Bizi Takip Edin

Görüş

 “Altıncı Orta Doğu Savaşı” sona yaklaşırken muhasebe ve beklentiler

Avatar photo

Yayınlanma

7 Ekim, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümüdür. O gün, Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas) ile İsrail hükümeti temsilcileri, Mısır’ın tatil beldesi Şarm eş-Şeyh’te, ABD Başkanı Trump’ın önerdiği “20 maddelik plan” etrafında, Gazze’deki çatışmaların sonlandırılması ve Gazze’nin yönetişiminin yeniden inşasını görüştüler. 9 Ekim’de İsrail ve Hamas ateşkes üzerinde anlaştıklarını duyurdu. Her ne kadar bu daha ilk aşama olsa da ve İsrail ile Yemen’deki Husilerin birbirlerine uzun menzilden vurmaları sürüyor olsa da, iki yıldır uzayan bu bölgesel savaş sanki kapanış evresine girmiş görünüyor.

İki yıl boyunca, Filistin-İsrail çatışmasıyla başlayıp muhtemelen yine Filistin-İsrail’de geçici olarak durabilecek bu geniş ölçekli bölgesel savaş, ağır can kayıpları, kontrolden çıkan devlet davranışları ve baş döndüren bölgesel güç dengesi iniş-çıkışları ve yeniden hizalanmalarıyla Orta Doğu’nun siyasal manzarasını yeniden yazdı, uluslararası toplumu derinden ve geniş ölçekte sarstı ve Orta Doğu’yu nasıl değiştirdiğini zamanında özetleyip derleyerek gözden geçirmeyi hak ediyor. Kesin olan şu ki, “Altıncı Orta Doğu Savaşı” kolay kolay bir noktayı koymayacak; nokta konsa bile bir sonraki savaşın tümden önlenebileceği anlamına gelmez.

Ders kitaplarına girecek bir “Aksa Tufanı” baskını ve trajik “İsrail’in 11 Eylülü”

İki yıl önce 7 Ekim sabahı, yani 1973’te Mısır ve Suriye’nin İsrail’e ortak karşı taarruzunun “Yom Kippur Savaşı”nın 50. yıldönümünün ertesi günü, Hamas, titiz planlama ve defalarca tatbikatın ardından “Aksa Tufanı” kod adlı bir yıldırım harekatı başlattı: önce iki saat içinde 5 bin roket fırlatarak benzeri görülmemiş bir yoğunlukla İsrail derinliğinde ateş baskısı ve stratejik perdeleme sağladı; ardından insansız hava araçları ve roketatarlarla Gazze Şeridi’ndeki ayırma duvarının uzaktan gözetleme tesislerini imha etti, yüksek patlayıcılar ve buldozerlerle “tunçtan ve demirden duvar”ı yarıp geçti, tek kişilik motosikletler ve pikaplarla ilerleyen 2 bin silahlı mensubu İsrail içine sızdırıp önceden paylaştırılmış hedeflere sevk etti; aynı zamanda az sayıda yelken kanatlı paraşütçü, roket yağmurunun örtüsü altında İsrail Güney Komutanlığı, açık hava müzik festivali gibi kritik noktalara hızla indi. Ayrıca, İsrail ordusunun dikkatini çekmek için Hamas, denizden taciz saldırıları başlatmak üzere sade balıkçı teknelerinden oluşan derme çatma hücum timleri de örgütledi.

Hamas’ın bu baskını, askeri uzmanlarca modern askeri tarihte ders kitabı düzeyinde bir taktik taarruz olarak nitelendirildi; İsrail’in milyarlarca dolar harcayarak inşa edip otomatik ateş sistemleriyle donattığı ayırma duvarını son derece kolay ve beklenmedik biçimde deldi. Bu manzara, yarım yüzyıl önce, Mısır-Suriye ortak ordusunun modern keşif koşullarında çöl yıldırım harekatı başlatıp Süveyş Kanalı’nı ve “modern bir Maginot Hattı” sayılan “Bar Lev Hattı”nı yararak, kendini beğenmiş İsrail’i “kıyamet” paniğine sürüklemesini andırıyordu.

Hamas’ın baskını dört beş saat içinde 1200 İsrailli asker ve sivilin ölümüne yol açtı, çok sayıda asker esir alındı ve yüzden fazla sivil rehine olarak Gazze’ye götürüldü. Aynı zamanda, 17 yıldır Filistin-İsrail çatışmasına karışmamış olan Lübnan Hizbullahı kuzeyden ateş açtı ve İsrail’e karşı kuzey-güney iki cepheli bir kıskaca dönüştü. O gün, coğrafyası dar olan İsrail’in tamamında sirenler çaldı, mermiler yağdı, dumanlar yükseldi. İsrail hükümeti, ülke içindeki Hamas baskın birliklerini temizlemek üzere kuvvetleri seferber ettikten sonra “savaş hali” ilan etti ve böylece iki yıl sürecek “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın perdesi açıldı.

İsrail ordusu ülke içindeki muharebe alanlarını temizledikten sonra yaklaşık 1700 Hamas baskıncısının cesedini buldu. Uzmanlar, hayattayken hiçbirinin esir düşmediğini, hiçbirinin geri kaçmayı denemediğini, hiçbirinin teslim olmaya çalışmadığını ve istisnasız hepsinin mermisi bittikten sonra öldüğünü değerlendirdi. Plan gereği Gazze’ye geri çekilen diğer 300 baskıncı ise esir yakalama, rehine tutma ve ağır silah ele geçirme gibi “ölümsüz” bir misyonu omuzluyordu. Hamas’ın sonradan yayımladığı propaganda videoları, bu 2 bin baskıncının saldırıdan önce “şehit” olmaya yemin ettiğini ve gidişin dönüşü olmayacağına kesin karar verdiklerini gösterdi.

Böyle bakıldığında, Hamas’ın bu harekatı, dünya askeri tarihinde son derece nadir görülen, teşkilatlı, tek seferde iki bine varan sayıda insanın katıldığı bir intihar saldırısı olarak nitelendirilebilir; şok edici bir “askeri performans sanatı”dır ve İsrail toplumuna çok büyük bir çift katmanlı psikolojik sarsıntı yaşatmaya yeterlidir: birincisi tarih dersidir; yani 50 yıl önce Mısır ve Suriye, İsrail’in “yenilmez” olduğu efsanesini kıran bir askeri mucize yaratabildiyse, bugün Filistinliler de aynı şeyi yapabilir ve en basit silah ve teçhizatla İsrail’e ağır darbeler indirebilir; ikincisi ise ölüme meydan okuyan direniştir; yani Filistinliler ölümden korkmuyor, ölümden korkmayanları İsrail nasıl yıldırabilir?

Hamas’ın İsrail’e yıldırım baskını yapmasındaki niyet çok açıktı: Suudi Arabistan’ın İsrail’le ilişkileri normalleştirmesinin arifesinde İbrahim Anlaşmaları kampının daha da genişlemesini durdurmak; baskın yoluyla İsrail’de iktidar ve muhalefeti “Yom Kippur”nın tarihî yarasını unutmamaları için uyarmak; İsrail’in çılgın misillemeleri ve Gazze sivil halkının çektiği acılar üzerinden uluslararası toplumun Filistin’in bağımsızlık davasına duyduğu sempatiyi uyandırmak ve Filistin meselesinin sürekli biçimde kenara itilmesini önlemek.

Kendini “dünyanın dördüncü askerî gücü” diye tanıtan İsrail, her birkaç yılda bir hırpaladığı “derme çatma ekip” ve milis güçleri tarafından gafil avlanıp ağır kayıplara uğradı; “ulusal yas” ve “ulusal utanç,” hatta “İsrail’in 11 Eylülü” ortaya çıktı. Bu siyasî ve askerî yenilgi ile devlet onurunun zedelenmesi, İsrail Başbakanı Netanyahu ile sağ ve aşırı sağ müttefiklerini tamamen öfkelendirdi; çoğu İsrail vatandaşı, özellikle de çoğunluk ulus olan Yahudiler de öfkelendi. İsrail’in devlet makinesini ölümün kanatlarını açmaya, çılgın savaş arabalarını harekete geçirmeye, Orta Doğu’da dört bir yana ezici şekilde ilerlemeye itti ve nihayet “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın geniş savaş alanını oluşturdu.

Neden “Altıncı Orta Doğu Savaşı” deniyor

Çoğu akademisyen ve medya, “Aksa Tufanı”nın tetiklediği bu dizi çatışmayı hâlâ “yeni bir Filistin-İsrail çatışması turu” diye niteliyor. Bu nitelendirme ne titiz ve kurallıdır ne de bilimsel; gerçeklikle de bağdaşmaz. Her anlamda bu, Filistin ihtilafının tetiklediği yeni bir Orta Doğu savaşıdır; 1948 Filistin Savaşı’ndan (Birinci Orta Doğu Savaşı ya da İsrail’in Bağımsızlık Savaşı olarak da bilinir), 1956 Süveyş Kanalı Savaşı’ndan (İkinci Orta Doğu Savaşı), 1967 Haziran Savaşı’ndan (Üçüncü Orta Doğu Savaşı ya da Altı Gün Savaşı), 1973 Ekim Savaşı’ndan (Dördüncü Orta Doğu Savaşı ya da Yom Kippur Savaşı) ve 1982 Lübnan Savaşı’ndan (Beşinci Orta Doğu Savaşı, İsrail-Lübnan Savaşı ya da Birinci Lübnan Savaşı) gelen tarihsel sürekliliğin ve iç mantığın bir tezahürüdür; aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası Orta Doğu ihtilaflarının evriminin sonucudur.

Bu savaş, dahil olan ülke ve örgüt sayısı, yol açtığı kayıpların boyutu, etkilenen alanın genişliği ve sürenin uzunluğu bakımından, önceki beş Orta Doğu savaşının herhangi birinden daha ileridir. Savaşın alevlerinin doğrudan sardığı ülkeler İsrail, Filistin, Lübnan, İran, Suriye, Yemen, Irak ve Katar’dır. Taraflar arasında İsrail, İran ve Amerika Birleşik Devletleri gibi devlet aktörlerinin yanı sıra Hamas, Lübnan Hizbullahı, Yemen’deki Husiler ve Irak Halk Seferberlik Güçleri gibi devlet dışı aktörler de vardır. Eğer İsrail’e füze ve insansız hava araçlarını önlemede yardımcı olan Fransa, Birleşik Krallık, Ürdün gibi ülkeler ile Suriye’de rejim değişimini teşvik eden Türkiye’yi de muharip listeye eklersek, bu Orta Doğu savaşı ölçek bakımından eşi görülmemiş sayılabilir.

Bu savaş eşi görülmemiş can kaybına yol açtı: yalnızca Filistin’in Gazze Şeridi’nde 65 bin kişi öldü, 169 bin kişi yaralandı. İsrail, Lübnan, Suriye, İran ve Yemen’deki asker ve sivillerin ölümlerini de tam olarak hesaba katarsak, kayıpların vahameti kendiliğinden anlaşılır.

Savaşın etkilediği alan, önceki beş Orta Doğu savaşını çok aşarak, Filistin-İsrail bölgesinden Doğu Akdeniz’e, oradan Kızıldeniz’e ve nihayet Fars Körfezi’nin iki yakasına genişledi. Süresi de önceki beş Orta Doğu savaşının toplamından daha uzundur.
Bu nedenle, Hamas ile İsrail arasındaki çatışmanın tetiklediği bu dizi muharebeyi, muğlak ve belirli bir zaman kavramı içermeyen “yeni bir Filistin-İsrail çatışması turu” değil, “Altıncı Orta Doğu Savaşı” olarak topluca adlandırmak her hâlükârda mümkündür.

“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın birkaç ana aşaması ve başlıca cepheleri

Zaman eksenine göre “Altıncı Orta Doğu Savaşı” kabaca birkaç önemli aşama ve kilit cepheye ayrılabilir.
Birinci aşama: Güneye, Gazze’ye sefer; Hamas’ın çok boyutlu kuşatılıp bastırılması. 7 Ekim 2023’ten 2024 Eylül sonuna kadar İsrail ordusu, Gazze Şeridi’nde Hamas’ın çekirdek güçlerini çok alanlı biçimde kuşatıp bastırmak, tünel sistemini, roket tesislerini ve askerî sanayi üretim hatlarını imha etmek, ele geçirilen askerlerle alıkonulan rehineleri kurtarmak için bir dizi askerî harekât başlattı. Bu harekâtlar sırasıyla “Demir Kılıçlar,” “Kuvvet ve Kılıç” ve “Gideon Savaş Arabası 1” kod adlarını aldı ve yakıp yıkma siyaseti ile açlık siyaseti eşliğinde Hamas’ı tamamen boğmayı hedefledi. Ağustos 2025’te İsrail ordusu “Gideon Savaş Arabası 2”yi başlatarak Gazze Şeridi’ni bütünüyle işgal etmeye, Hamas’ı “kökten ortadan kaldırmaya” ve İsrail’in güneydoğu yönündeki güvenlik ortamını yeniden kurgulamaya teşebbüs etti.

En başından sonuna kadar Hamas güçleri küçük birimlere bölünüp halka karıştı; tünel savaşı, şehir gerillası savaşı ve enkaz gerillası savaşıyla İsrail ordusuyla çarpıştı. İsrail ordusu, Hamas’ın liderlerinin ve ana muharip unsurlarının çoğunu (yaklaşık 20 bin kişi) etkisiz hale getirip çok sayıda esir ile rehineyi kurtarmış olsa da, Hamas’ın arta kalan güçlerini tamamen boyun eğdiremedi ve geri kalan alıkonulanları kurtaramadı; çok yönlü baskı altında ABD’deki Trump yönetiminin “20 maddelik planı”nı kabul etmek zorunda kaldı. İsrail ordusu ile Hamas güçleri arasındaki kuşatma ve karşı kuşatma tüm savaş sürecine damga vurdu; Gazze Şeridi de savaş boyunca başlıca cephe olarak kaldı.

İkinci aşama: Kuzeye sefer, Güney Lübnan’da Hizbullah’la nihai çarpışma. 27 Eylül 2023’ten 27 Kasım 2023’e kadar İsrail’in Gazze’ye yönelik geniş çaplı harekâtı geçici olarak durdu. İsrail, askerî hücumunun odağını ve öncelik yönünü ayarlamaya başlayarak, “Yeni Düzen” ve “Kuzeyin Oku” kod adlı bir dizi operasyonu yoğun kuvvetle başlattı ve Hizbullah’ı cezalandırmayı hedefledi. İsrail’in istihbarat ve hava kuvvetleri, yoğun bombardımanla Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki altyapısına ağır darbe indirdi; bir İran özel temsilcisinin konumunu izleyip tespit ederek, Hizbullah üst düzey kamplarını kilitleyip yüksek doygunluklu hava saldırılarıyla Genel Sekreter Nasrallah dahil liderliğin büyük bölümünü “topyekun imha” etti; Hizbullah’ın özel çağrı cihazlarına önceden yerleştirilmiş mikro bombaları uzaktan infilak ettirerek, binlerce orta ve alt kademe unsuruna karşı bir “tedarik zinciri savaşı” yürüttü… İsrail ordusunun kuzeye seferinin getirdiği “tepeden inme felaket” ve tüm Lübnan’a yönelen savaş tehdidi, Hizbullah’ı ateşkesi kabul etmeye ve Güney Lübnan’dan çekilmeye zorladı; İsrail ordusu ise dilediği an askerî harekât yapma hakkını saklı tuttu.

İsrail ordusu Hizbullah’a genel taarruz başlatırken, Lübnan’a yakın Suriye içindeki hedefleri, özellikle sınırları ve geçiş noktalarını ve Suriye ile Irak üzerinden Lübnan’ı İran’a bağlayan kara koridorunu da şiddetle bombaladı; böylece Hizbullah’ın yardıma koşma hattını ve Şam’ı koruyan güney cephesini kesti. Ayrıca İsrail, kuzeybatı İdlib’de mevzilenmiş isyancılarla karşı karşıya duran Suriye Arap Ordusu’nun batı cephesindeki mevzileri, tesisleri ve personeli vurdu; belayı doğuya kaydırmak, Suriye hükümetini devirmek ve “Şii Hilali”nin batı kanadını kesmek için ön hazırlık yaptı.

Üçüncü aşama: Yangından mal kaçırma, Suriye hükümetini devirmek. 27 Kasım 2024’te, İsrail ile Hizbullah arasındaki ateşkes yürürlüğe girdiği gün, Suriye isyancıları Türkiye ve İsrail’in koordinasyonu ve teşvikiyle Suriye hükümetinin kontrol alanlarına yönelik stratejik bir karşı taarruz başlattı. Rusya, İran ve diğer Şii eksenli güçlerin yardımıyla 13 yıl dayanmış olan Suriye hükümeti, sadece 18 gün içinde Halep, Humus, Hama ve başkent Şam gibi büyük şehirleri peş peşe kaybetti. Başkan Beşar Moskova’ya kaçtı ve tüm yetkileri isyancılara devrettiğini açıkladı. Nedenleri kabaca şunlardı: Suriye’nin petrolü ve tahılı ABD güçlerinin ve onlara bağlı Kürt birliklerinin kontrolündeydi; ABD’nin “Sezar Yasası”nın getirdiği ağır yaptırımlar hükümeti parasız ve askersiz bıraktı, halk ve ordu desteğini yitirdi; Ukrayna savaşıyla meşgul Rusya’nın yeniden kurtarma niyeti ve imkânı kalmadı; İsrail saldırılarıyla uğraşan İran’ın acil yardıma ne cesareti ne gücü vardı; kendini zor koruyan Hizbullah’ın da yeniden yetişmesi mümkün değildi.

Bir zamanların İsrail’e karşı ön cephe ve tahkimatı olan Suriye bir anda el değiştirdi. Bu, İsrail ve Amerika için de ön kapıdan kurdu kovup arka kapıdan kaplana yol vermek gibi beklenmedik ve mahcup edici bir değişimdi; çünkü isyancıların çekirdeği, ideolojik rengi tam da “Amerika ve Batı karşıtı, Siyonizm karşıtı” olduğunu iddia eden El Kaide’nin bir koluydu. Şam’daki rejim değişiminin ertesi günü İsrail ordusu fırsatı değerlendirip Suriye’nin Golan Tepeleri’ndeki yasa dışı işgalini genişletti ve Suriye donanması ile hava kuvvetlerinin tüm ağır silah ve teçhizatını ezici güçle imha etti. Önceki beş Orta Doğu savaşında ana kuvvet rolü oynayan Suriye, “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nda yan aktör ve ikincil cephe olarak beklenmedik biçimde devrildi; yarım asırdır iktidarı elinde tutan Esad ailesi ile Baas Partisi çöktü.

Dördüncü aşama: İsrail ile İran karşılıklı birbirini vurdu, On İki Gün Savaşı patladı. 13 Haziran 2025’te İsrail önleyici bir strateji izleyerek “Yükselişin Aslanı” kod adlı geniş çaplı bir hava harekâtıyla İran’a saldırdı; nükleer program ve füzelerle bağlantılı düzinelerce hedefi peş peşe imha etti ve çeşitli yollarla bir dizi üst düzey İranlı askerî komutan ile nükleer mühendisi etkisiz hale getirdi. Son aşamada, 21 Haziran’da Amerika Birleşik Devletleri stratejik bombardıman uçakları göndererek İran’daki üç nükleer tesise yönelik uzun menzilli bombardımana katıldı. “On İki Gün Savaşı” diye anılan bu sınırlı çatışmada İsrail Orta Doğu hava sahasını bütünüyle kontrol etti; savaş uçakları Tahran semalarında iki saat dolaşıp gösteriş amaçlı havada yakıt ikmali yaptı. İran da İsrail’in büyük şehirlerindeki ticari simge yapılar ile askerî ve güvenlik tesislerine karşı “Gerçek Söz” serisinden neredeyse 20 tur misilleme düzenledi; yoğun füze ve İHA saldırılarıyla İsrail’in hava savunma sistemini kırdı. 22 Haziran’da İran, Katar’daki bir ABD üssüne sembolik bir hava saldırısı gerçekleştirdikten sonra ABD ve İsrail ile üç gün sonra kapsamlı ateşkes konusunda mutabık kaldı.

Aslında daha 2024’ün Nisan ve Ekim aylarında İsrail ve İran birbirlerine sembolik karşı saldırılar düzenlemiş, onlarca yıllık gölge ve vekalet savaşını doğrudan çatışmaya ve güç sınamasına yükseltmişti. “On İki Gün Savaşı,” “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın alevlerini resmen Fars Körfezi’ne taşıdı ve çatışmanın en tehlikeli, zirve safhasını oluşturdu. İran’da toplam 935 kişi öldü, yaklaşık 5 bin kişi yaralandı, bir milyondan fazla sivil yerinden edildi. İsrail de 28 ölü ve 3238 yaralıyla ağır bir bedel ödedi.

Beşinci aşama: Kırmızı çizgileri çiğneme, Katar’a hava saldırısı. 9 Eylül 2025’te İsrail, ABD ve İsrail’in görevlendirmesiyle Filistin-İsrail görüşmelerine ev sahipliği yapan Katar’ı ondan fazla savaş uçağıyla pervasızca bombaladı; amacı Hamas müzakerecilerini “toptan imha etmek,” alıkonulanların serbest bırakılmasını engellemek ve Gazze savaşını uzatmaktı. Bu hamle, İsrail’in zulmünü doruğa çıkardı ve uluslararası toplumu yeniden son derece öfkelendirdi; 80. BM Genel Kurulu sırasında onlarca Batı ülkesinin topluca Filistin Devleti’ni tanımasına yol açtı.

Katar’a yönelik hava saldırısı büyük çaplı değildi, fakat “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın dönüm noktası oldu. İsrail benzeri görülmemiş bir yalnızlığa düştü; Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi itibarı da yeniden zedelendi ve daha da sıkıntılı hale geldi. Gazze’deki felaketin uzayıp gitmesi ve İsrail’in pervasızca savaş başlatması, hatta bir ABD müttefikine hava saldırısı düzenlemesi, Trump yönetimini arabuluculuğu hızlandırmaya zorladı; İsrail tarafından daha fazla sürüklenmeyi önlemek için “20 maddelik plan”ın acil biçimde ilan edilmesini tetikledi ve taraflara “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı erken bitirmek için yeni bir basamak sundu.

Şunu belirtmek gerekir ki, Husiler ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki çatışmalar aralıklı seyretti ve Kızıldeniz bölgesini “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın büyük cephesine dahil etti. Mayıs 2025’te Husiler ile ABD ateşkes yaptıktan sonra ABD donanması Kızıldeniz harekât alanından çekildi; böylece İsrail ile Husiler teke tek kaldı. Mesafeler çok uzak olduğundan Husiler çoğunlukla uzun menzilli füzeler ve İHA’larla taciz etti; İsrail ise uygun anlarda Husilerin kontrol ettiği bölgelerdeki kilit tesisleri yoğun biçimde bombaladı ve çekirdek kadrolarına “nokta imha”lar yaptı; tek bir saldırıda 12 üst düzey Husi yetkilisini öldürmek dahil. Husilerin Filistin-İsrail çatışmasına dahil olması, tipik bir fırsatçı sahne alma girişimiydi; Arap milliyetçiliği bayrağını yükselterek kendi söz hakkını ve meşruiyetini artırmayı amaçladı.

“Altıncı Orta Doğu Savaşı” neyi değiştirdi?

“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümü gibi kritik bir eşiğinde kısa bir geri bakış ve derleme, Orta Doğu’da bir dizi yeni değişim ve gelişmenin ortaya çıktığını gösteriyor. Bu savaşın kazananı yok. Birileri kazandı denecekse, nüfuz alanını genişleten Türkiye, beklenmedik şekilde iktidara gelen Suriye muhalefeti ve nükleer etkisini Orta Doğu’ya doğru genişleten Pakistan, kaos içinde kazanmış sayılabilir. Bu savaş, Orta Doğu’nun jeopolitik görünümünü ve güç dengelerini büyük ölçüde değiştirdi ve hâlâ değişim süreci içinde; genel tablo da henüz netleşmiş değil.

İlk olarak, iki devlet aktörü İran ve Suriye ile dört devlet dışı aktör olan Hamas, Hizbullah, Husiler ve Halk Seferberlik Güçleri’nden oluşan “Direniş Ekseni” askerî bakımdan İsrail tarafından temelde yenilgiye uğratıldı ve bu, Suriye hükümetinin beklenmedik çöküşünü dahi tetikledi. Bu tablo, gelecekteki Orta Doğu barış süreci üzerinde derin etkiler yaratacaktır; İsrail’i silahlı mücadele ve askerî satrançla yenme yönündeki eski düşüncenin gerçeklikten tamamen koptuğunu, geleneksel yolun sürdürülemez ve yürünemez olduğunu gösterir.

İkinci olarak, 2011 “Arap Baharı” ile yükselen “Şii Hilali” (yazarın sıkça “Tahran–Bağdat–Şam–Beyrut ekseni” dediği hat) ABD ile İsrail’in İran’a ortak saldırısı, Suriye hükümetinin çökmesi, Hizbullah liderliğinin “topluca imha” edilip muharip gücünü yitirmesi nedeniyle temelde dağıldı. Suriye ve Lübnan’ı neredeyse bütünüyle kaybeden İran, İslami rejimin kurulmasından bu yana 40 yılı aşkın sürenin en ağır diplomatik ve stratejik yenilgisini yaşadı; jeopolitik yansıma ve kaynak projeksiyonu yarıçapı yarılandı, nüfuz alanı zorla ciddi ölçüde daraldı. Orta Doğu’yu uzun süre meşgul eden mezhep çatışması ve kimlik siyaseti, İran’ın bu tarihsel büyük gerilemesiyle insanların ufkundan daha da çekilecektir.

Üçüncü olarak, İsrail birçok cephede güç kullandı, birçok ülkeye vurdu, Orta Doğu hava üstünlüğünü tamamen tekeline aldı ve kuruluşundan beri askerî etkisinin tarihsel zirvesine çıktı. Aynı zamanda İsrail’in BM Şartı’na, uluslararası hukuka ve insancıl hukuka pervasızca ayak basması emsalsiz; aşırı sağın tetiklediği “Büyük İsrail” hayali, Orta Doğu ülkelerinde yaygın endişe uyandırdı. İsrail, teknoloji inovasyonu, güçlü eğitimi ve yatırım bolluğuyla tanınan gelişmiş bir ülkeden, savaş makinesiyle yürüyen anormal bir devlete dönüştü; ülke ve ulus itibarıyla birlikte sert ve yumuşak gücü de eşi görülmemiş biçimde aşınmaya uğradı.

Dördüncü olarak, Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki barış süreci ağır bir sınavdan geçti. İsrail’le ilişkileri normalleştiren yedi tarafın (FKÖ dâhil) hiçbiri, ilişkileri kesme ya da ekonomik-ticari boykot gibi sert önlemlere başvurmadı; Arap ülkelerinin büyük ve orta ölçekli şehirlerinde, Batı ülkelerinde sık görülen Filistinlileri destekleyen gösteriler görülmedi. Bu iki büyük işaret, yarım yüzyılı aşkın süredir Orta Doğu’da etkili olan Pan-Arapçılığın tarih sahnesinden tamamen çekildiğini, ayrıca Filistin’in İsrail’le mücadelesinde Arap ailesinden daha fazla yalıtım ve edilgenlik göğüsleyeceğini haber veriyor.

Beşinci olarak, Rusya Orta Doğu’daki son stratejik varlığı Suriye’yi kaybetti; eski müttefiki “Şii Hilali”ni koruyamadı, iki cephede savaşamama sınırını açığa vurdu; bölgedeki büyük güç statüsünü ve etkisini yitirdi ve kısa sürede Orta Doğu’da yeniden oyun kurma ve söz söyleme kabiliyetini toparlaması da zor. Amerika Birleşik Devletleri ise İsrail’i koşulsuz ve sınırsız biçimde kayırması nedeniyle bölgede daha da sevilmez hale geldi; teşvik ettiği bölgesel güvenlik işbirliği mimarisi sorgulanıyor ve meydan okumalarla karşılaşıyor; İsrail adlı “stratejik negatif varlık” için bedel ödemeye devam edecek.

Altıncı olarak, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’in Katar’a hava saldırısını görmezden gelmesi, Körfez Arap ülkelerinin ABD’nin güvenlik garantilerine olan güvenini sarstı; bu da lider ülke Suudi Arabistan’ı, Güney Asya’nın büyük İslam ülkesi Pakistan ile ortak savunma anlaşmasını yükseltmeye ve onun nükleer koruma taahhüdünü almaya itti. Bu gelişme, Orta Doğu güvenlik mimarisi ile nükleer denetim gündeminin Güney Asya’ya genişlediği anlamına gelir; İslam dünyasında nükleer silah sahipliğinin yaygınlaşacağını da ima eder ve gelecekte Orta Doğu ile hatta Güney Asya’nın jeopolitik ilişkileri ve durum değişimlerinin daha karmaşık bir yöne gideceğini gösterir.

“Altıncı Orta Doğu Savaşı”ndan basit çıkarımlar

İsrail hükümeti büyük bir isteksizlikle Hamas temsilcileriyle müzakerelere başladı ve ateşkese vardı. Tarafların, gelecekte kilit bir dönemeç olan Hamas’ın silahsızlandırılması konusunda büyük uçurumu kapatmalarının ve büyük engelleri aşmalarının zor olacağı tahmin ediliyor. Bu yüzden Gazze’deki savaşın ne zaman tam olarak biteceği hâlâ meçhul. Husiler, İsrail’e yönelik saldırıları Gazze’de barışla ilintileyecek; bu da “Gazze barışsa Kızıldeniz barış, Gazze savaşsa Kızıldeniz savaş” demek…

“Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlak vermesinin ikinci yıldönümünde beliriveren İsrail-Filistin barış penceresinin taraflarca uygulanıp uygulanmayacağı, bu savaşın çabuk bitip bitmeyeceğini belirleyecek. Fakat tarihsel evrim ve çelişki dinamiklerinin mantığına göre, Beşinci Orta Doğu Savaşı’nın bitişi, 41 yıl sonra “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın patlamasını önlemedi; çünkü toprak anlaşmazlığı denen çekirdek mesele hiçbir zaman çözülmedi ve Orta Doğu’daki taraflar, şiddet kültürünün kısır döngüsünden hâlâ çıkamadı, sıfır toplamlı oyun ve orman yasası bataklığından kopamadı.

“Gök değişmezse, Yol da değişmez.” “Altıncı Orta Doğu Savaşı” bu yıl bir noktayı koysa bile bu, Orta Doğu çatışmalarında yalnızca aşamalı bir noktalı virgül olur; tarihsel bir mola olur, İsrail-Filistin çatışmasının, Arap-İsrail çatışmasının ve Orta Doğu savaşlarının tarihsel sonu olmaz.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Yayınlanma

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.

Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.

Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.

Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.

Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….

Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.

Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?

Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.

Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.

Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?

İçerideki işbirlikçi kim?

Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!

Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.

Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.

Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.

Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!

Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”

Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!

68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.

Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!

Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.

Heidegger’in müritleri

Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.

Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.

Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.

Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.

Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.

Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.

Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.

Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.

Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.

Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!

Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.

Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.

Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”

Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.

Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.

Habermas ve Alman Felsefesinin Sefaleti

Okumaya Devam Et

Görüş

Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi

Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.

Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.

Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.

Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Demokratik dayanıklılığın sınavı

Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.

Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.

Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.

Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık

Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.

Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.

Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.

Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.

Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.

Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.

Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.


(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları

Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”

Bu durumda ne olacak?

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.

İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.

Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.

Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.

Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.

Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.

Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.

Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).

Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1] 

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Beşinci senaryo

Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.

Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.

Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.

Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.

Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.

Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.

“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”

Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.

Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.

Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.

Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.

Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:

“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”

Onurlu bir halkın geleceği

İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.

Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.

[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English