Dünya Basını
Amerika Çin ile teknoloji savaşını neden kaybediyor?

Çevirmenin notu: Bilişim endüstrisinde ABD’nin hakimiyetinin aşındığı dönemde Çin’in yatırımlarının ve aldığı sonuçların etkisi, Trump yönetiminden bu yana çeşitli agresif “tedbirlerin” devreye sokulmasına sebep olmuştu. Çin, halihazırda yüksek teknoloji ve yapay zekaya kapsamlı bir yatırım yapıyor ve bu alanda aldığı sonuçlar, eğlence sektörüne değil de üretime odaklanması açısından Batı’dan bir miktar farklı. Ve dünyanın baş bilgi yoğun ürün ihracatçısı ABD karşısında Çin, kendini yolunu bulmaya başlamış görünüyor ve ABD’nin önünde zorlu seçimler var. Asia Times’ın yayın yönetmeni yardımcısı ve Claremont Enstitüsü araştırmacılarından David P. Goldman’un değerlendirmesi.
Amerika Çin ile teknoloji savaşını neden kaybediyor?
David P. Goldman
The National Interest
23 Temmuz 2023
Çin’i sindirmeye çalışmak için artık çok geç. ABD ya sanayi politikasının yanı sıra araştırma ve geliştirmeye ciddi harcamalar yapar ya da yirmi birinci yüzyılın teknolojik üstünlük yarışını kaybeder.
Batı medyası, Çin’in özellikle dünyanın en büyük telekomünikasyon altyapısı üreticisi ve ABD’nin küresel baskı kampanyasının hedefi olan Huawei tarafından yürütülen endüstriyel otomasyon alanındaki dikkat çekici bir dizi pilot ürününü çoğunlukla görmezden geldi. Tam otomatik fabrikalar, madenler, limanlar ve depolar halihazırda faaliyette ve ilk ticari sürücüsüz taksi hizmeti Pekin’de başlıyor. Huawei yetkilileri, şirketin Çin’de özel 5G ağları konusunda 6 bini fabrikalarla olmak üzere 10 bin sözleşmesi olduğunu söylüyor. Huawei’nin bulut bölümü, Çinli işletmelerin kendi verilerini kullanarak özel yapay zekâ sistemleri oluşturmalarına yardımcı olmak üzere tasarlanmış bir yazılım platformunu piyasaya sürdü.
Biden yönetiminin üst düzey çipler ve bunları üreten yazılım ve makineler üzerindeki kısıtlamalarının, Çin’in Dördüncü Sanayi Devrimi olarak adlandırılan ve yapay zekânın imalat, madencilik, tarım ve lojistiğe uygulanması olarak nitelendirilen alanda hakimiyet kurma çabasını yavaşlattığına dair hiçbir belirti yok. Teknoloji savaşının sisi Çin’in ilerlemesini net anlamda değerlendirmeyi zorlaştırsa da mevcut bilgiler Çin’in teknoloji kısıtlamalarını aşma çabalarında şaşırtıcı derecede hızlı bir ilerlemeye işaret ediyor.
Üç potansiyel sonuç
Çin’in tek hedefi bir sonraki endüstriyel teknoloji dalgasına öncülük etmek. Şu anda Pekin Üniversitesi’nde profesör ve Çin Devlet Konseyi üyesi olan eski Dünya Bankası baş ekonomisti Justin Yifu Lin, 2021 tarihli bir kitabında şöyle yazmıştı:
“[…] Çin’in 5G teknolojisi yeni sanayi devriminde dünya lideri haline geldi. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde ABD eski numaralarını tekrarladı ve tüm ulusal kaynaklarını kullanarak Çinli şirketleri asılsız suçlamalarla baskı altına aldı. Eğer ABD yeni sanayi devriminde Çin’i abluka yoluyla bastırmayı başarırsa ülke, ikinci yüz yıllık hedefine ulaşamayacaktır. Çin ABD ablukasını nasıl kırabilir? Bunu ancak yeni sanayi devrimine öncülük etmek için çok çalışarak yapabilir.”
Çin, yapay zekâ ve yüksek hızlı genişbantın iş verimliliğine uygulanmasında lider konumda. Bunun üç sonucundan biri olabilir:
- ABD ve müttefikleri Çin’i geride bırakmak ve sanayide teknolojik liderliği yeniden ele geçirmek için yoğun bir çaba sarf eder,
- Amerika ve Avrupa, Çin’in bir nesil önce gelişmiş pazarların takipçisi olduğu gibi, Çin’in endüstriyel teknolojisini benimser ve takipçisi olur,
- Amerika, Birleşik Krallık’ın endüstriyel gerileme yolunu izleyerek sanayide pazar payını kaybetmeye ve ithalata bağımlılığını artırmaya devam eder.
İlk seçenek bir tür sanayi politikası gerektirecektir. Yarı İletken Endüstrisi Birliği’ne göre Amerika, yarı iletken üretiminde öngörülen 200 milyar dolarlık yatırımı motive eden CHIPS Yasası aracılığıyla bu türden bir politikaya yöneldi. CHIPS Yasası’nın araştırma ve geliştirme (AR-GE) bileşeninin ne kadar etkili olacağı henüz belli değil. Mevzuatın faydaları ve kusurları ne olursa olsun, ABD’de çip fabrikaları kurmak ulusal güvenlik gerekçeleriyle haklı görülebilir ama diğer endüstrilerin üretkenliğine mutlak anlamda katkıda bulunmaz. Aksine, aynı kalitede (ve hatta daha iyi) çipler Tayvan ve Güney Kore’den daha düşük maliyetle ithal edilebilir; TSMC’nin ABD’de üretilen çipleri Tayvan’da üretilen aynı üründen yüzde 30 daha yüksek bir fiyata satacağı bildiriliyor. ABD, çiplerin ötesinde, daha geniş kapsamlı bir sanayi politikası üzerinde düşünmeye başlamadı, hatta böyle bir politikayı uygulamaya bile koymadı.
Bir noktaya kadar, ikinci seçenek —Çin teknolojisini benimsemek— halihazırda yükselerek devam ediyor. Aşağıda belirtildiği gibi tümüyle otomobil ve ilgili sektörlerde yapay zekâ/5G uygulamalarını benimseyenler yalnızca Çin’de büyük ölçekli üretim faaliyetlerine sahip olan Amerikan şirketleri oldu.
Üçüncü alternatif olan sanayisizleşmenin devam etmesi ise kabul edilemez.
Çin’in çip hakimiyeti ve ABD’nin teknoloji kontrollerinin başarısızlığı
Batılı analistler teknoloji kontrollerinin Çin üzerindeki etkisini abarttı ve Çin’in bu kontrolleri aşma becerisini hafife aldı. Dar kapı genişliği sayesinde tek bir çipe daha fazla transistör sığdırılabilen yeni nesil bilgisayar çiplerinin önemi konusunda büyük bir kafa karışıklığı söz konusu. En yeni iPhone’lar 13 milyar transistörlü çiplerle çalışıyor; referans olarak 1969’da Apollo kapsülünü aya götüren bilgisayarda yaklaşık 64 bin transistör vardı. En yeni çiplerin daha yüksek hızı ve enerji verimliliği 5G telefonlar için vazgeçilmez. Nvidia ve AMD tarafından üretilen grafik işlem birimleri (GPU’lar), ChatGPT gibi büyük dil modelleri (LLM’ler) için gereken muazzam veri kümelerini çekilebilir hale getiriyor. Fakat daha eski çipler, tek başlarına veya paralel çalışarak, çoğu iş amaçlı yapay zekâ uygulamasının üstesinden gelebilir. Ham çip hızından daha önemli olan, doğru verinin mevcudiyeti, hızlı ve rahat bir şekilde iletilebilmesi ve genel sistem mimarisidir.
Trump yönetiminin 2020 yılında Huawei’ye ABD’den üst düzey yarı iletkenlerinin satışını yasaklamasının ardından Batı medyası, Çin’in 5G tanıtımının durma noktasına geleceğini öngörmüştü. Örneğin Nikkei Asian Review şöyle yazmıştı: “Nikkei Asian Review’in öğrendiğine göre Çin’in en büyük iki telekom ekipmanı sağlayıcısı olan Huawei Technologies ve ZTE, ülkedeki 5G baz istasyonu kurulumlarını yavaşlattı; bu da Washington’un Pekin’in teknoloji hırsını engellemeye yönelik artan çabalarının etkili olduğunun bir işareti.”
Aksine: Çin’deki 5G baz istasyonlarının sayısı 2021’de iki katına çıkarak 1,43 milyona, 2022’de ise dünya toplamı 3 milyonken 2,31 milyona yükseldi. Huawei, 5G baz istasyonlarını olgun çiplerle (Washington tarafından yasaklanan 7 nanometrelik çipler yerine 28 nanometrelik kapı genişliğine sahip) inşa etti. Enerji tüketimi optimumdan daha yüksekti ama sistem çalışıyordu. Daha yeni çiplere erişim olmadan, Huawei’nin 2020’nin ikinci çeyreğinde dünyanın en büyüğü olan telefon işi büyük ölçüde küçüldü, zira 5G telefonlar güçlü, enerji tasarruflu işlemcilere ihtiyaç duyuyor.
Şimdi Huawei’nin kendi üst düzey çiplerini tasarlayabileceği ve bunları Çin’de üretebileceği görülüyor. Çinli araştırma firmaları Huawei’nin 2023’ün ikinci yarısında 5G telefon pazarına yeniden gireceğini bildiriyor. Reuters’ın 12 Temmuz tarihli haberine göre Çin’in akıllı telefon sektörünü kapsayan üç üçüncü taraf teknoloji araştırma firması ajansa, “Huawei, Semiconductor Manufacturing International Co’dan (SMIC) çip üretiminin yanı sıra yarı iletken tasarım araçlarındaki kendi ilerlemelerini kullanarak 5G çiplerini yurt içinden tedarik edebilmeli,” dedi. Caixin Global Daily, mart ayında Huawei’nin eski 14 nanometre çipler için yerel firmalarla birlikte Elektronik Tasarım Otomasyonu yazılımı geliştirdiğini bildirmişti. SMIC’in Huawei’nin ihtiyacını karşılayacak kadar 7 nanometrelik çip üretip üretemeyeceği ya da bildirilen yeni 5G çiplerinin başka bir teknoloji kullanıp kullanmadığı, örneğin 7 nanometrelik performans elde etmek için iki 14 nanometrelik çipi bir “çiplet” içinde “istifleyip istiflemediği” net değil.
El cihazları gibi tüketici teknolojileri ise bir alt konu. Belirleyici olan konu ise iş verimliliği. Huawei ve diğer Çinli şirketler artık yeni teknolojiyi binlerce firmaya yaymak için eğitim ve danışmanlığın yanı sıra bulut tabanlı yapay zekâ hizmetleri de sunuyor.
Huawei Cloud CEO’su Zhang Pingan, 7 Temmuz’da Şanghay’da düzenlenen 6. Dünya Yapay Zekâ Konferansı öncesinde ChatGPT’ye küçümseyici bir selam göndererek iş merkezli bir yapay zekâ sistemini tanıttı: “Pangu modeli şiir bestelemiyor, şiir bestelemek için zamanı da yok, zira işi hayatın her alanına derinlemesine inmek ve yapay zekânın hayatın her alanına değer katmasına yardımcı olmak.” Zhang, OpenAI’ın LLM’sinin aksine Huawei’nin girişinin yapay zekâ sistemlerini imalat, ilaç ar-ge’si, madencilik, demiryolları, finans ve diğer sektörlerdeki müşteriler için eğiteceğini söyledi. Platform, Huawei’nin kendi Kunpeng ve Ascend AI hızlandırıcı çipleri tarafından destekleniyor. Huawei’ye göre Amerikan LLM’leri gibi Pangu da bilgisayar kodu yazıyor. Ancak Zhang, “Endüstri için tasarlandı ve endüstriye adanacak,” diye ekledi.
Bunların çoğu doğum aşamasında ama Pangu sistemi ile Huawei Cloud, müşterilerine “büyük ölçekli endüstri geliştirme kitleri sunuyor. Müşteriye ait veriler üzerinde ikincil eğitim yoluyla, müşteriler kendi özel büyük endüstri modellerine sahip olabilirler.”
Zhang Pingan, Huawei’nin kendi Kunpeng ve Ascend işlemcilerine dayanan ve bir dizi yapay zekâ yazılımını destekleyen bir yapay zekâ bulut platformu oluşturduğunu da sözlerine ekledi. Her ne kadar “Nvidia’nın V100 ve A100 GPU’ları Çin’in büyük ölçekli modellerini eğitme konusunda en popüler GPU’lar olmayı sürdürse de,” yakın tarihli bir çalışma, Huawei’nin Pangu modelini eğitmek için “kendi Ascend 910 işlemcilerini kullandığını” belirtiyor. İkincisi, ABD yaptırımları Kirin akıllı telefon yonga setini Tayvan’da üretmesini engellemeye devam etse de Çin, Ascend gibi tescilli yapay zekâ yongaları üretebiliyor gibi görünüyor. Çinli yonga üreticileri, üretim kabiliyetleri konusunda kartlarını saklıyor.
Asıl mesele, endüstriyel sistemlerin ChatGPT’nin okul kompozisyonları ve Sevgililer Günü şiirleri yazmak için kullandığı karmaşıklık ve hesaplama gücüne nadiren ihtiyaç duyması. Çin, bırakın bunları üretecek ekipmanı, 7 nanometre veya daha küçük ağ geçitlerine sahip en hızlı ve en verimli çipleri bile ithal edemez. Fakat daha pahalı bir süreçle 7 nanometrelik çipler üretebilir ya da eski çipleri çiplet adı verilen çipler halinde istifleyerek en hızlı çipin performansına yaklaşabilir ya da akıllı sistem mimarisi yoluyla daha yeni çiplerin performansına yaklaşmak için eski çiplerle oynayabilir.
On dokuzuncu yüzyılda su taşımacılığından uzakta büyük mahsuller yetiştirmeyi kârlı hale getiren demiryolunu düşünün. Bu, ABD ekonomisini dünyanın en büyüğü haline getiren dalgalanma etkilerini ortaya çıkarmıştı. Trenin saatte 40 ya da 80 mil hızla gitmesi, daha geniş ekonomi üzerindeki etkisi açısından küçük bir fark yaratıyordu; önemli olan mesafenin aşılabilmesiydi. Yapay zekâ ve yüksek hızlı geniş bant kombinasyonu, çoğu işletmenin çalışma şeklini dönüştürecek bir veri otoyolu yaratıyor.
Çin teknoloji alanında ilerliyor ve bunu da gösteriyor
ABD ve Çin yapay zekaya farklı yaklaşıyor. Büyük Amerikan teknoloji şirketlerinin trilyon dolarlık değerlemeleri çoğunlukla tüketici eğlencesinden geliyor. Huawei’den Zhang’ın dediği gibi Çin’in şiire ayıracak zamanı yok. Çin, makinelerin ne zaman bilinçli hale geleceğini ya da yapay zekânın insanların yerini ne zaman alacağını tahmin etmek yerine, angarya işlerin —bir fabrika konveyör bandındaki parçaları incelemek, kömür ocağının yakınındaki depolarda yabancı cisimler olup olmadığını kontrol etmek, makinelerdeki anormallikleri tespit etmek, konteynerleri gemilerden alıp otonom kamyonlara yerleştirmek vb.— otomasyonuna odaklandı.
Çin’in Dördüncü Sanayi Devrimi’nde (yapay zekanın üretim, lojistik ve hizmetlere uygulanması) liderliği ele geçirme planı yolunda gidiyor gibi görünüyor.
Çin’de halihazırda büyük ölçekli operasyonlar yürüten büyük üreticiler dışında, Amerikalı üreticiler Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojisine çok az bağlılık gösterdi. Bildiğim kadarıyla fabrika otomasyonunu güçlendirmek için özel 5G ağları kuran tek ABD’li imalat firmaları General Motors (2022’de Çin’de 2,3 milyon araba üretti), Ford (2022’de Çin’de 500 bin araba üretti) ve John Deere (Şubat ayında 70 bininci Çin’de üretilmiş traktörünü piyasaya sürdü). Bu firmaların Çinli üreticilerle ortak girişimleri var ve Çin sanayisinin yardımcıları olarak kabul edilebilirler.
Sorun şu ki, 2000’li yıllardaki büyük düşüşün ardından ABD’deki yerli üretimden geriye kalanlar, genelde yapay zekâ uygulamalarının faydalarını gerçekleştirecek ölçeğe sahip değil. Özel 5G ağlarının kurulumu tamamen yapay zekâ uygulamalarıyla örtüşmüyor; wifi ve fiber optik kablolar belirli fabrika ortamlarında bilgiyi aynı şekilde iletebilir. Ancak 5G, özellikle robot yoğun üretim, madenler, limanlar ve depolar gibi hızlı hareket eden ağır makinelerin bulunduğu ortamlarda kablo tabanlı iletişime göre bariz avantajlara sahip.
Avrupa 5G Gözlemevi tarafından yapılan bir sayıma göre Volkswagen, Porsche, Saab ve Toyota gibi otomobil üreticilerinin de aralarında bulunduğu yaklaşık altmış fabrika, liman ve havaalanına özel 5G ağları kurdu. Yine, bu Endüstri 4.0 teknolojisini uygulayan üretim ve taşımacılık firmalarının çoğu Çin’de kayda değer bir varlığa sahip.
5G, Batılı bir tüketici teknolojisi olarak bir hayal kırıklığı oldu. Wall Street Journal’ın Ocak 2023 tarihli haberinin başlığı şu: “Sorun sadece siz değilsiniz: 5G büyük bir hayal kırıklığı.” Saniyede yaklaşık 150 mbps indirme hızıyla, Amerikan 5G ağları Çin’inkinin ancak yarısı kadar hızlı. Ve ABD’nin bazı 5G ağları, kendilerinden önce gelen 4G ağlarından daha yüksek gecikme süresine sahip, bu da onları sürücüsüz araçlar gibi uygulamalar için daha az kullanışlı hale getiriyor. 5G altyapısına yapılan harcamaların azalması Ericsson’u 2023’ün ikinci çeyreğinde zarara götürdü.
Çin ise 5G’yi endüstriyel bir teknoloji olarak görüyor ve 5G2B’nin (iş amaçlı 5G) satışları artırmasını bekliyor. Batılı ve Çinli şirketlerin göreceli hisse senedi fiyat performansı ileriye dönük bazı bilgiler içeriyor. En büyük telekom altyapısı sağlayıcısı olan Huawei özel bir şirket (patron-işçi şirketi) ve borsada işlem gören bir hisse senedi fiyatı yok, dolayısıyla bu konuda fikir edinilemez. Fakat Çin’in iki numaralı telekom şirketi ZTE, Huawei için kabaca bir fikir sunuyor. Hisse senedi fiyatı son beş yılda iki katına çıkarken, ikinci ve üçüncü sıradaki küresel firmalar Ericsson ve Nokia piyasa değerlerinin yaklaşık yüzde 30’unu kaybetti (fiyat performansı Amerikan doları cinsinden hesaplanmıştır). Temmuz 2018 ile Temmuz 2023 arasında geniş Avrupa pazarı yüzde 23 yükselirken Çin pazarının (CSI 300) neredeyse hiç değişmediği düşünüldüğünde bu durum dikkate değer. ABD’nin baskısı Çinli firmaları ABD pazarından ve pek çok Avrupa pazarından dışlamış olsa da Çinli firmalar kendi pazarlarına ve Küresel Güney’in çoğuna hâkim durumda.
Bu nedenle Çin, iş otomasyonunda kritik bir unsur olan 5G geniş bantta belirgin bir avantaja sahip. Büyük miktarda verinin iletilmesi (örneğin, bir fabrika konveyör bandının dakikada binlerce fotoğrafı ya da yeraltı madencilik operasyonlarının gerçek zamanlı videosu) çip hızından daha fazla bir darboğaz oluşturuyor. Geçtiğimiz ay Çin, “5G/6G spektrum kaynaklarının küresel veya bölgesel olarak bölünmesine” ve “mobil iletişim ve endüstriyel gelişmeleri yurt içinde teşvik etmeye” zemin hazırlamak amacıyla 6GHZ bandındaki spektrumu 5G ve 6G hizmetlerine tahsis eden ilk ülke oldu.
ABD spektrum tahsisi mobil geniş bant yerine Wi-Fi’ı tercih ederek 6GHz bandının neredeyse tamamını “lisanssız kullanıma”, yani Wi-Fi’a tahsis etti. Sektörel internet sitesi Lightreading’in gözlemlediği üzere, “karar kablo endüstrisi ve Apple’dan Cisco’ya kadar diğer Wi-Fi savunucuları için bir kazanımı temsil ediyor. Fakat sabit kablosuz gibi yüksek bant genişliğine sahip hizmetler için yeterli spektruma sahip olmadıklarını savunmaya devam eden 5G ağ operatörleri için FCC’nin kararı bir gerileme oldu.”
Diğer bir deyişle, ABD’nin politikaları endüstri uygulamaları yerine tüketici odaklı büyük teknoloji endüstrisini desteklemeye devam ediyor.
Telekom altyapısı ve ilgili uygulamalar Çin’in Küresel Güney’e ihracatını da artırdı. 2019’dan bu yana ASEAN’da yüzde 50, Brezilya’da yaklaşık yüzde 100 ve Türkiye’de yüzde 250 artış kaydedildi. Geniş bant, kayıt dışı istihdamın yüksek olduğu ülkeler üzerinde dönüşümsel bir etkiye sahip. Ödeme sistemlerini akıllı telefonlara taşıyor ve daha önce marjinalize edilmiş insanlara bankacılık ve krediyi açıyor ve girişimcilere bilgi ve satış fırsatları sağlıyor. Eğitim ve sağlık hizmetleri de dahil olmak üzere hizmetlerin sunum maliyetini düşürüyor ve yeni endüstrileri teşvik ediyor.
Tüm bu çabalar sayesinde Çin, 2023 yılında 3 milyar dolarlık küresel satışla en büyük imalat sanayi olan otomobilde dünya lideri oldu. Yüksek teknolojili üretim ve ölçek ekonomilerinin Çin’in üstünlüğünü artırması muhtemel. 1908 yılında Henry Ford, Model T’yi o zamanlar Amerika’nın kişi başına düşen GSYİH’si olan 800 dolardan fiyatlandırarak kişisel otomobillere kitlesel olarak sahip olma dönemini tanımlamıştı. Çin şimdi yeterli menzile ve güce sahip elektrikli araçları yaklaşık 11 bin dolardan, yani Çin’in kişi başına düşen GSYİH’sinin hemen altında üretiyor. Çin’in ucuz ama tam donanımlı elektrikli otomobilleri Avrupa’nın otomobil pazarının alt ucuna hâkim olabilir. Bir zamanlar Çin’de en çok satan marka olan Volkswagen’in pazar payı düştü ve koronavirüs pandemisinden önce 4,2 milyon olan yıllık satışları 2022’de 3,2 milyon adede geriledi. 5G2B ve yapay zekânın faydaları —daha ucuz endüstriyel ürünler, daha verimli limanlar, otomatik araçların konuşlandırılması vb.— bu nedenle elle tutulur ve gözle görülür.
Bu arada, Batı’da, LLM’lerin kârlılığı nasıl artıracağı daha az net. Üretken yapay zekâ gelecekte, özellikle de yazılım otomasyonunda daha kazançlı kullanım alanları bulabilir ama mevcut teknolojinin ChatGPT’den esinlenen trilyonlarca dolarlık ek hisse senedi değerlemesini nasıl haklı çıkardığı bir sır olarak kalmaya devam ediyor. Bu arada OpenAI’ın ChatGPT modeli, haziran ayında internet sitesi ziyaretlerinde yüzde 10’luk bir düşüşle popüler bir merak nesnesi olarak zirvesine ulaşmış gibi görünüyor.
Mevcut kullanım ve tahminlere gelince, tablo iyimser değil. Asia Times tarafından yapılan bir araştırmaya göre, ABD’deki her yardım masası çalışanının yerine bir chatbot konulması yılda sadece 1,6 milyar dolar tasarruf sağlarken, bilgisayar programcılarının en alttaki yüzde 25’inin kazançlarına göre chatbot ile değiştirilmesi sadece 2,5 milyar dolar tasarruf sağlayacak.
ABD’nin teknoloji yaptırımları neden başarısız oldu?
ABD yaptırımları Çin’deki yapay zekâ gelişimini kısıtlama konusunda çeşitli nedenlerden ötürü etkisiz.
İlk olarak belirtildiği gibi, Çin’in kendi tasarımları, genelde LLM’lerden daha az bilgi işlem gücü gerektiren ve halihazırda Nvidia ve AMD tekliflerine eşdeğer performans sunabilen endüstri uygulamalarında rekabetçi.
İkinci olarak Çin’in SMIC firması, çok daha yüksek maliyetler ve daha düşük verimlilikle de olsa 7 nanometrelik çipler üretebilir. Çin ordusunun 7 nanometrelik çip gereksinimlerini kesinlikle karşılayabilir. RAND Corporation’ın 2022 yılında yaptığı bir çalışmada açıkladığı üzere, mevcut askeri sistemler büyük ölçüde daha sağlam ve güçlendirilmesi daha kolay olan eski çipleri kullanıyor.
Üçüncüsü, Nvidia’nın en hızlı yapay zekâ çipleri Çin’de üçüncü taraf satıcılar aracılığıyla daha yüksek fiyatlarla kolayca temin edilebiliyor. Nvidia tarafından ABD kurallarına uymak üzere tasarlanan daha yavaş versiyonlar Çin’e satılmaya devam ediyor ama Washington’un bunları da yasaklama ihtimalinin olduğu bildiriliyor.
ABD’li sektör liderlerine göre Çinli firmaların bulut hizmetleri aracılığıyla Amerikan yapay zekâ bilgi işlem gücünü kullanmasını engellemek pek bir işe yaramayacak. Amazon CEO’su Andy Jassy’ye CNBC 6 Temmuz’da şu soruyu yöneltmişti: “Yönetimin ortaya attığı şeylerden biri de Çinli şirketlerin Amazon gibi bulut sağlayıcıları aracılığıyla hiper ölçeklendiriciler yoluyla yapay zekâ sınıfı bulut bilişim kaynaklarına erişemeyeceği fikri. Çinli şirketlerin [Amazon Web Services] üzerinde yapay zekâ ölçekli bilgi işleme erişememesinin Amazon’u nasıl etkileyeceği konusunda bir fikriniz var mı?” Jassy’nin yanıtı şöyleydi: “Gerçek şu ki, Çin’de yerli bazı son derece güçlü bulut sağlayıcıları var. Dolayısıyla Çin’deki yerel şirketler ister ABD’li şirketlerden ister Avrupalı şirketlerden isterse Çinli şirketlerden gelsin, yapay zekâ imkânlarına erişebilecekler.”
Ya ciddi rekabet ya da yok oluş
ABD’nin Çin’e teknoloji ihracatına getirdiği sınırlamalar, en büyük stratejik etkiye sahip olan yapay zekâ uygulamalarının yaygınlaşmasını durdurmuş ya da yavaşlatmış gibi görünmüyor. Aynı zamanda Çin’e yapılan satışlara getirilen kısıtlamalar, ABD’li yarı iletken şirketlerinin gelirlerini azaltıyor ve Ar-Ge bütçelerini tehlikeye atıyor. Aralık 2019’da Savunma Bakanlığı, Huawei’nin bir müşteri olarak kaybedilmesinin yonga üreticilerinin Ar-Ge’yi sürdürme kabiliyetini etkileyeceği gerekçesiyle Trump yönetiminin Huawei’ye üst düzey yonga ihracatını yasaklama planını veto etmişti. Başkan Donald Trump başlangıçta Pentagon’un tutumunu desteklemişti ama koronavirüs salgınının tüm gücüyle vurmasının ardından 2020’de bunu tersine çevirmişti.
Yarı iletken endüstrisi, Ar-Ge gereksinimlerinin ölçeği açısından benzersiz. Sektör, 2021’de 600 milyar dolarlık satış için 200 milyar dolarlık Ar-Ge bütçesi ayırdı (pazarın yumuşaklığı nedeniyle gerçek toplam 160 milyar dolar veya daha az olacak). Başka hiçbir sektör gelirinin üçte birini Ar-Ge’ye ayırmıyor. Dünyanın en büyük endüstrisi olan otomobil, gelirinin yaklaşık on dörtte birini Ar-Ge’ye harcıyor. Gelirinin üçte birini Çin’de elde eden Qualcomm ya da gelirinin beşte birini elde eden Nvidia gibi şirketler için CHIPS Yasası kapsamında sağlanan teşvik, federal düzenlemeler nedeniyle kaybedilen gelirleri telafi etmeyecek. Bu şirketler Biden yönetimine Çin üzerindeki kontrolleri gevşetmesi konusunda lobi yapıyor ve iyi bir gerekçeleri var, aslında Pentagon’un Aralık 2019’da sunduğu gerekçenin aynısı.
Çin’e teknoloji ihracatı üzerindeki kısıtlamalar en iyi ihtimalle geçici tedbirler. Dünyanın önde gelen çip litografi ekipmanı üreticisi ASML’nin de belirttiği gibi, her yıl dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla mühendis mezun eden Çin, eninde sonunda kendi ikamelerini geliştirecektir. Geçici bir tedbir olarak bile olsa, kontroller başarısız oluyor. Çin’e çeşitli biçimlerde yüksek maliyetler yüklüyorlar ama Dördüncü Sanayi Devrimi’ni engellemediler. Tam aksine Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerinin Amerikan sanayisi tarafından sınırlı ölçüde benimsenmesi, Çin’e büyük taahhütleri olan firmalarda yoğunlaşıyor.
CHIPS Yasası, değeri ne olursa olsun, ABD’nin Apollo programı kapsamında ya da DARPA’nın dijital ekonominin icadını finanse ettiği 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında gösterdiği çabanın yerini tutamaz. 1983 yılında ABD, GSYİH’nin yüzde 1,2’sini ve ülke bütçesinin yüzde 5’ini federal Ar-Ge’ye ayırıyordu. Bugün ise GSYİH’nin sadece yüzde 0,6’sını ve federal bütçenin ancak yüzde 2’sini Ar-Ge’ye harcıyoruz.
Çin’e karşı teknolojik üstünlüğümüzü korumak için birkaç yüz milyar dolar daha harcamamız, yüksek vasıflı işgücünü eğitmemiz, daha fazla bilim insanı ve mühendis yetiştirmemiz ya da ithal etmemiz ve üretime daha geniş teşvikler sağlamamız gerekecek. Çin’i sindirmeye çalışmak için artık çok geç. Bu artık bizim gücümüz dahilinde değil. Gücümüz dahilinde kalan tek şey Amerika’nın üstünlüğünü yeniden tesis etmektir.
Dünya Basını
Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.
ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.
“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”
İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.
Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:
“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”
Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.
“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”
Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.
Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:
“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”
Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:
“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”
“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”
Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.
Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:
“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”
ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:
“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”
“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”
Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.
Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:
“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”
Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.
Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:
“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”
Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”
“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”
Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.
Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:
“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”
“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”
Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.
Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:
“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”
Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”
Dünya Basını
Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026
Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.
Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.
Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya-Pasifik’te huzursuzluk
Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.
Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.
Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.
İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.
Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.
Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.
Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.
Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.
Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.
Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.
Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.
Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.
Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.
Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor
Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.
Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.
Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.
Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli
Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.
Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.
Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.
Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?
Amerika dışında plan yok
Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.
Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.
Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.
Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.
Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.
Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.
Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.
Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı









