Bizi Takip Edin

Görüş

BAE’nin Küresel Yapay Zeka Yarışında Cesur Adımı

Avatar photo

Yayınlanma

Shamma Al Qutbah – Araştırmacı / TRENDS Research & Advisory

Bu makale, Trends Araştırma ve Danışmanlık ve Harici tarafından ortak yayımlanmak üzere hazırlanmıştır.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) yerli üretim yapay zekâ (AI) modeli Falcon, küresel teknoloji arenasında büyük ses getiriyor ve OpenAI’nin ChatGPT’si ile Çin’in DeepSeek’i gibi devlere meydan okuyor. Ancak Falcon yalnızca yapay zekâ yarışında bir rakip değil; güvenlik, güvenilirlik ve yeniliği merkezine alan, BAE’nin yapay zekâ geleceğine liderlik etme iddiasının cesur bir göstergesi.

İlk kez Mart 2023’te tanıtılan Falcon, Abu Dabi’nin kalbinde, şehrin önde gelen küresel bilimsel araştırma merkezi olan Teknoloji İnovasyon Enstitüsü (TII) bünyesinde geliştirildi. Bu model, diğerlerinin sınırlamalarına bağlı kalmayan, dünyanın en ileri açık kaynak büyük dil modellerinden (LLM) biri olarak gururla öne çıkıyor.[1]

Stratejik bir hedef ve vizyonla, dünyanın farklı yerlerinden gelen 25 bilgisayar bilimci, araştırmacı ve yapay zekâ uzmanından oluşan son derece yetenekli bir ekiple, Falcon sınırları zorlamak ve BAE’yi küresel inovasyonun ön saflarına taşımak için tasarlandı.[2]

Uzun saatler süren titiz geliştirme, yorulmak bilmeyen çaba ve adanmış araştırmalar sonucunda, bu uzmanlar hedefi gerçeğe dönüştürmek için çalıştı. Modeli büyük miktarda veriyle eğiterek yalnızca algoritmaların değil, kültür, diplomasi ve ilerlemenin diliyle de konuşabilmesini sağladılar.[3]

Her bir satır kod, parametre ve testte, bu uzmanlar makine öğrenimi, sinir ağları ve hesaplama verimliliği konusundaki bilgilerini bir araya getirerek, BAE’yi yalnızca teknolojiyi kullanan değil, AI’de lider bir ülke konumuna getirecek gerçekten istisnai bir model yarattılar. Gerçekleştirilebilir görülenin sınırlarını zorlayarak Falcon’u öncekilerden daha akıllı, daha hızlı ve daha uyarlanabilir hale getirdiler.

Neyse ki bu bitmek bilmeyen çabalar karşılığını buldu.

Falcon ilk piyasaya sürüldüğünde adeta çığır açıcıydı. Dünyanın dört bir yanındaki yapay zekâ araştırmacıları, mühendisler, geliştiriciler ve uzmanlar Falcon’un piyasaya çıktığı an büyük heyecan yaşadı.

Gelişmiş tasarımı ve etkileyici performansıyla Falcon sadece sahneye çıkmakla kalmadı, Hugging Face’in Büyük Dil Modeli sıralamasında kısa sürede üst sıralara yükselerek önemli bir rakip haline geldi.[4] Bu değerlendirme platformu, yapay zekâ modellerini doğal dil anlama, üretme ve verimlilik açısından değerlendirip sıralar.

Ancak teknik ustalığın ötesinde, Falcon’u büyük dil modeli (LLM) alanındaki diğerlerinden gerçekten ayıran ne? San Francisco’dan Pekin’e sektör uzmanlarının ilgisini çeken şey ne? Yapay zekâ sahnesinde bu kadar öne çıkmasının nedeni ne? Ve dünya neden BAE’nin yapay zekâ geliştirme yaklaşımına dikkat etmeli?

Falcon’a kendine özgü üstünlüğünü kazandıran şey oldukça basit: AI’ye erişilebilirlik, verimlilik ve maliyet etkinliğinde devrimsel bir değişimi temsil etmesi ve bunun arkasında BAE’nin benzersiz vizyonu ve kararlılığının olması. En ileri düzey yapay zekâ modellerinin giderek daha pahalı ve ayrıcalıklı hale geldiği bir dönemde, BAE Falcon’u farklı bir yolda konumlandırdı: açık, uyarlanabilir ve AI devlerinin egemenliğine meydan okumaya hazır.

Belki de Falcon’u rakiplerinden en belirgin şekilde ayıran özellik açık kaynak yapısıdır. DeepSeek maliyet etkinliği, ChatGPT ise gelişmiş sohbet yetenekleriyle öne çıkarken; Falcon, açık kaynaklı çerçevesi sayesinde dikkatleri üzerine çekti. Bu da BAE’nin küresel iş birliğini teşvik ederken teknolojik liderliğini vurgulama stratejisinin bir yansımasıdır.

Çoğu gelişmiş LLM, yalnızca seçkinlerin erişebileceği şekilde şirket duvarları arkasında yer alırken, Falcon bu normlara meydan okuyarak yeteneklerini herkesin kullanımına sundu. Çünkü bu, BAE’nin yapay zekânın küresel inovasyonu ve ilerlemeyi destekleyecek ortak bir değer olması gerektiğine dair inancına dayanıyor – ayrıcalıklı bir kesimin kontrolünde olan bir kaynak değil.

Ancak Falcon’un gücü yalnızca açık kaynak olmasında değil. Model aynı zamanda maliyet etkinliği ve verimliliğiyle de biliniyor. Yapay zekâ modellerini çalıştırmak ve eğitmek çoğu zaman pahalı ve büyük hesaplama kaynakları gerektiren bir süreçtir. Ancak Falcon için durum böyle değil.

Sadece 680 milyon parametreden oluşan model, olağanüstü performans sergileyip maliyeti düşük tutarak, daha az kaynakla daha fazlasını yapacak şekilde tasarlandı.[5] Bu durum Falcon’u sadece daha erişilebilir kılmakla kalmaz, aynı zamanda BAE’nin erişilebilir ve sürdürülebilir yapay zekâ taahhüdünü de destekler.

Modelin benzersizliği burada da bitmiyor. Falcon’un çok dilli yetenekleri – özellikle Arapça doğal dil işleme alanındaki güçlü odaklanması – bir başka öne çıkan özelliğidir. Falcon, diğer LLM’lerin aksine Arapçayı derinlemesine anlayacak ve farklı lehçelerde yüksek doğrulukla metin üretecek şekilde geliştirildi. Bu özelliği onu kültürleri gerçekten birbirine bağlayabilen nadir AI sistemlerinden biri yapıyor.[6]

Ancak dünya Falcon’a neden dikkat etmeli sorusunun belki de en güçlü yanıtı, BAE’nin ileri görüşlü vizyonu ve bu modelin arkasındaki büyük hedefidir. BAE’nin yapay zekâdaki ilerlemesi, bu alandaki başarının yalnızca maddi kaynaklara ya da teknik mirasa değil; vizyon, strateji ve kapsayıcılığa dayandığını göstermiştir.

Yine de birçok insanın aklındaki soru şu: Petrol rezervleriyle tanınan bir ülke, nasıl olur da yeni bir kimlik kazanarak ileri düzey AI teknolojisinde bir güç merkezi haline gelir ve AI devlerini performans açısından geride bırakabilir?

Bu sorunun cevabı tesadüf değil, BAE’nin ileri görüşlü liderliğidir. Kaynak zengini pek çok ülkenin aksine, BAE liderleri erken dönemde bir ülkenin geleceğinin ve gerçek gücünün yalnızca petrole değil; inovasyon, bilgi, entelektüel sermaye ve teknolojik ilerlemeye bağlı olduğunu fark etti.

Hızla değişen dünyada rekabetçi kalabilmek için, geleceğin sektörlerine yatırım yapılması gerektiğini anladılar ve yapay zekâ bu dönüşümün merkezinde yer aldı. Bu vizyonla ülke, yalnızca yapay zekâ teknolojilerini benimsemekle kalmayıp, küresel AI sahnesinde liderlik pozisyonuna ulaşmak adına cesur adımlar attı.

2017 yılında BAE, dünyada bir ilke imza atarak Yapay Zekâ Bakanlığı’nı kurdu ve ilk AI bakanını atadı.[7] Bu adım sembolik değil, derinlemesine stratejikti; AI’nin uzun vadeli vizyonun merkezinde yer alacağının bir işaretiydi.

Kısa süre sonra, ülke 2031 Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi’ni açıkladı. Bu, sağlık ve eğitimden güvenlik ve ekonomik gelişime kadar kilit sektörlerde yapay zekânın entegre edilmesini hedefleyen kapsamlı bir yol haritasıydı.[8] Bu strateji ile BAE, birçok ülkede olduğu gibi dağınık politika süreçlerinden ziyade, AI yönetişimini karar alma mekanizmalarının en üst seviyelerine dahil ederek, AI uygulamasında bütüncül ve stratejik bir yaklaşım benimsedi.

BAE ayrıca, bu vizyonu hayata geçirmek ve AI benimsenmesinin yalnızca bir politika belgesi olarak kalmamasını sağlamak amacıyla bakanlıklarda ve federal kurumlarda Yapay Zekâ İcra Kurulu Başkanı (CEO) pozisyonları oluşturdu.[9] Bu sıra dışı ama son derece etkili yaklaşım sayesinde AI, yalnızca özel sektörde konuşulan bir konu değil, devlet hizmetleri ve politikalarının tasarımında aktif bir rol oynayan bir yapı haline geldi.

AI’nin dönüştürücü potansiyelinden tam anlamıyla yararlanmak adına BAE, Yapay Zekâ Konseyi’ni de kurdu. Bu konseyin görevleri arasında AI politikalarının geliştirilmesi, araştırmaların teşvik edilmesi ve kamu-özel sektör ile uluslararası iş birliklerinin kurulması yer alıyor.[10]

AI’nin tüm potansiyelini açığa çıkarmak kolay değildir. Pek çok ülke dış uzmanlara bağımlı kalırken, BAE farklı bir yola gitti. Gerçek liderliğin yerli yetenek temeline dayanması gerektiğini kabul eden ülke, yapay zekâ eğitimi ve araştırmalarına stratejik yatırımlar yaptı. Bu, hatta ABD ve Çin gibi AI devlerinin bile sık sık zorlandığı, dış yeteneklere bağımlı olduğu bir alandır.

2019’da, dünyanın yalnızca yapay zekâya odaklanan ilk üniversitesi olan Mohamed bin Zayed Yapay Zekâ Üniversitesi’ni (MBZUAI) kurdu. Bu üniversite, dönüştürücü yapay zekâ teknolojilerinin geliştirilmesini teşvik etmeyi, yeni nesil AI liderlerini güçlendirmeyi ve BAE’yi yapay zekâ araştırmaları ve düşünce liderliği alanında küresel bir merkez hâline getirmeyi hedefliyor.[11]

Bu vizyonu tamamlayan unsur ise Abu Dabi merkezli yerli AI geliştirme holdingi G42’dir. 2018 yılında kurulan G42, AI araştırmalarını sağlık, enerji ve ulusal güvenlik gibi alanlarda gerçek dünyaya uygulamaya dönüştürme amacı taşıyor.[12] Bu kamu-özel iş birliği, BAE’ye büyük bir avantaj sağladı; yapay zekâ çözümlerini birçok ülkenin erişemeyeceği bir hızla geliştirmesini ve uygulamasını mümkün kıldı.

BAE’nin AI liderliğini sağlamlaştırma çabaları burada da durmadı. Yıllar içinde, AI Everything Summit ve Küresel Yapay Zekâ Zirvesi gibi küresel AI zirvelerine ev sahipliği yaptı. Bu platformları bilgi paylaşımı, uluslararası iş birliği ve küresel tartışmaların şekillendiği merkezler haline getirdi.[13] Etik, politika ve sorumluluk üzerine tartışmalara liderlik etti ve küresel AI gündeminin belirleyicisi konumuna geldi. Diğer ülkeler bilinmeyenden korkarken, BAE geleceği yaratma cesaretini gösterenlere ait olduğuna inandı.

Dolayısıyla, BAE’nin AI alanındaki yükselişi bir tesadüf değil; stratejik bir vizyon, cesur yatırımlar ve teknolojik liderliğe olan sarsılmaz bağlılığın bir sonucudur. Pek çok ülke yapay zekânın nasıl entegre edileceğini tartışırken, BAE bunu hayata geçirdi.

Bugün BAE, yapay zekâ devriminin ön saflarında yer almaktadır. AI’nin potansiyelini erkenden fark edip bu hedefi gerçeğe dönüştüren lider ülkelerden biridir ve doğru strateji ile, geçmişi ne olursa olsun, her ülkenin kendini yeniden inşa edebileceğini ve yarının sektörlerine liderlik edebileceğini kanıtlamıştır.

[1] Ben Wodecki. “Inside Falcon: The UAE’s Open Source Model Challenging AI Giants.” Capacity Media. February 5, 2025. https://www.capacitymedia.com/article/2ednrsm6eglrmfzs429ds/long-reads/article-inside-falcon-the-uaes-open-source-model-challenging-ai-giants.

[2] Billy Perrigo. “The UAE Is on a Mission to Become an AI Power.” Time, March 22, 2024. https://time.com/6958369/artificial-intelligence-united-arab-emirates/.

[3] Saha, Rohit, Angeline Yasodhara, Mariia Ponomarenko, and Kyryl Truskovskyi. 2023. “The Practical Guide to LLMs: Falcon.” Medium. August 31, 2023. https://medium.com/georgian-impact-blog/the-practical-guide-to-llms-falcon-d2d43ecf6d2d.

[4] “Falcon 3: UAE’s Technology Innovation Institute Launches World’s Most Powerful Small AI Models That Can Also Be Run on Light Infrastructures, Including Laptops.” 2024. Technology Innovation Institute. December 17, 2024. https://www.tii.ae/news/falcon-3-uaes-technology-innovation-institute-launches-worlds-most-powerful-small-ai-models.

[5] “Falcon LLM vs. Other Language Models: A Comparative Analysis.” BotPenguin. May 14, 2024. https://botpenguin.com/blogs/falcon-llm-vs-other-language-models

[6] Hasan, Suha. 2024. “The Middle East Scores Big in Building Arabic AI Models despite Challenges—What’s Next?” Fast Company Middle East. https://fastcompanyme.com. August 8, 2024. https://doi.org/10c3369/b9b7d4cb412ec452dc997a75f

[7] “How Is AI Regulated in the UAE? What Lawyers Need to Know – TR – Legal Insight MENA.” 2024. Thomson Reuters . June 13, 2024. https://insight.thomsonreuters.com/mena/legal/posts/how-is-ai-regulated-in-the-uae-what-lawyers-need-to-know

[8] “The U.A.E.’S Big Bet on Artificial Intelligence.” 2024. U.S. – U.A.E Business Council. https://usuaebusiness.org/wp-content/uploads/2024/02/SectorUpdate_AIReport_Web.pdf

[9] Emirates News Agency WAM. “UAE Cabinet Approves National Youth Agenda 2031; Introduces ‘Blue Residency’ for Sustainability Experts,” May 15, 2024. https://www.wam.ae/en/article/b35yptd-uae-cabinet-approves-national-youth-agenda-2031

[10] “Artificial Intelligence in Government Policies | the Official Portal of the UAE Government.” n.d. The United Arab Emirates’ Government Portal U.AE. https://u.ae/en/about-the-uae/digital-uae/digital-technology/artificial-intelligence/artificial-intelligence-in-government-policies

[11] “Abu Dhabi Launches First Dedicated AI University (and Consultancy).” Consultancy-Me. October 18, 2019. https://www.consultancy-me.com/news/2413/abu-dhabi-launches-first-dedicated-ai-university-and-consultancy.

[12] Hart, Robert. 2024. “What to Know about G42—the Emirati AI Giant That Just Got a $1.5 Billion Investment from Microsoft.” Forbes, April 16, 2024. https://www.forbes.com/sites/roberthart/2024/04/16/what-to-know-about-g42-the-emirati-ai-giant-that-just-got-a-15-billion-investment-from-microsoft/.

[13] “Abu Dhabi to Host Ai Everything Global 2026.” 2025. The Emirates News Agency WAM. February 4, 2025. https://www.wam.ae/en/article/bi17ems-abu-dhabi-host-everything-global-2026.

“Abu Dhabi to Host Ai Everything Global 2026”. The Emirates News Agency WAM. February 4, 2025. https://www.wam.ae/en/article/bi17ems-abu-dhabi-host-everything-global-2026

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English