Görüş
“Altıncı Orta Doğu Savaşı” sona yaklaşırken muhasebe ve beklentiler

7 Ekim, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümüdür. O gün, Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas) ile İsrail hükümeti temsilcileri, Mısır’ın tatil beldesi Şarm eş-Şeyh’te, ABD Başkanı Trump’ın önerdiği “20 maddelik plan” etrafında, Gazze’deki çatışmaların sonlandırılması ve Gazze’nin yönetişiminin yeniden inşasını görüştüler. 9 Ekim’de İsrail ve Hamas ateşkes üzerinde anlaştıklarını duyurdu. Her ne kadar bu daha ilk aşama olsa da ve İsrail ile Yemen’deki Husilerin birbirlerine uzun menzilden vurmaları sürüyor olsa da, iki yıldır uzayan bu bölgesel savaş sanki kapanış evresine girmiş görünüyor.
İki yıl boyunca, Filistin-İsrail çatışmasıyla başlayıp muhtemelen yine Filistin-İsrail’de geçici olarak durabilecek bu geniş ölçekli bölgesel savaş, ağır can kayıpları, kontrolden çıkan devlet davranışları ve baş döndüren bölgesel güç dengesi iniş-çıkışları ve yeniden hizalanmalarıyla Orta Doğu’nun siyasal manzarasını yeniden yazdı, uluslararası toplumu derinden ve geniş ölçekte sarstı ve Orta Doğu’yu nasıl değiştirdiğini zamanında özetleyip derleyerek gözden geçirmeyi hak ediyor. Kesin olan şu ki, “Altıncı Orta Doğu Savaşı” kolay kolay bir noktayı koymayacak; nokta konsa bile bir sonraki savaşın tümden önlenebileceği anlamına gelmez.
Ders kitaplarına girecek bir “Aksa Tufanı” baskını ve trajik “İsrail’in 11 Eylülü”
İki yıl önce 7 Ekim sabahı, yani 1973’te Mısır ve Suriye’nin İsrail’e ortak karşı taarruzunun “Yom Kippur Savaşı”nın 50. yıldönümünün ertesi günü, Hamas, titiz planlama ve defalarca tatbikatın ardından “Aksa Tufanı” kod adlı bir yıldırım harekatı başlattı: önce iki saat içinde 5 bin roket fırlatarak benzeri görülmemiş bir yoğunlukla İsrail derinliğinde ateş baskısı ve stratejik perdeleme sağladı; ardından insansız hava araçları ve roketatarlarla Gazze Şeridi’ndeki ayırma duvarının uzaktan gözetleme tesislerini imha etti, yüksek patlayıcılar ve buldozerlerle “tunçtan ve demirden duvar”ı yarıp geçti, tek kişilik motosikletler ve pikaplarla ilerleyen 2 bin silahlı mensubu İsrail içine sızdırıp önceden paylaştırılmış hedeflere sevk etti; aynı zamanda az sayıda yelken kanatlı paraşütçü, roket yağmurunun örtüsü altında İsrail Güney Komutanlığı, açık hava müzik festivali gibi kritik noktalara hızla indi. Ayrıca, İsrail ordusunun dikkatini çekmek için Hamas, denizden taciz saldırıları başlatmak üzere sade balıkçı teknelerinden oluşan derme çatma hücum timleri de örgütledi.
Hamas’ın bu baskını, askeri uzmanlarca modern askeri tarihte ders kitabı düzeyinde bir taktik taarruz olarak nitelendirildi; İsrail’in milyarlarca dolar harcayarak inşa edip otomatik ateş sistemleriyle donattığı ayırma duvarını son derece kolay ve beklenmedik biçimde deldi. Bu manzara, yarım yüzyıl önce, Mısır-Suriye ortak ordusunun modern keşif koşullarında çöl yıldırım harekatı başlatıp Süveyş Kanalı’nı ve “modern bir Maginot Hattı” sayılan “Bar Lev Hattı”nı yararak, kendini beğenmiş İsrail’i “kıyamet” paniğine sürüklemesini andırıyordu.
Hamas’ın baskını dört beş saat içinde 1200 İsrailli asker ve sivilin ölümüne yol açtı, çok sayıda asker esir alındı ve yüzden fazla sivil rehine olarak Gazze’ye götürüldü. Aynı zamanda, 17 yıldır Filistin-İsrail çatışmasına karışmamış olan Lübnan Hizbullahı kuzeyden ateş açtı ve İsrail’e karşı kuzey-güney iki cepheli bir kıskaca dönüştü. O gün, coğrafyası dar olan İsrail’in tamamında sirenler çaldı, mermiler yağdı, dumanlar yükseldi. İsrail hükümeti, ülke içindeki Hamas baskın birliklerini temizlemek üzere kuvvetleri seferber ettikten sonra “savaş hali” ilan etti ve böylece iki yıl sürecek “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın perdesi açıldı.
İsrail ordusu ülke içindeki muharebe alanlarını temizledikten sonra yaklaşık 1700 Hamas baskıncısının cesedini buldu. Uzmanlar, hayattayken hiçbirinin esir düşmediğini, hiçbirinin geri kaçmayı denemediğini, hiçbirinin teslim olmaya çalışmadığını ve istisnasız hepsinin mermisi bittikten sonra öldüğünü değerlendirdi. Plan gereği Gazze’ye geri çekilen diğer 300 baskıncı ise esir yakalama, rehine tutma ve ağır silah ele geçirme gibi “ölümsüz” bir misyonu omuzluyordu. Hamas’ın sonradan yayımladığı propaganda videoları, bu 2 bin baskıncının saldırıdan önce “şehit” olmaya yemin ettiğini ve gidişin dönüşü olmayacağına kesin karar verdiklerini gösterdi.
Böyle bakıldığında, Hamas’ın bu harekatı, dünya askeri tarihinde son derece nadir görülen, teşkilatlı, tek seferde iki bine varan sayıda insanın katıldığı bir intihar saldırısı olarak nitelendirilebilir; şok edici bir “askeri performans sanatı”dır ve İsrail toplumuna çok büyük bir çift katmanlı psikolojik sarsıntı yaşatmaya yeterlidir: birincisi tarih dersidir; yani 50 yıl önce Mısır ve Suriye, İsrail’in “yenilmez” olduğu efsanesini kıran bir askeri mucize yaratabildiyse, bugün Filistinliler de aynı şeyi yapabilir ve en basit silah ve teçhizatla İsrail’e ağır darbeler indirebilir; ikincisi ise ölüme meydan okuyan direniştir; yani Filistinliler ölümden korkmuyor, ölümden korkmayanları İsrail nasıl yıldırabilir?
Hamas’ın İsrail’e yıldırım baskını yapmasındaki niyet çok açıktı: Suudi Arabistan’ın İsrail’le ilişkileri normalleştirmesinin arifesinde İbrahim Anlaşmaları kampının daha da genişlemesini durdurmak; baskın yoluyla İsrail’de iktidar ve muhalefeti “Yom Kippur”nın tarihî yarasını unutmamaları için uyarmak; İsrail’in çılgın misillemeleri ve Gazze sivil halkının çektiği acılar üzerinden uluslararası toplumun Filistin’in bağımsızlık davasına duyduğu sempatiyi uyandırmak ve Filistin meselesinin sürekli biçimde kenara itilmesini önlemek.
Kendini “dünyanın dördüncü askerî gücü” diye tanıtan İsrail, her birkaç yılda bir hırpaladığı “derme çatma ekip” ve milis güçleri tarafından gafil avlanıp ağır kayıplara uğradı; “ulusal yas” ve “ulusal utanç,” hatta “İsrail’in 11 Eylülü” ortaya çıktı. Bu siyasî ve askerî yenilgi ile devlet onurunun zedelenmesi, İsrail Başbakanı Netanyahu ile sağ ve aşırı sağ müttefiklerini tamamen öfkelendirdi; çoğu İsrail vatandaşı, özellikle de çoğunluk ulus olan Yahudiler de öfkelendi. İsrail’in devlet makinesini ölümün kanatlarını açmaya, çılgın savaş arabalarını harekete geçirmeye, Orta Doğu’da dört bir yana ezici şekilde ilerlemeye itti ve nihayet “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın geniş savaş alanını oluşturdu.
Neden “Altıncı Orta Doğu Savaşı” deniyor
Çoğu akademisyen ve medya, “Aksa Tufanı”nın tetiklediği bu dizi çatışmayı hâlâ “yeni bir Filistin-İsrail çatışması turu” diye niteliyor. Bu nitelendirme ne titiz ve kurallıdır ne de bilimsel; gerçeklikle de bağdaşmaz. Her anlamda bu, Filistin ihtilafının tetiklediği yeni bir Orta Doğu savaşıdır; 1948 Filistin Savaşı’ndan (Birinci Orta Doğu Savaşı ya da İsrail’in Bağımsızlık Savaşı olarak da bilinir), 1956 Süveyş Kanalı Savaşı’ndan (İkinci Orta Doğu Savaşı), 1967 Haziran Savaşı’ndan (Üçüncü Orta Doğu Savaşı ya da Altı Gün Savaşı), 1973 Ekim Savaşı’ndan (Dördüncü Orta Doğu Savaşı ya da Yom Kippur Savaşı) ve 1982 Lübnan Savaşı’ndan (Beşinci Orta Doğu Savaşı, İsrail-Lübnan Savaşı ya da Birinci Lübnan Savaşı) gelen tarihsel sürekliliğin ve iç mantığın bir tezahürüdür; aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu ihtilaflarının evriminin sonucudur.
Bu savaş, dahil olan ülke ve örgüt sayısı, yol açtığı kayıpların boyutu, etkilenen alanın genişliği ve sürenin uzunluğu bakımından, önceki beş Orta Doğu savaşının herhangi birinden daha ileridir. Savaşın alevlerinin doğrudan sardığı ülkeler İsrail, Filistin, Lübnan, İran, Suriye, Yemen, Irak ve Katar’dır. Taraflar arasında İsrail, İran ve Amerika Birleşik Devletleri gibi devlet aktörlerinin yanı sıra Hamas, Lübnan Hizbullahı, Yemen’deki Husiler ve Irak Halk Seferberlik Güçleri gibi devlet dışı aktörler de vardır. Eğer İsrail’e füze ve insansız hava araçlarını önlemede yardımcı olan Fransa, Birleşik Krallık, Ürdün gibi ülkeler ile Suriye’de rejim değişimini teşvik eden Türkiye’yi de muharip listeye eklersek, bu Orta Doğu savaşı ölçek bakımından eşi görülmemiş sayılabilir.
Bu savaş eşi görülmemiş can kaybına yol açtı: yalnızca Filistin’in Gazze Şeridi’nde 65 bin kişi öldü, 169 bin kişi yaralandı. İsrail, Lübnan, Suriye, İran ve Yemen’deki asker ve sivillerin ölümlerini de tam olarak hesaba katarsak, kayıpların vahameti kendiliğinden anlaşılır.
Savaşın etkilediği alan, önceki beş Orta Doğu savaşını çok aşarak, Filistin-İsrail bölgesinden Doğu Akdeniz’e, oradan Kızıldeniz’e ve nihayet Fars Körfezi’nin iki yakasına genişledi. Süresi de önceki beş Orta Doğu savaşının toplamından daha uzundur.
Bu nedenle, Hamas ile İsrail arasındaki çatışmanın tetiklediği bu dizi muharebeyi, muğlak ve belirli bir zaman kavramı içermeyen “yeni bir Filistin-İsrail çatışması turu” değil, “Altıncı Orta Doğu Savaşı” olarak topluca adlandırmak her hâlükârda mümkündür.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın birkaç ana aşaması ve başlıca cepheleri
Zaman eksenine göre “Altıncı Orta Doğu Savaşı” kabaca birkaç önemli aşama ve kilit cepheye ayrılabilir.
Birinci aşama: Güneye, Gazze’ye sefer; Hamas’ın çok boyutlu kuşatılıp bastırılması. 7 Ekim 2023’ten 2024 Eylül sonuna kadar İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’ın çekirdek güçlerini çok alanlı biçimde kuşatıp bastırmak, tünel sistemini, roket tesislerini ve askerî sanayi üretim hatlarını imha etmek, ele geçirilen askerlerle alıkonulan rehineleri kurtarmak için bir dizi askerî harekât başlattı. Bu harekâtlar sırasıyla “Demir Kılıçlar,” “Kuvvet ve Kılıç” ve “Gideon Savaş Arabası 1” kod adlarını aldı ve yakıp yıkma siyaseti ile açlık siyaseti eşliğinde Hamas’ı tamamen boğmayı hedefledi. Ağustos 2025’te İsrail ordusu “Gideon Savaş Arabası 2”yi başlatarak Gazze Şeridi’ni bütünüyle işgal etmeye, Hamas’ı “kökten ortadan kaldırmaya” ve İsrail’in güneydoğu yönündeki güvenlik ortamını yeniden kurgulamaya teşebbüs etti.
En başından sonuna kadar Hamas güçleri küçük birimlere bölünüp halka karıştı; tünel savaşı, şehir gerillası savaşı ve enkaz gerillası savaşıyla İsrail ordusuyla çarpıştı. İsrail ordusu, Hamas’ın liderlerinin ve ana muharip unsurlarının çoğunu (yaklaşık 20 bin kişi) etkisiz hale getirip çok sayıda esir ile rehineyi kurtarmış olsa da, Hamas’ın arta kalan güçlerini tamamen boyun eğdiremedi ve geri kalan alıkonulanları kurtaramadı; çok yönlü baskı altında ABD’deki Trump yönetiminin “20 maddelik planı”nı kabul etmek zorunda kaldı. İsrail ordusu ile Hamas güçleri arasındaki kuşatma ve karşı kuşatma tüm savaş sürecine damga vurdu; Gazze Şeridi de savaş boyunca başlıca cephe olarak kaldı.
İkinci aşama: Kuzeye sefer, Güney Lübnan’da Hizbullah’la nihai çarpışma. 27 Eylül 2023’ten 27 Kasım 2023’e kadar İsrail’in Gazze’ye yönelik geniş çaplı harekâtı geçici olarak durdu. İsrail, askerî hücumunun odağını ve öncelik yönünü ayarlamaya başlayarak, “Yeni Düzen” ve “Kuzeyin Oku” kod adlı bir dizi operasyonu yoğun kuvvetle başlattı ve Hizbullah’ı cezalandırmayı hedefledi. İsrail’in istihbarat ve hava kuvvetleri, yoğun bombardımanla Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki altyapısına ağır darbe indirdi; bir İran özel temsilcisinin konumunu izleyip tespit ederek, Hizbullah üst düzey kamplarını kilitleyip yüksek doygunluklu hava saldırılarıyla Genel Sekreter Nasrallah dahil liderliğin büyük bölümünü “topyekun imha” etti; Hizbullah’ın özel çağrı cihazlarına önceden yerleştirilmiş mikro bombaları uzaktan infilak ettirerek, binlerce orta ve alt kademe unsuruna karşı bir “tedarik zinciri savaşı” yürüttü… İsrail ordusunun kuzeye seferinin getirdiği “tepeden inme felaket” ve tüm Lübnan’a yönelen savaş tehdidi, Hizbullah’ı ateşkesi kabul etmeye ve Güney Lübnan’dan çekilmeye zorladı; İsrail ordusu ise dilediği an askerî harekât yapma hakkını saklı tuttu.
İsrail ordusu Hizbullah’a genel taarruz başlatırken, Lübnan’a yakın Suriye içindeki hedefleri, özellikle sınırları ve geçiş noktalarını ve Suriye ile Irak üzerinden Lübnan’ı İran’a bağlayan kara koridorunu da şiddetle bombaladı; böylece Hizbullah’ın yardıma koşma hattını ve Şam’ı koruyan güney cephesini kesti. Ayrıca İsrail, kuzeybatı İdlib’de mevzilenmiş isyancılarla karşı karşıya duran Suriye Arap Ordusu’nun batı cephesindeki mevzileri, tesisleri ve personeli vurdu; belayı doğuya kaydırmak, Suriye hükümetini devirmek ve “Şii Hilali”nin batı kanadını kesmek için ön hazırlık yaptı.
Üçüncü aşama: Yangından mal kaçırma, Suriye hükümetini devirmek. 27 Kasım 2024’te, İsrail ile Hizbullah arasındaki ateşkes yürürlüğe girdiği gün, Suriye isyancıları Türkiye ve İsrail’in koordinasyonu ve teşvikiyle Suriye hükümetinin kontrol alanlarına yönelik stratejik bir karşı taarruz başlattı. Rusya, İran ve diğer Şii eksenli güçlerin yardımıyla 13 yıl dayanmış olan Suriye hükümeti, sadece 18 gün içinde Halep, Humus, Hama ve başkent Şam gibi büyük şehirleri peş peşe kaybetti. Başkan Beşar Moskova’ya kaçtı ve tüm yetkileri isyancılara devrettiğini açıkladı. Nedenleri kabaca şunlardı: Suriye’nin petrolü ve tahılı ABD güçlerinin ve onlara bağlı Kürt birliklerinin kontrolündeydi; ABD’nin “Sezar Yasası”nın getirdiği ağır yaptırımlar hükümeti parasız ve askersiz bıraktı, halk ve ordu desteğini yitirdi; Ukrayna savaşıyla meşgul Rusya’nın yeniden kurtarma niyeti ve imkânı kalmadı; İsrail saldırılarıyla uğraşan İran’ın acil yardıma ne cesareti ne gücü vardı; kendini zor koruyan Hizbullah’ın da yeniden yetişmesi mümkün değildi.
Bir zamanların İsrail’e karşı ön cephe ve tahkimatı olan Suriye bir anda el değiştirdi. Bu, İsrail ve Amerika için de ön kapıdan kurdu kovup arka kapıdan kaplana yol vermek gibi beklenmedik ve mahcup edici bir değişimdi; çünkü isyancıların çekirdeği, ideolojik rengi tam da “Amerika ve Batı karşıtı, Siyonizm karşıtı” olduğunu iddia eden El Kaide’nin bir koluydu. Şam’daki rejim değişiminin ertesi günü İsrail ordusu fırsatı değerlendirip Suriye’nin Golan Tepeleri’ndeki yasa dışı işgalini genişletti ve Suriye donanması ile hava kuvvetlerinin tüm ağır silah ve teçhizatını ezici güçle imha etti. Önceki beş Orta Doğu savaşında ana kuvvet rolü oynayan Suriye, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nda yan aktör ve ikincil cephe olarak beklenmedik biçimde devrildi; yarım asırdır iktidarı elinde tutan Esad ailesi ile Baas Partisi çöktü.
Dördüncü aşama: İsrail ile İran karşılıklı birbirini vurdu, On İki Gün Savaşı patladı. 13 Haziran 2025’te İsrail önleyici bir strateji izleyerek “Yükselişin Aslanı” kod adlı geniş çaplı bir hava harekâtıyla İran’a saldırdı; nükleer program ve füzelerle bağlantılı düzinelerce hedefi peş peşe imha etti ve çeşitli yollarla bir dizi üst düzey İranlı askerî komutan ile nükleer mühendisi etkisiz hale getirdi. Son aşamada, 21 Haziran’da Amerika Birleşik Devletleri stratejik bombardıman uçakları göndererek İran’daki üç nükleer tesise yönelik uzun menzilli bombardımana katıldı. “On İki Gün Savaşı” diye anılan bu sınırlı çatışmada İsrail Orta Doğu hava sahasını bütünüyle kontrol etti; savaş uçakları Tahran semalarında iki saat dolaşıp gösteriş amaçlı havada yakıt ikmali yaptı. İran da İsrail’in büyük şehirlerindeki ticari simge yapılar ile askerî ve güvenlik tesislerine karşı “Gerçek Söz” serisinden neredeyse 20 tur misilleme düzenledi; yoğun füze ve İHA saldırılarıyla İsrail’in hava savunma sistemini kırdı. 22 Haziran’da İran, Katar’daki bir ABD üssüne sembolik bir hava saldırısı gerçekleştirdikten sonra ABD ve İsrail ile üç gün sonra kapsamlı ateşkes konusunda mutabık kaldı.
Aslında daha 2024’ün Nisan ve Ekim aylarında İsrail ve İran birbirlerine sembolik karşı saldırılar düzenlemiş, onlarca yıllık gölge ve vekalet savaşını doğrudan çatışmaya ve güç sınamasına yükseltmişti. “On İki Gün Savaşı,” “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın alevlerini resmen Fars Körfezi’ne taşıdı ve çatışmanın en tehlikeli, zirve safhasını oluşturdu. İran’da toplam 935 kişi öldü, yaklaşık 5 bin kişi yaralandı, bir milyondan fazla sivil yerinden edildi. İsrail de 28 ölü ve 3238 yaralıyla ağır bir bedel ödedi.
Beşinci aşama: Kırmızı çizgileri çiğneme, Katar’a hava saldırısı. 9 Eylül 2025’te İsrail, ABD ve İsrail’in görevlendirmesiyle Filistin-İsrail görüşmelerine ev sahipliği yapan Katar’ı ondan fazla savaş uçağıyla pervasızca bombaladı; amacı Hamas müzakerecilerini “toptan imha etmek,” alıkonulanların serbest bırakılmasını engellemek ve Gazze savaşını uzatmaktı. Bu hamle, İsrail’in zulmünü doruğa çıkardı ve uluslararası toplumu yeniden son derece öfkelendirdi; 80. BM Genel Kurulu sırasında onlarca Batı ülkesinin topluca Filistin Devleti’ni tanımasına yol açtı.
Katar’a yönelik hava saldırısı büyük çaplı değildi, fakat “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın dönüm noktası oldu. İsrail benzeri görülmemiş bir yalnızlığa düştü; Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi itibarı da yeniden zedelendi ve daha da sıkıntılı hale geldi. Gazze’deki felaketin uzayıp gitmesi ve İsrail’in pervasızca savaş başlatması, hatta bir ABD müttefikine hava saldırısı düzenlemesi, Trump yönetimini arabuluculuğu hızlandırmaya zorladı; İsrail tarafından daha fazla sürüklenmeyi önlemek için “20 maddelik plan”ın acil biçimde ilan edilmesini tetikledi ve taraflara “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı erken bitirmek için yeni bir basamak sundu.
Şunu belirtmek gerekir ki, Husiler ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki çatışmalar aralıklı seyretti ve Kızıldeniz bölgesini “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın büyük cephesine dahil etti. Mayıs 2025’te Husiler ile ABD ateşkes yaptıktan sonra ABD donanması Kızıldeniz harekât alanından çekildi; böylece İsrail ile Husiler teke tek kaldı. Mesafeler çok uzak olduğundan Husiler çoğunlukla uzun menzilli füzeler ve İHA’larla taciz etti; İsrail ise uygun anlarda Husilerin kontrol ettiği bölgelerdeki kilit tesisleri yoğun biçimde bombaladı ve çekirdek kadrolarına “nokta imha”lar yaptı; tek bir saldırıda 12 üst düzey Husi yetkilisini öldürmek dahil. Husilerin Filistin-İsrail çatışmasına dahil olması, tipik bir fırsatçı sahne alma girişimiydi; Arap milliyetçiliği bayrağını yükselterek kendi söz hakkını ve meşruiyetini artırmayı amaçladı.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı” neyi değiştirdi?
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümü gibi kritik bir eşiğinde kısa bir geri bakış ve derleme, Orta Doğu’da bir dizi yeni değişim ve gelişmenin ortaya çıktığını gösteriyor. Bu savaşın kazananı yok. Birileri kazandı denecekse, nüfuz alanını genişleten Türkiye, beklenmedik şekilde iktidara gelen Suriye muhalefeti ve nükleer etkisini Orta Doğu’ya doğru genişleten Pakistan, kaos içinde kazanmış sayılabilir. Bu savaş, Orta Doğu’nun jeopolitik görünümünü ve güç dengelerini büyük ölçüde değiştirdi ve hâlâ değişim süreci içinde; genel tablo da henüz netleşmiş değil.
İlk olarak, iki devlet aktörü İran ve Suriye ile dört devlet dışı aktör olan Hamas, Hizbullah, Husiler ve Halk Seferberlik Güçleri’nden oluşan “Direniş Ekseni” askerî bakımdan İsrail tarafından temelde yenilgiye uğratıldı ve bu, Suriye hükümetinin beklenmedik çöküşünü dahi tetikledi. Bu tablo, gelecekteki Orta Doğu barış süreci üzerinde derin etkiler yaratacaktır; İsrail’i silahlı mücadele ve askerî satrançla yenme yönündeki eski düşüncenin gerçeklikten tamamen koptuğunu, geleneksel yolun sürdürülemez ve yürünemez olduğunu gösterir.
İkinci olarak, 2011 “Arap Baharı” ile yükselen “Şii Hilali” (yazarın sıkça “Tahran–Bağdat–Şam–Beyrut ekseni” dediği hat) ABD ile İsrail’in İran’a ortak saldırısı, Suriye hükümetinin çökmesi, Hizbullah liderliğinin “topluca imha” edilip muharip gücünü yitirmesi nedeniyle temelde dağıldı. Suriye ve Lübnan’ı neredeyse bütünüyle kaybeden İran, İslami rejimin kurulmasından bu yana 40 yılı aşkın sürenin en ağır diplomatik ve stratejik yenilgisini yaşadı; jeopolitik yansıma ve kaynak projeksiyonu yarıçapı yarılandı, nüfuz alanı zorla ciddi ölçüde daraldı. Orta Doğu’yu uzun süre meşgul eden mezhep çatışması ve kimlik siyaseti, İran’ın bu tarihsel büyük gerilemesiyle insanların ufkundan daha da çekilecektir.
Üçüncü olarak, İsrail birçok cephede güç kullandı, birçok ülkeye vurdu, Orta Doğu hava üstünlüğünü tamamen tekeline aldı ve kuruluşundan beri askerî etkisinin tarihsel zirvesine çıktı. Aynı zamanda İsrail’in BM Şartı’na, uluslararası hukuka ve insancıl hukuka pervasızca ayak basması emsalsiz; aşırı sağın tetiklediği “Büyük İsrail” hayali, Orta Doğu ülkelerinde yaygın endişe uyandırdı. İsrail, teknoloji inovasyonu, güçlü eğitimi ve yatırım bolluğuyla tanınan gelişmiş bir ülkeden, savaş makinesiyle yürüyen anormal bir devlete dönüştü; ülke ve ulus itibarıyla birlikte sert ve yumuşak gücü de eşi görülmemiş biçimde aşınmaya uğradı.
Dördüncü olarak, Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki barış süreci ağır bir sınavdan geçti. İsrail’le ilişkileri normalleştiren yedi tarafın (FKÖ dâhil) hiçbiri, ilişkileri kesme ya da ekonomik-ticari boykot gibi sert önlemlere başvurmadı; Arap ülkelerinin büyük ve orta ölçekli şehirlerinde, Batı ülkelerinde sık görülen Filistinlileri destekleyen gösteriler görülmedi. Bu iki büyük işaret, yarım yüzyılı aşkın süredir Orta Doğu’da etkili olan Pan-Arapçılığın tarih sahnesinden tamamen çekildiğini, ayrıca Filistin’in İsrail’le mücadelesinde Arap ailesinden daha fazla yalıtım ve edilgenlik göğüsleyeceğini haber veriyor.
Beşinci olarak, Rusya Orta Doğu’daki son stratejik varlığı Suriye’yi kaybetti; eski müttefiki “Şii Hilali”ni koruyamadı, iki cephede savaşamama sınırını açığa vurdu; bölgedeki büyük güç statüsünü ve etkisini yitirdi ve kısa sürede Orta Doğu’da yeniden oyun kurma ve söz söyleme kabiliyetini toparlaması da zor. Amerika Birleşik Devletleri ise İsrail’i koşulsuz ve sınırsız biçimde kayırması nedeniyle bölgede daha da sevilmez hale geldi; teşvik ettiği bölgesel güvenlik işbirliği mimarisi sorgulanıyor ve meydan okumalarla karşılaşıyor; İsrail adlı “stratejik negatif varlık” için bedel ödemeye devam edecek.
Altıncı olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’in Katar’a hava saldırısını görmezden gelmesi, Körfez Arap ülkelerinin ABD’nin güvenlik garantilerine olan güvenini sarstı; bu da lider ülke Suudi Arabistan’ı, Güney Asya’nın büyük İslam ülkesi Pakistan ile ortak savunma anlaşmasını yükseltmeye ve onun nükleer koruma taahhüdünü almaya itti. Bu gelişme, Orta Doğu güvenlik mimarisi ile nükleer denetim gündeminin Güney Asya’ya genişlediği anlamına gelir; İslam dünyasında nükleer silah sahipliğinin yaygınlaşacağını da ima eder ve gelecekte Orta Doğu ile hatta Güney Asya’nın jeopolitik ilişkileri ve durum değişimlerinin daha karmaşık bir yöne gideceğini gösterir.
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”ndan basit çıkarımlar
İsrail hükümeti büyük bir isteksizlikle Hamas temsilcileriyle müzakerelere başladı ve ateşkese vardı. Tarafların, gelecekte kilit bir dönemeç olan Hamas’ın silahsızlandırılması konusunda büyük uçurumu kapatmalarının ve büyük engelleri aşmalarının zor olacağı tahmin ediliyor. Bu yüzden Gazze’deki savaşın ne zaman tam olarak biteceği hâlâ meçhul. Husiler, İsrail’e yönelik saldırıları Gazze’de barışla ilintileyecek; bu da “Gazze barışsa Kızıldeniz barış, Gazze savaşsa Kızıldeniz savaş” demek…
“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümünde beliriveren İsrail-Filistin barış penceresinin taraflarca uygulanıp uygulanmayacağı, bu savaşın çabuk bitip bitmeyeceğini belirleyecek. Fakat tarihsel evrim ve çelişki dinamiklerinin mantığına göre, Beşinci Orta Doğu Savaşı’nın bitişi, 41 yıl sonra “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlamasını önlemedi; çünkü toprak anlaşmazlığı denen çekirdek mesele hiçbir zaman çözülmedi ve Orta Doğu’daki taraflar, şiddet kültürünün kısır döngüsünden hâlâ çıkamadı, sıfır toplamlı oyun ve orman yasası bataklığından kopamadı.
“Gök değişmezse, Yol da değişmez.” “Altıncı Orta Doğu Savaşı” bu yıl bir noktayı koysa bile bu, Orta Doğu çatışmalarında yalnızca aşamalı bir noktalı virgül olur; tarihsel bir mola olur, İsrail-Filistin çatışmasının, Arap-İsrail çatışmasının ve Orta Doğu savaşlarının tarihsel sonu olmaz.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa6 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa5 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa6 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor









