Bizi Takip Edin

Avrupa

“Avrupalı NATO” inşası hız kazanıyor

Yayınlanma

ABD’nin ittifaktaki yerini yeniden tanımlaması ve varlıklarını geri çekmesi karşısında “Avrupalı NATO” kurma girişimleri hızlanıyor.

Bu kapsamda Avrupalılar NATO içinde daha fazla görev üstleniyor, kendi başlarına daha fazla tatbikat gerçekleştiriyor ve ABD silah sistemlerinin yerini giderek daha fazla alıyor.

Askeri ittifakın geleceği hakkındaki tartışmalarda uzun süredir “NATO’nun Avrupa ayağının” güçlendirilmesinden söz ediliyor. Özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev süresi boyunca, Avrupa üyelerinin ittifak faaliyetlerini genişletme planı Berlin’de de defalarca tartışıldı.

Geçen yıl Donald Trump’ın ikinci kez göreve başlama töreninin ardından bu plan yeniden gündeme geldi.

Wall Street Journal’ın nisan ayında, “Avrupalı NATO” başlığı altında Kıta’nın, Avrupa’nın daha fazla müdahil olması ihtimaline yönelik bir acil durum planı hazırladığını yazmıştı.

Bu kapsamda Avrupalı yetkililer, komuta yapılarına Avrupalı personel yerleştirmek veya ABD askeri teçhizatını Avrupalı alternatiflerle değiştirmek gibi somut adımlar planlamaya başladı.

Bu önlemlerin gayri resmi toplantılarda tartışıldığı ve mümkün olduğu ölçüde gayri resmi olarak uygulandığı bildirildi.

Bu durumu “muazzam bir zorluk” diye nitelendiren Wall Street Journal; NATO’nun tüm yapısının başlangıçta “hemen hemen her düzeyde” ABD liderliği etrafında inşa edildiğini ve bu liderliğin “verili ve değişmez bir unsur” olarak kabul edildiğini hatırlatmıştı.

ABD Savaş Bakanı Hegseth, ‘NATO 3.0’ çağrısı yaptı

En önemli adım Almanya’nın tutum değişikliği oldu

Wall Street Journal ayrıca, bu çabaların, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in geçen yılın sonlarına doğru, “Avrupalı NATO” planlarına yönelik Almanya’nın önceki tereddütlerini bir kenara bırakıp girişime katılma kararından güç aldığını bildirmişti.

Almanya’nın rotasındaki bu değişiklik, Birleşik Krallık, Fransa, Polonya, Kuzey Avrupa ülkeleri ve Kanada da dahil olmak üzere diğer katılımcılar arasında daha geniş bir konsensüsün yolunu açtı.

Bu ülkeler şu anda ittifak içinde, özellikle Ukrayna’ya destek kapsamında başlatılan “istekliler koalisyonu” olarak çalışarak acil durum planları hazırlıyorlar.

Berlin’in bu yön değişikliği, ABD’nin kısmi ya da hatta tam bir çekilme durumunda NATO’nun füze savunmasını kimin yöneteceği, Polonya ve Baltık ülkelerine giden ikmal koridorlarının nasıl korunacağı ya da bunlardan sorumlu ABD’li subayların görevden ayrılması halinde lojistik ağlarını kimin yöneteceği gibi çok somut değerlendirmeleri de tetikledi.

Aslında, o zamandan beri giderek daha fazla Avrupalı liderlik rollerine geldi fakat kritik yetenekler hâlâ eksikti ve bugüne kadar hiçbir Avrupalı NATO üye devleti, askeri liderlik konusunda ABD’nin yerini alabilecek konumda değildi.

NATO komuta kademesi kısmen Avrupalılaşmaya başladı

ABD, bu gelişmenin önünde açıkça bir engel oluşturmuyor. NATO liderlik pozisyonlarında yapılan en son büyük yeniden yapılanma şubat ayında duyuruldu.

Bundan sonra, Napoli’deki Müşterek Kuvvet Komutanlığı bir İtalyan tarafından, Norfolk’taki (Virginia) Müşterek Kuvvet Komutanlığı ise bir İngiliz tarafından yönetilecek.

Öte yandan, on yıllardır bir Alman, bir İngiliz veya bir İtalyan tarafından yönetilen (ve 2025 yılından bu yana Hava Kuvvetleri Generali Ingo Gerhartz’ın komutası altında bulunan) Brunssum’daki (Hollanda) Müşterek Kuvvet Komutanlığı’nın gelecekte bir Alman ile bir Polonyalı arasında dönüşümlü olarak yönetilmesi planlanıyor.

Bununla birlikte, ABD’nin, her zaman bir Amerikalı tarafından doldurulan ve Belçika’nın Mons kentinde bulunan NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Komutanlığı (SACEUR) görevinden vazgeçmeye niyetli olmadığı açık.

Ayrıca, şubat ayında alınan karara göre, ABD, Ramstein’daki NATO Hava Kuvvetleri Komutanlığı ve İzmir’deki NATO Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevlerine, Birleşik Krallık’ın Northwood kentindeki NATO Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevini de ekleyecek.

Böylelikle güçlü bir etki ve aynı derecede güçlü bir kontrol elinde tutuyorlar.

ABD’siz tatbikatların sayısı artıyor

Avrupalı subayları NATO’nun önde gelen görevlerine ve üst yönetimin altındaki hiyerarşideki kilit pozisyonlara yerleştirme çabalarına paralel olarak, Avrupa liderliğinde yürütülen, hatta ABD birliklerinin katılımı olmaksızın yalnızca Avrupalı ittifak üyeleri tarafından gerçekleştirilen NATO tatbikatlarının sayısı da artıyor.

Örneğin, sırasıyla Müttefik Tepki Gücü’nün (ARF) Güneydoğu Avrupa’ya konuşlandırılmasını (2025) ve Avrupa’daki Akdeniz üye devletlerinden gelen birliklerin Almanya’da toplanarak doğuya doğru ilerlemesini (2026) simüle eden Steadfast Dart 2025 ve Steadfast Dart 2026 tatbikatlarına yalnızca Avrupalı askeri personel katıldı; ABD silahlı kuvvetleri bu tatbikatlardan uzak durdu.

Yeni serideki her iki tatbikat da ancak Trump’ın ikinci görev süresinden sonra gerçekleştirilmiş olsa da, bunlar ABD Başkanı Joe Biden’ın görev süresi sırasında planlanmıştı.

Bu durum, bu daha kapsamlı Avrupa ittifak faaliyetlerinin yalnızca Trump’ın NATO’dan çekilme tehditlerine bir tepki olmadığını, aksine ABD birliklerinin yükünü hafifletmenin, yani onları Asya-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı operasyonlara hazır hale getirmek amacıyla ABD’nin stratejik planlamasıyla uyumlu olduğunu gösteriyor.

Trump yönetimi süreci hızlandırıyor

Haziran başında Trump yönetimi bu gelişmeyi hızlandırdı. Haberlere göre, ABD, Belçika’nın Mons kentindeki NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargahı’nda (SHAPE) düzenlenen kuvvet kaynakları konferansından kısa bir süre önce, daha önce NATO’nun kullanımına sunmuş olduğu belirli yetenek ve birimleri geri çekti.

faz’ın bildirdiğine göre bunların arasında, diğerlerinin yanı sıra, iki ABD uçak gemisi saldırı grubundan biri, “tüm kruvazör ve muhrip filolarının yarısı”, tüm deniz uzun menzilli keşif uçaklarının neredeyse yarısı ve “Tomahawk gibi seyir füzeleri fırlatabilen tüm denizaltılar” yer aldığı söyleniyor.

Ayrıca, kesintilerin “iki uzun menzilli bombardıman biriminden biri, 153 avcı uçağından 54’ü, 79 ikmal uçağından 16’sı, tüm uzun menzilli keşif insansız hava araçları” ile Reaper insansız hava araçlarının neredeyse yarısını etkilediği bildiriliyor.

Avrupa’daki NATO çevrelerindeki kaynaklar, bu hamlenin önceden duyurulmamış olmasına rağmen aşılmaz bir sorun teşkil etmediğini belirtti.

Birincisi, NATO üye devletleri toplam kapasitelerinin ve askerlerinin ortalama olarak yüzde 50’sinden azını bildirmişlerdi; bu nedenle hâlâ yedek kapasite mevcut.

İkincisi, bildirilen ABD birimleri hiçbir şekilde her zaman Avrupa’da bulunmuyor, bazen dünyanın başka bölgelerinde de operasyonlar yürütüyorlar.

Yine faz’a konuşan Brüksel’deki kaynaklara göre, bu boşluklar dolayısıyla esasen doldurulabilir.

Berlin’in egemenliğinde bir Avrupa NATO’su

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in dün Brüksel’de düzenlenen NATO savunma bakanları toplantısında, ABD’nin NATO katkılarını daha da azaltmayı ve Avrupa’dan askerlerini çekmeyi değerlendirdiğini açıklaması da önemli görünüyor.

Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin NATO’dan daha fazla çekilmesi için bir “yol haritası” talep etti.

Bakan, bazı yetenekler hızlı bir şekilde ikame edilebilse de, diğerleri için “ya geçici bir önlem ya da sadece daha fazla zaman” gerekeceğine dikkat çekti.

Öte yandan bunlar tamamen teknik meseleler ve Berlin’in temel bir itirazı yok. ABD’nin NATO yapılarından çekilmesi, kendi başına hareket edebilen bağımsız, fiili bir Avrupa askeri yapısının kurulması olasılığını ortaya çıkaracak.

Bu yapı daha sonra Almanya ve Avrupa’nın çıkarları doğrultusunda da devreye sokulabilir. “Avrupa NATO’su” böylece Berlin ve Brüksel’in egemenliği altında şekillenme potansiyeline sahip.

Avrupa

BMW, binlerce kişiyi işten çıkaracak

Yayınlanma

BMW, “gönüllü işten ayrılma” programı kapsamında 2027 sonuna kadar Almanya’da birkaç bin kişiyi işten çıkaracağını duyurdu.

Bir şirket sözcüsü, şirket ile işçi temsilcileri kurulu arasında mutabık kalınan BMW’nin işten ayrılma programının, üretim faaliyetleri hariç olmak üzere idari ve geliştirme bölümlerini hedeflediğini belirtti.

Konuya yakın bir kaynağa göre, toplam işgücünün yaklaşık 8.000 kişi azalması bekleniyor.

Münih merkezli grup, şu anda dünya çapında yaklaşık 150.000 kişiyi istihdam ediyor.

Almanya’nın otomotiv sektörü, elektrikli araçlara geçişin getirdiği yüksek maliyetler, Çin’den gelen yoğun rekabet ve ABD’nin uyguladığı gümrük vergileri nedeniyle baskı altında kalıyor.

Volkswagen ve Mercedes-Benz on binlerce çalışanı işten çıkarmak üzere anlaşmalar imzaladı.

Pazartesi günü, Volkswagen Grubu’na bağlı spor otomobil üreticisi Porsche, 2035 yılına kadar personel sayısını yaklaşık %20 oranında azaltmak amacıyla yeniden yapılandırma çalışmalarını hızlandırdı.

Alman otomotiv sektörü yol ayrımında

Çarşamba günü, Volkswagen’in bir başka markası olan Audi’nin Neckarsulm fabrikasında binlerce işçi protesto düzenledi.

Bu tesis, Volkswagen’in yeniden yapılandırma planları kapsamında kapanma tehdidi altındaki Almanya’daki dört tesisten biri.

Eskiden rakipleri arasında nispeten istikrarlı bir şirket olarak görülen BMW, son aylarda araç satışlarının keskin bir düşüş gösterdiği Çin’deki işlerin beklenenden zayıf seyretmesini gerekçe göstererek haziran ayında bu yıl için kâr beklentisini düşürdü.

Genel Müdür Milan Nedeljkovic daha sonra, otomobil üreticisinin devam eden maliyet kesinti çabalarını hızlandıracağını ve yoğunlaştıracağını söyledi.

Çarşamba günü, Münih’te düzenlenen bir işçi toplantısına katılan bir kaynağa göre, CEO çalışanlara sektörü yönlendiren kuralların önemli ölçüde değiştiğini ve bununla birlikte BMW’nin iş modelinin temellerinin de değiştiğini söyledi.

Kaynak, Nedeljkovic’in önümüzdeki dönemde zorlu bir süreç yaşanacağı konusunda uyarıda bulunduğunu, ancak bu önlemlerin BMW’nin kârlılığını artırmak için önemli olduğunu belirttiğini aktardı.

BMW’nin Perşembe günü ikinci çeyrek kazançlarını açıklaması bekleniyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Almanya’nın Mélenchon rahatsızlığı

Yayınlanma

Fransa’da önümüzdeki sene yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iddialı olan Jean-Luc Mélenchon, Berlin’de rahatsızlık yaratıyor.

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon, Fransa cumhurbaşkanı olması halinde, on yıllardır Avrupa entegrasyonunun temelini oluşturan ama kendisinin esas olarak Berlin’in çıkarlarına hizmet ettiğine inandığı Alman-Fransız ortaklığını altüst etmeye çalışacağını belirtiyor.

Fransa’daki kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ dokuz ay var fakat anket sonuçları, Mélenchon’un kampanyaya güçlü bir başlangıç yapması ve solun geri kalanı arasındaki iç çekişmeler nedeniyle, ikinci turda Le Pen’e rakip olabilecek en güçlü adaylardan biri konumuna geldiğini gösteriyor.

POLITICO’ya göre bu durum Berlin’de pek de cesaret verici bir ihtimal olarak görülmüyor.

Mélenchon, 2015 yılında Alman modeline duyduğu küçümsemeyi bir kitapta ele almıştı. Bu ay ise, AB’nin temelini oluşturan geleneksel Paris-Berlin ittifakından kesin bir kopuş göstererek, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Şansölyesi Friedrich Merz arasında nükleer caydırıcılıktan sanayi politikasına kadar uzanan konularda yakın zamanda imzalanan bir dizi anlaşmaya bağlı kalmayacağını açıkladı.

Şu anda Ren Nehri’nin öteki yakasındaki iktidar çevrelerinde Mélenchon’un zaferi olası görülmüyor ve son anketler, ikisi de ikinci tura kalırsa Le Pen’in onu rahatlıkla yeneceğini gösteriyor.

Fakat Alman milletvekilleri, bu “antikapitalistin” yaratabileceği tahrip edici potansiyelin farkında.

Almanya, Fransız Ulusal Birlik partisi ile temasa geçti

Örneğin, Fransız-Alman ilişkileri konusundaki çalışmalarıyla tanınan, CDU’lu milletvekili Roland Theis, “Mélenchon’un Avrupa politikasının kilit konularındaki siyasi duruşu, Almanya’ya karşı düşmanca tavrı… onu Fransız-Alman işbirliği için büyük bir sorun haline getirecek,” dedi.

Berlin, Le Pen’in zaferi ihtimaline çok daha fazla odaklanmış durumda; zira bu durum da kendine özgü bir dizi sorunu beraberinde getirecek.

Le Pen’in babası Jean-Marie Le Pen, partisini Nazi işbirlikçileriyle birlikte kurmuş ve Holokost’u önemsiz göstermesiyle kötü şöhret kazanmıştı.

Genç Le Pen, partisi Ulusal Birlik’i (RN) geçmişinden uzaklaştırmaya çalışmış, hatta babasını partiden kovmuş olsa da, hâlâ Avrupa Birliği’ne yapılan Fransız katkı paylarını kesintiye uğratmaya yemin etmiş sert bir “Avrupa karşıtı.”

Bu kritik seçim öncesinde Almanya ve Fransa, ortak AB hedefleri üzerindeki çalışmaları ortaklaşa hızlandırdı.

Fakat bu aciliyetin, Le Pen’in başkanlığından önce “işleri halletmekten” ziyade iktisadi zorunluluktan kaynaklandığını belirtiyorlar.

Fakat Mélenchon da mevcut Alman hükümeti için bir tehdit oluşturuyor. Yeşiller milletvekili ve Bundestag’ın Avrupa İşleri Komisyonu Başkanı Anton Hofreiter, “Mélenchon’un cumhurbaşkanlığı, en üst düzeydeki ikili ve Avrupa işbirliğini önemli ölçüde zorlaştıracaktır,” dedi.

Hofreiter, savunma kapasitelerini örnek göstererek, bunun Fransız katılımı olmadan Avrupa projelerinin hayata geçirilmesine yol açabileceği konusunda uyarıda bulundu.

Mélenchon’un Brüksel ve Berlin’e karşı duyduğu antipati, Le Pen’in Avrupa şüpheciliğini besleyen milliyetçi duygudan çok, özellikle Almanya’ya yönelik ideolojik muhalefetten kaynaklanıyor.

LFI milletvekili ve Fransa Ulusal Meclisi Dışişleri Komisyonu üyesi Aurélien Taché, “Almanlar, Avrupa’ya ordoliberalizmi [devlet denetimi altında, Alman esintili bir serbest piyasa ekonomisi vizyonu] dayatıyor. Biz Avrupa karşıtı değiliz; ordoliberalizme karşıyız,” dedi.

LFI, AB’nin merkezinde bir “Fransız-Alman motorunun” var olmadığını, bunun yerine Almanların kendi gündemlerini AB’ye dayatmaya çalıştığını savunuyor.

Mélenchon ise, Fransa’nın Çin’in yanı sıra Afrika’daki Fransızca konuşulan ülkeler ve Güney Amerika ülkeleriyle bağlarını güçlendirmesini istiyor.

ABD’yi “emperyalist bir tehlike” olarak görürken, Alman hükümeti transatlantik ilişkileri dış politikasının en önemli unsuru olarak görüyor.

Mélenchon, Almanya’nın serbest piyasa ekonomi modeline olan derin bağlılığına karşı çıkıyor ve bunun yerine planlı ekonomiyi savunuyor.

Mélenchon ayrıca Almanya’nın yeniden silahlanmasına ve topraklarında ABD nükleer silahlarının devam eden varlığına da eleştirel yaklaşıyor ve bu durumun “komşu ülkeler için ciddi güvenlik endişeleri yarattığını” belirtiyor.

Berlin, Ukrayna savaşı ve ABD’nin Avrupa’dan geri çekilmesinin ardından Avrupa’nın baskın askeri gücü olmayı hedefliyor.

Mélenchon’un 2015 yılında yayımlanan ve alt başlığı “Alman Zehri” olan “Bismarck’ın Ringa Balığı” adlı kitabı, o dönemde Fransa’da düşük işsizlik oranı ve güçlü büyüme oranları nedeniyle Almanya’yı bir politika modeli olarak gören birçok politikacıya yanıt niteliğindeydi.

Mélenchon, o dönemde Fransa’dakinden birkaç puan daha yüksek olan Almanya’daki yoksulluk oranını ve düşük doğum oranlarını, bu modelin başarısızlıklarına örnek olarak göstermişti.

Kitabın tanıtım yazısında şöyle deniyordu:

“Amacım, Almanya’ya hayran olan pek çok yorumcuyu çevreleyen mutluluk perdesini yırtıp atmak. Gözlerimizin önünde bir canavar doğdu: düzenlemelerden arındırılmış finansın ve kendini buna adamış, nüfusunun hızla yaşlanmasından dolayı harap olmuş bir ülkenin çocuğu.”

Fransız medyasının bir kısmı, hatta sol eğilimli Libération gazetesi bile, kitabı aşırı derecede “Almanofobik” bulmuştu.

Mélenchon kitapta kışkırtıcı bir üslup benimsiyor ve “Alman hükümetleriyle siyasi çatışma, halkların kurtuluşu için şartlardan biridir,” diyor.

Mélenchon ayrıca, bu ayın başlarında yayınlanan yaklaşık 20 sayfalık bir dış politika analizinin ortak yazarı.

Bu analizde, Washington’un ittifaka karşı “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan çekilme de dahil olmak üzere, bazı temel uluslararası önceliklerini özetliyor.

Öte yandan Le Pen’in partisi RN, yalnızca NATO’nun entegre komutasından ayrılmayı öneriyor.

Belgede ayrıca, bir üye ülkeye saldırı olması durumunda diğer üye ülkelerden yardım ve destek sağlanmasını garanti eden AB’nin 42. maddesini Fransa’nın taahhüt etmesi gerektiği belirtildi.

Hatta bu maddenin Grönland gibi AB ülkeleriyle “bağlantılı” topraklara da genişletilmesinin “mutlak bir öncelik” olduğu ifade edildi.

Fakat Mélenchon ve ortak yazarları, Fransa’nın “aşırı Atlantikçilikle karakterize edilen” AB içinde hiçbir şekilde “coğrafi bir bloğa zincirlenmemesi” gerektiği konusunda ısrar ettiler.

Mélenchon, Fransa’nın bir başka komşusu olan İspanya ile ilişkileri güçlendirmeye çok daha fazla ilgi duyuyor. İspanya’nın merkez sol Başbakanı Pedro Sánchez’i, Trump ve İsrail’e karşı sergilediği eleştirel yaklaşımı nedeniyle kendisine daha uygun bir müttefik olarak görüyor.

Öte yandan Berlin, Paris ile anlaşmazlıkların artmasıyla birlikte yeni müttefikler (özellikle de Roma) aramaya başladı.

Almanya’nın desteklediği, Fransa’nın ise karşı çıktığı AB’nin Güney Amerika ile imzaladığı tarihi Mercosur ticaret anlaşması ve yeni nesil savaş uçağı üretimi için ortak projenin iptal edilmesi kararı, Fransız-Alman ilişkilerini sarstı.

LFI milletvekili Taché, “Son altı yıldaki önemli kararlar , örneğin Mercosur ile ilgili olanlar ya da Donald Trump ile imzalanan serbest ticaret anlaşmaları gibi, her zaman Fransızların değil, Almanların lehine olmuştur,” dedi.

Öte yandan Almanya, bir süredir RN ile temas halinde ve önümüzdeki nisan ayında yapılacak Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması durumunda işbirliği fırsatlarını yoklamaya başladı.

RN Başkanı Jordan Bardella şubat ayında Almanya’nın Fransa büyükelçisiyle bir araya geldi. Bu, RN’den bir politikacının ilk kez böyle bir görüşme gerçekleştirmesi anlamına geliyor.

Bardella yakın zamanda önde gelen bir Alman gazetesine verdiği röportajda, seçim zaferinin ardından mümkün olan her alanda, örneğin mülteci kontrolü konusunda, Alman hükümetiyle yakın işbirliği içinde olmayı planladığını açıkladı ve Almanya’nın sınır kontrollerini övdü.

Okumaya Devam Et

Avrupa

ECB: İran savaşının olumsuz iktisadi etkilerini Çin zayıflattı

Yayınlanma

Avrupa Merkez Bankası (ECB) iktisatçıları, Çin’in devasa petrol rezervlerinin ve çeşitlendirilmiş enerji karışımının, İran savaşının küresel ekonomi üzerindeki etkisini hafifletmeye yardımcı olduğunu belirtti.

Pazartesi günü yayınlanan bir blog yazısında ECB analistleri, Pekin’in ham petrol konusunda yaptığı “önemli stoklama”, elektrikli araçlara geçiş ve petrokimya tüketimindeki azalmanın, ABD ve İsrail’in İran’a düzenlediği saldırıdan bu yana petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki “nispeten sınırlı” artışa katkıda bulunduğunu söyledi.

Raporda, dünyanın en büyük ikinci ekonomisinin ham petrol stoklarının 2023’te 92 günlük ithalat seviyesinden bu yılın başlarında 115 güne yükseldiği belirtildi.

Bu durum, 2022’de başlayan Ukrayna savaşının ardından enerji üretimindeki daralmayı çok aşan “arz kayıplarının etkisini hafifletmeye yardımcı oldu.”

Raporda, İran savaşının dünya petrol arzından günde yaklaşık 14 milyon varil (küresel üretimin %14’ü) eksilttiği belirtilirken, buna karşılık Ukrayna savaşının ardından bu rakamın günde sadece 1 milyon varil, yani küresel arzın %1’i olduğu ifade edildi.

Bu farka rağmen, her iki çatışma da enerji fiyatlarında benzer artışlara yol açtı. Haziran başında petrol fiyatları, savaş öncesi seviyelere kıyasla %29 artarken, Rusya’nın müdahalesinin ardından ise %30’luk bir zirveye ulaşmıştı.

ABD’deki kaya petrolü üretiminin artması, Batı’nın stratejik petrol rezervlerinden yapılan serbest bırakmalar ve yatırımcıların çatışmanın “hızlı bir şekilde çözüleceği” yönündeki beklentileri de enerji fiyatlarının kontrol altında tutulmasına yardımcı oldu.

Çok sayıda başka analist tarafından da doğrulanmış olan rapor, bu ayın başlarında ateşkesin bozulmasının ardından her iki tarafın da misilleme saldırılarını askıya alması sonucu ABD ile İran arasındaki gerginliğin azalmasıyla birlikte yayınlandı.

Brent ham petrolü, geçen hafta varil başına 100 doların üzerine çıktıktan sonra pazartesi öğleden sonra varil başına 90 dolar civarında işlem görüyordu. 

Avro bölgesi referansı olan Alman 10 yıllık Bund getirileri de, geçen hafta %3,21 ile 15 yılın en yüksek seviyesine ulaştıktan sonra %3,13’e geriledi.

Savaş, Orta Doğu’nun enerji altyapısının bazı kısımlarını tahrip etti ve Tahran’ı, savaş öncesinde küresel enerji arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği kritik bir su yolu olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya itti.

ECB analistleri, “Boğaz’ın kalıcı olarak yeniden açılmasının enerji fiyatları üzerinde önemli bir aşağı yönlü baskı oluşturabileceğini” belirtirken, “Hürmüz Boğazı’ndaki koşulların –ve dolayısıyla küresel enerji piyasalarının– son derece dalgalı olmaya devam ettiğini” uyardı.

Raporda, “Uzun süreli bir kapatma, mevcut tamponları ve küresel stokları kademeli olarak tüketirken, piyasaları hızlı bir çözüm beklentisinden vazgeçmeye zorlayarak, fiyatların yeniden yukarı yönlü baskı altında kalma riskini artıracaktır,” denildi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English