Asya
Bagong Bayani, Kolay Döviz ve Sessiz Çöküş: Filipinler Ekonomisinin Görünmeyen Bedeli

Dubai’nin kavurucu sıcağında, gökdelenlerin gölgesi bazen insanı serinletiyor ancak üstü açık otobüste bize şehri gezdiren tombul, gözlüklü hanımefendi bu fırsattan hiçbir şekilde yararlanamadığı gibi bir elinde mikrofon diğer elinde terini sildiği mendili ile bize Dubai’nin muhteşem binalarını, zenginliğini ve şatafatını anlatıyor. Gezinin mola anlarında sohbet ettiğimiz bu hanımefendi yanımdaki çocuklarıma bakıp gülümserken kendisinin Filipinler’de bıraktığı çocuklarından ve eşinden bahsediyor. Daha sonra tanışma fırsatı bulup konuştuğumuz başka Filipinli kadınların da sürekli bahsettikleri kelime hep aynı “aile.” Çoğu, ülkelerinde iş bulmanın zorluğundan söz ediyor; ama asıl acıyı işsizliğin kendisinden çok, aileye uzak düşmekten dolayı yaşıyorlar. Yine de gülümseyerek anlatıyorlardı: “Burada çalışıyoruz, çünkü çocuklarımız okusun, yaşasın, ayakta kalsın.”
Bu hikâye tekil değil. Filipinler’de yurtdışında çalışan işçilerin sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Ve bu insanların ülkelerine gönderdiği para, sadece hanelerin bütçesini değil; ülkenin ekonomik kaderini de etkileyen bir nehir gibi akıyor. Bu nehir suyu başta bereketi getiriyor ancak kullanımı düzgün yönetilmediğinde toprağın tuzlanmasına yol açması gibi ekonomik yapıda çok daha derin yaralar açılmasına sebep oluyor.
Yurtdışında çalışan Filipinlilere ülke yönetimi tarafından “Bagong Bayani” deniliyor yani modern kahramanlar. Onlar ülkeyi terk eder, başka ülkelerde çalışır ve kazandıklarının önemli bir kısmını geride bıraktıkları ailelere gönderirler. Bu para, evlerinden çok uzaklarda çok zor şartlar altında çalışıp para kazanan Filipinli erkek ve kadınların ailelerinin geçimlerini sağlar ve evleri ayakta tutar. Filipinli emekçilerin bu göçü devlet tarafından da desteklenmektedir ve bu konuda çeşitli ödüller verilmektedir. Bu göç, bir zorunluluktan çok bir “ulusal strateji” gibi kabul edilmektedir.
Ancak ekonomi bilimi romantik hikâyeleri pek sevmez. Çünkü her fedakârlığın, her “kolay” çözümün, zamanla ortaya çıkan bir bedeli vardır.
Ekonomi biliminde bu bedelin adı Hollanda Hastalığıdır.
Kolay Gelen Para, Zor Kaybolan Üretim
Hollanda Hastalığı, ilk kez 1970’lerde Hollanda’da keşfedilen doğalgazın ardından gündeme gelmişti. Büyük döviz geliri ülkeyi zenginleştirmiş gibi görünmüş; fakat sanayi ve tarım zamanla rekabet gücünü kaybetmişti. O günden sonra iktisatçılar şunu fark etti:
Sorun kaynağın ne olduğu değil, paranın ekonomiyi nasıl dönüştürdüğüydü.
Bugün Filipinler’de yerin altından çıkan petrol yok. Ama yerin üstünde, milyonlarca insanın emeği var. Ve bu emekten doğan döviz, milli gelirin yaklaşık yüzde 10’una denk geliyor. Kâğıt üzerinde bu bir başarıdır. Fakat uzun vadede soru şudur:
Bir ekonomi, kendi vatandaşlarını sürekli ihraç ederek ne kadar sürdürülebilir olabilir?
Ekonomik teoriye göre, büyük ve sürekli döviz girişleri yerel parayı değerlendirir. Para değerlendiğinde ithalat ucuzlar; tüketim artar. Ama aynı anda tarım ve sanayi gibi dış rekabete açık sektörler zorlanır. Çünkü yerli üretici, pahalılaşan maliyetlerle küresel piyasada tutunamaz. Üretim yavaşlar, yatırımlar ertelenir.
Buna karşılık, ihracata konu olmayan sektörler büyür: inşaat, ticaret, finans, hizmetler… Yani tüketim ekonomisi genişlerken, üretim ekonomisi daralır.
Bu süreç yavaş ilerler. Gürültü çıkarmaz. Ama bir kez yerleştiğinde, geri döndürülmesi zordur.
Bilimin Söylediği Şey Basit ama Rahatsız Edici
Filipinler ekonomisi üzerine yapılan ve 1975 yılından sonraki dönemleri kapsayan ekonometrik analizler, bu teorik çerçeveyi doğruluyor. Yurtdışında çalışan işçilerin ülkeye gönderdiği döviz arttıkça:
- Tarım sektörünün milli gelirdeki payı azalıyor
- İmalat sanayi uzun vadede zayıflıyor
- Hizmetler sektörü ise büyüyor
Bu sonuçlar şaşırtıcı değil; ama rahatsız edici. Çünkü tarım ve imalat, bir ülkenin uzun vadeli kalkınma kapasitesini taşıyan sektörlerdir. Hizmetler elbette önemlidir; ancak üretim temeli zayıf bir hizmet büyümesi, kırılgan bir refah yaratır.
Bir başka ifadeyle:
Para geliyor, ama üretim geri çekiliyor.
Daha da çarpıcı olan, bu etkinin kısa vadede fark edilmemesidir. Analizler gösteriyor ki emeğin ihracından doğan dövizin sanayi üzerindeki olumsuz etkileri, yıllar içinde birikmektedir. Bugün gelen para yarın tüketimi artırıyor ama on yıllar sonra sanayi kapasitesindeki erozyon daha net görünür hale geliyor.
Bu yüzden Hollanda Hastalığı çoğu zaman kanser hastalığı gibi “sessiz”dir. Çok fazla ses çıkarma ancak yapısal gücü aşındırır.
Devletin Kolaycılığı: İşsizliği ve Riski İhraç Etmek
Burada asıl mesele, yurtdışında çalışan işçiler değildir. Onlar, küresel eşitsizliğin en ağır bedelini ödeyen kesimdir. Mesele, devletin bu süreci nasıl yönettiğidir.
Filipinler devleti, uzun süredir emeğin ihracını bir tür denge mekanizması olarak kullanıyor:
- İşsizlik baskısı azalıyor
- Döviz rezervleri güçleniyor
- İç talep canlı tutuluyor
Bu, kısa vadede siyasi olarak son derece konforlu bir tercihtir. Ancak aynı zamanda risklidir. Çünkü üretim kapasitesini güçlendirmek yerine, ekonomiyi dışarıdan gelen paraya bağımlı hale getirir.
Bir ülke, reform yapmak yerine insanlarını yurtdışına çalışmaları amacıyla gönderiyorsa; sanayi politikası üretmek yerine dövizi bekliyorsa; tarımı güçlendirmek yerine ithalatı ucuzlatıyorsa, orada kalkınma erteleniyor demektir.
“Bagong Bayani” söylemi bu noktada iki anlam taşır. Bir yandan emeğe saygıdır. Ama diğer yandan, devletin kendi yapması gerekeni bireylerin fedakârlığıyla örtmesidir.
Hizmetler Büyürken Ne Kaybediyoruz?
Hizmetler sektöründeki büyüme çoğu zaman “ilerleme” olarak algılanır. Daha çok bina, daha çok AVM, daha çok finansal işlem… Oysa üretimle beslenmeyen bir hizmet ekonomisi, bir “Ouroboros” yani kendi kuyruğunu yiyen yılana benzer.
İmalat zayıfladığında:
- Teknoloji üretimi geriler
- Verimlilik artışı sınırlanır
- İhracat kapasitesi düşer
Tarım çözüldüğünde:
- Kırsal gelirler azalır
- Gıda bağımlılığı artar
- Bölgesel eşitsizlik derinleşir
Buna karşılık hizmetler büyür; ama bu büyüme, çoğu zaman ithalata ve tüketime dayalıdır. Döviz azalırsa, bu yapı hızla kırılganlaşır.
Filipinler’in yaşadığı tam olarak budur: Döviz bolluğu üretimi değil, tüketimi beslemiştir.
Emeğin İhracı: Fırsat mı, Kader mi?
Burada kritik bir ayrım yapmak gerekir. Emeğin ihracı, doğru politikalarla geçici bir fırsat olabilir. Yurtdışında çalışanların kazandığı deneyim, beceri ve birikim; doğru yatırımlarla ülkeye döndürülebilir.
Bu ancak şu şartlarla mümkündür:
- Döviz, sanayi ve tarım yatırımlarına yönlendirilirse
- Eğitim ve beceri dönüşümü desteklenirse
- Üretim, iç tüketime kurban edilmezse
Aksi halde emek ihracı, bir kalkınma stratejisi olmaktan çıkar; bir kalkınma alışkanlığına dönüşür. Ve alışkanlıklar, en zor bırakılan şeylerdir.
Gerçek Kahramanlık Nedir?
Filipinler’in modern kahramanları, ülkelerini ayakta tutuyor. Ama hiçbir ülke, sonsuza kadar vatandaşlarının fedakârlığıyla yaşayamaz. Bir gün o döviz azalır. Bir gün dünya değişir. Bir gün o insanlar yaşlanır.
Geride kalması gereken şey, üreten bir ekonomidir.
Gerçek kahramanlık, insanları gitmeye mecbur bırakmayan bir ülke kurabilmektir. Dövizle değil, üretimle; tüketimle değil, sanayi ve tarımla büyüyen bir ülke…
Modern kahramanlara duyulan minnet, ancak böyle anlamlı olabilir.
Asya
Japon elektrik üreticisi JERA, ABD’deki veri merkezi için 3 milyar dolarlık büyük gaz yakıtlı santral kuracak

Nikkei Asia’nın pazartesi günü edindiği bilgiye göre Japonya’nın en büyük elektrik üreticisi JERA, ABD’de aynı sahada yer alacak bir veri merkezi için yaklaşık 500 milyar yen, yani 3 milyar dolar değerinde büyük bir gaz yakıtlı elektrik santrali inşa edecek.
Bu adım, Japon şirketinin ABD’li teknoloji devlerinin yapay zekâya yönelik benzeri görülmemiş yatırımları karşısında hızla büyüyen enerji altyapısı talebinden pay alma hedefiyle birlikte geldi.
Japonya’nın en büyük elektrik üreticisi JERA, büyük dil modellerinin eğitimi için bitişikteki veri merkezlerine elektrik sağlamak üzere ABD’de doğal gaz santrali inşa etmek amacıyla büyük Amerikan teknoloji şirketleriyle ortaklık kuruyor. 3 milyar dolarlık yatırım kapsamında kurulacak santralin 2028’de faaliyete geçmesi planlanıyor.
Bu proje, yapay zekâ eğitimi için istikrarlı elektrik arzına duyulan acil ihtiyacı yansıtıyor. Doğal gaz santralleri, veri merkezlerinin yüksek yük taleplerini karşılamak için geçiş dönemi çözümü işlevi görüyor.
Piyasa mekanizmaları açısından bakıldığında, yapay zekâ sermaye harcamaları elektrik üretimi ile veri merkezlerinin birlikte gelişimini tetikliyor. Finansman doğal gaz altyapısına ve hiper ölçekli veri merkezi işletmecilerine yönelirken, elektrik ekipmanı tedarikçileri ve bulut hizmet sağlayıcıları bu süreçten fayda sağlıyor.
JERA daha önce yurt dışı enerji varlıklarına yönelik yatırımlarını aktif biçimde geliştirmişti. ABD’li teknoloji devleriyle bu santral işbirliği, Japon şirketlerinin küresel yapay zekâ tedarik zincirine katılma stratejisinin devamı niteliğinde. Bu eğilim, Microsoft gibi şirketlerin kendi veri merkezi enerji kaynaklarını inşa etmesine benzer bir yönelimi yansıtıyor.
Sermaye akışları bakımından proje, altyapı fonlarını ve enerji dönüşümü sermayesini kendine çekecek. Bu da doğal gazın yapay zekâ veri merkezleri için güvenilir bir baz yük enerji kaynağı rolünü güçlendirirken, yenilenebilir enerji ve depolama yatırımlarını da teşvik edecek.
Google ve Amazon’un veri merkezleri için uzun vadeli elektrik alım anlaşmaları imzalamasına benzer şekilde, Japon şirketleri de doğrudan yatırımlar yoluyla yapay zekâ büyümesinden doğan kazançları güvence altına alıyor. Bu süreç, küresel enerji ve bilişim altyapısının entegrasyonunu hızlandırıyor.
Özünde bu gelişme, teknolojik ikame ve sanayi zincirinin yeniden yapılandırılması anlamına geliyor. Yapay zekâ eğitiminde kullanılan hesaplama gücündeki patlayıcı büyüme, yerel elektrik tedarikini zorunlu kılıyor. Bu durum, fiyatlama gücünü geleneksel kamu hizmeti şirketlerinden veri merkezleri ile elektrik üretiminin birleşimine doğru kaydırıyor ve küresel enerji sermayesinin tahsisini yeniden şekillendiriyor.
Japon sanayiciler ve yöneticiler, ABD’ye ‘sonu gelmez’ yatırımlar konusunda uyardı
Asya
Güney Kore, Orta Doğu’da savaş sonrası yeniden imar için görev gücü kurdu

Güney Kore Dışişleri Bakanı Cho Hyun pazartesi günü yaptığı açıklamada, Güney Kore hükümetinin, Güney Koreli şirketlerin çatışma sonrası yeniden imar çalışmalarına katılımını desteklemek amacıyla Orta Doğu genelinde ülke bazlı işbirliği ihtiyaçlarını belirlemek üzere bir görev gücü kurduğunu söyledi.
Cho, düzenlediği basın toplantısında, “Güney Koreli şirketlerin Orta Doğu’daki yeniden imar çalışmalarına katılımını kolaylaştırmak ve bölgeyle daha geniş ekonomik işbirliği geliştirmek amacıyla bakanlık özel bir görev gücü kurdu ve yurt dışı temsilcilikler aracılığıyla ülke bazlı işbirliği ihtiyaçlarını aktif biçimde tespit etti” dedi.
Cho, “Krizlere verdiğimiz yanıtlar, Orta Doğu ülkeleri nezdinde Güney Kore’nin zor zamanlarda yanlarında duran güvenilir bir ortak olduğu algısını güçlendirdi” diye ekledi.
Geçen hafta ABD ve İran, aylar süren savaşı sona erdirmeyi amaçlayan bir mutabakat zaptı imzaladı. Söz konusu mutabakat, iki ülke arasındaki ateşkesi 60 gün uzatacak; bu süre içinde nükleer meseleler ve diğer başlıkların ele alınarak nihai bir barış anlaşmasına varılması için müzakereler yürütülecek.
Cho, anlaşmanın yalnızca kısa vadeli bir gerilimi azaltma tedbiri olarak kalmaması, aynı zamanda bölgede kalıcı barış ve istikrarın temeli haline gelmesi için ABD ve daha geniş uluslararası toplumla birlikte çalışacaklarını taahhüt etti.
Hürmüz Boğazı’nda mahsur kalan Güney Kore bağlantılı gemilere ilişkin olarak Cho, hükümetin ilgili koşulları ve Kore gemileri ile mürettebatının güvenliğini yakından izlemeyi sürdürdüğünü söyledi.
Cho, “Bizim gemilerimiz de dahil olmak üzere tüm gemiler için serbest ve güvenli geçişin hızla yeniden tesis edilmesini sağlamak amacıyla ilgili ülkelerle işbirliğimizi sürdüreceğiz” dedi. “Yakın gelecekte İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile bir telefon görüşmesi yapılması için Tahran ile koordinasyon halindeyiz” diye ekledi.
Okyanuslar Bakanlığı’na göre, Güney Kore tarafından işletilen iki gemi pazartesi günü Hürmüz Boğazı’ndan çıktı. Bu gemiler, geçen haftaki ABD-İran anlaşmasıyla stratejik deniz yolunun yeniden açılmasının ardından su yolundan geçen ilk Güney Kore bağlantılı gemiler oldu.
Bu çıkışla birlikte bölgede kalan Güney Kore bağlantılı gemi sayısı 22’ye düştü.
Daha sonra bakanlıktan üst düzey bir yetkili, Güney Kore ile ABD’nin bu yıl içinde, Seul’ün nükleer denizaltı arayışı ile uranyum zenginleştirme ve kullanılmış yakıtı yeniden işleme kabiliyetleri dahil olmak üzere temel nükleer işbirliği konularında anlaşmaya varmasının beklendiğini söyledi.
Kimliğinin açıklanmaması koşuluyla konuşan yetkili, “Son görüşmeler Güney Kore’de yapıldı ve yakın gelecekte ABD’de yeni bir turun gerçekleştirilmesi bekleniyor” dedi.
Güney Kore’nin zenginleştirme ve yeniden işleme haklarını elde edebilmesi için ABD ile ikili nükleer işbirliği anlaşmasında, 123 Anlaşması olarak bilinen düzenlemede, kısmi ya da kapsamlı değişiklikler yapılmasını veya bir ek protokol kabul edilmesini sağlaması gerekecek.
Yetkili, “Bir anlaşmanın biçiminden çok içeriği önemlidir” dedi ve aynı ilkenin nükleer denizaltılara ilişkin görüşmeler için de geçerli olduğunu belirtti. “Mümkün olan en kısa sürede bir anlaşmaya varmak gibi net bir hedef belirledik” dedi.
Kuzey Kore konusunda ise yetkili, Çin’in Pyongyang’ın nükleer silah programına fiilen göz yumduğu yönündeki spekülasyonları reddederek, Pekin’in “bu konuyu kamuoyu önünde tartışmaktan kaçınmış göründüğünü” söyledi.
Bu açıklamalar, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in kısa süre önce Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile görüşmek üzere Pyongyang’a yaptığı ziyaretin ardından geldi. Önceki görüşmelerinin aksine, bu ziyarette Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılması konusu kamuoyu önünde dile getirilmedi.
Bakanlık yetkilisi, “Çin’in bu konuyu kamuoyu önünde ele alma konusundaki isteksizliği, Kuzey Kore ile ilişkileri ve Pyongyang ile Moskova arasındaki büyüyen ilişki bağlamında daha geniş bir çerçevede değerlendirilmelidir” dedi.
Yetkili ayrıca Kuzey Kore, Çin ve Rusya arasında derinleşen hizalanmanın arzu edilmeyen bir durum olacağı uyarısında bulundu ve Güney Kore, Çin ve Japonya arasındaki üçlü işbirliğinin önemini vurguladı.
Başkan Lee Jae Myung’un kısa süre önce G7 zirvesinde ABD Başkanı Donald Trump’a Kuzey Kore’nin nükleer silahlardan arındırılmasının aşamalı olarak yürütülmesi yönünde yaptığı öneriye ilişkin olarak yetkili, Seul ile Washington’ın büyük ölçüde aynı çizgide kalmaya devam ettiğini söyledi.
“Çalışma düzeyindeki istişareler yoluyla ABD ile koordinasyonu sürdürdük; bu nedenle pozisyonlarımız arasında temel bir fark olduğunu düşünmüyorum” dedi.
Asya
Çin, Rusya’nın yaptırımlı LNG’si için ikinci terminali hazırlıyor

ABD yaptırımı altındaki Arktik LNG-2 projesinden geçen yıl sevkiyat almaya başlayan Çin, Rus sıvılaştırılmış doğalgazını kabul etmek için ikinci bir ithalat terminali hazırlıyor. Reuters’a konuşan kaynaklar, Şandong eyaletindeki yeni terminalin ekim ayına kadar hazır hale getirilmesinin planlandığını belirtiyor.
ABD yaptırımları altında bulunan ve geçen yıl Çin’deki bir limana sevkiyat gerçekleştiren Arktik LNG-2 projesinin yeni bir kabul noktasına sahip olabileceği belirtildi.
Reuters haber ajansına konuşan ve konu hakkında bilgi sahibi olan üç kaynak, Çin’in yaptırımlı Rus sıvılaştırılmış doğalgazını (LNG) işlemek üzere ikinci bir ithalat terminali hazırladığını aktardı.
Söz konusu kaynaklar, bu amaçla doğu eyaleti Şandong’da yer alan ve inşası yeni tamamlanan Lungkou LNG terminalinin kullanılacağını bildirdi.
Enerji sektöründen üst düzey bir yönetici, mekanik ekipman montajı tamamlanan terminalin kış sezonu başlangıcı olan ekim ayından önce hazır hale getirilmesinin planlandığını ifade etti.
Yeni terminali, Ağustos 2025’ten bu yana Rus LNG’sini kabul eden Beyhay terminalini de işleten boru hattı şirketi PipeChina yönetecek.
Arktik LNG-2 projesini yürüten Novatek şirketi, Çin’in tek alıcı olarak kalması nedeniyle ürünlerini yüzde 35 ila yüzde 40 indirimle satmak zorunda kalıyor.
Projeden gaz ihracatının normal şartlarda 2024 yılının başında başlaması öngörülüyordu, ancak ABD 2023 yılının sonbaharında projeye yönelik yaptırımlar uygulamaya koydu.
Novatek, bu gelişmenin ardından LNG’yi yüzer depolama tesislerine taşımaya başladı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in gerçekleştirdiği ziyaret döneminde, Kamçatka açıklarında bulunan bu depolama tesislerinin birinden Çin’e yönelik ilk sevkiyatlar gerçekleştirildi.
Kpler verilerine göre, 10 aydan kısa bir sürede Çin, Arktik LNG-2 projesinden toplamda 2,6 milyon ton ağırlığında 41 parti LNG teslim aldı. Projenin geliştirme planı ise yıllık 18,9 milyon ton üretim yapılmasını öngörüyordu.
Buna göre Novatek, yaptırımlar sebebiyle projenin tam kapasiteyle çalışması durumunda hedeflenen miktarın yaklaşık 6 kat daha azını satabildi. Şirket, iki üretim hattını inşa etmesine rağmen üçüncü hattın inşasını ertelemek zorunda kaldı.
Reuters, Beyhay terminalinin yaptırım listesinde yer alan bir diğer tesis olan “Gazprom LNG Portovaya” fabrikasından da üç parti gaz kabul ettiğini kaydetti.
Beyhay’daki Çin terminalinin yıllık kapasitesi 6 milyon ton düzeyinde bulunurken, Lungkou’daki yeni terminalin yılda 5 milyon ton gaz kabul etme kapasitesine sahip olacağı belirtildi.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya7 gün önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4












