Bizi Takip Edin

Dünya Basını

John Mearsheimer: Ukrayna savaşı uzun vadeli bir tehlike

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda tercümesi verilen mülakatta, Ukrayna’da eninde sonunda savaş başlayacağı yönündeki tahmini doğru çıkan ve Washington yönetiminin dış politika tercihlerine son derece eleştirel bakan, “saldırgan realizm” teorisinin sahibi Chicago Üniversitesi Profesörü John Mearsheimer, Ukrayna’nın bu gidişle “işlevsiz bir devletçiğe” dönüşeceğini söylüyor. The Grayzone portalından gazeteci Aaron Maté’ye verdiği mülakatta Mearsheimer, Rusların Mart 2022’de müzakerelerin Batı tarafından sabote edimesiyle birlikte “sert oynama” konusunda kararlılığını sürdürdüğünü ifade ediyor.


John Mearsheimer: Ukrayna savaşı uzun vadeli bir tehlike

Aaron Maté
The Grayzone
30 Temmuz 2023

NATO’nun Ukrayna politikasının felakete yol açacağı konusunda yıllardır uyarılarda bulunan ünlü siyaset bilimci John Mearsheimer, Aaron Maté’ye konuk olarak Ukrayna’daki vekalet savaşının durumunu ve önümüzdeki tehlikeleri değerlendiriyor.

Misafirimiz: John Mearsheimer. R. Wendell Harrison Chicago Üniversitesi’nde Seçkin Hizmet Profesörü.

Aaron Maté: Pushback’e hoş geldiniz. Ben Aaron Maté. John Mearsheimer konuğum oldu. Kendisi Chicago Üniversitesi’nde R. Wendell Harrison Seçkin Hizmet Siyaset Bilimi Profesörü ve şu anda Substack’te yazıyor. Profesör Mearsheimer, beni kabul ettiğiniz için çok teşekkürler.

John Mearsheimer: Burada olmak benim için bir zevk.

Aaron Maté: Wall Street Journal’da yer bulan şu habere yanıtınızı almak istiyorum. Haber yeni çıktı ve Ukrayna’nın çılgınca abartılan karşı taarruzunun durumu ve Batı’nın bunu teşvik etme çabaları hakkında şunları söylüyor. Diyor ki, “Ukrayna bu bahar büyük karşı taarruzunu başlattığında Batılı askeri yetkililer, Kiev’in Rus kuvvetlerini yerinden etmek için gereken tüm eğitime ya da silahlara (top mermilerinden savaş uçaklarına kadar) sahip olmadığını biliyordu. Fakat Ukrayna’nın cesareti ve becerikliliğinin günü kurtaracağını umuyorlardı. Ama başaramadılar.”

Wall Street Journal’ın haberine göre Batı, Ukrayna’nın başarıya yaklaşmak için ihtiyaç duyduğu şeylere sahip olmadığını bile bile Ukrayna’yı bu karşı taarruza ittiğini itiraf ediyor. Merak ediyorum, ABD’nin Ukrayna’yı NATO’ya sokma, ülkeyi bir NATO vekiline dönüştürme çabasının Ukrayna’nın yok olmasına yol açacağını uzun zamandır tahmin ediyordum. Bu ana akım haber kuruluşundaki söz konusu samimi itirafa yanıtınız nedir?

John Mearsheimer: Bana öyle geliyor ki askeri taktikler ve strateji hakkında bir şeyler bilen herkes Ukrayna’nın karşı taarruzunun başarılı olma şansının neredeyse hiç olmadığını anlamalıydı. Yani Ukraynalılara karşı dizilmiş o kadar çok faktör vardı ki kayda değer bir ilerleme kaydetmeleri neredeyse imkansızdı. Yine de Batı onları cesaretlendirdi ve bu taarruzu başlatmaları için epeyce zorladı. Aslında biz onların ilkbaharda taarruza geçmelerini istiyorduk ve siz de kendi kendinize “Neler oluyor?” diye soruyorsunuz. Bu, onları tamamen ters etki yaratacak bir intihar saldırısı başlatmaya teşvik etmek gibi bir şey. En azından şimdilik savunmada kalmaları çok daha mantıklı olmaz mıydı? Ama bence burada olan şey, Batı’nın zamanın tükenmekte olduğundan, Ukraynalılar 2023 yılında savaş alanında önemli bir başarı gösteremezlerse savaşa olan kamuoyu desteğinin tükeneceğinden ve Ukraynalıların ve Batı’nın kaybedeceğinden çok korkmasıydı. Dolayısıyla bence burada olan şey, başarılı olması için en iyi ihtimalle çok az bir şans olduğunu bilerek bu taarruz için çok zorladık.

Aaron Maté: Aynı şekilde, Ukrayna’ya resmi olarak NATO üyeliği taahhüdü vermeden ya da resmi olarak NATO üyeliği vermeden ülkeyi NATO’nun fiili bir vekili olarak entegre ettik ve bu da Rusya’nın işgalinin başlamasında önemli bir faktördü.

Fakat bir de Litvanya’daki son NATO zirvesi var ve bu konudaki görüşünüzü merak ediyorum. Zirvenin sonunda Ukrayna’ya verilen söz, bana öyle geliyor ki Ukrayna için gelecekteki NATO üyeliğini 2008’de ilk vaat edildiğinden daha da uzak hale getirdi. Çünkü bu kez nihai bildiri —ki görünüşe göre bu ABD’nin talimatıyla hazırlandı— müttefikler anlaştığında ve koşullar yerine getirildiğinde Ukrayna’yı kabul edeceğimizi ifade etmişti ama bu koşulların ne olduğu belirtilmemişti. Dolayısıyla bana öyle geliyor ki Ukrayna NATO’ya 2008’de ilk söz verildiğinde olduğundan daha da uzakta. Bu değerlendirmeye katılıp katılmadığınızı ve NATO’nun bu son derece muğlak taahhüdünden ne anladığınızı merak ediyorum.

John Mearsheimer: Söylediklerinize katılıyorum ama ben bir adım daha ileri gideceğim. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Ukrayna’nın savaşta galip gelmeden ittifaka kabul edilmeyeceğini çok açık bir şekilde ifade etmişti. Başka bir deyişle Ukrayna’nın ittifaka alınabilmesi için önce savaşı kazanması gerekiyor. Ukrayna savaşı kazanamayacak ve bu nedenle de ittifaka alınmayacak.

Bu savaş uzun süre devam edecek. Soğuk bir barış tesis edilse bile, bu durum yüzeyin hemen altında kalacak ve sıcak bir savaşın patlak vermesi tehlikesi her zaman var olacak. Ve bu koşullar altında ABD’nin ya da herhangi bir Batı Avrupa ülkesinin Ukrayna’yı NATO’ya almayı kabul edeceğini tahayyül etmekte zorlanıyorum. Bunun en basit nedeni, Ukrayna’yı savaşın ortasında NATO’ya alırsanız, ittifakın Ukrayna’yı savaş alanında askeri güçle savunacağını taahhüt etmiş olursunuz. Bu da istemediğimiz bir durum. Sahada NATO postallarının ya da daha açık olmak gerekirse Amerikan postallarının olmasını istemiyoruz. Dolayısıyla Stoltenberg’in Ukrayna’nın kazanması gerektiğini söylemesi son derece mantıklı. Aslında Ukrayna, ülke sınırları içerisinde Ruslara karşı mutlak bir zafer kazanmalı. Bana göre bu gerçekleşmeyecek ve dolayısıyla sizin de söylediğiniz gibi Ukrayna NATO’nun bir parçası olmayacak.

Aaron Maté: Peki, bunu göz önünde bulundurarak, ABD’nin Ukrayna politikasının göründüğünden daha da alaycı olduğunu söylemek doğru olur mu? Zira temelde bu savaş büyük ölçüde ABD’nin Ukrayna’nın tarafsızlığını kabul etmemesi ve “NATO’da kapımız açık; halkların üyeliğini masadan kaldırmayız,” demesi nedeniyle başladı. Fakat yine de fırsat verildiğinde ABD, Ukrayna’ya NATO’ya katılması konusunda bir yol haritası vermeyi taahhüt etmiyor, bu da beni şu sonuca götürüyor: Ya amaç Ukrayna’yı NATO’ya kabul etmek değil de gelecekte NATO üyeliği vaadini kullanarak, ABD ve müttefiklerinin Ukrayna’yı fiilen savunma yükümlülüğü olmaksızın fiilen bir NATO vekiline dönüştürmekse?

John Mearsheimer: Bunun doğru olması mümkün. Çok daha fazla delil olmadan bunu söylemek zor.

Benim bir miktar farklı bir görüşüm var. Bence bu o kadar da sinizm değildi. Bence aptallıktı. Bence Batı’nın Ukrayna meselesinde ve diğer her türlü konuda ne kadar aptal olduğunu hafife almamanız gerek. Ama bence Batı —ki burada esas olarak ABD’den bahsediyoruz— Ukrayna ile Rusya arasında bir savaş çıkarsa, Batı ve Ukrayna’nın galip geleceğine, Rusların yenileceğine inanıyordu. Sanırım biz de durumun böyle olduğunu düşünüyorduk.

Benim için gerçekten de çarpıcı olan şey, 2022’nin başlarında savaşa giden sürece bakacak olursanız savaşın en azından ciddi bir olasılık olduğu oldukça açıktı ama ABD ve genel olarak Batı savaşı önlemek için neredeyse hiçbir şey yapmadı. Aksine Rusları daha da kışkırttık. Ve benim bunu havsalam almıyor. Burada neler oluyordu? Bence bir savaş çıkarsa Ukraynalıları eğittiğimize ve savaş alanında kendi başlarının çaresine bakabilecek kadar silahlandırdığımıza inanıyorduk. Birincisi bu. İkincisi, bence sihirli silahın yaptırımlar olduğunu, yaptırımlarla Rusların işini bitireceğimizi, Ukraynalıların Rusları yeneceğini ve onları NATO’ya kabul edebileceğimiz bir konuma geleceklerini düşündük. Bence olan biten bu. Bunun sizin tasvir ettiğiniz gibi bir sinizm vakası olduğunu düşünmüyorum. Olabilir. Yine, bu ampirik bir sorudur. Sizin yorumunuzun mu yoksa benimkinin mi doğru olduğunu görmek için çok daha fazla delile ihtiyacımız var. Ama benim hissiyatım, bunun bir suçtan daha kötü olduğu yönünde. Bu, [Fransız diplomat] Talleyrand’ın ünlü söylemiyle ifade edecek olursak, bir gaf.

Aaron Maté: Yaptırımlar konusunda, geçtiğimiz günlerde Rusya’nın, ABD ve müttefiklerinin Rus petrolüne uygulamaya çalıştığı tavan fiyatın üzerinde petrol satma konusunda bir dönüm noktası yaşadığı bildirildi. Sizce ABD’nin yaptırım politikası neden işe yaramadı ve bu sizi şaşırttı mı? Rusya’nın daha büyük bir darbe almasını bekliyor muydunuz?

John Mearsheimer: Olduğundan daha fazla darbe alacağını düşünmüştüm. Bence Rusların kendileri de böyle düşünüyordu. Bu savaşı yakından takip ederken aklıma yatan buydu. Bence Ruslar beklediklerinden ve kesinlikle benim beklediğimden daha iyi iş çıkardılar. Fakat benim görüşüme göre Aaron, yaptırımlarda daha başarılı olsaydık bile Rusları dize getiremezdik. Onları kayda değer bir yenilgiye uğratmış olmayacaktık. Bunun nedeni de çok basit.

Ruslar Ukrayna’da varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduklarına inanıyorlar ve varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduğunuzda ya da böyle bir tehditle karşı karşıya olduğunuzu düşündüğünüzde, savaş alanında yenilmediğinizden emin olmak için büyük miktarda acıya katlanmaya istekli olursunuz. Dolayısıyla yaptırımların başından beri mahkûm olduğunu düşünüyorum. O zamandan bu yana olanlara dikkatlice baktığınızda Rusların yaptırımları büyük ölçüde alt etme konusunda mükemmel bir konumda olduklarını açıkça görebilirsiniz. Ve yaptırımların nasıl işlediğini incelemeye epey zaman harcayan biri için, Rusya gibi doğal kaynaklar açısından son derece zengin olan ve Batı’da kaybettiklerini ikame edebilecek her türlü potansiyel ticaret ortağına sahip olan bir ülkeye karşı fazla bir şey yapmayacağı şaşırtıcı olmamalıydı. Yaptırımlar konusunda bir uzman olarak kesinlikle bu kategoriye girmiyorum ama bu konuyu dikkatle inceleyen insanların bunun Ruslara karşı sınırlı bir faydası olacağını anladığını tahmin ediyorum. Ve kesinlikle de öyle oldu.

Bu arada, Batı’nın büyük bir yanlış hesap yaptığına inanıyorum. Batı’da savaşla ilgili literatürde, eğer ana akım medyayı dikkatle okursanız, insanlar Putin’in yanlış hesaplamaları üzerinde durmayı seviyor ve Batı’nın yanlış hesaplamalarını tamamen görmezden geliyorlar. Ancak bence savaşa giden süreçteki davranışlarımıza ve sonrasında çatışmada yaşananlara bakarsanız, büyük bir şekilde yanlış hesap yaptığımız oldukça bariz.

Aaron Maté: Bu noktada, Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’ın geçtiğimiz günlerde CNN’de söylediklerine yanıt vermenizi rica edeceğim. Putin’in Ukrayna’daki hedeflerinden bahsediyor ve çoktan kaybettiğini söylüyor: “Rusya’nın elde etmeye çalıştığı, Putin’in elde etmeye çalıştığı şey açısından halihazırda başarısız oldular, halihazırda kaybettiler. Amaç Ukrayna’yı haritadan silmek, bağımsızlığını, egemenliğini ortadan kaldırmak ve Rusya’ya bağlamaktı. Bu uzun zaman önce başarısız oldu.”

Bu Anthony Blinken, Profesör Mearsheimer. Sizce Putin’in Ukrayna’daki hedefleri bunlar mıydı?

John Mearsheimer: Hayır. Yani Batı’da Putin’in amacının bu olduğu yönünde yaygın bir kanı var. Fakat sayısız kez söylediğim gibi, ortada hiçbir delil kanıt yok. Burada altını çizmek isterim: Putin’in tüm Ukrayna’yı ele geçirmeye ve Büyük Rusya’ya dahil etmeye kararlı olduğu iddiasını destekleyecek delillerin sayısı sıfır. Bunu milyonlarca kez söyleyebilirsiniz ama bu doğru değil. Zira Putin’in Ukrayna’nın tamamını ele geçirme niyetinde olduğuna ve 24 Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal ettiğinde bunu yapmaya çalışacağına inandığına dair hiçbir delil yok.

Ama bu sadece niyetiyle ilgili. Ayrıca imkanlarına da bakmak gerekir. Şubat 2022’de Ukrayna’ya giren o küçük Rus kuvvetinin ülkenin tamamını ele geçirebileceği fikri gülünç bir argüman. Rusların tüm Ukrayna’yı ele geçirmek için birkaç milyon personellik bir orduya ihtiyacı olurdu. Bu çok büyük bir toprak parçası. Almanlar 1939’da Polonya’ya girdiğinde, ki hatırlayın Almanlar 1939’da Polonya’ya girdiğinde Sovyetler de birkaç hafta sonra girmişti, yani iki ülke, Nazi Almanya’sı ve Sovyetler Birliği Polonya’ya karşı aynı takımdaydı. Yine de Polonyalılar… Yani Almanlar yaklaşık 1,5 milyon askerle Polonya’yı işgal etti.

Ruslar Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal ettiklerinde en fazla 190 bin askerleri vardı. Ülkeyi ele geçirme kabiliyetine sahip olmalarına imkân yoktu. Ülkeyi ele geçirmeye de çalışmadılar. Ve yine dediğim gibi, Putin’in savaştan önce Ukrayna’yı ele geçirmek gibi bir niyeti olmadığı açıkça ortadaydı. Tüm ülkeyi ele geçirmenin bir kirpiyi yutmaya benzeyeceğini tamamen anlamıştı.

Aaron Maté: Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini ABD’nin 2003’te Bağdat’a girmesiyle mukayese ederseniz, yaptıkları ilk şeyin başkente saldırmak olduğunu görürsünüz. Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i devirmeye çalışmışlardı.

Rusya görüldüğü gibi bunu yapmadı. Kiev’deki başkanlık idaresine füze saldırısı düzenlenmedi, temel altyapıya füze saldırısı olmadı ve demiryolları askeri teçhizat tedarik etmesine rağmen demiryollarına dokunulmadı. Fakat Putin’in o ilk aşamalarda elde ettiği şey, görünüşe göre Ukrayna ve Rusya arasında, Rusya’nın işgal öncesi hatlarına çekileceği ve Ukrayna’nın temelde tarafsızlık sözü vereceği geçici bir anlaşma noktasına kadar giden müzakerelerdi.

Çeşitli haberlerden Batı’nın buna engel olduğunu biliyoruz. Boris Johnson’ın gelip Zelenskiy’e “Rusya ile bir anlaşma imzalarsanız, sizi güvenlik garantileriyle desteklemeyeceğiz,” dediği bildiriliyor. Putin geçtiğimiz günlerde bazı Afrikalı liderlerin önünde yaptığı konuşmada Ukrayna tarafından imzalandığını söylediği bir belge sundu ve Batı’yı bu anlaşmayı sabote etmekle suçladı. Gördüğünüz delillere dayanarak, bunun olayların dürüst bir yorumu olduğunu, ciddi bir anlaşmaya varıldığını ama Batı’nın buna engel olduğunu düşünüyor musunuz?

John Mearsheimer: Birkaç husus var. Bence potansiyel bir anlaşma vardı. Batı müdahale etmeseydi bu anlaşmanın yapılıp yapılamayacağına bakacağız. Burada çözülmesi gereken çok karmaşık meseleler var ve bunlar İstanbul’daki müzakerelerde tam olarak çözülemedi. Dolayısıyla bunun potansiyel bir anlaşma olduğunu söyleyebilirim; kesinlikle umut vaat ediyordu.

Batı’nın, İngilizlerin ve Amerikalıların müzakereleri sabote etmek üzere harekete geçtiğini düşünüyorum zira daha önce de söylediğim gibi Aaron, Rusları yenebileceğimizi düşünüyorduk. Mart ayında bu müzakereler yapılırken, o noktada Ukraynalılar savaş alanında kendi başlarına duruyor gibi görünüyordu ve bu basit gerçek, yaptırımlara olan inancımızla birleştiğinde, Rusları tam istediğimiz yerde yakaladığımızı düşünmemize neden oldu ve istediğimiz son şey bir anlaşmaydı. Rusya’yı ciddi bir yenilgiye uğratmanın tam zamanıydı, bence olan biten de buydu.

Putin’in Ukrayna’ya girerkenki hedefleri hakkında söylediklerinize dönecek olursak, bence çok haklısınız, dediğim gibi Putin’nin Ukrayna’yı ele geçirme niyeti yoktu. Yapmak istediği şey Ukraynalıları müzakere masasına gelmeye ve bir anlaşma yapmaya zorlamaktı. Onun istediği buydu. Donbass’ı Büyük Rusya’ya dahil etmek de istememişti. Bunun büyük bir baş ağrısı olacağının farkındaydı. Donbass’ı Ukrayna’nın içinde bırakmayı tercih etti. Ama burada olan şey, olası bir anlaşma varmış gibi göründüğünde Batı’nın devreye girmesi ve Ukraynalıların müzakerelerden çekilmesine ve savaşın devam etmesine neden olmasıydı. Ve işte bugün buradayız.

Aaron Maté: Bana öyle geliyor ki Rusya’nın en önemli hedeflerinden biri, Ukrayna’nın tarafsız kalmasını ve NATO’ya katılmamasını sağlamanın yanı sıra, 2015 yılında Donbass’taki savaşı sona erdirmek için imzaladığı Minsk Anlaşmalarını uygulanmasını sağlamaktı. Rusya’nın işgalinden bu yana, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Başbakanı François Hollande gibi Minsk anlaşmasının imzalanmasına yardımcı olan NATO liderlerinin —ki bu aynı zamanda [Pyotr] Poroşenko gibi Ukraynalı liderlerin söylediklerini de yansıtıyor— Minsk’in aslında barış tesis etme amacı taşımadığını, Ukrayna’nın doğusundaki Rusya destekli isyancılarla ve Rusya’nın kendisiyle savaşmak üzere ordusunu güçlendirmesi için zaman kazanma amacı taşıdığını itiraf etmelerini nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum. Merkel ve Hollande’ın bu sözlerine inanıyor musunuz, yoksa sadece zevahiri kurtarmaya ve Donbass’taki savaşı sona erdirmek ve barışa aracılık etmek için gösterdikleri çabaların bir şekilde Rusya ve Putin’in işine yaradığını düşünen şahinlerin eleştirilerini geri çevirmeye çalıştıklarını mı düşünüyorsunuz?

John Mearsheimer: Bunun hakkında akıl yürütmek hakikaten zor. Gerçek şu ki Hollande, Poroşenko ve Angela Merkel o dönemde Minsk II ilkeleri doğrultusunda bir tür çözüm için müzakere etme konusunda ciddi olmadıklarını çok açık bir şekilde ifade etmişlerdi. Eğer bunu söylüyorlarsa, bu bana doğru gibi geliyor. Gerçekten de Batı’daki itibarlarını zedelememek için geçmişteki davranışlarını örtbas etmek amacıyla yalan mı söylüyorlar? Sanırım bu da mümkün. Hakikatin nerede yattığını öyle ya da böyle nasıl ispat edeceğimizi bilmiyorum. Fakat bu tür durumlarda benim eğilimim insanların söylediklerine inanmaktır ve eğer Angela Merkel bana Minsk müzakerelerinde Ukraynalıları silahlandırmaya yardım etmek istediği için rol yaptığını söylüyorsa, ona inanma eğiliminde olurum. Ama belki de doğruyu söylemiyordur. Bundan kim emin olabilir?

Aaron Maté: Ve ABD’nin bu savaşı önlemek için hiçbir şey yapmadığı ve hatta bazı açılardan Şubat 2022’den önce bu savaşın çıkmasına neden olduğu konusunda daha önce söylediklerinize dönecek olursak, Biden yönetiminin Rusya’nın NATO’nun genişlemesi ve Rusya’yı çevreleyen NATO askeri altyapısı konusundaki temel kaygılarına yanıt vermeyi reddettiği göz önüne alındığında, Rusya ve Aralık 2021’de sunduğu taslak anlaşmalar kabaca NATO’nun Rusya çevresindeki askeri altyapısını 1997 öncesi hatlara geri çekmesini önermişti. Biden yönetiminin belki bazı küçük istisnalar dışında bunları tartışmayı hemen hemen reddettiği göz önüne alındığında, realist bir bakış açısıyla, Biden yönetiminin şimdi bu konuda geri adım atması ve işgalden önce tartışmadığı konuları gerçekten tartışması için herhangi bir alan var mı? Ve eğer bu konuları tartışmayacaklarsa, o halde nasıl bir geleceğe bakıyoruz?

John Mearsheimer: Ufak bir noktaya değinmeme izin verin. Bence Aralık 2021’de ve Şubat 2022’deki savaş öncesinde Amerika’nın tutumuna ilişkin tanımınız doğru. Ancak şunu vurgulamak da önemli —Batı’daki insanlar bunu duymak istemiyor ama bu doğru— Ruslar savaştan kaçınma konusunda çaresizdi. Putin’in Ukrayna’yı işgal edip Büyük Rusya’nın bir parçası haline getirmek için can attığı fikri ciddi bir argüman değil. Ruslar savaş istemiyordu ve bence savaştan kaçınmak için mümkün olan her şeyi yaptılar. Sadece Amerikalıları kendileriyle oynamaya ikna edemediler. Amerikalılar ciddi bir şekilde müzakere etmeye isteksizdi. Nokta. Hikâyenin sonu bu.

Şimdi, bugün ne yapabiliriz? Aslında savaş başlamadan önceki halimize, hatta belki de savaş başladıktan kısa bir süre sonra, İstanbul’da müzakerelerin devam ettiği Mart 2022’deki halimize geri dönüp dönemeyeceğimizi soruyorsunuz. Bence anlamlı bir anlaşma yapabileceğimiz noktayı çoktan geçtik. Bence her şeyden önce, her iki taraf da kazanmaya o kadar kararlı ki, bu noktada anlamlı bir barış anlaşması için müzakere etmelerini hayal etmek zor. Her iki taraf da kazanabilir ve her iki taraf da kazanmaya kararlı, bu nedenle şu anda genel düzeyde bir anlaşmayı müzakere etmek bence mümkün değil.

Fakat detaylara indiğinizde, Rusların şu anda ele geçirdikleri bölgeyi ellerinde tutmaya kararlı olduklarını görüyorsunuz ve bence Ruslar daha fazla Ukrayna toprağını ele geçirmeye niyetliler. Ruslar Ukrayna’nın işlevsiz bir devletçik olarak kalmasını ve gelecekte hiçbir zaman NATO’nun yaşayabilir bir üyesi olamamasını sağlamak istiyorlar. Bence Rusların yapacağı şey Ukrayna topraklarının büyük bir bölümünü koparma ve Ukrayna’yı hem iktisadi hem de siyasi açıdan berbat bir durumda tutma yönünde büyük çaba sarf etmek olacaktır. Ukrayna ekonomisini boğmaya devam etmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar zira Ukrayna’nın Batı ittifakının yaşayabilir bir üyesi olmasını istemiyorlar. Dolayısıyla Rusların ele geçirdikleri topraklardan vazgeçmeyi ve 2022 şubatında var olan sınırlara geri çekilmeyi kabul edecekleri fikri bence pek düşünülemez.

Şimdi, Ukrayna tarafsız bir devlet olursa, NATO’nun bir parçası olma arzusundan vazgeçerse bunu yapacaklarını söyleyebilirsiniz. Öncelikle, Ukrayna’nın yakın zamanda tarafsız bir devlet olmayı kabul edeceğini sanmıyorum. Bir tür güvenlik garantisi isteyecektir ve bu güvenlik garantisini sağlayabilecek tek ülke grubu NATO ülkeleridir. Dolayısıyla Ukrayna ile NATO arasındaki bağın tamamen koptuğunu görmek zor.

Dahası, Ruslar Ukrayna’nın bir gün “Biz tarafsızız” deyip ertesi gün fikir değiştirip Batı ile bir tür ittifak kurmasından endişe edecekler ve sonuçta Ruslar tüm bu topraklardan vazgeçmiş olacaklar ve Ukrayna artık tarafsız olmayacak. Dolayısıyla bence Rusya açısından mantıklı olan, Ukrayna’da çok sayıda bölgeyi ele geçirmek ve ülkeyi işlevsiz bir devletçiğe dönüştürmektir. Bunu söylemekten nefret ediyorum çünkü Ukrayna ve daha genel olarak uluslararası ilişkiler için çok karanlık bir gelecek tasvir ediyor ama bence burada yarattığımız karmaşa, burada yarattığımız felaket, kapsamı açısından küçümsenemez.

Aaron Maté: New York Times’ta NATO yetkililerinin hemen hemen aynı şeyi söyledikleri, politikalarının Rusya’yı savaşı sürdürmeye ve daha fazla toprak almaya teşvik ettiğini kabul ettikleri bir itiraf vardı. Size pasajı okuyacağım.

ABD’nin Ukrayna içinde Rusya ile herhangi bir toprak anlaşmasını reddetme politikasından ve ayrıca Ukrayna’nın NATO’ya katılması için açık kapı bırakma politikasından söz ediyorlar. New York Times şöyle diyor: “[…] Vilnius zirvesi [Litvanya’daki NATO zirvesi] sırasında bazı Amerikalı ve Avrupalı yetkililerin de kabul ettiği üzere bu tür taahhütler gerçek bir ateşkes ya da ateşkes müzakerelerine başlamayı daha da zorlaştırıyor. Savaş bittikten sonra Ukrayna’nın NATO’ya katılacağı vaatleri de Moskova’nın Ukrayna topraklarında tutunabilmesi ve çatışmayı canlı tutabilmesi için güçlü bir teşvik oluşturuyor.”

John Mearsheimer: Kesinlikle doğru. Ama bu durum şu soruyu gündeme getiriyor: Batılı liderler Ukrayna’yı ittifaka dahil etme politikasını neden değiştirmiyor?

Yani, tamamen haklılar ve bu savaşa neyin sebep olduğuna dönecek olursak, kanıtların da açıkça ortaya koyduğu üzere, bu savaşın başlıca sebebi Ukrayna’yı NATO’ya dahil etme fikrimiz. Şubat 2022’den önce bu politikadan vazgeçmiş olsaydık, muhtemelen bugün bir savaşımız olmayacaktı. Savaş başladıktan sonra da Ukrayna’yı NATO’ya sokma fikrini iki katına çıkardık. Bundan vazgeçmeyi reddettik. Ama sonuçta bu, Rusları bunun asla gerçekleşmemesini ya da gerçekleşse bile Ukrayna’nın işlevsiz bir devletçik olmasını sağlama konusunda daha fazla teşvik ediyor.

Yani biz, yani Batı, burada Rusları Ukrayna’yı yok etmeye teşvik etmekte kilit bir rol oynuyoruz. Bu bana ne stratejik açıdan ne de ahlaki açıdan kesinlikle mantıklı gelmiyor. Ukrayna’da meydana gelen ölüm ve yıkımı düşündüğünüzde, bunun kolayca önlenebileceğini düşünüyorsunuz. Tüm bunları düşünmek bile insanın midesini bulandırıyor.

Aaron Maté: Silahlar söz konusu olduğunda ABD’nin şu ana kadarki politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Biden yönetiminin bazı silahların Ukrayna’ya gitmeyeceğini açıkça söylediği ama daha sonra yumuşayıp bu silahları gönderdiği pek çok kez oldu ve şimdi F-16’lar bu listedeki sonuncu olacak gibi görünüyor. Buna karşın geçtiğimiz günlerde ABD Savunma İstihbarat Teşkilatından John Kirchhofer, Biden ve Blinken’in söylediklerinin aksine savaşın çıkmaza girdiğini söyledi. Ayrıca bu ağır silahların hiçbirinin Ukrayna’nın ilerlemesini sağlayacak bir fark yaratmayacağını dile getirdi: “Yani biraz çıkmaza girmiş durumdayız. Ukrayna’nın yazdan itibaren karşı taarruza geçmesiyle birlikte artan kazanımlar elde ettiğini görüyoruz ama örneğin Kırım’a doğru ilerlemelerine gerçekten yardımcı olacak bir şey görmedik. Benim için ilginç olan, Batı’nın bu savaşta Ukrayna’ya tedarik ettiği bazı mühimmatlara odaklanma eğiliminde olmamız ve bunların bazılarına kutsal kâseler gibi bakmamız. HIMARS’ı düşünürseniz, kesinlikle bazı sansasyonel taktiksel hadiselere yol açtı. Ardından Storm Shadow füzesinin de aynı şeyi yaptığını görüyorsunuz ve şimdi de çift amaçlı geliştirilmiş konvansiyonel mühimmatlardan ya da misket bombalarından bahsediyoruz. Ne yazık ki bunların hiçbiri Ukrayna’nın dört gözle beklediği kutsal kâse değil ve bence yakın vadede bundan daha fazlasını istemelerine neden olacak.”

Yani Savunma İstihbarat Teşkilatından birileri bunu itiraf ediyor. Fakat bu durum, daha önce masadan kaldırılmış olan ağır silah sistemlerini yavaşça damlatmaya devam eden Beyaz Saray’ın aklına girmiş gibi görünmüyor.

John Mearsheimer: Bence burada çaresiz olduğumuz konusunda hiçbir şüphe yok. “Çıkmaz” kelimesini kullandınız. Bir bakıma bu bir çıkmaz. Eğer her iki tarafın da ne kadar toprak ele geçirdiğine odaklanırsanız, bu bir çıkmaz gibi görünüyor. Ancak ben ele geçirilen toprakları bu savaşta neler olup bittiğinin temel göstergesi olarak görmüyorum.

Bunun gibi bir yıpratma savaşında kilit gösterge karşılıklı kayıp oranıdır. Dikkat etmeniz gereken şey budur. Her iki tarafın da askere alabileceği, orduya katabileceği kaç insan olduğuna odaklanmak ve sonra da kayıp değişim oranına odaklanmak durumundasınız. Ve bence karşılıklı kayıp oranı, Ukraynalılardan çok daha fazla insana sahip olan Rusların lehine. Bu Ukrayna için felaket bir durum. Bu, Ukrayna’nın bu savaşı kazanmasını neredeyse imkânsız hale getiriyor ve Rusların galip gelmesini muhtemel kılıyor.

Asıl soru şu: Eğer Batı tarafıysanız bu durumu nasıl düzeltirsiniz? Ukraynalıları savaşı halinde tutmak için ne yaparsınız? Burada Rusların müthiş bir sanayi üssüne sahip olduğunu ve çok sayıda askeri teçhizata —çok sayıda ağır teçhizat, çok sayıda top, çok sayıda tank— sahip olduklarını hatırlamak durumundasınız. Çok sayıda teçhizat üreten montaj hatları var. Ukraynalıların ise neredeyse hiç montaj hattı yok; silah konusunda tamamen Batı’ya bağımlılar.

O zaman soru şu oluyor: Ne verebiliriz? Ve elimizdekilerin gerçek sınırları var, değil mi? Onlara verecek daha fazla topumuz yok. Bu nedenle onlara misket bombaları vermemiz sürpriz değil. Son aylarda asıl ihtiyaçları olan şey obüsken onlara tank vermeyi vurgulamamız da şaşırtıcı değil. Gördüğünüz gibi, çok sayıda silah üretebilecek devasa bir sanayi üssüne sahip bir ülkeyle savaşa girdiğimiz ve müttefikimizin —bizim adımıza savaşan, savaş alanındaki kirli işleri yapan ülkenin— kendi silahı olmadığı için bizim tedarik etmemiz gerektiği için burada bir çıkmazdayız. Ve yine, onlara verebileceğimiz şeyler konusunda gerçek sınırlarımız var.

Onlara HIMARS füzeleri veriyoruz ve herkes bunun sihirli bir silah olduğunu, karşılıklı kayıp oranını düzelteceğini, Ukraynalıların savaş alanında galip gelmesine yardımcı olacağını söylüyor. Bu durumun böyle olmadığı kanıtlandı, değil mi? Sonra da onlara sofistike tanklar vermekten bahsetmeye başlıyoruz. Onlara Leopard 2’ler, Challenger’lar ya da başka bir şey gibi sofistike tanklar veriyoruz ve bunların sihirli silahlar olması lazım. Ve işe yaramıyorlar. Sonra dokuz tugayı eğitmekten ve Rus savunmasını delip geçebilecek bir Panzer Ormanı yaratmaktan, Almanların 1940’ta Fransızlara yaptığını Ruslara yapmaktan bahsediyoruz. Ve tabii ki bu yılın 4 Haziran’ında Ukraynalılar karşı taarruza geçtiler ve NATO tarafından eğitilmiş ve silahlandırılmış birliklerin çoğunu kullandılar ama işe yaramadı. Rus kuvvetlerinin temas hatlarına bile ulaşamadılar. Sonunda gri bölgede savaşmaya başladılar ve devasa kayıplar verdiler.

Peki, çözüm nedir? Onlara F-16’lar ve ATACMS [Ordu Taktik Füze Sistemleri, uzun menzilli güdümlü füzeler] vermeliyiz ve eğer bunları verirsek, bu ordular arasındaki güç dengesini tersine çevirecek, karşılıklı kayıp oranını tersine çevirecek ve Ukraynalılar savaş alanında galip gelecektir.

Bu boş bir hayal. Pentagon’da yaşamak için savaş üzerine çalışan insanların F-16’ların ya da ATACMS’lerin savaş alanındaki güç dengesini değiştireceğine kani olduklarına inanmak zor. Bunu büyük ölçüde yapıyorlar zira bir şeyler yapmak zorundayız ve sahiden de yapabileceğimiz tek şey bu. Bu yüzden pes edemeyiz, savaşta kalmalıyız, Ukraynalıları silahlandırmaya devam etmeliyiz. Buradaki tek oyun bu. Burada yaptığımız şey, onlara kamuoyuna açıklayabileceğimiz ve basının da tekrarlayabileceği silahlar vermek, bunların savaş kazandıran silahlar olduğunu ve Ukraynalılar bu silahları alıp nasıl kullanacaklarını öğrendiklerinde, F-162ları nasıl uçuracaklarını öğrendiklerinde, güç dengesinin düzeleceğini ve sonsuza kadar mutlu yaşayacağımızı söylemek.

Tekrar söylüyorum, böyle bir şey olmayacak. Ukraynalıların başı büyük belada. Onları felakete giden yola sürükledik ve şu anda bu durumu düzeltmek için yapabileceğimiz hiçbir şey yok.

Aaron Maté: Yeri gelmişken, 2015 yılında Batı’nın Ukrayna’yı felakete giden yola soktuğu ve size göre bunun sonucunda Ukrayna’nın mahvolacağı yönündeki meşhur uyarınızdan bahsedelim.

John Mearsheimer: Burada olan şey, Batı’nın Ukrayna’yı felakete giden yola sokması ve bunun sonucunda Ukrayna’nın mahvolmasıdır. Savunduğum politikanın, yani Ukrayna’yı tarafsız hale getirip iktisadi açıdan kalkındırmanın ve bir tarafta Rusya diğer tarafta NATO arasındaki rekabetten kurtarmanın Ukraynalıların başına gelebilecek en iyi şey olduğuna inanıyorum.

Aaron Maté: Bu 2015 yılında yaptığınız uyarıydı. Bu konuda neden bu kadar emindiniz? Bunun kaçınılmaz bir yol olduğuna sizi bu kadar emin kılan neydi?

John Mearsheimer: Kriz Şubat 2014’te ilk patlak verdiğinde bunun çok açık olduğunu düşünmüştüm. Krizin 22 Şubat 2014’te nasıl patlak verdiğini hatırlayın ve o tarihte Rusların NATO’daki Ukrayna’yı varoluşsal bir tehdit olarak gördükleri aşikardı. Bu konuda hiç tereddüt etmiyorlar. Dahası, Ukrayna’yı NATO’ya sokmaya çalışmakta ısrar edersek, ülkeyi Rusya’nın sınırlarında bir Batı siperi haline getirmeye çalışmakta ısrar edersek, Rusların Ukrayna’yı yok edecekleri, mahvedecekleri aşikârdı. Bunu o dönem açıkça belirttiler.

Peki, bu 2014’te oldu ve sonra 20142ten 2022’ye kadar, savaş patlak verdiğinde, krizden savaşa dönüştüğünde ne olduğuna bakarsanız, Ruslar NATO’daki Ukrayna’nın varoluşsal bir tehdit olduğunu her noktada açıkça ortaya koyuyor, peki biz ne yapıyoruz? Her seferinde iki katına çıkıyoruz. Ukrayna’yı NATO’ya dahil etmek için her yıl kendimizi daha güçlü bir şekilde adamaya devam ediyoruz. Benim en baştaki görüşüm bunun bir felakete yol açacağı yönündeydi.

Şimdi, pek çok insan benim görüşlerimi anormal olarak göstermeyi seviyor. Ben, benim gibi Jeffrey Sachs, Steve Cohen [Stephen F. Cohen] gibi bu tür argümanlar ileri süren bir avuç insandan biriyim. Fakat düşünecek olursanız, 1990’larda NATO’nun genişlemesi konusu tartışılırken ittifakın genişlemesinin felaketle sonuçlanacağını söyleyen çok sayıda önde gelen dış politika mensubu vardı. Bunlar arasında George Kennan, William Perry gibi isimler de vardı, ki Perry o dönemde Savunma Bakanıydı.

Aaron Maté: Söylediğine göre istifanın eşiğine gelmiş.

John Mearsheimer: Pardon?

Aaron Maté: NATO’nun genişlemesi meselesi yüzünden, Clinton NATO’yu genişlettiğinde istifanın eşiğine geldiğini söylemişti.

John Mearsheimer: Evet, bu kesinlikle doğru. Bu arada, o dönemde Pentagon içinde NATO’nun genişlemesine karşı yaygın bir muhalefet vardı. Ve tüm bunlar o insanların haklı olduğunu söylemek içindi.

En sevdiğim örneklerden biri de Angela Merkel. Nisan 2008’de Bükreş zirvesinde (Bükreş NATO zirvesi) Ukrayna’nın NATO’ya alınmasına karar verildiğinde Angela Merkel ve dönemin Fransa lideri olan Nicholas Sarkozy, Ukrayna’nın NATO’ya alınmasına şiddetle karşı çıktılar. İşte sorun o zaman başladı, Nisan 2008’de. Angela Merkel buna şiddetle karşı çıktı ve daha sonra karşı çıkmasının nedeninin Putin’in bunu bir savaş ilanı olarak yorumlayacağını anlaması olduğunu söyledi. Bunu bir düşünün. Angela Merkel 2008 yılında Ukrayna’nın —ve bu arada Gürcistan’ın— NATO’ya alınması fikrine karşı çıkmıştı. Karşı çıkmıştı çünkü Putin’in bunu bir savaş ilanı olarak yorumlayacağını anlamıştı. Dolayısıyla Jeff Sachs, Steve Cohen ve John Mearsheimer dışında NATO’yu doğuya doğru genişletmeye dönük bu haçlı seferinin felaketle sonuçlanacağını anlayan pek çok insan var.

Aaron Maté: Size kişisel bir soru sorayım. Çok iyi tanıdığım Steve Cohen ile arkadaştınız. O benim kahramanım ve arkadaşımdı. Merak ediyorum, bana öyle geliyor ki [2020’de] vefatından ve Ukrayna savaşının Rusya’nın işgali ile tırmanmasından bu yana, ABD akademisinde konuşmaya ve hâkim bakış açısına karşı çıkmaya istekli biri olarak onun Bir Numaralı Düşman yerini almalıydınız. Sadece buna katılıp katılmadığınızı ve bunun Stephen’a karşı daha fazla empati duymanızı sağlayıp sağlamadığını, sizin için nasıl bir şey olduğunu, tartışma alanını nasıl değerlendirdiğinizi ve daha önce konuştuğunuz tartışmalı konularla nasıl karşılaştırdığınızı merak ediyorum. İsrail lobisini çok eleştiriyorsunuz. Irak savaşına karşı konuştunuz, tüm bunlar bugün içinde bulunduğumuz iklimle nasıl karşılaştırılabilir?

John Mearsheimer: Bir dakikalığına Steve Cohen’den bahsetmek gerekirse, sanırım Steve benden önce bu konuda ön plandaydı. Krizin patlak verdiği 2014 yılından önce bu konuda ön plandaydı. Ben de ilk o zaman dahil olmuştum. Foreign Affairs’de 2014 yılında, o yılın şubat ayında patlak veren krizin Batı’nın suçu olduğunu söyleyen meşhur bir yazı yazdım ama Steve bu argümanı ben oyuna dahil olmadan önce ortaya atıyordu. Daha sonra o ve ben aynı tarafta olduğumuz ve aynı argümanı öne sürdüğümüz bir dizi farklı etkinliğe katıldık. Ve sonra, elbette, Steve vefat etti ve bu tartışmadaki varlığı kesinlikle çok özleniyor. Benim ve Jeff Sachs gibi insanların aslında Steve’in yerini aldığımızı ve onun uzun süredir yaptığı tartışmaları yaptığımızı söyleyebiliriz. Bence bunda çok fazla doğruluk payı var.

Bugün insanların benim ya da Jeff Sachs’ın ileri sürdüğü argümanları duymaya ne kadar açık olduğu sorunuza gelince, Steve’in hayattayken ileri sürdüğü argümanları bugün duymanın, örneğin 2003 yılında Irak savaşının gerçekleştiği döneme kıyasla daha zorlu olduğu konusunda hiç şüphe yok. Irak savaşına 2002’nin sonlarında ve savaşın başladığı Mart 2003’e kadar çok açık bir şekilde karşı çıktım. Ve o günlerde kamuoyu önünde savaşa karşı çıkmak zordu. Sesini duyurmak zordu ama bugün sesini duyurmak çok daha zor. Ortam çok daha Orwellvari.

Bu arada Aaron, hayattayken bu konular hakkında çok konuştuğum Steve’in bana birden fazla kez Soğuk Savaş döneminde, bazen Sovyet taraftarı ya da Sovyetlerin tutumuna sempati duyan biri olarak kategorize edilebilecek argümanlar ileri sürdüğünde, o zamanlar ana akım medyada, mesela New York Times gibi mecralarda duyulmanın 2014 ya da 2016’da New York Times’ta duyulmaktan çok daha kolay olduğunu söylediğini belirtmek isterim. Buradaki sessizlik konisi gerçekten oldukça dikkat çekici. Steve gibi insanların, Jeff Sachs gibi insanların ve benim gibi insanların ana akım medyanın dışında tutulma derecesi gerçekten epey dikkat çekici. Burada geleneksel bir bilgeliğimiz var ve ana akım basın, bu geleneksel bilgeliğe katılmayan insanların duyulmamasını ya da duyulsa bile argümanlarının saptırılmasını veya derhal karşı çıkılmasını sağlamak için piyasayı denetlemeye kararlı. Bu korkunç bir durum. Liberal bir demokraside hayatın böyle işlememesi gerekir. Akıllı politikalara sahip olmak istiyorsanız, bir fikirler pazarına sahip olmanız gerekir, zira gerçek şu ki hükümetler çoğu zaman aptalca şeyler yaparlar ya da o anda doğru gibi görünen ama felaketle sonuçlanacak politikalar izlerler ve bu politikalara katılmayan çok sayıda insanın, politika başlatılmadan önce ve başlatıldıktan sonra fikirlerini dile getirme fırsatına sahip olmasını istersiniz. Fakat günümüzde ve çağımızda bunu yapmak çok zor ve bu çok iç karartıcı ve üzücü.

Aaron Maté: Bugün savaş alanına geri dönecek olursak, yeni bir cephenin açılmasından endişe duyuyor musunuz? Son zamanlarda Rusya ve Polonya arasında bazı hararetli söylemler oldu, Putin Polonya’yı Belarus’a saldırmaması konusunda uyardı, Belarus şimdi Vagner askerlerine ev sahipliği yapıyor ve bazıları Ukrayna’ya geri dönmekten ya da belki Polonya ile yeni bir cephe açmaktan söz ediyor. Tüm bu açıklamalardan ne anlıyorsunuz ve bu yeni bir cephenin açılması tehdidi mi, yoksa abartılıyor mu?

John Mearsheimer: Bu muhtemel cephelerden sadece biri. Bir diğer cephe ise Karadeniz. Rusların şu anda Karadeniz’deki Ukrayna limanlarını abluka altına almaya doğru ilerlediği oldukça açık ve burada çatışma potansiyeli gerçek. Bir de Moldova meselesi var ve orada da olası bir çatışmadan bahsediliyor. Bir de Baltık Denizi var. Ruslar Baltık Denizi’ni fazlaca önemsiyorlar zira Kaliningrad’a ulaşabilmelerinin tek yolu bu. Rusya dışında Baltık Denizi’ni çevreleyen tüm ülkelere bakacak olursanız, İsveç ve Finlandiya’nın da ittifaka dahil olmasıyla artık tamamı NATO üyesi. Kuzey Kutbu’na bakacak olursanız, Kuzey Kutbu beni çok tedirgin ediyor. Kuzey Kutbu’nda fiziksel olarak yer alan sekiz ülke var. Bunlardan biri elbette Rusya. Diğer yedi ülke ise Finlandiya ve İsveç’in de ittifaka katılmasıyla NATO üyesi oldu. Buzların erimesi, suyun ve toprakların kontrolü ile ilgili her türlü sorunun gündeme gelmesiyle birlikte çatışma potansiyeli çok gerçek. Ruslar ve NATO birbirleriyle çarpışıyor.

Yani Kuzey Kutbu, Baltık Denizi, Moldova, Karadeniz ve bir de sizin dile getirdiğiniz ve şu anda en çok endişe yaratan konu var ki o da Polonya’nın özellikle Belarus ile savaşa girmesi. Polonya birliklerinin Batı Ukrayna’ya girmesi halinde ne olacağı sorusu da var. Elbette Belarus’un lideri [Aleksandr] Lukaşenko, bunun Belaruslular için kategorik olarak kabul edilemez olduğunu savundu, bu nedenle Polonya’nın batı Ukrayna’ya girdiği ve Belarusluların savaşa girdiği ve Rusların batı Ukrayna’da Polonyalılarla savaşa girdiği bir durum tahayyül edilebilir. Bunun muhtemel olduğunu söylemiyorum ama mümkün.

Polonya-Belarus sınırına bakarsanız, sizin de belirttiğiniz gibi, bu sınıra çok yakın Vagner kuvvetleri var ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde Polonyalılar Vagner kuvvetlerinin Polonya’ya karşı bir şey yapmadığından emin olmak için kendi kuvvetlerini harekete geçirdi. Yani Belarus-Polonya sınırında Vagner kuvvetleri ile Polonya kuvvetleri karşı karşıya gelmiş durumda. Bu iyi bir durum değil. Vagner kuvvetlerinin başındaki [Yevgeniy] Prigojin’in emir komuta zincirinin nasıl olduğunu kim bilebilir ki? Yani burada her türlü sorun potansiyeli var.

Genel olarak belirtmek istediğim husus, bir tarafta Ukrayna ve Batı, diğer tarafta Ruslar arasında anlamlı bir barış anlaşması yapamayacağımız. Umabileceğimiz en iyi şey soğuk bir barış ve Rusların sürekli olarak konumlarını iyileştirmek için fırsatlar aradığı, Ukraynalıların ve Batı’nın da sürekli olarak konumlarını iyileştirmek için fırsatlar aradığı soğuk bir barış. Her iki durumda da bu, diğer taraftan faydalanmak anlamına gelir. Her iki tarafın da bu şekilde hareket ettiği soğuk bir barışa girdiğinizde, tırmanma ve sıcak savaşa dönme potansiyeli büyüktür. Ve bunu az önce tartıştığımız savaşın patlak verebileceği farklı olası cepheler bağlamında düşünmek istersiniz. Dünyanın bu bölgesinde tırmanma konusunda çok fazla potansiyel var. Dolayısıyla bir tarafta Rusya, diğer tarafta Batı ve tabii ki Ukrayna arasındaki durumun uzun bir süre daha son derece tehlikeli olacağını düşünüyorum.

Aaron Maté: Son olarak Rusya, 2014’teki Kırım’a ek olarak işgal sırasında dört Ukrayna oblastını ilhak etti. Daha önce Rusya’nın daha fazla toprak almak istediğini düşündüğünüzden bahsetmiştiniz. Sizce Rusya saldırılarını nerede durdurmaktan memnun olur? Sizce bölgesel hırsları nerede sona erer?

John Mearsheimer: Peki Aaron, çok genel bir düzeyde, Rusların askeri olarak yapabildikleri takdirde toprak almak isteyeceklerini anlamanın önemli olduğunu düşünüyorum ve bunu göreceğiz. Eğer bunu askerî açıdan yapabilirlerse, içinde çok sayıda Rusça konuşan ve Rus azınlık olan bölgeleri almak isteyeceklerdir. Bu nedenle alabilirlerse Odessa’yı, Harkiv’i ve diğer iki oblastı da alacaklarını düşünüyorum. Ama Ukrayna’nın etnik Ukraynalıların yoğun olduğu bölgelerinden uzak duracaklarını düşünüyorum zira Rus işgaline karşı direniş çok büyük olacaktır. Bence Ukrayna’nın demografik yapısı Rusların ne kadar toprak alabileceğine sınır koyuyor.

Dahası, askeri kapasitelerinin Ukrayna’nın ne kadarını alabileceklerini sınırladığını düşünüyorum, Ukrayna’nın tamamını alabilecek askeri kapasiteye sahip değiller. Ve bence eğer dört oblastı alacaklarsa mevcut Rus ordusunun boyutunu artırmak zorunda kalacaklar. Buna şu anda kontrol ettikleri dört oblastın batısındaki Harkiv ve Odessa da dahil. Ama ben bu sekiz oblastı ve Kırım’ı almaya çalışacaklarını düşünüyorum. Bu sekiz oblastın dördünü halihazırda kontrol ediyorlar ve Kırım’ı da aldılar; bu da 2014 öncesinde Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 23’üne tekabül ediyor. Eğer şu anda ilhak ettikleri dört oblastın batısındaki dört oblastı daha alırlarsa, bu Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 43’ünün Rusların eline geçmesi anlamına gelecektir. Ve bence bu durum Rusları, gerçekten işlevsiz bir devlet olan bir Ukrayna ile karşı karşıya bırakacaktır.

Muhtemel sonucun bu olduğunu söylemekten nefret ediyorum zira bu Ukrayna açısından çok korkunç bir netice, fakat dürüst olmak gerekirse bu savaşın gittiği yerin bu olduğunu düşünüyorum. Daha önce de söylediğim gibi, 2022 martında ya da kesinlikle 2022 şubatında savaş patlak vermeden önceki dönemde var olan, Rusların Ukrayna’nın tarafsızlığı karşılığında Ukrayna’dan çekildiği bir durumu hayal etmenin mümkün olduğu durumu çoktan geride bırakan Rusların artık sert oynadığını düşünüyorum. O günler geride kaldı ve sert oynayan bir Rusya, eğer yapabilirse daha fazla toprak ele geçirecek ve Ukrayna’yı mahvetmek için elinden gelen her şeyi yapacak bir Rusya’dır.

Aaron Maté: Bir soru daha, zira bu konuyu henüz tartışmadık ve bu varoluşsal bir konu ve nükleer tehdit. Rusya Dış ve Savunma Politikası Konseyinde akademisyen olan Sergey Karaganov adlı bir Rus’un yakın zamanda yazdığı bir makale vardı. Putin’e yakın olduğu söyleniyor. Bu makaleyi yakaladınız mı bilmiyorum ama temel olarak Rusya’nın daha kavgacı bir nükleer tavır benimsemesi gerektiğini, İlk Kullanım’ı benimsemesi gerektiğini ve hatta Batı’yı yeterince korkutmak için Ukrayna’da kullanmakla tehdit etmesi gerektiğini belirtmişti. Bu makaleyi okudunuz mu bilmiyorum ama okuduysanız ne anladınız? Ve genel manada nükleer tehdit, nükleer savaş tehdidi, bu savaşın kendisi söz konusu olduğunda hala bir olasılık olduğunu düşündüğünüz bir şey mi?

John Mearsheimer: Bence Ruslar kaybederse nükleer savaş büyük olasılık. Eğer Ruslar kaybederse Ukrayna ordusu doğu ve güney Ukrayna’da Rus kuvvetlerin yıpratırsa, yaptırımlar işe yararsa ve Ruslar büyük güçler safından atılmanın eşiğine gelirse bu durumda Rusların nükleer silahlara yönelmesi ve bu nükleer silahları Ukrayna’da kullanması muhtemeldir. NATO’ya karşı kullanmaya cesaret edemezler ama nükleer silahlara başvuracaklardır. Rusların kaybetmediği ve hatta kazandığı gerçeği göz önüne alındığında, nükleer savaş olasılığının büyük ölçüde azaldığını düşünüyorum. Bir an için masadan kalktığını söylemek istemiyorum ama Ruslar savaşın aşağı tarafında değil, yukarı tarafında olduğu sürece nükleer kullanım olasılığının çok düşük olduğunu düşünüyorum.

Karaganov’un makalesine gelince, ben bunu Rusların galip gelme ihtimalinin yüksek olduğunu ama benim kullandığım retoriği kullanırsak, bunun çirkin bir zafer olacağını söylemek için okudum. Bence Rusların mutlak bir zafer kazanmayacağını anlıyor. Tarafsız bir Ukrayna’ya sahip olamayacaklar ve Batı’nın geri adım attığı bir duruma düşmeyecekler. Bence Karaganov, Ruslar daha fazla toprak ele geçirse ve Ukrayna’yı işlevsiz bir devletçiğe dönüştürse bile, en iyi ihtimalle epey tehlikeli olacak soğuk bir barış elde edeceğinizi anlıyor. Substack makalemde bundan çirkin bir zafer olarak söz etmiştim. Ve bence temelde söylediği şey, bunun Ruslar için uzun vadede kabul edilebilir olmadığının açık olduğu. Rusya’nın uzun vadede bu koşullarda yaşamayı göze alıp alamayacağı net değil. Ve eğer Rusya nükleer silah kullanırsa, bu Batı’ya bir uyarı alarmı göndermenin bir yolu olabilir. Batı’ya geri çekilmeleri gerektiğini söylemenin bir yolu olabilir.

Başka bir deyişle Karaganov burada nükleer silahları zorlayıcı amaçlarla kullanmaktan bahsediyor. Batı’nın geri adım atmasını sağlamak, tavrını değiştirmesini ve bu çirkin zafere son vermesini sağlamak ve Rusların bir tür anlamlı zafer kazanmasına ve bir tür anlamlı barış anlaşması yapılmasına yardımcı olmasına imkân sağlamak amacıyla sınırlı nükleer kullanıma niyet gösteriyor. Bence haklı. Ruslar en iyi ihtimalle çirkin bir zafer kazanabilir. Bence bunu anlamak çok önemli. Bence oldukça doğru bir şekilde Rusların mutlak bir yenilgi almayacağını seziyor. Bu hikâyenin gerçek bir mutlu sonu yok, söylediği bu. Ve bunun muhtemelen kabul edilemez olduğunu ve soğuk barışın ötesine geçmenin bir yolunu bulmamız gerektiğini ve nükleer zorlamanın bunu yapmanın bir yolu olabileceğini söylüyor.

Şimdi, bu satması muhtemel bir argüman mı? Bence bunu söylemek imkânsız zira çirkin bir zaferin neye benzeyeceğini tam olarak bilmiyoruz, bu bir. İkincisi, gelecekte Rusya’da kimin kontrolü elinde tutacağını, bu çirkin zafer neredeyse tahammül edilemez hale geldiğinde Moskova’da kimin parmağının tetikte olacağını ve bu kişinin nükleer silah kullanmayı göze alacak kadar cesur olup olmayacağını kesinlikle bilmiyoruz.

Rusya tahammül edilemez bir durumda olduğu için birilerinin nükleer silah kullanmayı kabul etmesi mümkün mü? Evet, mümkün ama bu çirkin bir zafer ve kabul edilebilir bir şey değil. Bu mümkün. Bence Sergey Karaganov gibi birinin iktidarda olması ve nükleer silah kullanmayı düşünmesi gibi önemsiz olmayan bir ihtimal de var. Bunun olmayacağına bahse girerim ama kim emin olabilir ki? Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, geleceği tahmin etmek son derece zordur, özellikle de bu tür senaryolardan bahsediyorsanız. Ama bence burada olan da bu ve bu savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, başımızın ne kadar büyük bir belada olduğunu bir kez daha vurguluyor. Daha önce de söylediğim gibi, Ruslar kaybederse, yani savaşı ciddi bir şekilde kaybederlerse, nükleer kullanımın muhtemel olduğu yer burası olacaktır. Karaganov’un söylediği şu: kazansak bile bu çirkin bir zafer olacak ve yine de nükleer silah kullanmak zorunda kalabiliriz. Bunun bizi nereye götüreceğini düşünseniz iyi olur.

Bir de şu soru var: Ukrayna gerçekten kaybederse, Ukrayna ordusunun çatırdadığını varsayalım, yediği dayağın 1917 baharında Fransız ordusunun karşılaştığı gibi bir duruma yol açtığını varsayalım —bu Fransız ordusunun çatırdadığı, isyan ettiği zaman— bunun gerçekleştiğini ve Ukraynalıların kaçtığını varsayalım. Tekrar ediyorum, bunun olacağını söylemiyorum ama bu bir olasılık. NATO ne yapacak? Ukrayna’nın Ruslar tarafından savaş alanında ciddi bir şekilde yenilgiye uğratıldığı bir durumu kabullenecek miyiz? Ben bundan pek emin değilim. Ve bu koşullarda NATO’nun savaşa girmesi mümkün olabilir. Polonyalıların tek başlarına savaşa girmeleri gerektiğine karar vermeleri mümkün olabilir ve Polonyalılar donanımlı bir şekilde savaşa girdiklerinde, bu bizi savaşa sokabilir ve o zaman bir tarafta ABD’nin diğer tarafta Rusların yer aldığı büyük bir güç savaşına sahip olursunuz. Tekrar ediyorum, bunun muhtemel olduğunu söylemiyorum ama bu bir olasılık. Burada yaptığımız şey, bu savaşın zaman içinde nasıl sonuçlanabileceğine dair akla yatkın senaryolar üretmek. Ve ortaya çıkan senaryoların neredeyse tamamı mutsuz sonla bitiyor. Bu da 24 Şubat 2022’den önce bu çatışmayı çözmeye çalışmamakla ne kadar büyük bir hata yaptığımızı gösteriyor.

Aaron Maté: Sadece bu cevaba dayanarak bile son yazılarınızdan birine neden “Önümüzdeki Karanlık: Ukrayna Savaşı Nereye Gidiyor?” başlığını verdiğinizi anlayabiliyorum, epey yerinde. John Mearsheimer, bana konuk olduğunuz için çok teşekkür ederim.

John Mearsheimer: Benim için bir zevkti. Beni ağırladığın için teşekkürler Aaron.

Dünya Basını

Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Yayınlanma

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.

Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.

“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:

“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”

Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”

“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”

Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.

Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:

“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”

Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:

“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”

Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:

“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”

“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”

Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.

Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”

Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:

“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”

“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”

Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.

Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”

Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”

Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:

“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”

“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”

Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.

Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:

“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”

Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:

“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”

“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”

Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.

İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:

“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”

Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:

“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”

“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”

Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.

Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:

“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”

Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:

“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”

“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”

Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.

Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:

“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”

Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”

“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”

Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.

Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”

Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:

“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”

“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”

Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.

Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:

“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”

Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:

“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”

“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”

Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.

Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:

“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”

Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”

“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”

Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.

Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”

Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:

“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English