri kabaca şunlardı: Suriye’nin petrolü ve tahılı ABD güçlerinin ve onlara bağlı Kürt birliklerinin kontrolündeydi; ABD’nin “Sezar Yasası”nın getirdiği ağır yaptırımlar hükümeti parasız ve askersiz bıraktı, halk ve ordu desteğini yitirdi; Ukrayna savaşıyla meşgul Rusya’nın yeniden kurtarma niyeti ve imkânı kalmadı; İsrail saldırılarıyla uğraşan İran’ın acil yardıma ne cesareti ne gücü vardı; kendini zor koruyan Hizbullah’ın da yeniden yetişmesi mümkün değildi.
Bir zamanların İsrail’e karşı ön cephe ve tahkimatı olan Suriye bir anda el değiştirdi. Bu, İsrail ve Amerika için de ön kapıdan kurdu kovup arka kapıdan kaplana yol vermek gibi beklenmedik ve mahcup edici bir değişimdi; çünkü isyancıların çekirdeği, ideolojik rengi tam da “Amerika ve Batı karşıtı, Siyonizm karşıtı” olduğunu iddia eden El Kaide’nin bir koluydu. Şam’daki rejim değişiminin ertesi günü İsrail ordusu fırsatı değerlendirip Suriye’nin Golan Tepeleri’ndeki yasa dışı işgalini genişletti ve Suriye donanması ile hava kuvvetlerinin tüm ağır silah ve teçhizatını ezici güçle imha etti. Önceki beş Orta Doğu savaşında ana kuvvet rolü oynayan Suriye, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nda yan aktör ve ikincil cephe olarak beklenmedik biçimde devrildi; yarım asırdır iktidarı elinde tutan Esad ailesi ile Baas Partisi çöktü.
Dördüncü aşama: İsrail ile İran karşılıklı birbirini vurdu, On İki Gün Savaşı patladı. 13 Haziran 2025’te İsrail önleyici bir strateji izleyerek “Yükselişin Aslanı” kod adlı geniş çaplı bir hava harekâtıyla İran’a saldırdı; nükleer program ve füzelerle bağlantılı düzinelerce hedefi peş peşe imha etti ve çeşitli yollarla bir dizi üst düzey İranlı askerî komutan ile nükleer mühendisi etkisiz hale getirdi. Son aşamada, 21 Haziran’da Amerika Birleşik Devletleri stratejik bombardıman uçakları göndererek İran’daki üç nükleer tesise yönelik uzun menzilli bombardımana katıldı. “On İki Gün Savaşı” diye anılan bu sınırlı çatışmada İsrail Orta Doğu hava sahasını bütünüyle kontrol etti; savaş uçakları Tahran semalarında iki saat dolaşıp gösteriş amaçlı havada yakıt ikmali yaptı. İran da İsrail’in büyük şehirlerindeki ticari simge yapılar ile askerî ve güvenlik tesislerine karşı “Gerçek Söz” serisinden neredeyse 20 tur misilleme düzenledi; yoğun füze ve İHA saldırılarıyla İsrail’in hava savunma sistemini kırdı. 22 Haziran’da İran, Katar’daki bir ABD üssüne sembolik bir hava saldırısı gerçekleştirdikten sonra ABD ve İsrail ile üç gün sonra kapsamlı ateşkes konusunda mutabık kaldı.
Aslında daha 2024’ün Nisan ve Ekim aylarında İsrail ve İran birbirlerine sembolik karşı saldırılar düzenlemiş, onlarca yıllık gölge ve vekalet savaşını doğrudan çatışmaya ve güç sınamasına yükseltmişti. “On İki Gün Savaşı,” “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın alevlerini resmen Fars Körfezi’ne taşıdı ve çatışmanın en tehlikeli, zirve safhasını oluşturdu. İran’da toplam 935 kişi öldü, yaklaşık 5 bin kişi yaralandı, bir milyondan fazla sivil yerinden edildi. İsrail de 28 ölü ve 3238 yaralıyla ağır bir bedel ödedi.
Beşinci aşama: Kırmızı çizgileri çiğneme, Katar’a hava saldırısı. 9 Eylül 2025’te İsrail, ABD ve İsrail’in görevlendirmesiyle Filistin-İsrail görüşmelerine ev sahipliği yapan Katar’ı ondan fazla savaş uçağıyla pervasızca bombaladı; amacı Hamas müzakerecilerini “toptan imha etmek,” alıkonulanların serbest bırakılmasını engellemek ve Gazze savaşını uzatmaktı. Bu hamle, İsrail’in zulmünü doruğa çıkardı ve uluslararası toplumu yeniden son derece öfkelendirdi; 80. BM Genel Kurulu sırasında onlarca Batı ülkesinin topluca Filistin Devleti’ni tanımasına yol açtı.
Katar’a yönelik hava saldırısı büyük çaplı değildi, fakat “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın dönüm noktası oldu. İsrail benzeri görülmemiş bir yalnızlığa düştü; Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi itibarı da yeniden zedelendi ve daha da sıkıntılı hale geldi. Gazze’deki felaketin uzayıp gitmesi ve İsrail’in pervasızca savaş başlatması, hatta bir ABD müttefikine hava saldırısı düzenlemesi, Trump yönetimini arabuluculuğu hızlandırmaya zorladı; İsrail tarafından daha fazla sürüklenmeyi önlemek için “20 maddelik plan”ın acil biçimde ilan edilmesini tetikledi ve taraflara “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı erken bitirmek için yeni bir basamak sundu.
Şunu belirtmek gerekir ki, Husiler ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki çatışmalar aralıklı seyretti ve Kızıldeniz bölgesini “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın büyük cephesine dahil etti. Mayıs 2025’te Husiler ile ABD ateşkes yaptıktan sonra ABD donanması Kızıldeniz harekât alanından çekildi; böylece İsrail ile Husiler teke tek kaldı. Mesafeler çok uzak olduğundan Husiler çoğunlukla uzun menzilli füzeler ve İHA’larla taciz etti; İsrail ise uygun anlarda Husilerin kontrol ettiği bölgelerdeki kilit tesisleri yoğun biçimde bombaladı ve çekirdek kadrolarına “nokta imha”lar yaptı; tek bir saldırıda 12 üst düzey Husi yetkilisini öldürmek dahil. Husilerin Filistin-İsrail çatışmasına dahil olması, tipik bir fırsatçı sahne alma girişimiydi; Arap milliyetçiliği bayrağını yükselterek kendi söz hakkını ve meşruiyetini artırmayı amaçladı.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı” neyi değiştirdi?
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümü gibi kritik bir eşiğinde kısa bir geri bakış ve derleme, Orta Doğu’da bir dizi yeni değişim ve gelişmenin ortaya çıktığını gösteriyor. Bu savaşın kazananı yok. Birileri kazandı denecekse, nüfuz alanını genişleten Türkiye, beklenmedik şekilde iktidara gelen Suriye muhalefeti ve nükleer etkisini Orta Doğu’ya doğru genişleten Pakistan, kaos içinde kazanmış sayılabilir. Bu savaş, Orta Doğu’nun jeopolitik görünümünü ve güç dengelerini büyük ölçüde değiştirdi ve hâlâ değişim süreci içinde; genel tablo da henüz netleşmiş değil.
İlk olarak, iki devlet aktörü İran ve Suriye ile dört devlet dışı aktör olan Hamas, Hizbullah, Husiler ve Halk Seferberlik Güçleri’nden oluşan “Direniş Ekseni” askerî bakımdan İsrail tarafından temelde yenilgiye uğratıldı ve bu, Suriye hükümetinin beklenmedik çöküşünü dahi tetikledi. Bu tablo, gelecekteki Orta Doğu barış süreci üzerinde derin etkiler yaratacaktır; İsrail’i silahlı mücadele ve askerî satrançla yenme yönündeki eski düşüncenin gerçeklikten tamamen koptuğunu, geleneksel yolun sürdürülemez ve yürünemez olduğunu gösterir.
İkinci olarak, 2011 “Arap Baharı” ile yükselen “Şii Hilali” (yazarın sıkça “Tahran–Bağdat–Şam–Beyrut ekseni” dediği hat) ABD ile İsrail’in İran’a ortak saldırısı, Suriye hükümetinin çökmesi, Hizbullah liderliğinin “topluca imha” edilip muharip gücünü yitirmesi nedeniyle temelde dağıldı. Suriye ve Lübnan’ı neredeyse bütünüyle kaybeden İran, İslami rejimin kurulmasından bu yana 40 yılı aşkın sürenin en ağır diplomatik ve stratejik yenilgisini yaşadı; jeopolitik yansıma ve kaynak projeksiyonu yarıçapı yarılandı, nüfuz alanı zorla ciddi ölçüde daraldı. Orta Doğu’yu uzun süre meşgul eden mezhep çatışması ve kimlik siyaseti, İran’ın bu tarihsel büyük gerilemesiyle insanların ufkundan daha da çekilecektir.
Üçüncü olarak, İsrail birçok cephede güç kullandı, birçok ülkeye vurdu, Orta Doğu hava üstünlüğünü tamamen tekeline aldı ve kuruluşundan beri askerî etkisinin tarihsel zirvesine çıktı. Aynı zamanda İsrail’in BM Şartı’na, uluslararası hukuka ve insancıl hukuka pervasızca ayak basması emsalsiz; aşırı sağın tetiklediği “Büyük İsrail” hayali, Orta Doğu ülkelerinde yaygın endişe uyandırdı. İsrail, teknoloji inovasyonu, güçlü eğitimi ve yatırım bolluğuyla tanınan gelişmiş bir ülkeden, savaş makinesiyle yürüyen anormal bir devlete dönüştü; ülke ve ulus itibarıyla birlikte sert ve yumuşak gücü de eşi görülmemiş biçimde aşınmaya uğradı.
Dördüncü olarak, Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki barış süreci ağır bir sınavdan geçti. İsrail’le ilişkileri normalleştiren yedi tarafın (FKÖ dâhil) hiçbiri, ilişkileri kesme ya da ekonomik-ticari boykot gibi sert önlemlere başvurmadı; Arap ülkelerinin büyük ve orta ölçekli şehirlerinde, Batı ülkelerinde sık görülen Filistinlileri destekleyen gösteriler görülmedi. Bu iki büyük işaret, yarım yüzyılı aşkın süredir Orta Doğu’da etkili olan Pan-Arapçılığın tarih sahnesinden tamamen çekildiğini, ayrıca Filistin’in İsrail’le mücadelesinde Arap ailesinden daha fazla yalıtım ve edilgenlik göğüsleyeceğini haber veriyor.
Beşinci olarak, Rusya Orta Doğu’daki son stratejik varlığı Suriye’yi kaybetti; eski müttefiki “Şii Hilali”ni koruyamadı, iki cephede savaşamama sınırını açığa vurdu; bölgedeki büyük güç statüsünü ve etkisini yitirdi ve kısa sürede Orta Doğu’da yeniden oyun kurma ve söz söyleme kabiliyetini toparlaması da zor. Amerika Birleşik Devletleri ise İsrail’i koşulsuz ve sınırsız biçimde kayırması nedeniyle bölgede daha da sevilmez hale geldi; teşvik ettiği bölgesel güvenlik işbirliği mimarisi sorgulanıyor ve meydan okumalarla karşılaşıyor; İsrail adlı “stratejik negatif varlık” için bedel ödemeye devam edecek.
Altıncı olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’in Katar’a hava saldırısını görmezden gelmesi, Körfez Arap ülkelerinin ABD’nin güvenlik garantilerine olan güvenini sarstı; bu da lider ülke Suudi Arabistan’ı, Güney Asya’nın büyük İslam ülkesi Pakistan ile ortak savunma anlaşmasını yükseltmeye ve onun nükleer koruma taahhüdünü almaya itti. Bu gelişme, Orta Doğu güvenlik mimarisi ile nükleer denetim gündeminin Güney Asya’ya genişlediği anlamına gelir; İslam dünyasında nükleer silah sahipliğinin yaygınlaşacağını da ima eder ve gelecekte Orta Doğu ile hatta Güney Asya’nın jeopolitik ilişkileri ve durum değişimlerinin daha karmaşık bir yöne gideceğini gösterir.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”ndan basit çıkarımlar
İsrail hükümeti büyük bir isteksizlikle Hamas temsilcileriyle müzakerelere başladı ve ateşkese vardı. Tarafların, gelecekte kilit bir dönemeç olan Hamas’ın silahsızlandırılması konusunda büyük uçurumu kapatmalarının ve büyük engelleri aşmalarının zor olacağı tahmin ediliyor. Bu yüzden Gazze’deki savaşın ne zaman tam olarak biteceği hâlâ meçhul. Husiler, İsrail’e yönelik saldırıları Gazze’de barışla ilintileyecek; bu da “Gazze barışsa Kızıldeniz barış, Gazze savaşsa Kızıldeniz savaş” demek…
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümünde beliriveren İsrail-Filistin barış penceresinin taraflarca uygulanıp uygulanmayacağı, bu savaşın çabuk bitip bitmeyeceğini belirleyecek. Fakat tarihsel evrim ve çelişki dinamiklerinin mantığına göre, Beşinci Orta Doğu Savaşı’nın bitişi, 41 yıl sonra “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlamasını önlemedi; çünkü toprak anlaşmazlığı denen çekirdek mesele hiçbir zaman çözülmedi ve Orta Doğu’daki taraflar, şiddet kültürünün kısır döngüsünden hâlâ çıkamadı, sıfır toplamlı oyun ve orman yasası bataklığından kopamadı.
“Gök değişmezse, Yol da değişmez.” “Altıncı Orta Doğu Savaşı” bu yıl bir noktayı koysa bile bu, Orta Doğu çatışmalarında yalnızca aşamalı bir noktalı virgül olur; tarihsel bir mola olur, İsrail-Filistin çatışmasının, Arap-İsrail çatışmasının ve Orta Doğu savaşlarının tarihsel sonu olmaz.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum









