Bizi Takip Edin

Görüş

Avrupa’nın ABD ile ilişkileri stratejik bağımlılıktan stratejik özerkliğe dönüşüyor

Avatar photo

Yayınlanma

5 Mart’ta Fransa hükümet sözcüsü Sophie Primas, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski ve Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer ile birlikte ABD’yi ziyaret etmeyi düşündüklerini açıkladı ve bu ziyaretin “kısa süre içinde” gerçekleşmesi gerektiğini belirtti. Eğer bu plan hayata geçerse, bu, Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesinden sonra üç Avrupalı liderin kısa sürede ikinci kez Beyaz Saray’a gitmesi anlamına gelecek. Daha önce, Macron ve Starmer, Trump’ı transatlantik geleneksel ilişkilere önem vermeye ve Rusya-Ukrayna savaşında ABD ile Avrupa’nın aynı çizgide hareket etmesini sağlamaya ikna etmeye çalışmış ancak çok az başarı elde etmişlerdi. Zelenski’nin Beyaz Saray ziyareti ise tam anlamıyla diplomatik bir felakete dönüşmüştü; taraflar arasındaki şiddetli tartışmalar yüzünden toplantı tatsız bir şekilde sona ermiş, hatta Zelenski ve heyeti aç karnına Beyaz Saray’dan ayrılmak zorunda kalmış, ev sahibi tarafından hazırlanan zengin öğle yemeği de boşa gitmişti.

Beyaz Saray’daki üç zirve, Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupa’nın “en karanlık anını” yaşamasının ardından bir diğer diplomatik “Waterloo” oldu. Münih’te Avrupalı liderler, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance tarafından kamuoyu önünde aşağılanmış ve ABD’nin Rusya ile “üst düzey diplomasi” yürüttüğünü şaşkınlıkla izlemişti. Yine de bazıları hâlâ umut besliyordu. Ancak Macron, Starmer ve Zelenski, Beyaz Saray’da Trump’ın sert tavsiyeleriyle karşılaştıktan sonra, Avrupalı liderler artık tamamen gerçekçi bir bakış açısına yönelmeye başladı. Bu nedenle, tekrar Beyaz Saray’ı ziyaret etmeye çalışmadan önce, hem Fransa hem de Birleşik Krallık, Rusya-Ukrayna savaşına ilişkin önceki tutumlarını değiştirerek ateşkes müzakerelerini desteklemeye başladı. Aynı şekilde Ukrayna da “ABD liderliğinde” savaşın barışa dönüştürülmesi konusunda anlaşmaya istekli olduğunu ve ABD ile “maden karşılığı güvenlik” anlaşması imzalamak istediğini açıkladı.

Avrupalı liderler, “Trump’ın yeni politikaları” nedeniyle ciddi şekilde zedelenen ABD-Avrupa ilişkilerini onarmaya ve “ABD’nin liderliği altındaki barışı” sürdürmeye çalışıyor. Geleneksel değerler, transatlantik siyasi ittifak ve NATO askeri ittifakı aracılığıyla ABD ile Avrupa’nın ortak bir kader, ortak çıkarlar ve ortak ahlaki değerler temelinde hareket etmesini sağlamayı amaçlıyorlar. Ancak Trump’ın ikinci döneminde Avrupalı ortaklarını daha fazla hayal kırıklığına uğratacağı kesin görünüyor. Bir anlamda, Avrupa ülkeleri artık “yüz yılda bir görülen büyük değişimler” çağında bir tarihsel dönemeçten geçtiklerinin farkına varmaya başladı. ABD’ye olan stratejik bağımlılıklarını kademeli olarak azaltmaları, stratejik bağımsızlıklarını güçlendirmeleri, diplomatik özerkliklerini artırmaları ve askeri savunmalarını sağlamlaştırmaları gerektiğini anladılar.

Avrupa’nın stratejik uyanışı, tarihte ve günümüzde reddedilemeyecek güçlü mantıksal dayanaklara sahiptir. Öncelikle, hiçbir güçlü devlet sonsuza kadar süremez, hiçbir mutlak güç merkezi değişmeden kalmaz ve hiçbir sağlam müttefik ebediyen ayakta duramaz. Bu, binlerce yıllık insanlık tarihinin bize öğrettiği bir gerçektir ve Batılı politikacıların sıkça dile getirdiği, son 1500 yılda dünya güç merkezlerinin defalarca değişmesiyle kanıtlanan bir olgudur.

Ayrıca, “Trumpizm” tarafından yönlendirilen ABD, yeni bir izolasyonculuk, merkantilizm (ticaret öncelikli politika) ve Monroe Doktrini’ne doğru geri dönüyor. ABD artık küresel liderlik rolünden yorulmuş, uluslararası sorumluluklar üstlenmekten, büyük mali yükler taşımaktan ve hatta Evanjelik Hristiyanların “Mesihçi kurtuluş” misyonunu yerine getirmekten vazgeçmiş gibi görünüyor. Avrupa, ABD-Avrupa ittifakının bir “yüz yıllık evlilikten sonra” ayrılma noktasına geldiğini kabul etmek zorunda. Daha doğrusu, ABD, kendi kurduğu ve yüz yıldır sürdürdüğü dünya düzenini ve kurallar sistemini bizzat yıkıyor ve Avrupa’nın bu durumu nasıl ele alacağıyla pek ilgilenmiyor.

Avrupa’nın artık ABD’ye olan stratejik bağımlılığı sona erdirmesi gerekiyor. ABD, Avrupa medeniyetinin Kuzey Amerika kıtasındaki bir tür “gayrimeşru çocuğu” olarak doğdu. Ancak, bu “istenmeyen çocuk”, sömürgecilik karşıtı mücadelesiyle Avrupa’nın temel dayanağına dönüşerek, Avrupa’nın giderek artan şekilde bağımlı olduğu bir “kurtarıcı” haline geldi. Birinci Dünya Savaşı’na katılıp zafer kazandıktan sonra ABD, her savaşta daha da güçlendi ve eşi benzeri görülmemiş küresel bir hegemonya kurdu. Aynı zamanda, Avrupa’nın kaderini belirleyen en önemli güç olmaya devam etti: ABD’nin güçlü liderliği ve cömert desteği olmadan Avrupa, Nazi Almanyası’nı hızla yenemezdi; savaş sonrası ekonomik ve sosyal toparlanmasını bu kadar hızlı gerçekleştiremezdi; Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ve müttefiklerini çökertemezdi; Batı’nın eğitim, bilim, teknoloji, ekonomi ve yumuşak gücünü koruması mümkün olmazdı.

Yüz yıllık bağımlılık, Avrupa’da ABD’ye karşı bir “baba kompleksi” veya “anne sevgisi” benzeri psikolojik bir bağlanma geliştirdi. Avrupa, ABD’nin sert ve baskıcı “büyük baba” rolünü zaman zaman eleştirse de, bu bağımlılık neredeyse doğasına işlemiş durumda. Ancak artık bu bağımlılıktan kurtulma ve stratejik bağımsızlığa yönelme zamanı geldi.

Stratejik Özerklik: Avrupa’nın Onuru ve Hayali

Stratejik özerklik aslında Avrupa’nın onuru ve hayalidir; aynı zamanda Avrupa’nın birlik çabalarının temel hedeflerinden biridir. Tarih boyunca Avrupa’nın bağımsız hareket edememesinin temel nedeni, iç yapısının aşırı derecede parçalanmış olmasıydı. Feodal beylerin hâkim olduğu bu yapı, Vestfalya Antlaşması’nın getirdiği düzenlemelere rağmen, Avrupa’nın iki dünya savaşına sürüklenmesini engelleyemedi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa, ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş rekabetinin içine çekildi. Zayıf bir Avrupa, ancak güçlü ABD’nin sağladığı koruma sayesinde güvenlik ve kalkınmasını sağlayabilirdi.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Sovyetler Birliği ortadan kalktı ve Avrupa’nın birlik hayali daha da gerçekçi bir hâl aldı. Avrupa, beş aşamalı genişleme süreciyle kıtanın büyük bir bölümünü kendi çatısı altına aldı. Aynı zamanda, NATO’nun doğuya genişlemesi sayesinde güvenlik sınırlarını, Rusya’nın geleneksel stratejik derinlik bölgesine kadar ileri taşıdı.

Yeni yüzyıla girildiğinde, Avrupa’nın stratejik ortamı köklü bir iyileşme yaşadı. Sadece Sovyet tehdidinin tarih sahnesinden silinmesiyle yetinmeyip, aynı zamanda ABD’nin gelişiminin duraksadığı, hatta küçülme ve gerileme belirtileri gösterdiği yeni bir döneme tanık oldu. Böylece stratejik özerklik, Avrupa’nın yeni bir ideali ve politikası hâline geldi ve çoğu ülke ve halk tarafından desteklendi. Ancak, ABD’de Demokrat Parti’nin temsil ettiği geleneksel sistem yanlıları, Avrupa’yı Beyaz Saray’ın liderliğinde tutmak için ortak değerler, geleneksel ortaklıklar ve askeri ittifaklar aracılığıyla kıtanın bağımsızlaşmasını engellemeye çalıştı. Bu doğrultuda, titizlikle tasarlanmış bir “Ukrayna tuzağı” oluşturuldu. Avrupa’yı korkutmak için “korkuluk” olarak Rusya kullanıldı; birçok küçük Avrupa ülkesi, ABD hegemonyasının kanatları altında kalmaya ve Washington’un yönlendirmesiyle hareket etmeye zorlandı.

Trump’ın yeni politikaları, Avrupa’ya bağımsız hareket etme, kendi kaderini belirleme ve özgüven kazanma yönünde eşsiz bir tarihî fırsat ve stratejik bir pencere sundu. Ancak Avrupa hâlâ yeterli stratejik güvene sahip değil ya da yeterli stratejik hazırlık yapmış değil. Bunun yerine, hâlâ ABD’ye yaslanmak ve Washington’un sağladığı güvenlik şemsiyesinden faydalanmak istiyor. Ancak bu yaklaşımın sonucu, er ya da geç büyük bir stratejik boşluk hissi yaratacaktır.

Stratejik Özerklik: İçte Bağımsız Yol, Dışta Diplomatik Özgürlük

Stratejik özerklik, iç politikada bağımsız bir yol izlemek, dış politikada ise diplomatik özgürlüğe sahip olmak anlamına gelir. Avrupa, modern uluslararası ilişkiler ve diplomasi teorilerinin doğduğu bir merkez olmasının yanı sıra, aynı zamanda ABD diplomasisinin de entelektüel beşiği ve öncüsü olmuştur. Tarih boyunca dünya siyasetiyle ustaca oynayan bir kıta olarak Avrupa, ABD’nin diplomasi anlayışının temelini oluşturdu.

Ancak diplomasi, ulusal güç—özellikle ekonomik ve askeri kapasite—ile doğrudan bağlantılıdır. Bu temel ilke, tarih boyunca ihtişamlı dönemler yaşayan Avrupa’yı çoğu zaman “topal diplomasi”ye mahkûm etmiştir. Fransa gibi bazı istisnalar dışında, çoğu Avrupa ülkesi ABD’nin belirlediği politik çizgiyi takip etmek zorunda kalmıştır. Beyaz Saray’ın yönlendirmesiyle şekillenen politikalar, transatlantik ilişkilerde ortak bir söylem yaratmaya hizmet etmiştir.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, çok kutupluluğun hızlanması ve derinleşmesi, Avrupa’ya daha geniş bir diplomatik hareket alanı sundu. Avrupa ülkeleri, kendi ulusal çıkarları veya Avrupa Birliği’nin ortak çıkarları doğrultusunda, ABD’den farklı hatta zaman zaman karşıt diplomatik yaklaşımlar geliştirdi. Stratejik özerkliğe dayalı bu diplomatik bağımsızlık, Avrupa’nın birliğe ve güce giden yolunun somut bir göstergesi haline geldi. Ancak bu durum, ABD ve Avrupa arasındaki anlaşmazlıkları, çelişkileri ve sürtüşmeleri daha da derinleştirdi.

Trump’ın ilk başkanlık döneminde (Trump 1.0), ABD ve Avrupa arasındaki diplomatik farklılıklar, özellikle değerler üzerinden tartışmalara neden oldu. Ancak Joe Biden’ın başkanlığı sırasında bu farklılıklar büyük ölçüde onarıldı. Ancak Trump’ın ikinci dönemiyle (Trump 2.0) birlikte, ABD ve Avrupa arasındaki diplomatik ilişkiler, kavramsal çerçeveden paradigmatik farklılıklara kadar her alanda yeniden ayrışmaya başladı. Ticaret savaşı ve Rusya-Ukrayna savaşı gibi konular, bu ayrışmayı daha da büyüterek neredeyse iki zıt yönlü bir jeopolitik yol ayrımına dönüştürdü. Bu durum, Avrupa’nın diplomatik bağımsızlığını daha da pekiştirecektir.

Avrupa’nın En Büyük Krizi: Güvenlik Krizi

Avrupa’nın karşı karşıya olduğu en büyük kriz, güvenlik krizidir. Yani, Avrupa’nın NATO çerçevesinin dışında bağımsız ve güçlü bir askeri güç oluşturup oluşturamayacağı ve kendi güvenliğini sağlama kapasitesine ulaşıp ulaşamayacağı belirleyici olacaktır. Bu aynı zamanda, Avrupa’nın geleneksel düşmanı Rusya ile tek başına mücadele edip edemeyeceği sorusunu da beraberinde getirir.

Soğuk Savaş sona erdikten sonra Avrupa, ABD’nin merkezi olduğu NATO ittifakını benimsedi. NATO’nun temel amacı, ABD’nin askeri gücünden faydalanarak Sovyet tehdidini dengelemek, Almanya’nın yeniden yükselişini önlemek ve Avrupa’nın bir dünya savaşına yeniden sürüklenmesini engellemekti.

Son yarım yüzyılda ABD, Avrupa’da güçlü bir askeri varlık sürdü, çok sayıda üs kurdu ve NATO’nun savunma harcamalarının yarısından fazlasını karşıladı. ABD’nin savunma harcamaları, GSYİH’sinin %3’ünden fazlasına denk gelen sürekli yüksek seviyelerde kaldı. Avrupa’nın güvenliğini tamamen ABD’ye bağımlı kılan bu güvenlik alışkanlığı, Avrupa’nın kendi savunma yeteneklerini geliştirmesini engelledi ve ABD için ağır bir yük oluşturdu.

Trump’ın Dönüşüyle NATO’nun Rahat Günleri Sona Erdi 

Trump’ın yeniden iktidara gelmesiyle birlikte, NATO’nun ABD’nin koruma şemsiyesi altında rahat bir şekilde güvende olduğu günler sona erdi. NATO artık kendi güvenliğini sağlama sorumluluğunu üstlenmek zorunda. Trump, ilk başkanlık döneminde NATO üyelerini savunma harcamalarını GSYİH’nin %2’sine çıkarmaya zorlamıştı. İkinci döneminde ise bu oranı iki katına çıkararak %5’e yükseltmelerini talep etti ve böylece ABD üzerindeki yükü büyük ölçüde azaltmayı amaçladı.

Avrupa için askeri bağımsızlık ve güçlenme artık ciddi bir gerçeklik haline geldi. Çünkü konvansiyonel ordu gücü, konvansiyonel silah sayısı, stratejik silah üstünlüğü ve savunma sanayisi kapasitesi açısından Avrupa kısa vadede ABD ile kıyaslanamaz durumda. Hatta Rusya’ya karşı koyma konusunda bile yetersiz kalabilir. Trump yönetimi Ukrayna’yı terk etmeyi planlarken ve Avrupa, Ukrayna’yı tek başına savunmaya hatta kendi güvenliğini sağlamaya hazırlanırken, Avrupa Birliği’nin kendi ordusunu hızla kurup kuramayacağı ve İngiltere ile Fransa’nın nükleer şemsiyesinden yararlanıp yararlanamayacağı büyük bir soru işareti haline geldi.

Avrupa’nın “Yeniden Silahlandırılması” Planı 

4 Mart’ta, ABD’nin Ukrayna’ya silah ve istihbarat yardımlarını kesmesi ve hatta uydu bağlantılarını kapatma ihtimaline karşı, Avrupa Birliği yaklaşık 800 milyar avroluk bir fon oluşturmayı ve Avrupa’yı “yeniden silahlandırmayı” planladığını duyurdu. Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un liderliğinde, Almanya Rusya-Ukrayna savaşının etkisiyle 70 yıldır sürdürdüğü barışçıl politikayı terk etti ve savunma bütçesini iki katına çıkararak GSYİH’nin %2’sinin üzerine çıkardı. Yeni hükümet koalisyonu, önümüzdeki hafta Almanya Parlamentosu’na 500 milyar avroluk ek bir fon tahsis edilmesini içeren bir yasa tasarısı sunacak. Bu fon, altyapı harcamaları bahanesiyle oluşturulacak, ancak asıl amacı Almanya’nın savunma bütçesini daha da artırmak olacak.

NATO’nun kurucu üyeleri ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan İngiltere ve Fransa, Avrupa’nın doğal liderleri olarak ön plana çıkıyor. ABD ile Avrupa arasındaki kopan jeopolitik bağı onarmaya çalışırken, aynı zamanda “ABD’nin çekilmesi” sonrası Avrupa savunmasını şekillendirmeye yönelik girişimlerde bulunuyorlar. Bunlar arasında “nükleer paylaşım” tartışmaları ve Ukrayna’ya destek sağlayacak bir Avrupa “güvence gücü” oluşturma planları da yer alıyor.

Gözlemciler, Avrupa Birliği ve üye ülkelerinin önümüzdeki dönemde olağanüstü yoğun bir çok taraflı ve ikili güvenlik müzakereleri sürecine gireceğini düşünüyor. Avrupa, ABD’nin NATO’daki liderlik yükümlülüklerini terk etmesi veya tamamen NATO’dan çekilmesiyle oluşan büyük ve karmaşık bir “üç boyutlu boşluğu” (tarihsel kayıp, mevcut belirsizlik ve psikolojik panik) doldurmak için aceleyle hazırlık yapıyor.

Trump 2.0: Uzun Süreli Bir Dönüşüm mü?

Teorik olarak, Trump’ın ikinci başkanlık dönemi sekiz yıl sürebilir ve “Trumpizm” bundan da uzun bir süre devam edebilir. Trump’ın yeniden seçilmesinden sonra geçen sadece iki ay içinde aldığı kararlar—uluslararası anlaşmalardan çekilmesi, ittifakları terk etmesi, müttefikleri satması ve diplomatik güveni yok etmesi—sadece başlangıç olarak görülüyor. Dahası, bu sürecin giderek hızlanacağı ve genişleyeceği kesin gibi görünüyor.

Bu durum, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya güvenlik sistemi, uluslararası yönetim düzeni ve uluslararası ilişkiler sisteminin tamamen çökmesi anlamına geliyor. Sanki bir gecede, ABD Avrupa’nın sarsılmaz müttefikinden, her zaman güvenilir “büyük ağabeyi” olmaktan çıkıp tanıdık bir yabancıya, ticaret savaşlarını başlatan bir düşmana, değerler açısından bir rakibe ve hatta stratejik bir tehdide dönüşmüş durumda.

Öte yandan, Avrupa ise “yalnız bir gezegen” gibi hareket etmek zorunda kalıyor. Hatta, bildiğimiz “Batı dünyası” artık ABD ve Avrupa olarak ikiye bölünmüş gibi görünüyor. Avrupa, transatlantik ilişkilerde böylesine köklü ve tarihsel bir değişimi asla beklemiyordu. Avrupa Konseyi Başkanı Ursula von der Leyen, bu dönüşümü “tarihsel bir dönüm noktası” olarak nitelendirdi.

ABD-Avrupa İlişkilerinde Kaçınılmaz Ayrışma

ABD-Avrupa veya daha geniş anlamda transatlantik ilişkiler şu anda sistematik bir şekilde yeniden şekillendiriliyor, değiştiriliyor ve yeniden inşa ediliyor. Avrupa Birliği’nin önde gelen liderleri, ilişkileri normale döndürmek için büyük çaba harcıyor. Ancak, ABD ve Avrupa arasındaki ideolojik ve ekonomik çıkar farklılıkları artık öylesine derinleşti ki, bu ayrışmanın giderek büyümesi ve tarafların sonunda tamamen farklı yollara gitmesi kaçınılmaz hale geliyor.

Tarihte olduğu gibi, uzun süren birlikler sonunda bölünmeye, uzun süren bölünmeler ise yeniden birleşmeye yol açar. Bu tarihsel döngü her zaman olduğu gibi tekrar ediyor.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English