Bizi Takip Edin

Avrupa

Avrupa’nın ‘illiberal demokrasi’ sorunu

Yayınlanma

Polonya’nın Hukuk ve Adalet Partili (PiS) cumhurbaşkanı Andrzej Duda, uzun süredir tartışma konusu olan pandemiden çıkış yardım fonlarının serbest bırakılması meselesinde çok sert bir açıklama yaptı. Duda, bundan böyle Avrupa Komisyonundan gelen tekliflere cevap vermeyeceğini, ilgili fon için gereken tüm adımları attıklarını söyledi. Polonya lideri daha da ileri giderek, Brüksel’deki bir grup “sol liberal” siyasetçinin ülkede bir iktidar değişikliği istediğini iddia etti.

Brüksel’in Polonya’ya ayırdığı kurtarma fonu 36 milyar avro civarındaydı, ama bu para uzun süredir “hukukun üstünlüğüne” uygun davranmadığı gerekçesiyle Varşova’nın eline geçmiyordu. Polonya planı sonunda onaylandı; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise paranın verilmesini yine “reform” şartına bağladı.

Avrupa Komisyonu geçen yılın Kasım ayında, Varşova’nın, AB tarafından alınan Polonya Disiplin Dairesinin faaliyetlerini sona erdirme kararına uymayı reddetmesi nedeniyle Polonya’ya sağlanan 100 milyon avroluk AB fonunu dondurmuştu. 15 Temmuz’da PiS hükümeti, Yüksek Mahkeme hakkındaki yasada yapılan değişiklikleri kabul etti ve disiplin kurulunun çalışmasına son verdi. 2017 yılında kurulan Disiplin Dairesi, hükümet tarafından yargıda reform olarak sunulmuştu. Daire, muhalefet ve AB tarafından ise hükümet çizgisine uymayan bağımsız yargıçların hizaya çekilmesi olarak değerlendirilmişti. Dairenin mahkeme hüviyeti yoktu, bunu hem Polonya Anayasa Mahkemesi hem de AİHM kayıt altına aldı. AB bu Daire nedeniyle Polonya’ya günlük 1 milyon avro ceza vermeye bile başlamıştı. Duda bunun üzerine Daireyi kapatıp “profesyonel sorumluluk dairesi” kurma kararı aldı. Muhaliflere göre bu da aynısının bir değişiği.

Brüksel’e karşı ‘isyan’ın lideri olarak Polonya

2000’lerin başında kurulan Polonya’nın iktidar partisi PiS, yıllar içinde bugün artık “sağ popülist” olarak adlandırılan siyasi pozisyonun Avrupa’daki en önemli temsilcilerinden biri haline geldi. İlk başlarda standart bir “Hıristiyan Demokrat” parti olacağı düşünülüyordu, Katolik Kilisesi ile de arası iyiydi. 2015’teki seçim zaferinden sonra ise eleştiriler hem içeride hem dışarı yükseldi: PiS, Polonya’nın “demokratik kurumlarına” saldırıyordu, hukuk düzenine aykırı hareket ediyordu, Anayasa Mahkemesine müdahale ediyordu, insan haklarını ve özgürlükleri kısıtlıyordu, ülkenin borcunu artırıyordu. Özetin de özeti, PiS yönetimi, 1980’lerde ortaya çıkan ve sosyalizmin çözülmesinden sonra da hükümetlerin genel olarak uyum sağladığı “Yuvarlak Masa toplantıları konsensüsü”ne aykırı davranıyordu.

Neydi bu konsensüs? Dört başlık altında toplayabiliriz: Birincisi, demokratikleşme ve desantralizasyon; ikincisi, sosyalist ekonominin “verimsizliği” ve buna çare olarak özel mülkiyetin merkezde yer alacağı hızlı bir serbest piyasacı kapitalist ekonomiye geçiş süreci; üçüncüsü, ikincisiyle bağlantılı olarak “acı reçete”nin kabulü ve IMF ile Dünya Bankası gözetiminde kemer sıkma siyasetleri; ve dördüncüsü, dış siyasette ABD ile iyi ilişkiler, AB mekanizmalarına entegrasyon ve NATO üyeliği değişmez ilkelerdi.

PiS öncesi hükümetler, sert bir özelleştirme programına ve IMF-Dünya Bankası merkezli neoliberal saldırı politikalarına sorgusuz sualsiz itaat etmişlerdi. 1990’ların başındaki Şok Terapisinin ardından 1997’de başlatılan reform süreci, neoliberal gündemi yerleştirmiş ve milyonlarca Polonyalının yaşam standartlarında ciddi bir düşüşe neden olmuştu.

İşte PiS’in 2005’te koalisyonla başlayan ve 2015’te tek başına iktidarla sonuçlanan yürüyüşü bu koşullar altında başlamıştı. Antikomünizm ve Rusya düşmanlığı konusunda kendisinden öncekilerden daha sert olan PiS, 2015 seçimlerinde “iktisadi yurtseverlik” adı altında neoliberal amentüden sapma vaadiyle seçmenlerin karşısına çıkmıştı. Bu kapsamda bankaların ve çokuluslu şirketlerin gücünün azaltılmasının yanı sıra, 1989’dan beri görülmedik bir “sosyal transfer” kampanası da öne sürülüyordu: Emeklilik yaşının düşürülmesi, tek çocuktan fazla çocuğa sahip ailelere mali destek, vergi düzenlemesi ve saatlik asgari ücret. Buna, eşcinsel evlilikleri serbest bırakan yasaya itiraz, AB’nin göç ve çok kültürlülük politikasına eleştiri, ulus-devletin güçlendirilmesi ve Hıristiyan değerlerinin korunması gibi kültürel politikalar da eşlik ediyordu. Polonya Halk Cumhuriyeti döneminden kalma, komünizmle bağlantılı sokak isimlerinin değiştirilmesi bir yana, Polonya’nın sosyalist geleneklerinden kalma sokak isimlerini bile değiştirecek kadar komünizm düşmanlığı da cabası.

Nitekim, Varşova’nın Brüksel’e karşı açtığı isyan bayrağının üzerinde, faşizm, komünizm ve LGBT’yi özdeşleştiren ve bunların hepsine karşıtlığın altını çizen bir ideolojik bulamaç yer alıyor. Bu noktada şu da söylenmeli: İlk PiS iktidarının (2005-2007) devrilmesinde, sert neoliberalizmin hâlâ kendilerine faydası olduğunu ve zenginleşebileceklerine kanaat getirmiş kenti-eğitimli profesyonel tabakaların önemli bir rolü olmuştu. Bu grup, kredi çekip ev alan, Polonya’nın kötü sağlık sisteminden kurtulmak için özel sağlık sigortaları yaptıran, özel okullarda okuyan ya da çocuklarını buralara yollayan kişilerden oluşuyordu. Avro Bölgesi krizi, bu kesimlerin de umutlarına darbe vurdu: ekonomisi komünizmin yıkılmasından sonra devamlı büyüyen, 2000’li yıllarda ise bu büyümenin tepe noktasına çıktığı Polonya, 2010’lu yıllara iktisadi yavaşlamayla giriyordu. PiS’i kuyruğuna teneke bağlayarak gönderenler, 2015’te onun “milli kapitalizmine” iki mühür birden basıyorlardı.

AB ile Polonya arasındaki gerilimin kaynağı da bu. Polonya’nın 2. Dünya Savaşı nedeniyle Almanya’dan 1,26 trilyon dolarlık tazminat istemesinin arkasındaki gerilim de bu. Polonya liderliği, “Almanya eşittir AB” denklemiyle hareket ediyor. İşte bu durum, Rusya karşıtlığıyla birleşince ilginç bir hareket alanı sağlıyor Varşova’ya: Rusya karşıtı Anglo-Amerikan ittifakı, Baltık ülkeleriyle birlikte Polonya’ya özel bir rol biçiyor. Dahası, AB’den ayrılan Britanya, Polonya’yı içine alan AB-dışı bir Doğu Avrupa ittifak sistemini perçinlemek istiyor.[1] Hal böyle olunca, Polonya hem Rusya, hem de Almanya’ya karşı sesini yükseltebiliyor.

Ses yükseltmek demek belki hafif kaçıyor: PiS lideri Jarosław Kaczyński, geçen Ağustos ayında, Avrupa’yı yönetmek üzere tasarlanan bir Alman-Rus planı olduğunu ve Polonya’nın bu plana uymadığını söylemişti. Kaczyński, Polonya muhalefetinin de bu plana uygun davrandığını ve ülkeyi “komşu güçlere itaakâr” hale getirmek istediğini ileri sürmüştü. Aynı Kaczyński, geçen sene de AB’nin “Dördüncü Alman Reich’ı” haline dönüştüğünü söyleyerek şimşeklerini üzerine çekmişti. Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro ise yakın zamanda daha da ileri giderek Almanya’nın Polonya’da bir “sömürge hükümeti” istediğini savunmuştu. 

Macaristan anlaşma peşinde

Brüksel için baş ağrısı sayılan bir diğer “illiberal” ülke ise Macaristan. Fidesz lideri Viktor Orban, geçen Nisan ayında %54,13’lük seçim zaferinin ardından yaptığı konuşmada, zaferlerinin Ay’dan, hatta Brüksel’den bile görüldüğünü söyleyerek AB merkezine gönderme yapmıştı. Orban, zaferi kimlere karşı kazandıklarını da açıklamıştı: Solcular, Brüksel’deki bürokratlar, George Soros, uluslararası ana akım medya ve hatta Ukrayna Devlet Başkanı.

Orban, 2014 yılında yaptığı bir konuşmada hedefinin “ulusal kurumlara dayalı bir illiberal demokrasi inşa etmek” olduğunu söylemişti. Orban’a göre, 2008 küresel ekonomik krizi, liberal demokratik devletlerin küresel olarak rekabet edebilir olmadığını göstermişti. “Refah toplumları”nı, “istihdam/çalışma toplumları”na dönüştürmek istediğini söyleyen Macar lider, daha önce de enerji şirketleri ve bankalarla başa çıkabilmek için merkezi kontrolün artması gerektiğini belirtmişti. Orban, “borç köleliği”nden kurtulmak ve Macaristan’ı “AB’nin sömürgesi” haline getirmemek için uğraşıyordu. Toplumu düzenlemede dünyaya liberal yoldan bakmayı terk etmekten bahsediyordu.

Bununla birlikte, iktidarını perçinleyen Orban’ın Almanya ile yeni bir sayfa açmak istediği görülüyor. Ekim ayında Berlin’e giden Fidesz lideri, geçen sene Almanya’nın yeni şansölyesi seçilen Olaf Scholz ile görüştü. Sonrasında Orban görüşmeyi “verimli” olarak nitelendirse de ortak bir basın toplantısı düzenlenmemesi dikkat çekti.

Almanya’daki trafik ışığı koalisyonunun Orban’la yan yana gelmek istememesi anlaşılır olsa da iki ülkenin de şu anda “birlik” mesajı verdiği görülüyor. Macaristan da, tıpkı Polonya gibi, Avrupa Komisyonunun pandemi çıkış fonlarını durdurma tehdidiyle karşı karşıya. 19 Kasım’da karara bağlanacak fon akışı, Budapeşte için hayati önemde ve bu konuda Berlin’in onayını alması her şeyden önde geliyor.

Orban, Alman sanayisinin Rusya karşıtı yaptırımlar nedeniyle büyük zarar görmesi nedeniyle, Alman iş dünyasından kendi yaptırım karşıtı pozisyonuna destek bulabileceğini umuyordu. Almanya, hâlâ Macaristan’daki en büyük dış yatırımcı ve ülkenin ana ticaret ortağı. Fakat Orban’ın umduğunu bulamadığı görülüyor: Berlin’de yapılan iş dünyası forumuna katılan Orban’a Alman sanayicileri pek yüz vermedi. Alman Doğu Sanayi ve Ticaret Birliği Başkanı Philip Hausmann, Alman sanayisinin bir bütün olarak Rusya karşıtı yaptırımları desteklediğini söyledi. Hausmann bir de Alman-Macar iş ortaklığının tehlikede olduğu uyarısında bulundu. Ona göre, Macar hükümetinin gittikçe artan “illiberal” iş yapma pratikleri bu ortaklığı bozuyordu. Orban ise, “Bizimle işbirliği yapan kazanır,” demekle yetindi.

Almanya, Fransa, İtalya’da son durum

Geçtiğimiz hafta, Almanya ile Fransa arasındaki gerilimin gazete sayfalarına nasıl taşındığı buralarda pek hissedilmemiş olabilir. Ama Fransız basınındaki histeri o raddeye ulaştı ki, ülkenin en eski finans gazetesi Les Echos’ta, “Fransa ile Almanya arasında savaş tekrar mümkün hale geldi,” manşeti atıldı.

Ne olmuştu? Alman-Fransız ortak kabine toplantısı iptal edildi, Scholz ile Macron kameraların karşısına çıkmaktan kaçındı. Güncel çelişkiler belirgin: Yükselen enerji fiyatları ve Almanya’nın tek taraflı sübvansiyon kararı, ortak borçlanmanın artırılmasına itirazı… Tüm bunlar, Paris’in kaşlarının kalkmasına neden oluyor. Dahası, Olaf Scholz’ün Çin ziyareti de Emmanuel Macron tarafından hoş karşılanmadı: Macron’un Scholz’e “Avrupa’nın birlik olduğu görüntüsü vermeyi” teklif ettiği ve Alman Şansölyesi’nin bu teklifi reddettiği belirtiliyor. Fransa, AB’yi jeopolitik bir merkez haline getirmek ve ABD ile Çin’e karşı ağırlık oluşturmak için iki ülkenin özel bir ilişki geliştirmesi gerektiğini savunuyor. Üstüne üstlük, son birkaç on yılda Fransa’nın iktisadi olarak kadim rakibinin epey gerisinde kaldığı da görülüyor.

Almanya’nın pek oralı olmadığı anlaşılıyor. Askeri ve iktisadi olarak ABD’ye boyun eğen Almanya’nın, Fransa ile giriştiği ortak savunma projelerinde de bir duraklama olduğu görülüyor. Fransızların bakış açısından Almanlar şöyle düşünüyor: Eğer Avrupa merkezli bir savunma sanayisi geliştirilecekse, bu Amerikan kontrolü altındaki bir Alman sanayisi olmalıdır. Öbür türlü, böyle bir savunma sanayisi olmamalıdır. İki ülkenin AB’nin “stratejik özerkliği”nden anladığının bir hayli farklı olduğu açık.

Diğer güçlü ülke İtalya’da ise Brüksel’de “korku” uyandıran yeni sağcı iktidarın pek korkutucu olmadığı düşünülüyor. Başbakan seçilmesinin ardından Brüksel bürokratlarıyla ilk kez görüşen Giorgia Meloni, diyaloğu “çok samimi ve çok olumlu” olarak nitelendirdi. Meloni, yükselen enerji fiyatlarıyla ortak mücadele ve Rusya’ya karşı Ukrayna’ya destek konusundaki AB yanlısı pozisyonunu koruduğunu yineledi. Meloni kendini pragmatik, ılımlı ve ana akım bir siyasetçi olarak AB’ye sunuyor.

[1] Bir İtalyan gazetesinin iddiasına göre, Birleşik Krallık bir süredir Baltık ülkeleri, Polonya ve Ukrayna’dan oluşan bir “Avrupa Milletler Topluluğu” kurma isteğinde. Daha da ilginci, gazeteye göre, topluluk kurulduktan bir süre sonra Türkiye de buna eklenecek. Haber için bkz. https://kafkadesk.org/2022/05/30/uk-proposes-european-commonwealth-with-poland-ukraine-and-baltics/.

Avrupa

Polonya kendi uydu ağını kurarak Musk’a bağımlılığı bitirmeyi hedefliyor

Yayınlanma

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin Starlink benzeri yerli bir uydu iletişim ağı kuracağını açıkladı. 34. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı (MSPO) kapsamında konuşan Tusk, Polonya ve Avrupa’nın güvenliğinin “tek bir kişinin hevesine bağlı kalamayacağını” vurguladı.

Tusk, Polonya haber platformu Wiadomosci’nin aktardığı konuşmasında projenin ciddiyetine dikkat çekti: “Evet, bu bir meydan okuma, bir hayal; ancak kesinlikle boş bir heves değil. Bugün başlattığımız bu sürecin nihai hedefinin Polonya’nın kendi Starlink sistemi olabileceğini ve olacağını ifade ettik.”

Polonya’nın uzay alanında sahiden kayda değer bir ortak olduğunu belirten Tusk, bu girişimin yalnızca milli bir tatmin meselesi taşımadığını dile getirdi. Başbakan konuşmasını şöyle sürdürdü: “Açık konuşayım: Polonya’nın ve Avrupa’nın güvenliği tek bir kişinin hevesine bırakılamaz. Kendi uydu iletişim sistemimiz olmadan tam bir güvenlikten söz edemeyiz.”

Donald Tusk, yıl sonuna kadar Polonya’nın uzaydan birkaç dakika içinde görüntü aktarabilen dokuz uyduya sahip olacağını kaydetti.

Tusk, savunma fuarında uydu projesinin yanı sıra yeni ağır piyade muharebe aracının adını da duyurdu. “Ayı” (Niedźwiedź) ismi verilen araç, mevcut Borsuk modelinden 12 ton daha ağır bir yapıyla üretildi. Aracın yüksek hareket kabiliyetini koruduğu ve mürettebat korumasını önceliklendirdiği bildirildi.

Polonya basınından Rzeczpospolita gazetesi, ağustos ayında Elon Musk’ın sahibi olduğu SpaceX şirketinin uydu interneti hizmet koşullarını değiştirdiğini yazmıştı.

Yeni kuralların Polonya’yı Avrupa mobil kapsama bölgesinden çıkarması, Polonyalı kullanıcılar açısından maliyet artışı riskini beraberinde getirdi.

Gelişmeler üzerine Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, sosyal medya üzerinden SpaceX’in sahibi Elon Musk’a yönelik bir uyarıda bulundu. Sikorski mesajında şu ifadelere yer verdi: “Bak Elon Musk, Polonyalı Starlink kullanıcılarına yönelik ayrımcılığı durdur; aksi takdirde hizmetlerin karşılığında sana ödediğimiz yıllık 50 milyon doları yeniden değerlendirebiliriz.”

Ukrayna ordusu, Şubat 2022’de çatışmaların başlamasından bu yana cephede Starlink uydu terminallerini yoğun biçimde kullanıyor. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için sağlanan Starlink hizmetinin faturasını Polonya Dijitalleşme Bakanlığı karşılıyor.

Geçen yılın mart ayında Musk, Starlink erişiminin kesilmesi halinde Ukrayna’nın cephe hattının çökeceğini ileri sürmüştü. Musk yaptığı paylaşımda, “Benim Starlink sistemim Ukrayna ordusunun omurgasını oluşturuyor. Sistemi kapatırsam tüm cephe hatları çöker” demişti.

Polonya Dışişleri Bakanı Sikorski ise Musk’ın bu sözlerine karşılık, Ukrayna’daki Starlink bağlantısının masraflarını karşıladıklarını, böyle bir senaryoda yıllık 50 milyon dolar harcayan Polonya’nın farklı hizmet sağlayıcılarına yönelmek zorunda kalacağını belirtmişti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Leipzig’deki İHA olayında tanık ifadeleri resmi iddialarla çelişiyor

Yayınlanma

Leipzig/Halle Havalimanı’nda geçen ay düşürülen insansız hava aracına ilişkin çalışan ifadeleri, Almanya’nın Rusya’yı suçlayan resmi anlatımıyla ve basına yansıyan patlayıcı görüntüleriyle uyuşmuyor. Görgü tanığı personel, kargo alanına inen sıradan bir tüketici cihazının elle yakalandığını, patlayıcı taşımadığını ve hemen peşinden özel ekiplerin olağandışı bir hızla sahaya ulaştığını savunuyor.

Almanya basını ile NATO müttefiklerinin yayın organlarında yer alan ve Leipzig Havalimanı sahasına geçen ay Rus ajanları tarafından yerleştirildiği iddia edilen patlayıcı düzeneğe ait fotoğrafların gerçek olmadığına dair ikna edici kanıtlar ortaya çıktı.

Ukraynalı araştırmacı gazeteci Anatoliy Şariy, havalimanı çalışanlarının tanıklıklarına dayandırdığı anlatımında, yayımlanan görsellerin olay yerindeki ilk manzarayla örtüşmediğini, söz konusu hava aracının ise fotoğraf ve video çekimi amacıyla üretilmiş, piyasada kolayca erişilebilen küçük ve ucuz bir tüketici cihazı olduğunu kaydetti.

Şariy’nin 6 Eylül tarihinde X platformunda paylaştığı ayrıntılı aktarım, insansız hava aracının ele geçirilişine ve sonrasındaki resmi müdahaleye bizzat tanıklık eden havalimanı personeline dayanıyor.

Anlatılanlara göre çalışanlardan biri, böylesi bir cihazın kayda değer ilave bir yük taşıyabileceğinden dahi şüphe duyuyor.

Berlin yönetimi ise Leipzig’deki hadiseden doğrudan Moskova’yı sorumlu tutuyor. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 1 Eylül günü yaptığı açıklamada Rusya’yı işaret ederek şunları söyledi:

“Leipzig’deki saldırı girişimiyle Rus yönetimi, zaten ağır baskı altındaki ikili ilişkilerimize bilinçli şekilde daha büyük zararlar verme kararı almıştır. Federal İçişleri Bakanı’nın az önce dile getirdiği hükümet çizgisi geçerlidir. Almanya güvenliğini koruyor; güvensizlik yaymak isteyen karşı güçlere karşı kendini savunuyor. Federal Hükümet bu nedenle Leipzig’deki hibrit saldırının faili olarak Rusya’ya karşı gerekli adımları atıyor.”

Wadephul, Rusya’nın sergilediği tutumu Avrupa genelindeki eylemlerin bir halkası olarak niteledi:

“Rusya Federasyonu’nun az önce tarif edilen tehlikeli adımları; Avrupa’ya dönük istikrarsızlaştırma, dezenformasyon yayma, tehdit, sabotaj ve saldırganlık girişimlerinin uzun bir zincirini oluşturuyor. Ne yazık ki Almanya da bunun dışında kalmadı. Rus liderliği ülkemize açık bir husumetle yaklaşıyor.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise aynı gün Rus basınına verdiği demeçte suçlamaları reddederek hadisenin bir kurgu olduğunu savundu. Putin, meselenin iç siyasetle ilişkili olduğunu öne sürdü:

“Bunun büyük ölçüde iç siyasi durumla ilgili olduğuna inanıyorum. Şansölye’nin siyasi pozisyonu karmaşık. Vatandaşları kendisine güvenmiyor. Bunun sebebi de açık; ulusal çıkarları savunmak yerine bunları heba ediyor. Belirgin ekonomik hatalar ortada: İşletmeler kapanıyor, insanlar işlerini kaybediyor, hayat standartları hızla geriliyor. Bu adımı neden attıkları meçhul. Sadece tek bir açıklamaları var: ‘Saldırgan Rusya’ya’ karşı durmak zorundalar. Kanıt mı istiyorsunuz? İşte oraya kendileri yerleştirdi.”

Kuzey Akım boru hattına yönelik sabotaja da değinen Putin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Birkaç ay ya da bir yıl önce Alman makamlarının Kuzey Akım boru hattını patlatmakla Rusya’yı suçladığını herkese hatırlatmak isterim. Böylesine tuhaf bir fikir ortaya atmalarına gerçekten şaşırmıştım; zira biz Avrupa’ya gaz satmak istiyorduk. Bugün de gaz sağlamaya hazırız. Yapmaları gereken tek şey düğmeye basmak, bu kararı almak. Ancak ABD yaptırımları ve diğer her şey yüzünden buna cesaret edemiyorlar. Güzel, ama şimdi attıkları adımların ardındaki sebepleri açıklamak zorundalar. Düşen oy oranları ve Saksonya dahil yaklaşan seçimler göz önüne alındığında, Alman iktidar çevrelerinin siyasi geleceği tartışmalı hale geliyor. Bence açıklama tam olarak budur. Bunun yeni bir hata olduğunu ve Alman halkının menfaatleriyle çeliştiğini düşünüyorum.”

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da 6 Eylül’de yaptığı değerlendirmede, Berlin yönetiminin suçlamalarını fiili bir savaş ilanı olarak gördüklerini dile getirdi. Vesti internet sitesinin aktardığına göre Lavrov şu ifadeleri kullandı:

“Leipzig, havalimanı. Orada bir insansız hava aracı buldular. Rus yapımı olduğunu söylediler, kimse araştırmaya dahi gerek duymadı. Bu durum, özünde gerçek bir savaşın başlangıcıdır. Başkonsolosluğu Bonn’dan çıkardılar, anlaşmayı feshettiklerini ilan ettiler. Berlin’deki Rus Evi kapatılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, daha doğrusu Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın başlamasından önce de Almanların diplomatik temsilciliklerini kapattığını hatırlıyorum. Merz’in Almanya’yı yeniden Avrupa’nın lider askeri gücü yapma yönündeki tüm açıklamaları hayata geçiriliyor. Aslında bize savaş açıyor. Tarihin dersleri hiç alınmamış. Nazizmin metastazlarının yeniden yüzeye çıktığı görülüyor. Bu tehlikeli bir gelişme. Rus liderliğinin gereken sonuçları çıkaracağına inanıyorum.”

Moskova’dan yazan deneyimli gazeteci John Helmer’ın aktardığı kulis bilgilerine göre bazı Alman kaynaklar, Alman polis ve istihbaratınca izlenen, içine sızılmış yerel muhalif grupların ve aşırı sol yapıların bu olayda kullanılmış olabileceğine işaret ediyor.

Güvenlik birimlerinin hadiseden önceden haberdar olabileceğini öne süren kaynaklar, Kızıl Ordu Fraksiyonu çizgisindeki aşırı sol unsurların askeri üretime müdahale tatbikatları yaptığını savunuyor.

Aynı kaynaklar, Ukrayna tarafının sahip olduğu insansız hava aracı tecrübesiyle Rus parçalarından cihazlar üretip sahte bayrak operasyonu yürütebilecek yetenekte olduğunu ve Kuzey Akım soruşturmasında Almanya’da tutuklanan dalgıçların intikamını alma saikine sahip olabileceğini iddia ediyor.

Hadiseye ilişkin yeni tanıklıkları kamuoyuna taşıyan Ukraynalı gazeteci Anatoliy Şariy, 2012 yılından bu yana sürgünde yaşıyor ve uzun yıllardır çeşitli fiziki saldırıların hedefi durumunda.

Şariy’nin İngilizce kaleme aldığı ve havalimanı tanıklıklarına dayanan haberi şu detayları aktarıyor:

Leipzig/Halle Havalimanı sahası daha önce güvenlik ihlallerine sahne olmuştu. 1 Ağustos 2024 tarihinde “Letzte Generation” (Son Nesil) adlı çevre hareketine mensup yedi eylemci, dış güvenlik çitlerini üç ayrı noktadan keserek havalimanının kısıtlı bölgesine girmişti. Eylemcilerden beşi kendilerini taksi yollarına yapıştırmış, diğer iki kişi ise eylemi gerçekleştiremeden yakalanmıştı. Yaşanan bu olay, yabancı kişilerin gece vakti güvenlik çemberini aşarak uçuş operasyon sahasına erişebildiğini belgelemişti.

Şariy’ye konuşan çalışan, insansız hava aracı hadisesinin kamuoyuna yansıtılandan çok farklı bir seyir izlediğini aktarıyor. Olay, gece saatlerinde DHL uçaklarının bakımının yapıldığı ve Antonov uçaklarının konuşlandığı “Vorfeld 2” bölgesinde, bir kargo uçağının yükleme aşamasında meydana geldi. Havalimanı personeli daha önce de tesis çevresinde uçan cihazlara rastlıyordu. Havalimanı sınırından geçen S8a karayolunun yakınında bir acil çıkış kapısı ile pisti rahat gören bir nokta bulunuyor. Gece saatlerinde havacılık meraklıları iniş ve kalkış yapan uçakları fotoğraflamak için bu alanda toplanıyor. Kaynak, geçmişte bu bölgede çok sayıda insansız hava aracının görüldüğünü, ancak bu araçların insanlara veya uçaklara bu denli yaklaşmadığını dile getiriyor.

Olay gecesi ise yükleme sürerken küçük bir hava aracı kargo uçağının etrafında dönmeye başladı ve bir personelin hemen yanında havada asılı kaldı. Görgü tanığı çalışanlar aygıtın nereden havalandığını göremedi. Cihaz yeterince alçaldığında personel müdahale ederek aracı eliyle yere bastırdı ve pervanelerine hasar vererek etkisiz hale getirdi. Ardından telsizle cihazın zaptedildiğini bildirdi.

Tanık çalışanın asıl dikkat çektiği nokta bundan sonraki süreç oldu. Telsiz anonsunun hemen ardından, yalnızca birkaç dakika içinde polis ekipleri, bomba imha uzmanları, itfaiye personeli, özel bomba imha robotu dahil ağır ekipmanlar ve televizyon ekipleri aprona ulaştı. Havalimanının Leipzig kent merkezine yaklaşık 20 kilometre mesafede yer alması, personelin zihninde soru işaretleri doğurdu. Zira dışarıdan gelen kişilerin doğrudan piste girmesi mümkün değil; güvenlik kontrolünden geçip “Tagesausweis” (günlük giriş kartı) almaları gerekiyor. Kaynak, yalnızca bu onay prosedürünün bile ciddi vakit aldığını, dolayısıyla tam teçhizatlı özel ekiplerin ve kameramanların anonsun hemen peşinden alana ulaşmasının olağandışı bir hız taşıdığını belirtiyor.

Tanık, cihazda patlayıcı veya fünye bulunduğu yönündeki haberleri kesin bir dille reddediyor. Aracı eliyle düşüren personelin hiçbir patlayıcı madde ya da fünye görmediğini aktaran kaynak, basında Çek yapımı Semtex patlayıcı ile servis edilen fotoğrafların sahadaki ilk durumla uyuşmadığını ifade ediyor. İlgili çalışan, haberleri izledikten sonra olayın kamuoyuna sunuluş biçimine tepki gösterse de işini kaybetme endişesiyle sessiz kalıyor.

Olayın ardından havalimanı çevresinde güvenlik önlemleri artırıldı. Daha önce uçak gözlemcilerinin beklediği S8a yolu üzerindeki acil çıkış kapısı çevresinde artık polis ekipleri 24 saat nöbet tutuyor.

Mevcut tablo, hadiseye dair birbiriyle taban tabana zıt iki anlatı ortaya koyuyor: Resmi makamların sunduğu, tehlikeli bir insansız hava aracının tespit edilip acil durum protokollerinin işletildiği anlatım ile sıradan bir sivil cihazın personelce düşürüldüğü ve hemen ardından önceden hazırlanmış izlenimi veren geniş çaplı bir güvenlik ve medya operasyonunun başlatıldığını savunan çalışan anlatımı.

Havalimanı personelinin ifadeleri olayın kesin olarak provokasyon olduğunu tek başına kanıtlamasa da yanıtlanması gereken somut sorular barındırıyor: Telsiz anonsu tam olarak saat kaçta yapıldı; polis, uzmanlar ve gazeteciler hangi saatte arandı; ekipler kısıtlı alana ne zaman ayak bastı; patlayıcıyı ilk kim, hangi aşamada tespit etti; patlayıcı madde düşürüldüğü an cihaza monteli halde miydi; aygıtı ilk hangi görevli inceledi; bomba uzmanları gelmeden önce çekilmiş fotoğraflar mevcut mu ve medya çalışanları aprona nasıl giriş sağladı?

Okumaya Devam Et

Avrupa

Almanya’da Rus gazı kesintisinin bütçeye faturası 50 milyar euroyu aştı

Yayınlanma

Rusya’nın sevkiyatı kesmesinin ardından enerji piyasasını dengelemeye çalışan Almanya federal bütçesinden 50,4 milyar euro harcandı. Maliye Bakanlığı verilerine göre kişi başına 600 euroya ulaşan bu fatura, tavan fiyat uygulamasını ve acil yardım paketlerini kapsıyor.

Rusya’nın doğalgaz sevkiyatını kesmesi, Almanya federal bütçesine 50 milyar euroyu aşkın mali yük getirdi.

Alman Bild gazetesinin haberine göre Maliye Bakanlığı, Yeşiller Partisi Federal Meclis Milletvekili Robin Wagener’in soru önergesine verdiği yanıtta krizin faturasını paylaştı.

Resmi belgedeki verilere göre krizin etkilerini sınırlamak için bütçeden 50,4 milyar euro harcandı. Enerji krizine karşı atılan acil yardım ve istikrar adımlarını kapsayan bu bütçe, gaz ve elektrik fiyatlarına tavan getirilmesini, Aralık ayı acil destek paketini ve diğer yardım ödemelerini finanse etti.

Gazete, söz konusu maliyetin kişi başına 600 euroya karşılık geldiğini aktardı.

Alman Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü (DIW Berlin) enerji uzmanı Claudia Kemfert, harcamaların büyüklüğünü Almanya’nın Rus gazına duyduğu bağımlılıkla açıkladı.

Kemfert, “Almanya kendisini yaklaşık yüzde 55 oranında Rus gazına dayanan tehlikeli, tek taraflı bir bağımlılığa sürükledi. Rusya sevkiyatı durdurduğunda, bu fiyat şoku ülkeyi bilhassa sert vurdu” değerlendirmesinde bulundu.

Alman Ekonomi Uzmanları Konseyi Üyesi Veronika Grimm, 50 milyar euroluk rakamı “gerçekçi” olarak nitelendirdi ancak krizin fiili sonuçlarının çok daha ağır olduğunu vurguladı.

Grimm, devlet müdahalelerinin iflas dalgasını önlemek ve haneleri aşırı mali yükten korumak adına zorunlu olduğunu belirtti.

Bonn Üniversitesi uzmanı Frank Umbach da yeni sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) terminalleri harcamaları ve yüksek enerji fiyatlarının getirdiği ek yükler hesaba katılmadığı için bütçeye yansıyan gerçek zararın çok daha yüksek olduğunu kaydetti.

Almanya için Alternatif (AfD) partisinin lideri Alice Weidel, 9 Eylül’de yaptığı açıklamada Kuzey Akım boru hatlarının onarılmasını ve Rus gazına geri dönülmesini talep etti.

Aynı gün Rusya Devlet Başkanı’nın yabancı ülkelerle yatırım ve ekonomik işbirliği özel temsilcisi Kirill Dmitriyev, “Rus gazı olmadan Alman sanayisi var olamaz” dedi.

2022 öncesinde Rusya, Almanya’nın ithal ettiği ham petrolün üçte birinden fazlasını ve tüketilen doğalgazın yarısından fazlasını sağlıyordu. Reuters ajansı, Almanya’nın Kuzey Akım boru hattının devre dışı kalmasının ardından toparlanmakta güçlük çektiğini yazdı.

İktidar koalisyonundaki Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) eş genel başkanı Lars Klingbeil ise geçen yıl Mart ayında yaptığı açıklamada, ülkenin Rus gazı olmadan yaşamaya alıştığını ve geçmişe dönmeyi düşünmediğini ifade etti.

Klingbeil, Ukrayna’daki çatışmalar sona erse dahi Berlin’in Rusya’dan enerji ithalatına bağımlı kalmaktan kaçınması gerektiğini söyledi.

Avrupa Birliği Konseyi açıklamasına göre AB, Rusya’dan boru hattı yoluyla gaz ithalatını 30 Eylül 2027, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ithalatını ise Ocak 2027 itibarıyla tamamen yasaklayacak; mevcut sözleşmeler için tanınan geçiş süreci de bu tarihlerde sona erecek.

Yasağa karşı çıkan Macaristan ve Slovakya, Rus yakıtını ithal etmeyi sürdürüyor ve her iki ülke kısıtlamaları iptal ettirmek üzere Avrupa Adalet Divanı’nda dava açtı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English