Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan ve Pakistan savaşır mı?

Avatar photo

Yayınlanma

Vay efendim “Hindistan ve Pakistan’ın savaşması an meselesi”, yok efendim “Büyük bir savaşın arifesindeyiz”, aman efendim “Hindistan ve Pakistan arasında tarihi bir hesaplaşmaya tanıklık edeceğiz”…

Felaket tellallığı iş başında (!)

Durun, daha bitmedi:

Vay efendim “Amerika düğmeye bastı, Hindistan ve Pakistan’ı savaştıracak”, yok efendim  “Asya-Pasifik’te start verildi, Hindistan ve Pakistan savaştırılıp, Çin de dahil edilecek”, aman efendim “Hindistan Pakistan’ı parçalayacak, böylelikle Beluchistan’ı özgürlüğüne kavuşturacak”, yok yok “Pakistan Shimla Anlaşması’nı askıya aldı ki böylelikle Kontrol Hattı otomatik olarak Ateşkes Hattı olarak yeniden adlandırıldı ve bu da Jammu ve Keşmir’deki özgürlük mücadelesini güçlendirip, buranın özgür olmasını sağlayacak”, hayır hayır “Pakistan’ın Shimla Anlaşması’nı askıya alması ile Hindistan, Ateşkes Hattı’nı geçerek, Pakistan kontrolündeki Keşmir’i geri alacak”…

Komplo teorileri yükleniyor (!)

Önce bir ne olmuştu, onu hatırlayalım:

22 Nisan’da Hindistan’ın Cammu ve Keşmir Birlik Bölgesi’nde yer alan turistik Pahalgam kasabasında bir terör saldırısı gerçekleşti. Saldırı sonucu 25’i Hint ve 1’i Nepal vatandaşı olmak üzere 26 kişinin (biri hariç hepsi turist) öldüğü ve onlarca kişinin yaralandığı bildirildi. Son yıllarda -2008’deki 26/11 Mumbai terör saldırılarından bu yana- Hindistan’da sivillere yönelik gerçekleşen en büyük saldırı bu. Kurbanlar askerler veya memurlar değil, Hindistan’ın en güzel vadilerinden birinde tatil yapan sivillerdi. Saldırıyı Leşker-i Tayyibe isimli örgütün az bilinen bir uzantısı olan Direniş Cephesi adlı grubun üstlendiği ifade edildi. Daha sonra örgüt, Pahalgam saldırısında herhangi bir rolü olduğunu kesin bir şekilde reddetti ve bu eylemin Direniş Cephesi’ne atfedilmesinin yanlış, aceleci ve Keşmir direnişini kötülemek için düzenlenmiş bir kampanyanın parçası olduğunu iddia etti. Ayrıca her ne kadar Pakistan da suçlamaları reddetse de Hindistan Pakistan’ı suçladı ve diplomatik eyleme geçti, Pakistan’dan da misillemeler gecikmedi. Ve şu anda sınırda 22 Nisan’dan bu yana hemen her gün hafif silahlı çatışmalar söz konusu oluyor.

Olay bu. Olayın zamanlaması ise anlamlıydı: Hindistan Başbakanı Modi’nin Hindistan topraklarında olmadığı ama Amerika Başkan Yardımcısı Vance’in Hindistan topraklarında olduğu sıralarda bu saldırı gerçekleştirilmişti ki bunu zaten önceki yazıda belirtmiştik; ancak bu kez başka bir şeye, özellikle Amerika ve Çin ekseninde yürütülen komplo teorilerine bağlayacağız.

Ama öncesinde değinmek istediğim başka bir boyutu da araya iliştirmek istiyorum: Hindistan’ın güvenlik açıkları… Ya da popüler turistik yerlerindeki güvenlik açıkları… Kİ Hint medyasında, turistlerin Pahalgam’da güvenlik veya kontrolün olmadığı ve bu nedenle saldırganların herhangi bir zorlukla karşılaşmadığı üzerine söylemleri yansıyor. Ve Cammu ve Keşmir hükümetinin vadide bulunan yaklaşık 50 turistik destinasyon ve yürüyüş parkurunu kapatma kararı hem Pahalgam saldırılarına bir tepkiydi hem de tüm destinasyonlarda bir güvenlik incelemesi yapılması ihtiyacından kaynaklanıyor. Dolayısıyla güvenlik teşkilatı turizme daha fazla alan açmak için son birkaç yılda açılan turistik destinasyonların tamamında kapsamlı bir güvenlik incelemesi yapmayı ve yeterli düzenlemeler yapıldıktan sonra buraları kademeli olarak yeniden açmayı planlıyor. Neyse, Peki, Pahalgam terör saldırısının nedeni, Hindistan’ın istihbarat başarısızlığı mıydı? Belki olabilir ama ben buna doğrudan bir istihbarat başarısızlığı demeyeceğim, ancak kesinlikle öngörü ve alan farkındalığı başarısızlığı diye düşünüyorum. Hindistan zaten bir süredir saldırıyı yaptığı söylenen bu grubu biliyordu ve kendi adına onları avlamaya çalışıyordu. Neyse ama bir güvenlik açığının olduğu net. Güvenlik güçlerinin en azından bir miktar varlığı söz konusu olsaydı, belki hiç şu an bunları konuşmuyor olurduk diye düşünüyorum…

Şimdi gelelim, Amerika-Çin ticaret savaşının bu yaşananlarda etkisi olduğu veya daha da açık bir biçimde hazır Trump ticaret savaşı ile Çin’i köşeye sıkıştırmaya çalışıyorken Amerika’nın Hindistan ve Pakistan’ı savaştırmak istediği çünkü bu ikilinin savaşması durumunda Çin’in kayıtsız kalamayacağı ve zaten Pakistan ortaklığına ya da o bölgeye büyük yatırımlar yapan Çin’in de büyük zarar göreceği yönünde değerlendirmeler görülüyor.

Hayır, efendim.

Amerika şu an bu ikilinin savaşmasını istemez. Neden istemez? Neden istesin ki?

Hindistan ve Pakistan’ın savaşması her şeyden önce Hindistan ve Pakistan’a zarar verecek. Dahası, bölgesel istikrar altüst olacak ve bu daha büyük jeopolitik sonuçlar doğuracak. Amerika’nın her ikisi ile de kurduğu karmaşık bir denge var ve asıl olarak bu dengeyi korumak istiyor. Her şeyden önce Amerika için güçlü bir Hindistan’ın var olması gerek. Şu an ilişkileri hiç olmadığı kadar yakın ve ortaklıkları hiç olmadığı kadar ileri düzeyde. Amerika’nın Çin ile mücadelesinde Hindistan’ın güçlü bir ortak olarak varlığı tartışmasız istediği bir şey. Bunun yanı sıra, Amerika, cihatçı grupları izlemek ve kontrol altında tutmak için Pakistan’ın işbirliğine hala ihtiyaç duyuyor. Evet, Amerika Başkanı Donald Trump’ın Hindistan’ı desteklediğini gördük. Ya da Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard gibi bazı üst düzey yetkililerin çok daha kesin destek açıklamalarına tanıklık ettik. Evet, Amerika, Pahalgam gibi saldırılardan sonra Hindistan ile dayanışma ifade ediyor.

ANCAK, Hindistan’ın Pakistan’a karşı askeri misillemesine desteğin sınırlı olduğu iyi fark edilmeli. Bunu Trump başta olmak üzere Amerikan yetkililerinin konuya ilişkin açıklamalarını dikkatle takip ettiğinizde, rahatlıkla anlayabilirsiniz diye düşünüyorum. Bu, Pakistan’ı istikrarsızlaştırabilecek veya Amerikan hedeflerini tehdit edebilecek herhangi bir Hindistan yanıtını desteklemeyeceği anlamına geliyor. YANİ bu hem terörle mücadele öncelikleri ve dolayısıyla Pakistan ile ortaklığına verdiği değerden hem de bölgesel istikrarı önceliklendirmesinden ve dolayısıyla daha geniş bölgesel çıkarlarından kaynaklanıyor. Her ne kadar Amerika Hindistan ile dayanışma içinde olduğunu ifade etse de Pakistan’a karşı herhangi bir askeri misillemeyi açıkça onaylamaktan kaçınıyor Ki tarihsel olarak, özellikle Pulwama gibi önceki yakın tarihli örneklere geri dönüp bakarsanız, her ikisinin nükleer yeteneklerini de dikkate alarak tırmanmayı önlemek için itidal ve diyaloğu savunuyor. Dolayısıyla Hindistan, güçlü askeri eylem için koşulsuz bir Amerikan desteği varsaymamalı, varsaymıyor da. Amerika’nın ihtiyatlı duruşu, Hindistan’a tam destek sağlamayı zorlaştıran stratejik çıkarlarını yansıtıyor ve Hindistan da bunun farkında. Kısacası şu an Amerika’nın bu konu üzerine öncelikli çıkarı, bölgesel istikrarı korumak ve daha geniş jeopolitik sonuçlar doğurabilecek herhangi bir tırmanışı önlemek.

Yirmi yıldan fazla bir süredir zaten Batı’nın Keşmir anlaşmazlığına müdahil olması istikrarlı bir şekilde azaldı ama ortadan kalkmadığı da akılda tutulmalı. Bunun yerine, Çin’in müdahalesi açıkça arttı. Evet, Hindistan’ın 2019’da Keşmir’in özel özerkliğinin kaldırılması yönündeki anayasa değişikliklerinin ardından Çin’in Pakistan lehine güçlü bir şekilde adım attığı görüldü. Çin, yalnızca konuyu BM Güvenlik Konseyi’nin gündemine getirmemiş, bununla beraber 2020’de Ladakh’taki Fiili Kontrol Hattı’nı tek taraflı olarak değiştirmek için harekete geçmişti. ANCAK bu, Çin’in şimdi kesinlikle ve doğrudan müdahil olacağı anlamına mı gelir? Bu kez tepkisi ne olabilir? Özellikle de Trump’ın tarife savaşları ile altüst olan kendi küresel denklemlerinde gezindiği şu sıralarda Çin’in şu anda Hindistan ve Pakistan arasında yaşanan krizlere veya çatışmalara doğrudan dahil olmasının pek olası gözükmediği gibi bu ikisi arasında şu anda savaş durumunun olmasını da istemez ve hadi savaş durumu oldu diyelim yine doğrudan dahil olma olasılığı çok düşük ve zor. Her ne kadar Pakistan ile ittifakı güçlü ve köklü olsa da. ÇÜNKÜ Çin’in bu aşamadaki eylemleri, mevcut jeopolitik dinamikler ve ticaret tarifeleri ile ilgili karmaşıklıklardan büyük ölçüde etkilenir. Kİ açıkça Pakistan’ı desteklediği yönünde değerlendirmelere denk geliniyor olsa da veya açıkça Pakistan’ı destekleyeceği beklense de iki tarafa da ısrarla itidal çağrısı yaptığı ve bölgesel barış ve istikrar vurgusu yaptığı da gözden kaçmamalı. Ha herhangi bir durumda Pakistan lehine hamleleri olur mu? Olur ama çok sınırlı ve dolaylı olur diye düşünüyorum.

Şu an tüm dış aktörler de ister Amerika, ister Avrupa ve İngiltere ve hatta Rusya olsun, hedging yani riskten korunmaya çalışıyor… Bu şu an neden Çin için de geçerli olmasın?..

Neyse, gelelim asıl merak edilene: Ufukta savaş var mı?

Hayır, efendim.

Birçok Keşmir krizinde sık sık savaş naraları duyuldu, yine de her seferinde Hindistan ve Pakistan uçurumdan geri adım attı. Bana göre asıl soru bu ikilinin savaşıp savaşmayacağı değil. Ve hatta asıl soru askeri bir yanıtın olup olmayacağı da değil. Ki zaten bu muhakkak olur diye düşünüyorum. Güçlü bir yanıt görmemiz muhtemel. O halde bence asıl soru veya asıl merak edilen, askeri yanıtın ne zaman ve ne ölçüde olacağı?

2016’da Uri’ye düzenlenen terör saldırısından sonra yapılan nokta operasyonlar ve 2019’daki Pulwama saldırısından sonra Pakistan’daki Balakot’ta bulunduğu söylenen terörist kampının bombalanmasına, yani Hindistan’ın 2016 Uri ve 2019 Pulwama saldırıları sonrasında gerçekleştirdiği bu iki büyük misillemeye geri dönüp baktığınızda, misilleme eşiğinin sınır ötesi veya hava saldırıları veya da cerrahi müdahaleler olduğunu görürsünüz. Bu örnekler Hindistan açısından nükleer silahların gölgesinde terörizm arayışını sona erdirme çabasıydı. Ve bu örneklerde her iki taraf da güç gösterdi ancak tam ölçekli bir savaştan kaçındı. ÇÜNKÜ bu ikili arasında yaşanan herhangi bir krizdeki en büyük risklerden biri, her iki tarafın da birer nükleer güç olması. Ve bu gerçek hem askeri stratejiyi hem de politik hesaplamaları şekillendirir. Dolayısıyla nükleer silahlar bir tehlike oluşturduğu gibi aynı zamanda bir kısıtlama meydana getirir Kİ her iki tarafın karar vericilerini atacağı adımı kırk kez düşünmeye sevk eder. Ukrayna savaşında, örneğin, Rusya, belirli kırmızı çizgiler aşılırsa, nükleer misilleme sinyali vermiş ancak bunu yerine getirmemişti, anımsayalım. Kİ nükleer silahlar normalde savaş araçları değil, devletin hayatta kalmasının garantörleridir. Ve bir de bir yanıt olarak veya bir tercih olarak savaşa yönelmek öyle kolay bir seçim değildir. Hele ki dünyanın zaten çalkantılı olduğu şu süreçte… Kısacası muhakkak bir yanıt verilecektir ancak bu yanıt kuvvetle muhtemel kesin ve hedefli olarak sunulacaktır. Ve Pakistan’dan da aynı şekilde misilleme beklenebilir. Ancak sonra bir çıkış yolu aranır. Çünkü her ülke de sınırlı karşı misilleme kullanmaya alıştı aslında. Dolayısıyla bu konuda rahat davranıyorlar gibi.

YANİ amaç, Hindistan prizmasından konuşuyorum, nükleer savaşı tetiklemeden Pakistan’ı cezalandırmak. Sanırım Hindistan’ın kafa yorduğu şey şu an tam olarak bu. Ki İlk kullanan olmama sorumluluğunu önemsediğini yansıtıyor. Yani doğrudan sahip olduğu nükleer caydırıcılığına yönelmek yerine Pakistan’ı çatışmayı nükleer eşiğin altında tutarak cezalandırmayı amaçlıyor Ki kontrolü tırmanış peşinde. Bu da tam ölçekli bir sıcak savaştan kaçınma isteğini ima eder. Ki savaşın nihayetinde karşılıklı olarak yıkıcı olacağı gerçeği gün gibi ortada. Ayrıca zaten nükleer silahlar caydırıcılık içindir ve mantıksız bir oyuncunun eline geçmediği sürece kullanılmaz Kİ burada ne Hindistan ne de Pakistan mantık dışı bir oyuncu… Hindistan’a göre, savaş başlarsa savaşı başlatan Pakistan olacak, Hindistan değil AMA bana göre ne Hindistan savaş başlatacak ne de Pakistan…

Şimdi Pahalgam sonrası söz konusu olan bilindik adımlar, yani diplomatik yaptırımlar, yani karşılıklı sınırların kapatılması, ticaretin askıya alınması, hava sahasının kapatılması ve iki yüksek komisyon düzeyinin düşürülmesi, bir noktada geri çevrilebilir. Açıkçası en büyük tırmanış ise İndus Su Anlaşması’nın askıya alınması kararıydı. Ancak doğrusu bu sürpriz değil. Hindistan zaten bir süredir Pakistan’ın anlaşma kapsamındaki meşru haklarını kullanmasını engellediğini hissettiğini ve iyi komşuluk ilişkileri öncülünün var olmadığını ileri sürerek, anlaşmanın gözden geçirilmesini talep ediyordu. ANCAK Pakistan’ın, Hindistan’ın Pakistan’a nehir sularının akışını engelleme olasılığını bir “savaş eylemi” olarak çerçevelemesi ve 1972 Shimla Anlaşması da dahil olmak üzere tüm önceki anlaşmaları askıya alma hakkını saklı tutma kararı, doğrusu bu ikili için bilinmeyen sulara adım atmak. Belki de bu nedenledir Kİ Hindistan, askeri bir yanıt için aceleci davranmıyor. Muhtemelen şu anda güç kullanımını Pakistan ordusu üzerinde maksimum etki yaratmak için kendi seçtiği bir zamanda ve yerde uygulamak için dikkatle planlamak ile meşgul. Çünkü bu kez Hindistan’ın güç kullanımı ne şekilde olursa olsun, Pakistan’ın askeri bir tepkisi olacak. Bu, 2019’da deneyimlendi çünkü. Anımsamak için kısaca değinelim: 2019’da Hindistan’da gerçekleşen Pulwama saldırısından sonra Hindistan’ın Pakistan’daki Balakot’a yönelik hedefli hava saldırısının ardından Pakistan tarafından bir Hint uçağı düşürülmüş ve pilotu sınır ötesinde yakalanmıştı. Ve Hindistan’ın, pilotunu serbest bırakmazsa Pakistan’a füze yağdıracağı tehdidinde bulunması üzerine Trump yönetimi sorunu yatıştırmak için müdahale etmiş ancak düşündüğü arabuluculuk rolüne de soyunmamıştı.

O zaman soru, Hindistan’ın yanıt vermesinin ardından Pakistan’ın da kuvvetle muhtemel vereceği askeri tepkisinden sonra kendisinin ne yapacağıdır. Ki Hindistan tarafından sahadaki beklenmedik gelişmeler ve uluslararası sistemin tepkisi muhtemelen bu kez daha deneyimli olarak ölçülüyordur diye düşünüyorum. Ve bence şu an Hindistan, tırmanışı ne zaman ve nasıl sonlandıracağını belirlemek için kafa yoruyor. Başbakan Modi, Hindistan Silahlı Kuvvetleri’ne yanıtın şekli, zamanlaması ve hedefi konusunda tam operasyonel özgürlük tanıdı. Ama Modi daha önce ne demişti, hatırlayalım: “Zaman, savaş zamanı değil”… Hep birlikte tanıklık edeceğiz, ancak umalım ki kısa süre içinde sükunet onlar ile olur…

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English