Dünya Basını
John Mearsheimer: Ukrayna savaşı uzun vadeli bir tehlike

Çevirmenin notu: Aşağıda tercümesi verilen mülakatta, Ukrayna’da eninde sonunda savaş başlayacağı yönündeki tahmini doğru çıkan ve Washington yönetiminin dış politika tercihlerine son derece eleştirel bakan, “saldırgan realizm” teorisinin sahibi Chicago Üniversitesi Profesörü John Mearsheimer, Ukrayna’nın bu gidişle “işlevsiz bir devletçiğe” dönüşeceğini söylüyor. The Grayzone portalından gazeteci Aaron Maté’ye verdiği mülakatta Mearsheimer, Rusların Mart 2022’de müzakerelerin Batı tarafından sabote edimesiyle birlikte “sert oynama” konusunda kararlılığını sürdürdüğünü ifade ediyor.
John Mearsheimer: Ukrayna savaşı uzun vadeli bir tehlike
Aaron Maté
The Grayzone
30 Temmuz 2023
NATO’nun Ukrayna politikasının felakete yol açacağı konusunda yıllardır uyarılarda bulunan ünlü siyaset bilimci John Mearsheimer, Aaron Maté’ye konuk olarak Ukrayna’daki vekalet savaşının durumunu ve önümüzdeki tehlikeleri değerlendiriyor.
Misafirimiz: John Mearsheimer. R. Wendell Harrison Chicago Üniversitesi’nde Seçkin Hizmet Profesörü.
Aaron Maté: Pushback’e hoş geldiniz. Ben Aaron Maté. John Mearsheimer konuğum oldu. Kendisi Chicago Üniversitesi’nde R. Wendell Harrison Seçkin Hizmet Siyaset Bilimi Profesörü ve şu anda Substack’te yazıyor. Profesör Mearsheimer, beni kabul ettiğiniz için çok teşekkürler.
John Mearsheimer: Burada olmak benim için bir zevk.
Aaron Maté: Wall Street Journal’da yer bulan şu habere yanıtınızı almak istiyorum. Haber yeni çıktı ve Ukrayna’nın çılgınca abartılan karşı taarruzunun durumu ve Batı’nın bunu teşvik etme çabaları hakkında şunları söylüyor. Diyor ki, “Ukrayna bu bahar büyük karşı taarruzunu başlattığında Batılı askeri yetkililer, Kiev’in Rus kuvvetlerini yerinden etmek için gereken tüm eğitime ya da silahlara (top mermilerinden savaş uçaklarına kadar) sahip olmadığını biliyordu. Fakat Ukrayna’nın cesareti ve becerikliliğinin günü kurtaracağını umuyorlardı. Ama başaramadılar.”
Wall Street Journal’ın haberine göre Batı, Ukrayna’nın başarıya yaklaşmak için ihtiyaç duyduğu şeylere sahip olmadığını bile bile Ukrayna’yı bu karşı taarruza ittiğini itiraf ediyor. Merak ediyorum, ABD’nin Ukrayna’yı NATO’ya sokma, ülkeyi bir NATO vekiline dönüştürme çabasının Ukrayna’nın yok olmasına yol açacağını uzun zamandır tahmin ediyordum. Bu ana akım haber kuruluşundaki söz konusu samimi itirafa yanıtınız nedir?
John Mearsheimer: Bana öyle geliyor ki askeri taktikler ve strateji hakkında bir şeyler bilen herkes Ukrayna’nın karşı taarruzunun başarılı olma şansının neredeyse hiç olmadığını anlamalıydı. Yani Ukraynalılara karşı dizilmiş o kadar çok faktör vardı ki kayda değer bir ilerleme kaydetmeleri neredeyse imkansızdı. Yine de Batı onları cesaretlendirdi ve bu taarruzu başlatmaları için epeyce zorladı. Aslında biz onların ilkbaharda taarruza geçmelerini istiyorduk ve siz de kendi kendinize “Neler oluyor?” diye soruyorsunuz. Bu, onları tamamen ters etki yaratacak bir intihar saldırısı başlatmaya teşvik etmek gibi bir şey. En azından şimdilik savunmada kalmaları çok daha mantıklı olmaz mıydı? Ama bence burada olan şey, Batı’nın zamanın tükenmekte olduğundan, Ukraynalılar 2023 yılında savaş alanında önemli bir başarı gösteremezlerse savaşa olan kamuoyu desteğinin tükeneceğinden ve Ukraynalıların ve Batı’nın kaybedeceğinden çok korkmasıydı. Dolayısıyla bence burada olan şey, başarılı olması için en iyi ihtimalle çok az bir şans olduğunu bilerek bu taarruz için çok zorladık.
Aaron Maté: Aynı şekilde, Ukrayna’ya resmi olarak NATO üyeliği taahhüdü vermeden ya da resmi olarak NATO üyeliği vermeden ülkeyi NATO’nun fiili bir vekili olarak entegre ettik ve bu da Rusya’nın işgalinin başlamasında önemli bir faktördü.
Fakat bir de Litvanya’daki son NATO zirvesi var ve bu konudaki görüşünüzü merak ediyorum. Zirvenin sonunda Ukrayna’ya verilen söz, bana öyle geliyor ki Ukrayna için gelecekteki NATO üyeliğini 2008’de ilk vaat edildiğinden daha da uzak hale getirdi. Çünkü bu kez nihai bildiri —ki görünüşe göre bu ABD’nin talimatıyla hazırlandı— müttefikler anlaştığında ve koşullar yerine getirildiğinde Ukrayna’yı kabul edeceğimizi ifade etmişti ama bu koşulların ne olduğu belirtilmemişti. Dolayısıyla bana öyle geliyor ki Ukrayna NATO’ya 2008’de ilk söz verildiğinde olduğundan daha da uzakta. Bu değerlendirmeye katılıp katılmadığınızı ve NATO’nun bu son derece muğlak taahhüdünden ne anladığınızı merak ediyorum.
John Mearsheimer: Söylediklerinize katılıyorum ama ben bir adım daha ileri gideceğim. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Ukrayna’nın savaşta galip gelmeden ittifaka kabul edilmeyeceğini çok açık bir şekilde ifade etmişti. Başka bir deyişle Ukrayna’nın ittifaka alınabilmesi için önce savaşı kazanması gerekiyor. Ukrayna savaşı kazanamayacak ve bu nedenle de ittifaka alınmayacak.
Bu savaş uzun süre devam edecek. Soğuk bir barış tesis edilse bile, bu durum yüzeyin hemen altında kalacak ve sıcak bir savaşın patlak vermesi tehlikesi her zaman var olacak. Ve bu koşullar altında ABD’nin ya da herhangi bir Batı Avrupa ülkesinin Ukrayna’yı NATO’ya almayı kabul edeceğini tahayyül etmekte zorlanıyorum. Bunun en basit nedeni, Ukrayna’yı savaşın ortasında NATO’ya alırsanız, ittifakın Ukrayna’yı savaş alanında askeri güçle savunacağını taahhüt etmiş olursunuz. Bu da istemediğimiz bir durum. Sahada NATO postallarının ya da daha açık olmak gerekirse Amerikan postallarının olmasını istemiyoruz. Dolayısıyla Stoltenberg’in Ukrayna’nın kazanması gerektiğini söylemesi son derece mantıklı. Aslında Ukrayna, ülke sınırları içerisinde Ruslara karşı mutlak bir zafer kazanmalı. Bana göre bu gerçekleşmeyecek ve dolayısıyla sizin de söylediğiniz gibi Ukrayna NATO’nun bir parçası olmayacak.
Aaron Maté: Peki, bunu göz önünde bulundurarak, ABD’nin Ukrayna politikasının göründüğünden daha da alaycı olduğunu söylemek doğru olur mu? Zira temelde bu savaş büyük ölçüde ABD’nin Ukrayna’nın tarafsızlığını kabul etmemesi ve “NATO’da kapımız açık; halkların üyeliğini masadan kaldırmayız,” demesi nedeniyle başladı. Fakat yine de fırsat verildiğinde ABD, Ukrayna’ya NATO’ya katılması konusunda bir yol haritası vermeyi taahhüt etmiyor, bu da beni şu sonuca götürüyor: Ya amaç Ukrayna’yı NATO’ya kabul etmek değil de gelecekte NATO üyeliği vaadini kullanarak, ABD ve müttefiklerinin Ukrayna’yı fiilen savunma yükümlülüğü olmaksızın fiilen bir NATO vekiline dönüştürmekse?
John Mearsheimer: Bunun doğru olması mümkün. Çok daha fazla delil olmadan bunu söylemek zor.
Benim bir miktar farklı bir görüşüm var. Bence bu o kadar da sinizm değildi. Bence aptallıktı. Bence Batı’nın Ukrayna meselesinde ve diğer her türlü konuda ne kadar aptal olduğunu hafife almamanız gerek. Ama bence Batı —ki burada esas olarak ABD’den bahsediyoruz— Ukrayna ile Rusya arasında bir savaş çıkarsa, Batı ve Ukrayna’nın galip geleceğine, Rusların yenileceğine inanıyordu. Sanırım biz de durumun böyle olduğunu düşünüyorduk.
Benim için gerçekten de çarpıcı olan şey, 2022’nin başlarında savaşa giden sürece bakacak olursanız savaşın en azından ciddi bir olasılık olduğu oldukça açıktı ama ABD ve genel olarak Batı savaşı önlemek için neredeyse hiçbir şey yapmadı. Aksine Rusları daha da kışkırttık. Ve benim bunu havsalam almıyor. Burada neler oluyordu? Bence bir savaş çıkarsa Ukraynalıları eğittiğimize ve savaş alanında kendi başlarının çaresine bakabilecek kadar silahlandırdığımıza inanıyorduk. Birincisi bu. İkincisi, bence sihirli silahın yaptırımlar olduğunu, yaptırımlarla Rusların işini bitireceğimizi, Ukraynalıların Rusları yeneceğini ve onları NATO’ya kabul edebileceğimiz bir konuma geleceklerini düşündük. Bence olan biten bu. Bunun sizin tasvir ettiğiniz gibi bir sinizm vakası olduğunu düşünmüyorum. Olabilir. Yine, bu ampirik bir sorudur. Sizin yorumunuzun mu yoksa benimkinin mi doğru olduğunu görmek için çok daha fazla delile ihtiyacımız var. Ama benim hissiyatım, bunun bir suçtan daha kötü olduğu yönünde. Bu, [Fransız diplomat] Talleyrand’ın ünlü söylemiyle ifade edecek olursak, bir gaf.
Aaron Maté: Yaptırımlar konusunda, geçtiğimiz günlerde Rusya’nın, ABD ve müttefiklerinin Rus petrolüne uygulamaya çalıştığı tavan fiyatın üzerinde petrol satma konusunda bir dönüm noktası yaşadığı bildirildi. Sizce ABD’nin yaptırım politikası neden işe yaramadı ve bu sizi şaşırttı mı? Rusya’nın daha büyük bir darbe almasını bekliyor muydunuz?
John Mearsheimer: Olduğundan daha fazla darbe alacağını düşünmüştüm. Bence Rusların kendileri de böyle düşünüyordu. Bu savaşı yakından takip ederken aklıma yatan buydu. Bence Ruslar beklediklerinden ve kesinlikle benim beklediğimden daha iyi iş çıkardılar. Fakat benim görüşüme göre Aaron, yaptırımlarda daha başarılı olsaydık bile Rusları dize getiremezdik. Onları kayda değer bir yenilgiye uğratmış olmayacaktık. Bunun nedeni de çok basit.
Ruslar Ukrayna’da varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduklarına inanıyorlar ve varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduğunuzda ya da böyle bir tehditle karşı karşıya olduğunuzu düşündüğünüzde, savaş alanında yenilmediğinizden emin olmak için büyük miktarda acıya katlanmaya istekli olursunuz. Dolayısıyla yaptırımların başından beri mahkûm olduğunu düşünüyorum. O zamandan bu yana olanlara dikkatlice baktığınızda Rusların yaptırımları büyük ölçüde alt etme konusunda mükemmel bir konumda olduklarını açıkça görebilirsiniz. Ve yaptırımların nasıl işlediğini incelemeye epey zaman harcayan biri için, Rusya gibi doğal kaynaklar açısından son derece zengin olan ve Batı’da kaybettiklerini ikame edebilecek her türlü potansiyel ticaret ortağına sahip olan bir ülkeye karşı fazla bir şey yapmayacağı şaşırtıcı olmamalıydı. Yaptırımlar konusunda bir uzman olarak kesinlikle bu kategoriye girmiyorum ama bu konuyu dikkatle inceleyen insanların bunun Ruslara karşı sınırlı bir faydası olacağını anladığını tahmin ediyorum. Ve kesinlikle de öyle oldu.
Bu arada, Batı’nın büyük bir yanlış hesap yaptığına inanıyorum. Batı’da savaşla ilgili literatürde, eğer ana akım medyayı dikkatle okursanız, insanlar Putin’in yanlış hesaplamaları üzerinde durmayı seviyor ve Batı’nın yanlış hesaplamalarını tamamen görmezden geliyorlar. Ancak bence savaşa giden süreçteki davranışlarımıza ve sonrasında çatışmada yaşananlara bakarsanız, büyük bir şekilde yanlış hesap yaptığımız oldukça bariz.
Aaron Maté: Bu noktada, Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’ın geçtiğimiz günlerde CNN’de söylediklerine yanıt vermenizi rica edeceğim. Putin’in Ukrayna’daki hedeflerinden bahsediyor ve çoktan kaybettiğini söylüyor: “Rusya’nın elde etmeye çalıştığı, Putin’in elde etmeye çalıştığı şey açısından halihazırda başarısız oldular, halihazırda kaybettiler. Amaç Ukrayna’yı haritadan silmek, bağımsızlığını, egemenliğini ortadan kaldırmak ve Rusya’ya bağlamaktı. Bu uzun zaman önce başarısız oldu.”
Bu Anthony Blinken, Profesör Mearsheimer. Sizce Putin’in Ukrayna’daki hedefleri bunlar mıydı?
John Mearsheimer: Hayır. Yani Batı’da Putin’in amacının bu olduğu yönünde yaygın bir kanı var. Fakat sayısız kez söylediğim gibi, ortada hiçbir delil kanıt yok. Burada altını çizmek isterim: Putin’in tüm Ukrayna’yı ele geçirmeye ve Büyük Rusya’ya dahil etmeye kararlı olduğu iddiasını destekleyecek delillerin sayısı sıfır. Bunu milyonlarca kez söyleyebilirsiniz ama bu doğru değil. Zira Putin’in Ukrayna’nın tamamını ele geçirme niyetinde olduğuna ve 24 Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal ettiğinde bunu yapmaya çalışacağına inandığına dair hiçbir delil yok.
Ama bu sadece niyetiyle ilgili. Ayrıca imkanlarına da bakmak gerekir. Şubat 2022’de Ukrayna’ya giren o küçük Rus kuvvetinin ülkenin tamamını ele geçirebileceği fikri gülünç bir argüman. Rusların tüm Ukrayna’yı ele geçirmek için birkaç milyon personellik bir orduya ihtiyacı olurdu. Bu çok büyük bir toprak parçası. Almanlar 1939’da Polonya’ya girdiğinde, ki hatırlayın Almanlar 1939’da Polonya’ya girdiğinde Sovyetler de birkaç hafta sonra girmişti, yani iki ülke, Nazi Almanya’sı ve Sovyetler Birliği Polonya’ya karşı aynı takımdaydı. Yine de Polonyalılar… Yani Almanlar yaklaşık 1,5 milyon askerle Polonya’yı işgal etti.
Ruslar Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal ettiklerinde en fazla 190 bin askerleri vardı. Ülkeyi ele geçirme kabiliyetine sahip olmalarına imkân yoktu. Ülkeyi ele geçirmeye de çalışmadılar. Ve yine dediğim gibi, Putin’in savaştan önce Ukrayna’yı ele geçirmek gibi bir niyeti olmadığı açıkça ortadaydı. Tüm ülkeyi ele geçirmenin bir kirpiyi yutmaya benzeyeceğini tamamen anlamıştı.
Aaron Maté: Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini ABD’nin 2003’te Bağdat’a girmesiyle mukayese ederseniz, yaptıkları ilk şeyin başkente saldırmak olduğunu görürsünüz. Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’i devirmeye çalışmışlardı.
Rusya görüldüğü gibi bunu yapmadı. Kiev’deki başkanlık idaresine füze saldırısı düzenlenmedi, temel altyapıya füze saldırısı olmadı ve demiryolları askeri teçhizat tedarik etmesine rağmen demiryollarına dokunulmadı. Fakat Putin’in o ilk aşamalarda elde ettiği şey, görünüşe göre Ukrayna ve Rusya arasında, Rusya’nın işgal öncesi hatlarına çekileceği ve Ukrayna’nın temelde tarafsızlık sözü vereceği geçici bir anlaşma noktasına kadar giden müzakerelerdi.
Çeşitli haberlerden Batı’nın buna engel olduğunu biliyoruz. Boris Johnson’ın gelip Zelenskiy’e “Rusya ile bir anlaşma imzalarsanız, sizi güvenlik garantileriyle desteklemeyeceğiz,” dediği bildiriliyor. Putin geçtiğimiz günlerde bazı Afrikalı liderlerin önünde yaptığı konuşmada Ukrayna tarafından imzalandığını söylediği bir belge sundu ve Batı’yı bu anlaşmayı sabote etmekle suçladı. Gördüğünüz delillere dayanarak, bunun olayların dürüst bir yorumu olduğunu, ciddi bir anlaşmaya varıldığını ama Batı’nın buna engel olduğunu düşünüyor musunuz?
John Mearsheimer: Birkaç husus var. Bence potansiyel bir anlaşma vardı. Batı müdahale etmeseydi bu anlaşmanın yapılıp yapılamayacağına bakacağız. Burada çözülmesi gereken çok karmaşık meseleler var ve bunlar İstanbul’daki müzakerelerde tam olarak çözülemedi. Dolayısıyla bunun potansiyel bir anlaşma olduğunu söyleyebilirim; kesinlikle umut vaat ediyordu.
Batı’nın, İngilizlerin ve Amerikalıların müzakereleri sabote etmek üzere harekete geçtiğini düşünüyorum zira daha önce de söylediğim gibi Aaron, Rusları yenebileceğimizi düşünüyorduk. Mart ayında bu müzakereler yapılırken, o noktada Ukraynalılar savaş alanında kendi başlarına duruyor gibi görünüyordu ve bu basit gerçek, yaptırımlara olan inancımızla birleştiğinde, Rusları tam istediğimiz yerde yakaladığımızı düşünmemize neden oldu ve istediğimiz son şey bir anlaşmaydı. Rusya’yı ciddi bir yenilgiye uğratmanın tam zamanıydı, bence olan biten de buydu.
Putin’in Ukrayna’ya girerkenki hedefleri hakkında söylediklerinize dönecek olursak, bence çok haklısınız, dediğim gibi Putin’nin Ukrayna’yı ele geçirme niyeti yoktu. Yapmak istediği şey Ukraynalıları müzakere masasına gelmeye ve bir anlaşma yapmaya zorlamaktı. Onun istediği buydu. Donbass’ı Büyük Rusya’ya dahil etmek de istememişti. Bunun büyük bir baş ağrısı olacağının farkındaydı. Donbass’ı Ukrayna’nın içinde bırakmayı tercih etti. Ama burada olan şey, olası bir anlaşma varmış gibi göründüğünde Batı’nın devreye girmesi ve Ukraynalıların müzakerelerden çekilmesine ve savaşın devam etmesine neden olmasıydı. Ve işte bugün buradayız.
Aaron Maté: Bana öyle geliyor ki Rusya’nın en önemli hedeflerinden biri, Ukrayna’nın tarafsız kalmasını ve NATO’ya katılmamasını sağlamanın yanı sıra, 2015 yılında Donbass’taki savaşı sona erdirmek için imzaladığı Minsk Anlaşmalarını uygulanmasını sağlamaktı. Rusya’nın işgalinden bu yana, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Başbakanı François Hollande gibi Minsk anlaşmasının imzalanmasına yardımcı olan NATO liderlerinin —ki bu aynı zamanda [Pyotr] Poroşenko gibi Ukraynalı liderlerin söylediklerini de yansıtıyor— Minsk’in aslında barış tesis etme amacı taşımadığını, Ukrayna’nın doğusundaki Rusya destekli isyancılarla ve Rusya’nın kendisiyle savaşmak üzere ordusunu güçlendirmesi için zaman kazanma amacı taşıdığını itiraf etmelerini nasıl değerlendirdiğinizi merak ediyorum. Merkel ve Hollande’ın bu sözlerine inanıyor musunuz, yoksa sadece zevahiri kurtarmaya ve Donbass’taki savaşı sona erdirmek ve barışa aracılık etmek için gösterdikleri çabaların bir şekilde Rusya ve Putin’in işine yaradığını düşünen şahinlerin eleştirilerini geri çevirmeye çalıştıklarını mı düşünüyorsunuz?
John Mearsheimer: Bunun hakkında akıl yürütmek hakikaten zor. Gerçek şu ki Hollande, Poroşenko ve Angela Merkel o dönemde Minsk II ilkeleri doğrultusunda bir tür çözüm için müzakere etme konusunda ciddi olmadıklarını çok açık bir şekilde ifade etmişlerdi. Eğer bunu söylüyorlarsa, bu bana doğru gibi geliyor. Gerçekten de Batı’daki itibarlarını zedelememek için geçmişteki davranışlarını örtbas etmek amacıyla yalan mı söylüyorlar? Sanırım bu da mümkün. Hakikatin nerede yattığını öyle ya da böyle nasıl ispat edeceğimizi bilmiyorum. Fakat bu tür durumlarda benim eğilimim insanların söylediklerine inanmaktır ve eğer Angela Merkel bana Minsk müzakerelerinde Ukraynalıları silahlandırmaya yardım etmek istediği için rol yaptığını söylüyorsa, ona inanma eğiliminde olurum. Ama belki de doğruyu söylemiyordur. Bundan kim emin olabilir?
Aaron Maté: Ve ABD’nin bu savaşı önlemek için hiçbir şey yapmadığı ve hatta bazı açılardan Şubat 2022’den önce bu savaşın çıkmasına neden olduğu konusunda daha önce söylediklerinize dönecek olursak, Biden yönetiminin Rusya’nın NATO’nun genişlemesi ve Rusya’yı çevreleyen NATO askeri altyapısı konusundaki temel kaygılarına yanıt vermeyi reddettiği göz önüne alındığında, Rusya ve Aralık 2021’de sunduğu taslak anlaşmalar kabaca NATO’nun Rusya çevresindeki askeri altyapısını 1997 öncesi hatlara geri çekmesini önermişti. Biden yönetiminin belki bazı küçük istisnalar dışında bunları tartışmayı hemen hemen reddettiği göz önüne alındığında, realist bir bakış açısıyla, Biden yönetiminin şimdi bu konuda geri adım atması ve işgalden önce tartışmadığı konuları gerçekten tartışması için herhangi bir alan var mı? Ve eğer bu konuları tartışmayacaklarsa, o halde nasıl bir geleceğe bakıyoruz?
John Mearsheimer: Ufak bir noktaya değinmeme izin verin. Bence Aralık 2021’de ve Şubat 2022’deki savaş öncesinde Amerika’nın tutumuna ilişkin tanımınız doğru. Ancak şunu vurgulamak da önemli —Batı’daki insanlar bunu duymak istemiyor ama bu doğru— Ruslar savaştan kaçınma konusunda çaresizdi. Putin’in Ukrayna’yı işgal edip Büyük Rusya’nın bir parçası haline getirmek için can attığı fikri ciddi bir argüman değil. Ruslar savaş istemiyordu ve bence savaştan kaçınmak için mümkün olan her şeyi yaptılar. Sadece Amerikalıları kendileriyle oynamaya ikna edemediler. Amerikalılar ciddi bir şekilde müzakere etmeye isteksizdi. Nokta. Hikâyenin sonu bu.
Şimdi, bugün ne yapabiliriz? Aslında savaş başlamadan önceki halimize, hatta belki de savaş başladıktan kısa bir süre sonra, İstanbul’da müzakerelerin devam ettiği Mart 2022’deki halimize geri dönüp dönemeyeceğimizi soruyorsunuz. Bence anlamlı bir anlaşma yapabileceğimiz noktayı çoktan geçtik. Bence her şeyden önce, her iki taraf da kazanmaya o kadar kararlı ki, bu noktada anlamlı bir barış anlaşması için müzakere etmelerini hayal etmek zor. Her iki taraf da kazanabilir ve her iki taraf da kazanmaya kararlı, bu nedenle şu anda genel düzeyde bir anlaşmayı müzakere etmek bence mümkün değil.
Fakat detaylara indiğinizde, Rusların şu anda ele geçirdikleri bölgeyi ellerinde tutmaya kararlı olduklarını görüyorsunuz ve bence Ruslar daha fazla Ukrayna toprağını ele geçirmeye niyetliler. Ruslar Ukrayna’nın işlevsiz bir devletçik olarak kalmasını ve gelecekte hiçbir zaman NATO’nun yaşayabilir bir üyesi olamamasını sağlamak istiyorlar. Bence Rusların yapacağı şey Ukrayna topraklarının büyük bir bölümünü koparma ve Ukrayna’yı hem iktisadi hem de siyasi açıdan berbat bir durumda tutma yönünde büyük çaba sarf etmek olacaktır. Ukrayna ekonomisini boğmaya devam etmek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar zira Ukrayna’nın Batı ittifakının yaşayabilir bir üyesi olmasını istemiyorlar. Dolayısıyla Rusların ele geçirdikleri topraklardan vazgeçmeyi ve 2022 şubatında var olan sınırlara geri çekilmeyi kabul edecekleri fikri bence pek düşünülemez.
Şimdi, Ukrayna tarafsız bir devlet olursa, NATO’nun bir parçası olma arzusundan vazgeçerse bunu yapacaklarını söyleyebilirsiniz. Öncelikle, Ukrayna’nın yakın zamanda tarafsız bir devlet olmayı kabul edeceğini sanmıyorum. Bir tür güvenlik garantisi isteyecektir ve bu güvenlik garantisini sağlayabilecek tek ülke grubu NATO ülkeleridir. Dolayısıyla Ukrayna ile NATO arasındaki bağın tamamen koptuğunu görmek zor.
Dahası, Ruslar Ukrayna’nın bir gün “Biz tarafsızız” deyip ertesi gün fikir değiştirip Batı ile bir tür ittifak kurmasından endişe edecekler ve sonuçta Ruslar tüm bu topraklardan vazgeçmiş olacaklar ve Ukrayna artık tarafsız olmayacak. Dolayısıyla bence Rusya açısından mantıklı olan, Ukrayna’da çok sayıda bölgeyi ele geçirmek ve ülkeyi işlevsiz bir devletçiğe dönüştürmektir. Bunu söylemekten nefret ediyorum çünkü Ukrayna ve daha genel olarak uluslararası ilişkiler için çok karanlık bir gelecek tasvir ediyor ama bence burada yarattığımız karmaşa, burada yarattığımız felaket, kapsamı açısından küçümsenemez.
Aaron Maté: New York Times’ta NATO yetkililerinin hemen hemen aynı şeyi söyledikleri, politikalarının Rusya’yı savaşı sürdürmeye ve daha fazla toprak almaya teşvik ettiğini kabul ettikleri bir itiraf vardı. Size pasajı okuyacağım.
ABD’nin Ukrayna içinde Rusya ile herhangi bir toprak anlaşmasını reddetme politikasından ve ayrıca Ukrayna’nın NATO’ya katılması için açık kapı bırakma politikasından söz ediyorlar. New York Times şöyle diyor: “[…] Vilnius zirvesi [Litvanya’daki NATO zirvesi] sırasında bazı Amerikalı ve Avrupalı yetkililerin de kabul ettiği üzere bu tür taahhütler gerçek bir ateşkes ya da ateşkes müzakerelerine başlamayı daha da zorlaştırıyor. Savaş bittikten sonra Ukrayna’nın NATO’ya katılacağı vaatleri de Moskova’nın Ukrayna topraklarında tutunabilmesi ve çatışmayı canlı tutabilmesi için güçlü bir teşvik oluşturuyor.”
John Mearsheimer: Kesinlikle doğru. Ama bu durum şu soruyu gündeme getiriyor: Batılı liderler Ukrayna’yı ittifaka dahil etme politikasını neden değiştirmiyor?
Yani, tamamen haklılar ve bu savaşa neyin sebep olduğuna dönecek olursak, kanıtların da açıkça ortaya koyduğu üzere, bu savaşın başlıca sebebi Ukrayna’yı NATO’ya dahil etme fikrimiz. Şubat 2022’den önce bu politikadan vazgeçmiş olsaydık, muhtemelen bugün bir savaşımız olmayacaktı. Savaş başladıktan sonra da Ukrayna’yı NATO’ya sokma fikrini iki katına çıkardık. Bundan vazgeçmeyi reddettik. Ama sonuçta bu, Rusları bunun asla gerçekleşmemesini ya da gerçekleşse bile Ukrayna’nın işlevsiz bir devletçik olmasını sağlama konusunda daha fazla teşvik ediyor.
Yani biz, yani Batı, burada Rusları Ukrayna’yı yok etmeye teşvik etmekte kilit bir rol oynuyoruz. Bu bana ne stratejik açıdan ne de ahlaki açıdan kesinlikle mantıklı gelmiyor. Ukrayna’da meydana gelen ölüm ve yıkımı düşündüğünüzde, bunun kolayca önlenebileceğini düşünüyorsunuz. Tüm bunları düşünmek bile insanın midesini bulandırıyor.
Aaron Maté: Silahlar söz konusu olduğunda ABD’nin şu ana kadarki politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Biden yönetiminin bazı silahların Ukrayna’ya gitmeyeceğini açıkça söylediği ama daha sonra yumuşayıp bu silahları gönderdiği pek çok kez oldu ve şimdi F-16’lar bu listedeki sonuncu olacak gibi görünüyor. Buna karşın geçtiğimiz günlerde ABD Savunma İstihbarat Teşkilatından John Kirchhofer, Biden ve Blinken’in söylediklerinin aksine savaşın çıkmaza girdiğini söyledi. Ayrıca bu ağır silahların hiçbirinin Ukrayna’nın ilerlemesini sağlayacak bir fark yaratmayacağını dile getirdi: “Yani biraz çıkmaza girmiş durumdayız. Ukrayna’nın yazdan itibaren karşı taarruza geçmesiyle birlikte artan kazanımlar elde ettiğini görüyoruz ama örneğin Kırım’a doğru ilerlemelerine gerçekten yardımcı olacak bir şey görmedik. Benim için ilginç olan, Batı’nın bu savaşta Ukrayna’ya tedarik ettiği bazı mühimmatlara odaklanma eğiliminde olmamız ve bunların bazılarına kutsal kâseler gibi bakmamız. HIMARS’ı düşünürseniz, kesinlikle bazı sansasyonel taktiksel hadiselere yol açtı. Ardından Storm Shadow füzesinin de aynı şeyi yaptığını görüyorsunuz ve şimdi de çift amaçlı geliştirilmiş konvansiyonel mühimmatlardan ya da misket bombalarından bahsediyoruz. Ne yazık ki bunların hiçbiri Ukrayna’nın dört gözle beklediği kutsal kâse değil ve bence yakın vadede bundan daha fazlasını istemelerine neden olacak.”
Yani Savunma İstihbarat Teşkilatından birileri bunu itiraf ediyor. Fakat bu durum, daha önce masadan kaldırılmış olan ağır silah sistemlerini yavaşça damlatmaya devam eden Beyaz Saray’ın aklına girmiş gibi görünmüyor.
John Mearsheimer: Bence burada çaresiz olduğumuz konusunda hiçbir şüphe yok. “Çıkmaz” kelimesini kullandınız. Bir bakıma bu bir çıkmaz. Eğer her iki tarafın da ne kadar toprak ele geçirdiğine odaklanırsanız, bu bir çıkmaz gibi görünüyor. Ancak ben ele geçirilen toprakları bu savaşta neler olup bittiğinin temel göstergesi olarak görmüyorum.
Bunun gibi bir yıpratma savaşında kilit gösterge karşılıklı kayıp oranıdır. Dikkat etmeniz gereken şey budur. Her iki tarafın da askere alabileceği, orduya katabileceği kaç insan olduğuna odaklanmak ve sonra da kayıp değişim oranına odaklanmak durumundasınız. Ve bence karşılıklı kayıp oranı, Ukraynalılardan çok daha fazla insana sahip olan Rusların lehine. Bu Ukrayna için felaket bir durum. Bu, Ukrayna’nın bu savaşı kazanmasını neredeyse imkânsız hale getiriyor ve Rusların galip gelmesini muhtemel kılıyor.
Asıl soru şu: Eğer Batı tarafıysanız bu durumu nasıl düzeltirsiniz? Ukraynalıları savaşı halinde tutmak için ne yaparsınız? Burada Rusların müthiş bir sanayi üssüne sahip olduğunu ve çok sayıda askeri teçhizata —çok sayıda ağır teçhizat, çok sayıda top, çok sayıda tank— sahip olduklarını hatırlamak durumundasınız. Çok sayıda teçhizat üreten montaj hatları var. Ukraynalıların ise neredeyse hiç montaj hattı yok; silah konusunda tamamen Batı’ya bağımlılar.
O zaman soru şu oluyor: Ne verebiliriz? Ve elimizdekilerin gerçek sınırları var, değil mi? Onlara verecek daha fazla topumuz yok. Bu nedenle onlara misket bombaları vermemiz sürpriz değil. Son aylarda asıl ihtiyaçları olan şey obüsken onlara tank vermeyi vurgulamamız da şaşırtıcı değil. Gördüğünüz gibi, çok sayıda silah üretebilecek devasa bir sanayi üssüne sahip bir ülkeyle savaşa girdiğimiz ve müttefikimizin —bizim adımıza savaşan, savaş alanındaki kirli işleri yapan ülkenin— kendi silahı olmadığı için bizim tedarik etmemiz gerektiği için burada bir çıkmazdayız. Ve yine, onlara verebileceğimiz şeyler konusunda gerçek sınırlarımız var.
Onlara HIMARS füzeleri veriyoruz ve herkes bunun sihirli bir silah olduğunu, karşılıklı kayıp oranını düzelteceğini, Ukraynalıların savaş alanında galip gelmesine yardımcı olacağını söylüyor. Bu durumun böyle olmadığı kanıtlandı, değil mi? Sonra da onlara sofistike tanklar vermekten bahsetmeye başlıyoruz. Onlara Leopard 2’ler, Challenger’lar ya da başka bir şey gibi sofistike tanklar veriyoruz ve bunların sihirli silahlar olması lazım. Ve işe yaramıyorlar. Sonra dokuz tugayı eğitmekten ve Rus savunmasını delip geçebilecek bir Panzer Ormanı yaratmaktan, Almanların 1940’ta Fransızlara yaptığını Ruslara yapmaktan bahsediyoruz. Ve tabii ki bu yılın 4 Haziran’ında Ukraynalılar karşı taarruza geçtiler ve NATO tarafından eğitilmiş ve silahlandırılmış birliklerin çoğunu kullandılar ama işe yaramadı. Rus kuvvetlerinin temas hatlarına bile ulaşamadılar. Sonunda gri bölgede savaşmaya başladılar ve devasa kayıplar verdiler.
Peki, çözüm nedir? Onlara F-16’lar ve ATACMS [Ordu Taktik Füze Sistemleri, uzun menzilli güdümlü füzeler] vermeliyiz ve eğer bunları verirsek, bu ordular arasındaki güç dengesini tersine çevirecek, karşılıklı kayıp oranını tersine çevirecek ve Ukraynalılar savaş alanında galip gelecektir.
Bu boş bir hayal. Pentagon’da yaşamak için savaş üzerine çalışan insanların F-16’ların ya da ATACMS’lerin savaş alanındaki güç dengesini değiştireceğine kani olduklarına inanmak zor. Bunu büyük ölçüde yapıyorlar zira bir şeyler yapmak zorundayız ve sahiden de yapabileceğimiz tek şey bu. Bu yüzden pes edemeyiz, savaşta kalmalıyız, Ukraynalıları silahlandırmaya devam etmeliyiz. Buradaki tek oyun bu. Burada yaptığımız şey, onlara kamuoyuna açıklayabileceğimiz ve basının da tekrarlayabileceği silahlar vermek, bunların savaş kazandıran silahlar olduğunu ve Ukraynalılar bu silahları alıp nasıl kullanacaklarını öğrendiklerinde, F-162ları nasıl uçuracaklarını öğrendiklerinde, güç dengesinin düzeleceğini ve sonsuza kadar mutlu yaşayacağımızı söylemek.
Tekrar söylüyorum, böyle bir şey olmayacak. Ukraynalıların başı büyük belada. Onları felakete giden yola sürükledik ve şu anda bu durumu düzeltmek için yapabileceğimiz hiçbir şey yok.
Aaron Maté: Yeri gelmişken, 2015 yılında Batı’nın Ukrayna’yı felakete giden yola soktuğu ve size göre bunun sonucunda Ukrayna’nın mahvolacağı yönündeki meşhur uyarınızdan bahsedelim.
John Mearsheimer: Burada olan şey, Batı’nın Ukrayna’yı felakete giden yola sokması ve bunun sonucunda Ukrayna’nın mahvolmasıdır. Savunduğum politikanın, yani Ukrayna’yı tarafsız hale getirip iktisadi açıdan kalkındırmanın ve bir tarafta Rusya diğer tarafta NATO arasındaki rekabetten kurtarmanın Ukraynalıların başına gelebilecek en iyi şey olduğuna inanıyorum.
Aaron Maté: Bu 2015 yılında yaptığınız uyarıydı. Bu konuda neden bu kadar emindiniz? Bunun kaçınılmaz bir yol olduğuna sizi bu kadar emin kılan neydi?
John Mearsheimer: Kriz Şubat 2014’te ilk patlak verdiğinde bunun çok açık olduğunu düşünmüştüm. Krizin 22 Şubat 2014’te nasıl patlak verdiğini hatırlayın ve o tarihte Rusların NATO’daki Ukrayna’yı varoluşsal bir tehdit olarak gördükleri aşikardı. Bu konuda hiç tereddüt etmiyorlar. Dahası, Ukrayna’yı NATO’ya sokmaya çalışmakta ısrar edersek, ülkeyi Rusya’nın sınırlarında bir Batı siperi haline getirmeye çalışmakta ısrar edersek, Rusların Ukrayna’yı yok edecekleri, mahvedecekleri aşikârdı. Bunu o dönem açıkça belirttiler.
Peki, bu 2014’te oldu ve sonra 20142ten 2022’ye kadar, savaş patlak verdiğinde, krizden savaşa dönüştüğünde ne olduğuna bakarsanız, Ruslar NATO’daki Ukrayna’nın varoluşsal bir tehdit olduğunu her noktada açıkça ortaya koyuyor, peki biz ne yapıyoruz? Her seferinde iki katına çıkıyoruz. Ukrayna’yı NATO’ya dahil etmek için her yıl kendimizi daha güçlü bir şekilde adamaya devam ediyoruz. Benim en baştaki görüşüm bunun bir felakete yol açacağı yönündeydi.
Şimdi, pek çok insan benim görüşlerimi anormal olarak göstermeyi seviyor. Ben, benim gibi Jeffrey Sachs, Steve Cohen [Stephen F. Cohen] gibi bu tür argümanlar ileri süren bir avuç insandan biriyim. Fakat düşünecek olursanız, 1990’larda NATO’nun genişlemesi konusu tartışılırken ittifakın genişlemesinin felaketle sonuçlanacağını söyleyen çok sayıda önde gelen dış politika mensubu vardı. Bunlar arasında George Kennan, William Perry gibi isimler de vardı, ki Perry o dönemde Savunma Bakanıydı.
Aaron Maté: Söylediğine göre istifanın eşiğine gelmiş.
John Mearsheimer: Pardon?
Aaron Maté: NATO’nun genişlemesi meselesi yüzünden, Clinton NATO’yu genişlettiğinde istifanın eşiğine geldiğini söylemişti.
John Mearsheimer: Evet, bu kesinlikle doğru. Bu arada, o dönemde Pentagon içinde NATO’nun genişlemesine karşı yaygın bir muhalefet vardı. Ve tüm bunlar o insanların haklı olduğunu söylemek içindi.
En sevdiğim örneklerden biri de Angela Merkel. Nisan 2008’de Bükreş zirvesinde (Bükreş NATO zirvesi) Ukrayna’nın NATO’ya alınmasına karar verildiğinde Angela Merkel ve dönemin Fransa lideri olan Nicholas Sarkozy, Ukrayna’nın NATO’ya alınmasına şiddetle karşı çıktılar. İşte sorun o zaman başladı, Nisan 2008’de. Angela Merkel buna şiddetle karşı çıktı ve daha sonra karşı çıkmasının nedeninin Putin’in bunu bir savaş ilanı olarak yorumlayacağını anlaması olduğunu söyledi. Bunu bir düşünün. Angela Merkel 2008 yılında Ukrayna’nın —ve bu arada Gürcistan’ın— NATO’ya alınması fikrine karşı çıkmıştı. Karşı çıkmıştı çünkü Putin’in bunu bir savaş ilanı olarak yorumlayacağını anlamıştı. Dolayısıyla Jeff Sachs, Steve Cohen ve John Mearsheimer dışında NATO’yu doğuya doğru genişletmeye dönük bu haçlı seferinin felaketle sonuçlanacağını anlayan pek çok insan var.
Aaron Maté: Size kişisel bir soru sorayım. Çok iyi tanıdığım Steve Cohen ile arkadaştınız. O benim kahramanım ve arkadaşımdı. Merak ediyorum, bana öyle geliyor ki [2020’de] vefatından ve Ukrayna savaşının Rusya’nın işgali ile tırmanmasından bu yana, ABD akademisinde konuşmaya ve hâkim bakış açısına karşı çıkmaya istekli biri olarak onun Bir Numaralı Düşman yerini almalıydınız. Sadece buna katılıp katılmadığınızı ve bunun Stephen’a karşı daha fazla empati duymanızı sağlayıp sağlamadığını, sizin için nasıl bir şey olduğunu, tartışma alanını nasıl değerlendirdiğinizi ve daha önce konuştuğunuz tartışmalı konularla nasıl karşılaştırdığınızı merak ediyorum. İsrail lobisini çok eleştiriyorsunuz. Irak savaşına karşı konuştunuz, tüm bunlar bugün içinde bulunduğumuz iklimle nasıl karşılaştırılabilir?
John Mearsheimer: Bir dakikalığına Steve Cohen’den bahsetmek gerekirse, sanırım Steve benden önce bu konuda ön plandaydı. Krizin patlak verdiği 2014 yılından önce bu konuda ön plandaydı. Ben de ilk o zaman dahil olmuştum. Foreign Affairs’de 2014 yılında, o yılın şubat ayında patlak veren krizin Batı’nın suçu olduğunu söyleyen meşhur bir yazı yazdım ama Steve bu argümanı ben oyuna dahil olmadan önce ortaya atıyordu. Daha sonra o ve ben aynı tarafta olduğumuz ve aynı argümanı öne sürdüğümüz bir dizi farklı etkinliğe katıldık. Ve sonra, elbette, Steve vefat etti ve bu tartışmadaki varlığı kesinlikle çok özleniyor. Benim ve Jeff Sachs gibi insanların aslında Steve’in yerini aldığımızı ve onun uzun süredir yaptığı tartışmaları yaptığımızı söyleyebiliriz. Bence bunda çok fazla doğruluk payı var.
Bugün insanların benim ya da Jeff Sachs’ın ileri sürdüğü argümanları duymaya ne kadar açık olduğu sorunuza gelince, Steve’in hayattayken ileri sürdüğü argümanları bugün duymanın, örneğin 2003 yılında Irak savaşının gerçekleştiği döneme kıyasla daha zorlu olduğu konusunda hiç şüphe yok. Irak savaşına 2002’nin sonlarında ve savaşın başladığı Mart 2003’e kadar çok açık bir şekilde karşı çıktım. Ve o günlerde kamuoyu önünde savaşa karşı çıkmak zordu. Sesini duyurmak zordu ama bugün sesini duyurmak çok daha zor. Ortam çok daha Orwellvari.
Bu arada Aaron, hayattayken bu konular hakkında çok konuştuğum Steve’in bana birden fazla kez Soğuk Savaş döneminde, bazen Sovyet taraftarı ya da Sovyetlerin tutumuna sempati duyan biri olarak kategorize edilebilecek argümanlar ileri sürdüğünde, o zamanlar ana akım medyada, mesela New York Times gibi mecralarda duyulmanın 2014 ya da 2016’da New York Times’ta duyulmaktan çok daha kolay olduğunu söylediğini belirtmek isterim. Buradaki sessizlik konisi gerçekten oldukça dikkat çekici. Steve gibi insanların, Jeff Sachs gibi insanların ve benim gibi insanların ana akım medyanın dışında tutulma derecesi gerçekten epey dikkat çekici. Burada geleneksel bir bilgeliğimiz var ve ana akım basın, bu geleneksel bilgeliğe katılmayan insanların duyulmamasını ya da duyulsa bile argümanlarının saptırılmasını veya derhal karşı çıkılmasını sağlamak için piyasayı denetlemeye kararlı. Bu korkunç bir durum. Liberal bir demokraside hayatın böyle işlememesi gerekir. Akıllı politikalara sahip olmak istiyorsanız, bir fikirler pazarına sahip olmanız gerekir, zira gerçek şu ki hükümetler çoğu zaman aptalca şeyler yaparlar ya da o anda doğru gibi görünen ama felaketle sonuçlanacak politikalar izlerler ve bu politikalara katılmayan çok sayıda insanın, politika başlatılmadan önce ve başlatıldıktan sonra fikirlerini dile getirme fırsatına sahip olmasını istersiniz. Fakat günümüzde ve çağımızda bunu yapmak çok zor ve bu çok iç karartıcı ve üzücü.
Aaron Maté: Bugün savaş alanına geri dönecek olursak, yeni bir cephenin açılmasından endişe duyuyor musunuz? Son zamanlarda Rusya ve Polonya arasında bazı hararetli söylemler oldu, Putin Polonya’yı Belarus’a saldırmaması konusunda uyardı, Belarus şimdi Vagner askerlerine ev sahipliği yapıyor ve bazıları Ukrayna’ya geri dönmekten ya da belki Polonya ile yeni bir cephe açmaktan söz ediyor. Tüm bu açıklamalardan ne anlıyorsunuz ve bu yeni bir cephenin açılması tehdidi mi, yoksa abartılıyor mu?
John Mearsheimer: Bu muhtemel cephelerden sadece biri. Bir diğer cephe ise Karadeniz. Rusların şu anda Karadeniz’deki Ukrayna limanlarını abluka altına almaya doğru ilerlediği oldukça açık ve burada çatışma potansiyeli gerçek. Bir de Moldova meselesi var ve orada da olası bir çatışmadan bahsediliyor. Bir de Baltık Denizi var. Ruslar Baltık Denizi’ni fazlaca önemsiyorlar zira Kaliningrad’a ulaşabilmelerinin tek yolu bu. Rusya dışında Baltık Denizi’ni çevreleyen tüm ülkelere bakacak olursanız, İsveç ve Finlandiya’nın da ittifaka dahil olmasıyla artık tamamı NATO üyesi. Kuzey Kutbu’na bakacak olursanız, Kuzey Kutbu beni çok tedirgin ediyor. Kuzey Kutbu’nda fiziksel olarak yer alan sekiz ülke var. Bunlardan biri elbette Rusya. Diğer yedi ülke ise Finlandiya ve İsveç’in de ittifaka katılmasıyla NATO üyesi oldu. Buzların erimesi, suyun ve toprakların kontrolü ile ilgili her türlü sorunun gündeme gelmesiyle birlikte çatışma potansiyeli çok gerçek. Ruslar ve NATO birbirleriyle çarpışıyor.
Yani Kuzey Kutbu, Baltık Denizi, Moldova, Karadeniz ve bir de sizin dile getirdiğiniz ve şu anda en çok endişe yaratan konu var ki o da Polonya’nın özellikle Belarus ile savaşa girmesi. Polonya birliklerinin Batı Ukrayna’ya girmesi halinde ne olacağı sorusu da var. Elbette Belarus’un lideri [Aleksandr] Lukaşenko, bunun Belaruslular için kategorik olarak kabul edilemez olduğunu savundu, bu nedenle Polonya’nın batı Ukrayna’ya girdiği ve Belarusluların savaşa girdiği ve Rusların batı Ukrayna’da Polonyalılarla savaşa girdiği bir durum tahayyül edilebilir. Bunun muhtemel olduğunu söylemiyorum ama mümkün.
Polonya-Belarus sınırına bakarsanız, sizin de belirttiğiniz gibi, bu sınıra çok yakın Vagner kuvvetleri var ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde Polonyalılar Vagner kuvvetlerinin Polonya’ya karşı bir şey yapmadığından emin olmak için kendi kuvvetlerini harekete geçirdi. Yani Belarus-Polonya sınırında Vagner kuvvetleri ile Polonya kuvvetleri karşı karşıya gelmiş durumda. Bu iyi bir durum değil. Vagner kuvvetlerinin başındaki [Yevgeniy] Prigojin’in emir komuta zincirinin nasıl olduğunu kim bilebilir ki? Yani burada her türlü sorun potansiyeli var.
Genel olarak belirtmek istediğim husus, bir tarafta Ukrayna ve Batı, diğer tarafta Ruslar arasında anlamlı bir barış anlaşması yapamayacağımız. Umabileceğimiz en iyi şey soğuk bir barış ve Rusların sürekli olarak konumlarını iyileştirmek için fırsatlar aradığı, Ukraynalıların ve Batı’nın da sürekli olarak konumlarını iyileştirmek için fırsatlar aradığı soğuk bir barış. Her iki durumda da bu, diğer taraftan faydalanmak anlamına gelir. Her iki tarafın da bu şekilde hareket ettiği soğuk bir barışa girdiğinizde, tırmanma ve sıcak savaşa dönme potansiyeli büyüktür. Ve bunu az önce tartıştığımız savaşın patlak verebileceği farklı olası cepheler bağlamında düşünmek istersiniz. Dünyanın bu bölgesinde tırmanma konusunda çok fazla potansiyel var. Dolayısıyla bir tarafta Rusya, diğer tarafta Batı ve tabii ki Ukrayna arasındaki durumun uzun bir süre daha son derece tehlikeli olacağını düşünüyorum.
Aaron Maté: Son olarak Rusya, 2014’teki Kırım’a ek olarak işgal sırasında dört Ukrayna oblastını ilhak etti. Daha önce Rusya’nın daha fazla toprak almak istediğini düşündüğünüzden bahsetmiştiniz. Sizce Rusya saldırılarını nerede durdurmaktan memnun olur? Sizce bölgesel hırsları nerede sona erer?
John Mearsheimer: Peki Aaron, çok genel bir düzeyde, Rusların askeri olarak yapabildikleri takdirde toprak almak isteyeceklerini anlamanın önemli olduğunu düşünüyorum ve bunu göreceğiz. Eğer bunu askerî açıdan yapabilirlerse, içinde çok sayıda Rusça konuşan ve Rus azınlık olan bölgeleri almak isteyeceklerdir. Bu nedenle alabilirlerse Odessa’yı, Harkiv’i ve diğer iki oblastı da alacaklarını düşünüyorum. Ama Ukrayna’nın etnik Ukraynalıların yoğun olduğu bölgelerinden uzak duracaklarını düşünüyorum zira Rus işgaline karşı direniş çok büyük olacaktır. Bence Ukrayna’nın demografik yapısı Rusların ne kadar toprak alabileceğine sınır koyuyor.
Dahası, askeri kapasitelerinin Ukrayna’nın ne kadarını alabileceklerini sınırladığını düşünüyorum, Ukrayna’nın tamamını alabilecek askeri kapasiteye sahip değiller. Ve bence eğer dört oblastı alacaklarsa mevcut Rus ordusunun boyutunu artırmak zorunda kalacaklar. Buna şu anda kontrol ettikleri dört oblastın batısındaki Harkiv ve Odessa da dahil. Ama ben bu sekiz oblastı ve Kırım’ı almaya çalışacaklarını düşünüyorum. Bu sekiz oblastın dördünü halihazırda kontrol ediyorlar ve Kırım’ı da aldılar; bu da 2014 öncesinde Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 23’üne tekabül ediyor. Eğer şu anda ilhak ettikleri dört oblastın batısındaki dört oblastı daha alırlarsa, bu Ukrayna topraklarının yaklaşık yüzde 43’ünün Rusların eline geçmesi anlamına gelecektir. Ve bence bu durum Rusları, gerçekten işlevsiz bir devlet olan bir Ukrayna ile karşı karşıya bırakacaktır.
Muhtemel sonucun bu olduğunu söylemekten nefret ediyorum zira bu Ukrayna açısından çok korkunç bir netice, fakat dürüst olmak gerekirse bu savaşın gittiği yerin bu olduğunu düşünüyorum. Daha önce de söylediğim gibi, 2022 martında ya da kesinlikle 2022 şubatında savaş patlak vermeden önceki dönemde var olan, Rusların Ukrayna’nın tarafsızlığı karşılığında Ukrayna’dan çekildiği bir durumu hayal etmenin mümkün olduğu durumu çoktan geride bırakan Rusların artık sert oynadığını düşünüyorum. O günler geride kaldı ve sert oynayan bir Rusya, eğer yapabilirse daha fazla toprak ele geçirecek ve Ukrayna’yı mahvetmek için elinden gelen her şeyi yapacak bir Rusya’dır.
Aaron Maté: Bir soru daha, zira bu konuyu henüz tartışmadık ve bu varoluşsal bir konu ve nükleer tehdit. Rusya Dış ve Savunma Politikası Konseyinde akademisyen olan Sergey Karaganov adlı bir Rus’un yakın zamanda yazdığı bir makale vardı. Putin’e yakın olduğu söyleniyor. Bu makaleyi yakaladınız mı bilmiyorum ama temel olarak Rusya’nın daha kavgacı bir nükleer tavır benimsemesi gerektiğini, İlk Kullanım’ı benimsemesi gerektiğini ve hatta Batı’yı yeterince korkutmak için Ukrayna’da kullanmakla tehdit etmesi gerektiğini belirtmişti. Bu makaleyi okudunuz mu bilmiyorum ama okuduysanız ne anladınız? Ve genel manada nükleer tehdit, nükleer savaş tehdidi, bu savaşın kendisi söz konusu olduğunda hala bir olasılık olduğunu düşündüğünüz bir şey mi?
John Mearsheimer: Bence Ruslar kaybederse nükleer savaş büyük olasılık. Eğer Ruslar kaybederse Ukrayna ordusu doğu ve güney Ukrayna’da Rus kuvvetlerin yıpratırsa, yaptırımlar işe yararsa ve Ruslar büyük güçler safından atılmanın eşiğine gelirse bu durumda Rusların nükleer silahlara yönelmesi ve bu nükleer silahları Ukrayna’da kullanması muhtemeldir. NATO’ya karşı kullanmaya cesaret edemezler ama nükleer silahlara başvuracaklardır. Rusların kaybetmediği ve hatta kazandığı gerçeği göz önüne alındığında, nükleer savaş olasılığının büyük ölçüde azaldığını düşünüyorum. Bir an için masadan kalktığını söylemek istemiyorum ama Ruslar savaşın aşağı tarafında değil, yukarı tarafında olduğu sürece nükleer kullanım olasılığının çok düşük olduğunu düşünüyorum.
Karaganov’un makalesine gelince, ben bunu Rusların galip gelme ihtimalinin yüksek olduğunu ama benim kullandığım retoriği kullanırsak, bunun çirkin bir zafer olacağını söylemek için okudum. Bence Rusların mutlak bir zafer kazanmayacağını anlıyor. Tarafsız bir Ukrayna’ya sahip olamayacaklar ve Batı’nın geri adım attığı bir duruma düşmeyecekler. Bence Karaganov, Ruslar daha fazla toprak ele geçirse ve Ukrayna’yı işlevsiz bir devletçiğe dönüştürse bile, en iyi ihtimalle epey tehlikeli olacak soğuk bir barış elde edeceğinizi anlıyor. Substack makalemde bundan çirkin bir zafer olarak söz etmiştim. Ve bence temelde söylediği şey, bunun Ruslar için uzun vadede kabul edilebilir olmadığının açık olduğu. Rusya’nın uzun vadede bu koşullarda yaşamayı göze alıp alamayacağı net değil. Ve eğer Rusya nükleer silah kullanırsa, bu Batı’ya bir uyarı alarmı göndermenin bir yolu olabilir. Batı’ya geri çekilmeleri gerektiğini söylemenin bir yolu olabilir.
Başka bir deyişle Karaganov burada nükleer silahları zorlayıcı amaçlarla kullanmaktan bahsediyor. Batı’nın geri adım atmasını sağlamak, tavrını değiştirmesini ve bu çirkin zafere son vermesini sağlamak ve Rusların bir tür anlamlı zafer kazanmasına ve bir tür anlamlı barış anlaşması yapılmasına yardımcı olmasına imkân sağlamak amacıyla sınırlı nükleer kullanıma niyet gösteriyor. Bence haklı. Ruslar en iyi ihtimalle çirkin bir zafer kazanabilir. Bence bunu anlamak çok önemli. Bence oldukça doğru bir şekilde Rusların mutlak bir yenilgi almayacağını seziyor. Bu hikâyenin gerçek bir mutlu sonu yok, söylediği bu. Ve bunun muhtemelen kabul edilemez olduğunu ve soğuk barışın ötesine geçmenin bir yolunu bulmamız gerektiğini ve nükleer zorlamanın bunu yapmanın bir yolu olabileceğini söylüyor.
Şimdi, bu satması muhtemel bir argüman mı? Bence bunu söylemek imkânsız zira çirkin bir zaferin neye benzeyeceğini tam olarak bilmiyoruz, bu bir. İkincisi, gelecekte Rusya’da kimin kontrolü elinde tutacağını, bu çirkin zafer neredeyse tahammül edilemez hale geldiğinde Moskova’da kimin parmağının tetikte olacağını ve bu kişinin nükleer silah kullanmayı göze alacak kadar cesur olup olmayacağını kesinlikle bilmiyoruz.
Rusya tahammül edilemez bir durumda olduğu için birilerinin nükleer silah kullanmayı kabul etmesi mümkün mü? Evet, mümkün ama bu çirkin bir zafer ve kabul edilebilir bir şey değil. Bu mümkün. Bence Sergey Karaganov gibi birinin iktidarda olması ve nükleer silah kullanmayı düşünmesi gibi önemsiz olmayan bir ihtimal de var. Bunun olmayacağına bahse girerim ama kim emin olabilir ki? Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, geleceği tahmin etmek son derece zordur, özellikle de bu tür senaryolardan bahsediyorsanız. Ama bence burada olan da bu ve bu savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, başımızın ne kadar büyük bir belada olduğunu bir kez daha vurguluyor. Daha önce de söylediğim gibi, Ruslar kaybederse, yani savaşı ciddi bir şekilde kaybederlerse, nükleer kullanımın muhtemel olduğu yer burası olacaktır. Karaganov’un söylediği şu: kazansak bile bu çirkin bir zafer olacak ve yine de nükleer silah kullanmak zorunda kalabiliriz. Bunun bizi nereye götüreceğini düşünseniz iyi olur.
Bir de şu soru var: Ukrayna gerçekten kaybederse, Ukrayna ordusunun çatırdadığını varsayalım, yediği dayağın 1917 baharında Fransız ordusunun karşılaştığı gibi bir duruma yol açtığını varsayalım —bu Fransız ordusunun çatırdadığı, isyan ettiği zaman— bunun gerçekleştiğini ve Ukraynalıların kaçtığını varsayalım. Tekrar ediyorum, bunun olacağını söylemiyorum ama bu bir olasılık. NATO ne yapacak? Ukrayna’nın Ruslar tarafından savaş alanında ciddi bir şekilde yenilgiye uğratıldığı bir durumu kabullenecek miyiz? Ben bundan pek emin değilim. Ve bu koşullarda NATO’nun savaşa girmesi mümkün olabilir. Polonyalıların tek başlarına savaşa girmeleri gerektiğine karar vermeleri mümkün olabilir ve Polonyalılar donanımlı bir şekilde savaşa girdiklerinde, bu bizi savaşa sokabilir ve o zaman bir tarafta ABD’nin diğer tarafta Rusların yer aldığı büyük bir güç savaşına sahip olursunuz. Tekrar ediyorum, bunun muhtemel olduğunu söylemiyorum ama bu bir olasılık. Burada yaptığımız şey, bu savaşın zaman içinde nasıl sonuçlanabileceğine dair akla yatkın senaryolar üretmek. Ve ortaya çıkan senaryoların neredeyse tamamı mutsuz sonla bitiyor. Bu da 24 Şubat 2022’den önce bu çatışmayı çözmeye çalışmamakla ne kadar büyük bir hata yaptığımızı gösteriyor.
Aaron Maté: Sadece bu cevaba dayanarak bile son yazılarınızdan birine neden “Önümüzdeki Karanlık: Ukrayna Savaşı Nereye Gidiyor?” başlığını verdiğinizi anlayabiliyorum, epey yerinde. John Mearsheimer, bana konuk olduğunuz için çok teşekkür ederim.
John Mearsheimer: Benim için bir zevkti. Beni ağırladığın için teşekkürler Aaron.
Dünya Basını
Prof. Hudson: ABD’nin Körfez’deki seksen yıllık himaye devri resmen bitti

Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın yayınında Batı Asya’daki son askeri ve siyasi gelişmeleri kapsamlı biçimde değerlendirdi. Hudson, ABD’nin Körfez’deki tahliyeleri ile İsrail’in hava sahası ihlallerinin yaklaşan seçimler öncesinde İran’a yönelik yeni bir saldırı ihtimalini kuvvetlendirdiğini belirtti.
Batı Asya genelinde askeri hareketlilik tırmanırken, bölge ülkeleri arasındaki diplomatik temaslar ve sahadaki çatışmalar yeni bir evreye işaret ediyor.
Arizona Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları adlı yayınına katılarak Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Filistin kökenli bir tarihçi ve antropolog olan, Doğu Akdeniz ile Suriye üzerine kapsamlı araştırmalar yürüten Prof. Dr. Hudson, bölgenin fiili çatışmaların her an yeniden patlak verebileceği bir eşikte durduğunu belirtti. Bölgedeki mevcut askeri hareketliliği ele alan Hudson, “Şu dakika itibarıyla doğrudan ve yoğun bir çatışma yaşanmıyor olabilir ancak bugünkü olayları takip eden çok sayıda analist, yeniden başlayacak askeri eylemlerin eşiğinde olduğumuzu düşünüyor” dedi.
Sahadaki askeri faaliyetlerin endişe verici bir tablo çizdiğini kaydeden Hudson, farklı cephelerde eşzamanlı hareketlilik gözlendiğini aktardı. Hudson, “İsrail uçaklarının Suriye ve Irak hava sahasını ihlal ettiğini, hatta İran’a yönelik olası bir hava saldırısının parçası olarak gerekli görülen havada yakıt ikmali adımlarını attığını gördük; gerçi bu uçaklar daha sonra geri dönerek operasyonu tamamlamadı. Aynı zamanda son saatlerde, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz araçlarına dönük saldırıların çıkış noktalarından biri sayılabilecek, yoğun Beluç nüfusunun yaşadığı İran’ın kıyı kenti Sirik’e yönelik bir saldırı haberi aldık” değerlendirmesini yaptı.
Yemen ve Suudi Arabistan hattındaki gerilimin sürdüğünü belirten Hudson, Ensarullah hareketinin Suudi Arabistan’daki sivil hedeflere yöneldiğini ve son saatlerde Dammam’daki bir sivil havalimanına saldırı gerçekleştirildiğini ifade etti. Bölgenin bütününe bakıldığında Filistin’deki insani krizin derinleştiğine dikkat çeken tarihçi, Gazze Şeridi’nde ticari ve tarımsal ürünlerin raflara ulaşmasını engelleyen kuşatma taktiklerinin yeniden devreye sokulduğunu aktardı.
Gazze’de yaşanan son açlık safhasından sonra kısmi bir rahatlama sağlansa da sınırların gıda ve diğer temel insani mallara kapatılmasının bölge halkında büyük bir endişe yarattığını vurgulayan Hudson, bu durumun çarşı ve pazarlara doğrudan yansıdığını ifade etti. Hudson, aynı süreçte güney Lübnan ve Batı Şeria’daki saldırıların hız kazandığını, son saatlerde aralarında gazetecilerin de yer aldığı çok sayıda sivil unsurun hedef alındığını söyledi.
“Hem Netanyahu hem de Trump seçimleri kaybederlerse yalnızca makamlarını değil özgürlüklerini de yitirebilir”
Bölgedeki askeri tırmanışın siyasi takvimle doğrudan kesiştiğini vurgulayan Prof. Dr. Leila Hudson, hem İsrail’de hem de ABD’de yaklaşan seçimlerin karar vericiler üzerindeki baskıyı artırdığını belirtti. Lottaz’ın ABD’deki Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki dış politika sürekliliğine dair sorusunu yanıtlayan Hudson, meseleye yalnızca kurumsal gelenekler zaviyesinden bakmanın eksik kalacağını kaydetti.
Seçim süreçlerinde bireysel aktörlerin kendi kaderlerini kurtarma telaşına kapılabileceğini ifade eden Hudson, “Kuşbakışı veya son derece soyut bir düzlemden baktığınızda politikaların değişmeyeceği tespiti doğru gelebilir. Ancak karşınızda yalnızca kendi siyasi sistemlerindeki politikaların devamlılığını düşünen değil, kendi şahsi ikballerini gözeten Netanyahu ve Trump gibi gerçek aktörler ile onların yakın çevreleri var” diye konuştu.
Liderlerin şahsi gelecek kaygılarının bölgesel hesapları karmaşıklaştırdığını söyleyen Hudson, “Yaklaşan seçimlerde bir yenilgiye uğramaları halinde her iki aktörün de kaybedeceği çok şey bulunuyor. Yalnızca siyasi makamlarını değil, belki de özgürlüklerini ve bölgesel ile küresel meseleleri sevk ve idare ettikleri konumlarını kaybetme ihtimaliyle karşı karşıyalar. Bu vaziyet, bahsi geçen siyasi aktörleri çok daha öngörülemez kılıyor” dedi.
Siyaset bilimindeki klasik kavramlara atıfta bulunan Hudson, “Tel Aviv veya Washington’daki yerleşik siyasi kültürde hiçbir şeyin değişmeyeceği yönündeki o soyut bakış açısına karşın, Reagan dönemine kadar uzanan ‘ekim sürprizi’ klişesine kapımız hâlâ açık. ABD seçimlerinden önceki son haftalarda ve hemen öncesine denk gelen İsrail seçimleriyle birleştiğinde, son derece sorumsuz, gerilimi tırmandırıcı ve başka şartlar altında öngörülebilir olan durağan bir yapıda belirli etkileri tetiklemek üzere tasarlanmış tertipler görebilirsiniz” uyarısında bulundu.
Askeri uzmanların gün boyu sahadaki gelişmeleri tartıştığını hatırlatan Hudson, İsrail’in Suriye hava sahası üzerindeki manevralarının ve blöflerinin, yaklaşan sandık süreci öncesinde İran’a yönelik bir saldırı işareti taşıyabileceğini dile getirdi. Böyle bir askeri hamlenin, ABD yönetimini seçim öncesinde veya ara seçimlerin hemen ardından İran’a karşı saldırıya dahil etmeyi hedefleyebileceğini sözlerine ekledi.
Bölgeden gelen bir diğer önemli işaretin diplomatik tahliyeler olduğunu bildiren Hudson, “Şu anda gördüğümüz çok önemli bir başka gelişme daha var, o da ABD’nin Körfez ülkelerindeki diplomatik personelini tahliye etmesi kararıdır. Bu emir son birkaç saat içinde geldi. Aileleri bölgeden çıkardıklarında ve kalan Körfez üslerindeki hava unsurlarının bir kısmını tahliye ettiklerinde, bu durum çok daha sıcak ve doğrudan bir askeri harekatın yolda olduğuna işaret sayılabilir” dedi.
“İranlılar tüm dünyaya son derece stratejik, rasyonel, doğrudan ve ölçülü olduklarını gösterdi”
Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tahran yönetiminin geçmişteki çatışmalarda sergilediği tutuma ve doğrudan çatışmadan kaçınma eğilimine ilişkin sorusunu yanıtlayan Hudson, İran’ın askeri ve kurumsal yapısının dışarıdan görünenin aksine yüksek bir disipline dayandığını belirtti. Tahran’ın stratejik reflekslerini değerlendiren Hudson, “Bu talihsiz ve son derece tehlikeli gelişmeleri izleyen bütün ciddi gözlemciler, İran’ın son derece stratejik, taktiksel ve büyük bir stratejik dönüşümde asla ilk hamleyi yapan taraf olmamayı içeren teşkilatlanma ve disiplininden önemli dersler çıkardı” ifadelerini kullandı.
Bu yaklaşımın olası bir saldırıya karşı sessiz kalınacağı anlamına gelmediğini kaydeden Hudson, “Bu ölçülü tutum, bundan sonraki süreçte çok ciddi ve kitlesel bir yanıt verilmeyeceği anlamına gelmiyor. Hatta bazı uzmanlar, gelişen bir ABD veya İsrail saldırısı bağlamında Tahran’ın önleyici bir saldırı gerçekleştirmesinin dahi ihtimal dışı olmadığını söylüyor” dedi.
Hudson, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü: “İranlılar eylemlerinin sırası ve zamanlaması bakımından öngörülebilir, stratejik, rasyonel, doğrudan ve ölçülü olduklarını bütün dünyaya fiilen gösterdi. Bölgedeki diğer aktörlerin de aynı stratejik disiplini korumaya çalıştığını düşünüyorum. ABD ve İsrail tarafında aktörlerin tamamen öngörülemez olduğu, yaklaşan seçimlerin çözüp çözemeyeceği belirsiz olan parçalanmış siyasi sistemlerin içinde yer aldığı böylesine istikrarsız bir ortamda, bölgesel güçler erken bir askeri angajmana girmemeye gayret ediyor.”
Washington’daki karar alma mekanizmasındaki çözülmelere işaret eden Hudson, dönemin yönetim kadrosundaki zafiyetlerin altını çizdi. Hudson, “Başkomutan sıfatını taşıyan bir başkanın etrafında, tamamen yozlaşmış dalkavuklardan oluşan bir güruh yer alıyor; aynı zamanda kendi hükümetinin sonuyla karşı karşıya kalan çaresiz Netanyahu tarafından yönlendirilme ihtimali bulunuyor” eleştirisini getirdi.
Bu süreçte Moskova hattındaki diplomasinin de canlandığını belirten Hudson, Rusya ve Ukrayna geriliminin son günlerdeki seyrine bağlı olarak baş döndürücü bir diplomasi trafiği yaşandığını söyledi. Donald Trump’ın yakın çevresinde yer alan emlak yatırımcısı Steven Witkoff’un Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geldiğini, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un ise Tahran’da İran Cumhurbaşkanı ile temaslarda bulunduğunu aktardı.
Trump’ın danışman kadrosu içinde farklı bir kanadı temsil eden Tom Barrack’ın temaslarına da değinen Hudson, “Tom Barrack, Katar ve Suriye hattında temaslar yürüten, farklı bir anlayışı temsil eden bir isim. Kendisi Lübnan kökenli, fazlasıyla Amerikalılaşmış bir milyarder. Kendisinin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı nostaljik bir sempatisi olduğu aktarılıyor ve Witkoff ile Kushner tarafından yürütülen çizgiye kıyasla biraz daha incelikli bir diplomasiyi temsil ediyor. Mevcut dönem, yönetimin farklı parçalarının birbiriyle yarışan gündemlerini açığa vurabilir” dedi.
“Yemen’deki terlikli askerlerin hafif donanımı geniş bir yerel direniş kapasitesini yansıtıyor”
Savaşın askeri örgütlenme biçimlerine odaklanan Prof. Dr. Leila Hudson, ABD ile müttefiklerinin merkezi ve son derece maliyetli komuta yapılarıyla bölgedeki asimetrik güçlerin esnek modellerini karşılaştırdı. İsrail’in hedef gözeterek üst düzey komuta kademesini ortadan kaldırma taktiğine değinen Hudson, bu yöntemin tabandaki askeri işleyişi durduramadığını savundu.
İran’ın savaşa hazırlık safhasında karar alma yetkilerini yerel birimlere dağıttığını ifade eden Hudson, “Savaşın ilk günlerinde ve sonrasında gördüğümüz o acımasız lider kadrosunu yok etme stratejisinin ardından, İran’daki yönetim yapılarının nasıl evrildiğini anlamaya çalışıyoruz. İran, karar alma gücünü farklı kurumlara, ordunun çeşitli kollarına ve vilayetlere dağıtarak yetkiyi yerel düzeye devretti” açıklamasında bulundu.
Sosyal medyada yayılan spekülasyonlara da değinen Hudson, “Sosyal medyada, yaklaşan seçimler öncesinde İran’a bir saldırı yapılabileceği beklentisiyle ‘ölü el’ adı verilen stratejinin yürürlüğe girdiğine dair bazı iddialar gördüm. Sovyetler Birliği ve Rusya kökenli bu doktrin, tepe kademedeki kayıplara karşı karar alma mekanizmasının doğrudan en alt operasyonel birimlere bırakılmasını öngörür. Bu paylaşımların gerçeği yansıtmadığını veya asılsız olduğunu düşünsem de bölgedeki gerilimin boyutunu göstermesi açısından çarpıcıdır” dedi.
Benzer bir yapının Yemen’deki Ensarullah hareketinde de gözlemlendiğini ifade eden Hudson, askeri piramidin basıklaştırılmasının çatışma dinamiğini kökten değiştirdiğini söyledi. Hudson, “Yemen’deki askeri manzaraya baktığınızda pikap sürüleri, hafif piyade silahları, ucuz insansız hava araçları ve füzeler görüyorsunuz. Amerikan standartlarına göre son derece yetersiz teçhizata sahip yerel güçlerin geniş tecrübesi ve kabiliyeti dikkat çekiyor. Hiçbir pahalı kişisel donanıma sahip olmayan Ensarullah’ın terlikli askerleri, geniş bir direniş ve taarruz kapasitesini temsil ediyor” dedi.
Maliyet farklarının küresel güçler aleyhine işlediğini belirten Hudson, “ABD’nin ve küresel aktörlerin yatırım yaptığı aşırı pahalı, üretimi yavaş ve sınırlı askeri kapasitenin tam zıddı bir durumla karşı karşıyayız. Değeri 20 bin ila 50 bin dolar olan insansız hava araçlarını düşürmek için her geçen gün azalan milyonlarca dolarlık önleme füzelerini harcamak zorunda kaldığınızda ve karşınızda araziyi çok iyi bilen sınırsız bir insan kaynağı yer aldığında, askeri uzmanlığı parayla satın alamazsınız” şeklinde konuştu.
Hudson, ABD Savunma Bakanlığı yönetiminin liyakatten uzaklaştığını belirterek, “Deneyimli askeri kadroların dışlanarak yerlerine itaatkar personelin getirilmesi, Amerikan ordusunun gücüne telafisi güç zararlar veriyor” eleştirisini yöneltti.
“Tom Barrack Körfez’de seksen yıllık petrol karşılığı güvenlik çağının kapandığını duyurdu”
Yemen’deki çatışma alanında Ensarullah güçlerinin teslim olan savaşçılara af tanımasını ve Aden limanına doğru ilerlemesini değerlendiren Hudson, gerilla savaşının doğasının süper güçlerin ağır ve hantal askeri yapısıyla bastırılamayacağını belirtti. Vekalet savaşlarının ve paralı askerlerin sahada uzun süre varlık gösteremeyeceğini dile getiren Hudson, genel güvenlik şemsiyesinin artık çöktüğünü ifade etti.
ABD’nin bölgedeki himaye döneminin sona erdiğini kaydeden Hudson, “Tom Barrack geçtiğimiz günlerde Katar’da çok çarpıcı bir açıklamada bulundu ve ABD’nin artık Ortadoğu’daki nüfuz alanını bu stratejik felakete yol açan savaş öncesindeki güvenlik şemsiyesiyle koruyamayacağını açıkça söyledi. Barrack, seksen yıllık Amerikan petrol karşılığı güvenlik himayesi çağının resmen kapandığını ilan etti” dedi.
Bu açıklamanın Körfez başkentlerinde derin sarsıntılar yarattığını bildiren Hudson, “Bu ilan, Suud Hanedanı’nda, Suudi Arabistan’da ve diğer Körfez emirliklerinde güçlü yankılar uyandırdı. Batı Asya’daki yerel aktörler sahadaki dengeleri dışarıdan bakan analistlerden çok daha net seziyor. Savaş alanında rasyonel davranan, stratejik zekaya sahip ve kademeli kazanımlar elde eden kazananların safında yer almak istiyorlar” değerlendirmesini yaptı.
Bölge ülkelerinin güvenebilecekleri ortaklar aradığını ifade eden Hudson, “Kültüre ve sahaya daha yakın, yerel himaye ve ittifak ilişkileri kurabilen unsurlara yöneliyorlar. ABD’nin seksen yıllık hegemonyasını arkasında potansiyel bir kaos bırakarak geri çekmesiyle birlikte oyunun kuralı artık tamamen değişti” dedi.
Körfez ülkeleri ile İran arasındaki yakınlaşma emarelerine değinen Hudson, ABD’nin bölgeden çekildiği bir tabloda komşuluk gerçeğinin belirleyici olacağını söyledi. Tarihçi, “Körfez ülkeleri her zaman İran’ın hemen yanı başında kalacak. İster gerçek bir yakınlık olsun ister coğrafi zorunluluk, oyunun adı artık geri çekilen güvenilmez bir süper güce tamamen bağımlı kalmamak ve ittifakları çeşitlendirmektir” tespitinde bulundu.
Neomuhafazakar çevrelerin ve İsrail’in Sünni-Şii kutuplaşmasını körüklemek istediğini aktaran Hudson, bölgenin ihtiyacının sükunet olduğunu kaydetti. Hudson, “İsrail ve neomuhafazakarlar kavraması kolay olan mezhep ayrılığını öne çıkarmayı amaçlıyor. Oysa Katar ile İran arasında veya Suriye ile Tahran arasında sahne arkasında yürütülecek sessiz ekonomik ve diplomatik ortaklıklar, gösterişten uzak ama bölgenin yeni güvenlik mimarisi için hayati önemdedir” görüşünü dile getirdi.
“Tahran’daki kitlesel cenaze töreni coğrafya ve ortak İslam mirasının gerektirdiği bir diplomasiydi”
İran’da yaşanan lider kayıplarının ardından düzenlenen kitlesel törenlerin sembolik ve siyasi anlamına dikkat çeken Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın sorusu üzerine Şii kültüründeki matem ve adalet arayışının diplomasiye nasıl yansıdığını anlattı.
Şii geleneğinde haksızlığa karşı direniş ve şehadet algısının köklü bir geçmişe dayandığını belirten Hudson, “Tahran’daki o muazzam cenaze töreni son derece sembolik ve derin anlamlar taşıyordu. Şii kültüründe adaletsiz bir saldırının kurbanları için tutulan toplumsal yas ve şehadet anlayışı oldukça gelişmiştir. Minab’daki ilkokulun vurulması ve lider kadroya yönelik suikastlar, İran halkında derin bir manevi acı ve adalet hissi uyandırdı” dedi.
Tahran yönetiminin bu atmosferi bölgesel bir diplomatik kabul platformuna dönüştürdüğünü vurgulayan Hudson, “İran liderliği geniş katılımlı bölgesel bir cenaze kabulü organize etti. Bölge ülkeleri, ilişkilerinin yakınlık derecesine göre farklı düzeylerde heyetler gönderdi. Taziye için yaklaşan çoğunluğu Müslüman her ülke temsilcisine, o ülkeyle olan ilişkiyi niteleyen özel Kuran ayetleri eşlik etti. Kimi ayetler gerçek ittifakları överken, kimileri ikiyüzlülüğe dair örtülü mesajlar veriyordu” bilgisini paylaştı.
Törenin son derece incelikli bir siyasi mesaj barındırdığını kaydeden Hudson, “Muazzam şekilde kurgulanmış, örtülü ve derin anlamlara sahip bir ritüel izledik. Coğrafyanın ve müşterek İslami mirasın, şu ya da bu düzeyde ilişki kurmayı zorunlu kıldığını gösterdi. Bu ilişkiler büyük askeri ortaklıklar şeklinde olmak zorunda değil; sahne arkasında filizlenen çok katmanlı temaslar şeklinde ilerliyor” dedi.
Suriye’deki yeni yönetimin de benzer bir denge arayışında olduğunu belirten Hudson, Şam’daki Ahmet eş-Şara yönetiminin karşı karşıya olduğu zorluklara değindi. Esad yönetiminin çöküşünün üzerinden yaklaşık iki yıl geçtiğini hatırlatan Hudson, ülkede büyük bir yoksulluk yaşandığını, beklenen yabancı yatırımların gelmediğini ve akaryakıt fiyatları ile tedarik sorunlarının toplumsal gerilimi artırdığını bildirdi.
Suriye yönetiminin bölgesel çatışmalara dahil olmaktan kaçındığını söyleyen Hudson, “Ahmet eş-Şara güçlerinin Hizbullah’a karşı yönlendirilmesi veya Suudi Arabistan’a Ensarullah ile savaşması için askeri destek göndermesi yönünde teoriler üretilmişti. Neyse ki Suriye ordusunun tükenmişliği ve mali yetersizliklerin yanı sıra stratejik bir basiretle bu maceralara girişilmedi. Şam yönetimi, İran ile olan iletişim kanallarını gelecekteki stratejik ekonomik ortaklıklar için açık tutmayı sürdürüyor” değerlendirmesini yaptı.
Irak ve Afganistan sınırlarında da hareketlilik yaşandığını belirten Hudson, son saatlerde her iki ülkenin de İran sınırlarını kapattığına dair haberlerin geldiğini hatırlatarak, bu adımların bölgesel tansiyonu yükselttiğini ve dış müdahalelerin yerel dengeleri sarsabileceğini ifade etti.
“Netanyahu’nun çizdiği mavi altıgen haritası Amerikan üsler zincirini taklit eden bir zihniyettir”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun kamuoyuna sunduğu renkli Ortadoğu haritasını eleştiren Prof. Dr. Leila Hudson, bu tasarımın işgal ve nüfuz hedeflerini yansıttığını dile getirdi.
Haritanın ayrıntılarını aktaran Hudson, “Netanyahu’nun panik ve suçluluk psikolojisi içinde sunduğu haritada maviye boyanan alanlar, İsrail eksenli bir altıgeni temsil ediyor. Bu alanlar Birleşik Arap Emirlikleri’ni, Yemen’in güneyindeki ayrılıkçı bölgeyi, Somaliland’i, Etiyopya ve Eritre’yi, Libya’daki BAE yanlısı güçleri ve Sudan’da katliamlar yapan Hızlı Destek Kuvvetleri’ni kapsıyor. Netanyahu bu küçük, zengin ve askeri olarak donatılmış cepleri ‘küçük Isparta’ mantığıyla bir araya getirmeye çalışıyor” dedi.
Bu yaklaşımın çekilmekte olan Amerikan askeri modeline benzediğini vurgulayan Hudson, “Geniş bir toprak hakimiyeti kurmak yerine, büyük sermaye akışlarıyla beslenen küçük, kontrol edilebilir ve ileri derecede askerileştirilmiş alanlardan oluşan bir takımada zihniyeti bu. ABD’nin bugün tahliye edilmekte olan binlerce üssünün oluşturduğu sistemin bir kopyasıdır ve nihayetinde ‘Büyük İsrail’ projesinin zeminini oluşturmayı hedeflemektedir” diye konuştu.
Netanyahu’nun haritasındaki yeşil alanların ise Pakistan’dan Türkiye’ye, Suudi Arabistan’dan Mısır’a uzanan “Sünni elması” olarak tanımlandığını aktaran Hudson, bu kurgunun mezhep çatışmalarını yeniden alevlendirmeyi amaçladığını söyledi.
İsrail’in sadece Gazze’de değil, işgal altındaki Batı Şeria, güney Lübnan ve Suriye’de de sistematik bir yıkım yürüttüğünü belirten Hudson, “Güney Lübnan’da annemin babasının doğduğu köy de dahil olmak üzere yerleşim yerlerini haritadan siliyorlar. Batı Şeria’da tarım alanlarını, zeytinlikleri ve doğayı katlediyorlar. Gerçeklerin duyulmasını engellemek için Batılı gazetecileri hedef alıyorlar” ifadelerini kullandı.
İsrail’in Suriye sınırında yüksek teknolojiye dayalı yeni bir işgal düzeni kurmaya çalıştığını dile getiren Hudson, “Suriye’nin güneyinde sensörler, gözetleme sistemleri, robotlar ve insansız hava araçlarıyla donatılmış yüksek teknolojili bir ‘akıllı sınır’ inşa etmeyi planlıyorlar. Eski beton duvarların ötesinde, gelişmiş teknolojileri sahada kalıcı hale getirmeye çalışıyorlar” dedi.
Bölgenin geleceğinin aktörlerin sergileyeceği sağduyuya bağlı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Leila Hudson, “Amerikan imparatorluğunun bölgeden düzenli bir şekilde çekilmesini sağlayacak en istikrarlı şart, Batı Asya, Kuzey Afrika ve Doğu Afrika’daki mümkün olduğunca çok aktörün stratejik disiplin göstermesidir. İsrailliler ve Amerikalılar gerilimi tırmandırma yolunu seçebilir; ancak diğer tüm bölgesel güçlerin itidal içinde kalarak Tahran’ın vereceği yanıtı beklemesi ve mezhep tuzaklarına düşmemesi hayati önem taşıyor” sözleriyle konuşmasını tamamladı.
Dünya Basını
Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.
ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.
Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.
Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.
“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”
Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.
West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.
“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”
Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.
Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.
İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”
Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.
Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.
Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.
Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.
“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”
Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.
Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.
Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.
Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.
“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”
Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.
Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.
Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.
Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.
Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.
“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”
Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.
Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.
Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.
“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”
Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.
West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.
Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.
West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.
Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.
“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”
Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.
Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.
Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.
Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.
West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.
Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.
“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.
West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.
Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.
West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.
“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”
Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.
Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.
Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.
Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.
“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”
Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.
Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.
Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.
Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.
“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”
Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.
Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.
Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.
Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.
“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”
Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.
Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.
Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.
West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.
“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”
Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.
Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.
Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.
West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.
“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”
Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.
West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.
Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.
“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”
2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.
Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.
Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.
Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.
“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”
Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.
Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.
Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.
Dünya Basını
Prof. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor

Ekonomist Prof. Richard Wolff, Batı dünyasının üç asırlık küresel sömürgeci hakimiyetinin sonuna geldiğini ve egemen sınıfların bu gerçeği inkar ederek iç baskıyı artırdığını belirtti. ABD’nin aynı anda üç savaş cephesine sürüklendiğini kaydeden Wolff, nükleer kıyamet göze alınmadıkça Rusya ve Çin destekli İran ittifakının askeri yollarla mağlup edilemeyeceğini vurguladı.
Batı dünyasında derinleşen ekonomik daralma, sokaklara taşan toplumsal öfke ve uluslararası arenadaki hegemonya kaybı, sistemik bir krizin göstergeleri olarak değerlendiriliyor.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Ekonomi Emekli Profesörü ve New York New School Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Prof. Richard Wolff, Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programında konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Wolff, ABD ve Avrupa’nın içinde bulunduğu çalkantıyı yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanmalarla açıklamanın yetersiz kalacağını belirtti. Yaşananların, Batı merkezli üç yüz yıllık sömürgecilik ve kapitalist dünya pazarı hakimiyetinin nihai tükeniş aşaması olduğunu vurgulayan ekonomist, egemen sınıfların gerçekliği inkar ederek hem içeride baskıyı artırdığını hem de dışarıda kaybedilmiş savaşlara sarıldığını dile getirdi.
Programın açılışında Prof. Glenn Diesen, küresel tahakkümü sürdürmenin maliyetinin içerideki refah, güvenlik ve demokratik denetim talepleriyle çatıştığını belirtti.
Diesen, “İmparatorluk gücü zayıfladığında geçmişte yönetilebilen tüm bu ekonomik, siyasi ve toplumsal çelişkiler yüzeye çıkıyor; hem ABD’de hem de Avrupa’da siyasi meşruiyet krizine, artan eşitsizliğe ve huzursuzluğa tanık oluyoruz” sözleriyle tartışmanın çerçevesini çizdi.
Diesen’ın bu tespitlerine katılan Prof. Richard Wolff, tablonun büyüklüğünü üç asırlık tarihsel bir kesitle özetledi. Wolff, 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda inşa edilen ve bizzat Karl Marx’ın kapitalizmin feodalizm karşısındaki ilerici kazanımı olarak nitelediği birleşik dünya pazarının sonuna gelindiğini söyledi.
Avrupalı güçlerin kurdukları bu küresel ekonominin zengin merkezine kendilerini yerleştirdiklerini hatırlatan Wolff, dünyanın geri kalanının yalnızca hammadde, gıda ve ucuz iş gücü kaynağı olarak görüldüğünü vurguladı. Bugün Avrupa’da yükselen krizin faturasının göçmenlere kesilmesini sert bir dille eleştiren Wolff, bu yaklaşımı iktidarların sorumluluktan kaçma refleksi şeklinde değerlendirdi.
Sömürgeci geçmişin yarattığı tarihsel adaletsizliğe dikkat çeken Wolff, “Avrupa ve ABD’nin uyguladığı sömürgecilik, dünyanın geri kalanını sorunlarını çözmek için zenginliğin götürüldüğü yere taşınmayı düşünmeye sevk etti. Şimdi bu, bizim zenginliğimizden pay almak istemeleri gerekçesiyle onlara karşı çirkin bir davranış olarak görülüyor; tarihçiler gelecekte bu kibirli tutuma ve en sıradan gerekçelerle kendilerini aklamaya çalışan liderlere hayretle bakacak” ifadelerini kullandı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel hakimiyetin el değiştirdiğini kaydeden Wolff, iki büyük savaşın Avrupalı güçleri tükettiğini ifade etti. Bu süreçte sömürge imparatorluklarının mirasçısı haline gelen ABD’nin tek kutuplu bir dünya imparatorluğu kurduğunu hatırlatan Wolff, Washington’ın yüzyıllar boyunca biriken Avrupa merkezli mirası devraldığını ve bunun rantını yediğini belirtti.
Daha önce krizlerin imparatorluk zenginliğini ilk kaybeden Avrupa’da çok daha sert ve hızlı patlak vereceğini düşündüğünü söyleyen Wolff, bu öngörüsünü gözden geçirmek zorunda kaldığını anlattı. Küresel sömürgecilik karşıtı dalganın nihai hedefinde tek kutuplu simge olan ABD’nin yer aldığını belirten Wolff, buna karşın Avrupa’daki çözülmenin beklenenden çok daha dramatik ilerlediğini aktardı.
“Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor”
Avrupa sokaklarındaki huzursuzluğun temel nedenlerine değinen Wolff; Fransa, Belçika, İspanya ve İtalya’da yükselen eylemlerin ekonomik kökenlerine işaret etti. İspanya’da meselenin yüksek kiralar ve barınma krizi etrafında şekillendiğini, benzer sıkıntıların tüm kıtaya yayıldığını bildiren ekonomist, eylemcilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanmasını reddetti.
Asıl şiddet kaynağının yönetimler olduğunu söyleyen Wolff, “Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor. Ukrayna’da Rusya ile çatışmaya giriyorlar ve Rusya’ya karşı sergilenen bu saldırgan tutumla meşrulaştırılan yeniden silahlanmayı finanse etmek için iç harcamaları acımasızca kesiyorlar” şeklinde konuştu.
Rusya tehdidinin Batı televizyonları için kurgulanmış bir histeri olduğunu kaydeden Wolff, halkın bu çelişkiyi net biçimde gördüğünü anlattı. Fransa’da greve giden öğretmenlerin sınıflardaki fareleri protesto ettiğini, emekli olan veya ayrılan öğretmenlerin yerine yenilerinin atanmadığını ve öğrenci-öğretmen oranının feci düzeylere gerilediğini hatırlattı.
Eğitimdeki yetersiz fonlama sorununun İngiltere başta olmak üzere bütün kıtada yaşandığını bildiren Wolff, patlamanın ilk olarak Fransa’da yaşanmasının bir gelenek olduğunu söyledi. Fransız halkının devrimci geçmişine değinen Wolff, “Onları bekletirseniz delirtici bir sabırla beklerler, ama bekleyiş bittiğinde doğrudan sokağa çıkarlar” dedi.
Tarihsel dönüşümlerin aniden hızlandığını vurgulayan Wolff, Vladimir Lenin’e atfedilen ünlü söze atıfta bulundu. Yıllarca hiçbir şeyin değişmediği dönemlerin ardından onlarca yılın birkaç haftaya sığdığı anların yaşandığını belirten Wolff, Fransa’daki öfkenin uzun süredir biriktiğini ve geri adım atmayacağını söyledi.
Fransız polisinin sokaktaki sert tutumunu ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza dairesinin yabancılara yönelik operasyonlarına benzeten Wolff, erken aşamada aşırı güç kullanarak toplumu sindirme taktiğinin her zaman işe yaramayacağını bildirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un halkın taleplerine karşı yalnızca boş söylemler ürettiğini aktardı.
Macron yönetiminin eğitim harcamaları ve bütçe konusundaki somut önerilere sokağa çıkma yasaklarıyla yanıt verdiğini belirten Wolff, “Gözaltına alınanların büyük kısmı reşit bile değil, fiilen çocuk yaştalar. Çocukları dövüyor, göçmenleri suçluyor ve taleplere yanıt vermeyi reddediyorlar; bu, iflas etmiş bir hükümetin tanımıdır” değerlendirmesinde bulundu.
ABD ile Fransa arasındaki sınıf mücadelesi reflekslerini de kıyaslayan Wolff, Birleşik Otomotiv İşçileri sendikası lideri Shawn Fain’in genel grev çağrısı yaptığını ancak bu grev için 1 Mayıs 2028 tarihini hedeflediğini belirtti. Fransa’da ise genel grev kararının birkaç hafta içinde uygulamaya konulduğuna işaret eden ekonomist, iki ülke arasındaki örgütlenme ve siyasi eylem bilinci farkının altını çizdi.
“Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir”
Prof. Glenn Diesen’ın Batılı liderlerin bu istisnacılık çağının sona erdiğini anlayıp anlamadıkları yönündeki sorusunu yanıtlayan Wolff, egemen sınıfların tam bir bilişsel inkar içinde yüzdüğünü belirtti. Günümüz siyasetinin geçmişe sığınan tuhaf bir nostaljiye teslim olduğunu kaydetti.
Batı’da Rusya’ya karşı akıl dışı bir histeri yaşandığını ifade eden Wolff, “Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir. Rusya’da 1989’dan beri yaşanan her şeye rağmen, Vladimir Putin sanki reenkarne olmuş Jozef Stalin’miş ve Rusya Sovyetler Birliği’nden bile daha saldırganca Avrupa’yı tehdit ediyormuş gibi tuhaf bir mantık yürütüyorlar” dedi.
Bu nostaljik yanılsamanın yalnızca Avrupa ile sınırlı olmadığını, ABD’de Donald Trump’ın ülkenin mutlak küresel hakimiyete sahip olduğu 1980’lerin karikatüründe yaşadığını aktardı. Demokrat Parti’nin de farksız bir çizgide yer aldığını belirten Wolff, tanınmış bir Demokrat siyasetçinin ara seçimleri kazanmaları halinde Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganını sahiplenmeleri gerektiğini savunduğunu anlattı.
Demokrat Parti yönetiminin Rusya konusunda en az Avrupalı liderler kadar şahinleştiğini belirten Wolff, Joe Biden’ın Putin karşıtlığı üzerinden itibar devşirmeye çalıştığını söyledi. Hillary Clinton’ın yakın zamanda Trump’ı İran’a askeri müdahalede bulunup işi bitirmemekle eleştirdiğini hatırlatan Wolff, partinin asıl önceliğinin Cumhuriyetçilerle mücadele etmek değil, parti içindeki sol kanadı bastırmak olduğunu dile getirdi.
Soğuk Savaş dönemine ilişkin yerleşik kabulleri de sorgulayan Wolff, o dönemin yalnızca Washington ile Moskova arasındaki bir dış rekabet olmadığını ifade etti. Soğuk Savaş’ın asıl olarak ABD içinde iş dünyası ve Cumhuriyetçi Parti tarafından Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen programını ortadan kaldırmak için yürütülen bir iç savaş olduğunu anlattı.
Büyük Buhran döneminde iki sosyalist ve bir komünist partinin desteklediği güçlü sendikal hareket sayesinde iş dünyasının ağır şekilde vergilendirildiğini belirten Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sermayenin intikam aldığını kaydetti. Sovyetler Birliği’ni nihai kötülük ilan eden iş çevrelerinin, ülkedeki tüm sosyal reform savunucularını ajan, vatan haini ve Sovyet yanlısı olarak yaftaladığını bildirdi.
Julius ve Ethel Rosenberg’in idam edilmesinin bu iç tasfiyeyi dini bir haçlı seferine dönüştürmek için kullanıldığını hatırlatan Wolff, Amerikan toplumunun zihninde sol kavramların kasıtlı biçimde çarpıtıldığını söyledi. Üniversitede ders verirken öğrencilerinin komünist, sosyalist, Marksist, anarşist ve terörist kelimelerini eşanlamlı gördüklerine tanık olduğunu ifade etti.
Eğitim müfredatına yedirilen yoğun antikomünist propagandaya rağmen genç kuşaklarda muazzam bir zihniyet kırılması yaşandığını belirten Wolff, kamuoyu araştırmalarına dikkat çekti. Gallup tarafından yapılan anketlerde 34 yaş ve altı nüfusun çoğunluğunun kapitalizm yerine sosyalizmi tercih ettiğini beyan etmesinin olağanüstü bir gelişme olduğunu aktardı.
Gençlerin sosyalizmin kuramsal ayrıntılarını bilmediğini kabul eden Wolff, “Mevcut durumdan duyulan derin hoşnutsuzluk, kapitalizmin berbat olduğu söylemiyle ifade ediliyor. Beş on yıl öncesine kadar solcular dışında kimsenin ağzına almadığı kapitalizm sözcüğü, artık her çevre tarafından açıktan ve olumsuz bir tonda rahatça telaffuz ediliyor” dedi.
“Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama gürültüden kimse sizi duymuyor”
Küresel krizlerin dış siyasete yansımalarını değerlendiren Wolff, ABD ve İsrail’in tutumunu uçuruma sürüklenen bir trene benzetti. Batı’nın çöküş sürecindeki sömürgeci reflekslerinin dünyayı büyük bir yıkıma doğru ittiğini vurguladı.
İçerideki tıkanıklık büyüdükçe liderlerin gözlerini dışarıdaki düşmanlara çevirdiğini belirten Wolff, “Bir çayırda oturmuşsunuz ve karşınızdaki raylarda taş bir duvara doğru hızla ilerleyen bir lokomotif görüyorsunuz. Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama lokomotifin gürültüsünden kimse sesinizi duymuyor; insanların taş duvara çarpışını çaresizce izlemek gibi bir durum bu” ifadelerini kullandı.
İsrail ve ABD’nin sömürgeciliğin yaşayan son iki fiili aktörü ve simgesi olduğunu kaydeden Wolff, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı içine alan bir “Büyük İsrail” projesi peşinde koşmasını akıl dışı bulduğunu belirtti. Yedi milyonluk bir nüfusun kendisini tüm Arap ve İslam coğrafyasının askeri öncüsü sanmasının imkansız bir senaryo olduğunu ekledi.
Washington’ın ise aynı anda üç farklı savaşın içine çekildiğini vurgulayan Wolff; Ukrayna, İran ve İsrail’e verilen sınırsız desteğin Amerikan kaynaklarını tükettiğini aktardı. İngiltere’nin Suudi Arabistan’ı Husilere karşı desteklemek için savaş uçaklarını devreye soktuğu yönündeki haberleri hatırlatarak, eski ve yeni imparatorlukların artık oynayamayacakları rollere soyunduklarını kaydetti.
İran’ın tarihsel olarak sömürgecilik karşıtı direnişin en somut örneği olduğunu savunan Wolff, İngiliz emperyalizminin bölgede bıraktığı mezhepsel ve dinsel bölünmelerin bugün BRICS gibi yapılar içinde aşıldığını anlattı. Farklı inanç ve kültürlerden gelen halkların bir araya geldiği bu yeni birliğin Batılı liderlerin kabusu olduğunu belirtti.
Avrupa’nın Rusya’ya dönük öfkesinin arkasında da bu dönüşümün yattığını söyleyen Wolff, Vladimir Putin’in artık kendisini Avrupalı saymadığını ve yönünü Doğu’ya çevirdiğini ilan etmesiyle Batı tarafından bir dönek olarak görüldüğünü dile getirdi. Çin’in yıllar önce Yunanistan’ın Pire Limanı’nı devralmasını örnek göstererek, Batı’nın yasaklama ve kısıtlama çabalarına karşın Çin’in dünya çoğunluğunun desteğini arkasına alıp yoluna devam ettiğini ifade etti.
Batı’nın karşı karşıya olduğu cephenin büyüklüğünü kavrayamadığını belirten Wolff, “Yalnızca İran’la değil, arkasındaki Rusya ve Çin ittifakıyla savaşıyorsunuz. İran’ı askeri yoldan mağlup etmeniz imkansız, çünkü bunu başarmak için Rusya ve Çin’i yenmeniz gerekir; bu da ya nükleer kıyametle sonuçlanır ya da asla gerçekleşmez” değerlendirmesini yaptı.
Avrupalı liderlerin tarihsel kibir içinde yaşadıklarını belirten Wolff, Karl Marx’ın Hegelci diyalektiğine işaret etti. Her tezin kendi antitezini doğurduğunu ve yeni bir sentezin ortaya çıktığını hatırlatan ekonomist, Batı hegemonyasının ürettiği antitezin son üç yüz yıl boyunca olgunlaştığını ve artık olayları bizzat yönettiğini vurguladı.
Çin’in hiçbir savaşa doğrudan dahil olmadan, Afrika’daki Cibuti üssü dışında askeri yayılmacılığa girişmeden küresel krizin tüm getirilerini topladığını söyleyen Wolff, bölgedeki çatışmalarda her iki tarafın da Çin üretimi insansız hava araçlarını kullandığını hatırlattı. Pekin yönetiminin hiçbir maliyet ödemeden teknolojisini savaş ortamında test etme fırsatı bulduğunu ekledi.
Eski Batı dünyasının gerçeklikle olan bağını tamamen kopardığını belirten Wolff, geçmiş askeri başarısızlıklara rağmen aynı hedeflere yönelmenin anlamsızlığını vurguladı. Yeterli mühimmatı dahi kalmayan yönetimlerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etmek uğruna savaşı tırmandırdığını belirten ekonomist, tükenmiş atlara bahis oynamanın hiçbir mantığı olmadığını dile getirdi.
Wolff, Batı yönetici sınıfı içinden bu gidişata açıkça dur diyecek aklı başında liderlerin çıkmamasını büyük bir trajedi olarak niteleyerek konuşmasını tamamladı.
Amerika7 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceRosatom davasında mahkeme Finlandiya’nın sözleşme feshini hukuka aykırı gördü
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor








