Bizi Takip Edin

Dünya Basını

‘Bidenomics’in jeopolitik boyutu

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Çin’in yükselişi ABD müesses nizamı nezdinde son 30 yılın en ciddiye alınması gereken fenomeni ve dünyanın geri kalanında atılan askeri, siyasi ve iktisadi adımlar doğrudan veya dolaylı olarak bununla ilgiliydi. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın nisan ayında Brookings Enstitüsü’nde ana hatlarını çizdiği yeni Amerikan manifestosu saldırgan bir görünümdeydi ve tarih bu gibi güç mücadelelerinin savaşsız bitmeyeceğini göstermişti. Bu örnekte de durumun buraya doğru gittiği anlaşılıyor ve bunun için eskinin aksine, toplumsal rızanın tesis edilmesi adına, daha karmaşık bir söylemin benimsendiği görülüyor. Amerikalı tarihçi ve yazar Grey Anderson’ın değerlendirmesi.


İnkâr stratejileri

Grey Anderson
New Left Review
15 Haziran 2023

Amerikan solunda Biden yönetiminin sanayi stratejisi hakkında hararetli bir tartışma yaşanıyor. Tartışmalar, Enflasyonu Düşürme Yasasının (IRA) yanı sıra Amerikan Kurtarma Planı, iki partiden de onay alan Altyapı Yasası ve CCHIPS (Amerika için Yarı İletkenler Üretmek Amacıyla Yardımcı Teşvikler Yaratma) ve Bilim Yasasını da hesaba katarsak toplamda yaklaşık 4 trilyon doları bulan devasa teşvikin açtığı kapılara, binaların güçlendirilmesi için “ilerici teknokratlar” eğitilmesinden küresel aşırı kapasite ve düşen iktisadi büyüme koşulları altında kapitalist devlet öncülüğündeki “karbonsuzlaştırmanın” uygulanabilirliğine odaklandı.

Şimdiye dek yapılan değerlendirmeler, ilkine vurgu yapılsa da “iyi, kötü ve çirkin” ayrımıyla karışık bir şekilde yapıldı. IRA tarafından vaat edilen istihdam büyümesi ve faydalı “yeşil” işler göz ardı edilemezse, eksiklikleri -konut ve toplu taşımada finansman eksikliği, elektrik sektöründe kısırlaştırılmış düzenleyici standartlar, petrol ve gaz üreticilerine kamu arazilerine erişim sağlayan kira sözleşmeleri- de göz ardı edilemez. Jacobin‘de yer alan örnek bir değerlendirmeye göre “IRA, aynı anda hem fosil yakıt endüstrisinin devasa bir armağanı, hem temiz enerjiye yapılan tarihi ama yetersiz bir yatırım, hem de küresel felaketi önlemek adına en işe yarar umudumuz.”

Başka bir deyişle, soldan yapılan eleştiri “yetmez ama evet”in ötesine geçti, ancak belki de çok ötesine geçmedi. Bu tartışmalarda bu ulusal yatırım hamlesine güç veren, ABD anakarasındaki üretimi yeniden şekillendiren, lityum madenlerini paketleyen ve Çin’i geride bırakmak amacıyla mikroçip fabrikalarının militarize edilmiş bir teşebbüsle inşasına sponsor olan jeostratejik mantık neredeyse hiç yer almıyor.

İktidar koridorlarından bakıldığında, ABD’nin sanayi politikasının Çin karşıtı yönelimi, yeşil “geçişin” talihsiz bir yan ürünü değil, motive edici gayesi. Kavramsallaştıranlar için, yeni altyapı harcamaları dönemini yöneten mantık özünde jeopolitiktir; emsali Yeni Düzen’de[1] değil, Soğuk Savaş’ın askeri Keynesçiliğinde aranmalıdır, bunu uygulayan “akil adamlar” tarafından Amerika’nın Sovyetler Birliği’ne karşı mücadelesinde zaferin bir koşulu olarak görülmüştür.

1945’ten sonra olduğu gibi bugün de karar alıcılar, kendilerini bir “dönüm noktasında” görüyorlar. Geleceğin Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, 2020 başkanlık kampanyası sırasında “Tarih yine kapıyı çalıyor,” diye yazmıştı:

“[…] Çin ile artan rekabet ve uluslararası siyasi ve ekonomik düzendeki değişimler, günümüz dış politika kurumlarında da benzer bir içgüdüyü tetiklemelidir. Günümüzün ulusal güvenlik uzmanları son kırk yılın hâkim neoliberal ekonomi felsefesinin ötesine geçmelidir… Amerikan ulusal güvenlik camiası haklı olarak ABD’nin Çin karşısındaki uzun vadeli rekabet gücünü belirleyecek olan altyapı, teknoloji, inovasyon ve eğitim yatırımları konusunda ısrarcı olmaya başlamıştır.”

Carnegie Vakfı tarafından hazırlanan, Sullivan ve diğer Biden danışmanlarının imzasını taşıyan raporda uzun uzun anlatılan “orta sınıfa hizmet eden dış politika”, ulusal güvenlik ve ekonomik planlama arasındaki hayali ayrımları yıktı. Küreselleşen iki taraflı ticaretin diğer güçleri Amerikan hegemonyasını kalıcı olarak kabul etmeye teşvik edeceği umutları boşa çıkmıştı. Sırada başka bir yaklaşım vardı. Biden, dış politika açılış konuşmasında “Artık dış politika ile iç politika arasında parlak bir çizgi yok. Yurt dışında attığımız her adımı Amerikalı çalışan aileleri düşünerek atmalıyız,” demişti. Trump’ın opioid krizinin ve ‘Amerikan kıyımının’ sanayisizleşmiş merkez bölgelerinde kazandığı zafer, Demokrat müesses nizamı sarsmıştı. Goldman Sachs için iyi olanın artık Amerika için de iyi olması gerekmiyordu.

Ortodoksluktan bu kopuşun ardındaki küresel motivasyona dair pek bir gizem yok. Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in Mayıs 2022’de vurguladığı üzere Çin, “hem uluslararası düzeni yeniden şekillendirme niyetine hem de giderek artan bir şekilde bunu yapabilecek iktisadi, diplomatik, askeri ve teknolojik güce sahip tek ülke.” Daha da kötüsü, “Pekin’in vizyonu bizi son yetmiş beş yılda dünyanın ilerlemesini sağlayan evrensel değerlerden uzaklaştıracak.” Ancak ne mutlu ki, söz konusu değerlerin garantörü tepki vermeye hazırdı: “Biden yönetimi, ekonomik ve teknolojik etkimizi devam ettirmek ve genişletmek, ekonomimizi ve tedarik zincirlerimizi daha dirençli hale getirmek ve rekabet gücümüzü keskinleştirmek için modern bir sanayi stratejisinden başlayarak, ulusal gücümüzün temel kaynaklarına geniş kapsamlı yatırımlar yapıyor.” Blinken rekabetin çatışmayı gerektirmediğini de sözlerine ekledi. Fakat Çin’i “koşu rakibi” olarak tanımlayan Beyaz Saray, “askeri yatırımları 20. yüzyılın çatışmaları için tasarlanmış platformlardan daha uzun menzilli, bulunması daha zor, taşınması daha kolay asimetrik sistemlere doğru kaydırmakla” başlayarak savaş olasılığından da kaçınmayacak.

Üç ay sonra Enflasyonu Düşürme ve CHIPS yasalarının kabulü “iç politika ile dış politikanın derin entegrasyonunu” somutlaştırdı. Önemli yapay zekâ ve yarı iletken bileşenlerinin Çin’e ihracatına eylül ayında getirilen ve bir sonraki ay getirilen kısıtlamalar, gerçek bir ekonomik savaş ilanı olan “chokepoint”[2] veya “stranglehold”[3] teknolojilerini tekelleştirme çabasını teyit etti. CSIS’te yer alan bir analize göre “Bu eylemler, ABD hükümetinin yalnızca tıkanma noktasında kontrolünü korumak için değil, aynı zamanda Çin’in teknoloji endüstrisinin büyük bölümlerini aktif olarak boğmaya -öldürme niyetiyle boğmaya- yönelik yeni bir politika başlatmak konusunda eşi görülmemiş bir müdahale başlattığını gösteriyor.” Sullivan, kaygı verici bir şekilde Manhattan Projesine atıfta bulundu. ABD’nin çok uzun zamandır hassas yüksek teknoloji alanlarında sadece “göreli” bir avantaj peşinde koştuğunu, bundan böyle “mümkün olduğunca büyük bir liderliği muhafaza edeceğini” savundu. Ukrayna’nın işgalinin ardından Moskova’ya karşı uygulanan teknoloji kısıtlamalarının “ihracat kontrollerinin sadece önleyici bir araçtan daha fazlası olabileceğini” gösterdiği söyleniyordu. Savunma jargonunda tedarik zinciri blokajı, ekonomik ve stratejik varlıkların mübadele edilebilir olmasının önemli bir örneği.

Washington’da çalan şarkı asker bandosu. Kongre’nin IRA’yı oylamasından haftalar önce Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, bir düzine F-15 ve USS Ronald Reagan uçak gemisi vurucu ekibinin eşlik ettiği bir hava kuvvetleri jetiyle Taipei’ye gitti (Thomas Friedman’ın ifadesiyle “son derece pervasız, tehlikeli ve sorumsuzca”; Çin Dışişleri Bakanlığı’na göre “büyük bir siyasi provokasyon”). Ancak ABD’nin askeri tehdidinin artması Biden yönetiminin gelmesiyle birlikte başlamıştı; Trump’ın palavralarını düzeltmek şöyle dursun, bu palavraların üzerine yenilerini eklemiş, yalnızca hoşnutsuz NATO ve SEATO müttefiklerini projeye yeniden dahil etmekle yetinmişti.

2021’in başında “Quad” ittifakın yeniden canlandırılmasından bu yana, kısa süre sonra AUKUS paktıyla tahkim olan Amerika, halihazırda geniş olan üs takımadasını genişletti, hızla konuşlandırılabilir mobil kuvvetler, derin deniz saldırı kabiliyetleri ve insansız sistemlerle yatırım yaptı. Savunma Bakanlığı’nda Asya’dan sorumlu Ely Ratner’e göre maksat, “Hint-Pasifik bölgesinde daha dayanıklı, hareketli ve ölümcül bir varlık” oluşturmak. ABD ile Japonya arasındaki ortak deniz tatbikatlarının 2022 sonbaharında hızlandırılması, Tokyo’da Çin’in yarattığı “benzeri görülmemiş” tehdide yönelik yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde özetlenen kayda değer bir değişimin sinyalini verdi; yüzlerce Tomahawk seyir füzesi siparişi ve yeni kurulan bir Deniz Kıyı Alayı’nın Okinawa’ya konuşlandırılması da bunu izledi.

2023 yılının başında, tanımlanamayan balon gözlemleri üzerine yaşanan panik, ABD Hava Hareketlilik Komutanının “içgüdülerinin” Amerika’nın 2025 yılına kadar Çin ile savaşa gireceğini söylediği bir belgenin sızdırılmasıyla aynı zamana denk geldi. Şubat ayında Pentagon, silah satışlarındaki artışla birlikte Tayvan’a konuşlandırılan kuvvetleri dört katına çıkarmayı planladığını açıkladı ve yetkililer, artık Çin’in işgal başlatması durumunda adanın yarı iletken üretim tesislerini havaya uçurma fikrini alenen dile getiriyor. Biden, uzun süredir devam eden diplomatik “Tek Çin” formülünü (hem Pekin hem de Kuomintang’ın Taipei’si tarafından iddia edilen ve Washington tarafından 1972 Şanghay Bildirisinde resmen kabul edilen) açıkça çiğneyerek, böyle bir durumda güç kullanma niyetini defalarca teyit etti. Yönetimin “stratejik muğlaklıktan” vazgeçtiği, Ulusal İstihbarat Direktörü Avril Haines’in bu mart ayında Senato’da verdiği ifadede de doğrulandı. Periyodik olarak dile getirilen “buzların erimesi” söylemi yalnızca tırmanma eğiliminin altını çiziyor.

Amerikan solunda Bidenomics’in uluslararası etkileri konusunda süregelen bir muğlaklık varsa şayet, nisan sonunda Brookings Enstitüsü’nde yaptığı ‘ABD’nin Ekonomik Liderliğini Yeniden Tesis Etmek’ başlıklı konuşmada Sullivan tarafından giderilmiş olmalıı. Konunun Ulusal Güvenlik Danışmanı’na emanet edilmesine şaşıranlara karşı Sullivan bir kez daha, güçle ilgili ve siyasi kaygıların Panglossçu[4] piyasa köktenciliğine göre öncelikli olduğu konusunda ısrar etti. Çin’in yükselişi küreselci laissez-faire[5] nostaljisinin aleyhine bir delildi. Çin’in “askeri hırsları”, “piyasa dışı iktisadi uygulamaları” ve Batılı “değerlerden” yoksun olması -Pekin’in lityum, kobalt ve diğer “kritik madenler” üzerindeki hakimiyetinden bahsetmeye bile gerek yok- mutlak bir yanıt gerektiriyordu. Elektrikli araç ve mikroçip üretimine yatırım, Kuşak ve Yol Girişimine bir yanıt olarak tasarlanan Çin karşıtı bir ticaret karteli Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı ile birlikte ilk taksitti. Sullivan sözlerini şöyle sürdürdü: “Kendi ülkemizde sanayi stratejimizi açık bir şekilde sürdüreceğiz, fakat dostlarımızı geride bırakmamaya da kesin olarak kararlıyız.”

Bu ‘yeni Washington Mutabakatı’nın boyutlarını ölçmek için Hazine Bakanı Janet Yellen’ın önceki hafta Johns Hopkins İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda yaptığı konuşmayı dinlemek yeterli olacaktır. “Şahin” Sullivan’a karşı “güvercin” olarak bilinen Yellen, sözlerine “Çin’in piyasa reformlarından uzaklaşarak komşularını ve dünyanın dört bir yanındaki ülkeleri zayıflatan, daha devlet odaklı bir yaklaşıma yönelme kararına” işaret ederek başladı: “Bu durum, Çin’in sadece Hint-Pasifik bölgesinde değil, aynı zamanda Avrupa ve diğer bölgelerde de ABD ile müttefik ve ortaklarımıza karşı daha çatışmacı bir tutum sergilemesiyle ortaya çıkmıştır. Gergin bir konjonktürle karşı karşıya kalan ABD’nin ekonomi politikası dört hedefe uyacaktı; birincisi, Washington ve müttefiklerinin ‘ulusal güvenlik çıkarlarını’ teminat altına almak; ikincisi, ‘dünyanın neresinde olursa olsun insan hakları ihlallerini engellemek ve caydırmak için araçlarımızı kullanmaya’ devam etmek; üçüncüsü, ‘adil olmayan iktisadi uygulamalarını’ tersine çevirmesi ve ‘kurallara dayalı küresel iktisadi düzene’ bağlı kalması koşuluyla Çin ile ‘sağlıklı rekabet’; dördüncüsü, ‘iklim ve borç sıkıntısı gibi konularda işbirliği’.” Ulusal güvenlik, küresel polislik, rekabet, işbirliği; hiyerarşi netti.

Beyaz Saray, söylem düzeyinde amacının Çin’den ekonomik anlamda “ayrışmak” değil, daha ziyade “riskten arınmak” -Avrupalıları Washington’un dümen suyunda yürümeye zorlayan AB’nin sözüm ona şefi Ursula von der Leyen’in keşiflerinden– olduğunda ısrarcı oldu. Ancak Biden’ın politikaları, bu son anlaşmada “dostlara” biçilen kader konusunda şüpheye yer bıraktı. ABD’nin onlarca yıldır serbest ticaretin kutsallığına atfettiği övgüler eşliğinde iklim hedeflerinden vazgeçmesi, Almanya ve Fransa’yı gümrük vergilerinin, sermaye kontrollerinin ve sanayiye yönelik devlet teşviklerinin kırbaç gibi geri dönmesine karşı hazırlıksız yakaladı. Ocak 2023’te von der Leyen tarafından açıklanan ‘Yeşil Anlaşma’nın özü olan ‘Yeni Nesil AB’, Avrupa hükümetlerine IRA ile mukayese edilebilecek bir meblağ olan 720 milyar avro tutarında hibe ve kredi sunuyor; fakat Kate Mackenzie ve Tim Sahay’ın gözlemlediği üzere AB ülkeleri, Ukrayna’daki vekalet savaşından kaynaklanan enerji krizini dengelemek adına sadece geçtiğimiz yıl neredeyse bir o kadar teşvik ödedi. Scholz ve Macron’un Pekin ziyaretleri bir yana AB, Asya’da NATO hamiliğine karşı çıkma konusunda, Avrupa’da bağımsız hareket etme konusunda olduğundan daha az iştahlı görünüyor. Von der Leyen’in Brüksel’deki yardımcısı Josep Borrell, son olarak üye ülkelere Güney Çin Denizi’nde devriye gezmeleri için savaş gemileri göndermeleri çağrısında bulunurken görülmüştü.

Teknoloji ambargoları, yaptırımlar ve ittifak politikaları, Pentagon’un savaş planlamacıları tarafından “inkâr” parolası altında addedilen daha geniş bir stratejik bakış açısında yerlerini alıyorlar. Görünürde bu tedbirler, “askeri kirpi” Tayvan başta olmak üzere ABD’nin Çin sınırlarındaki ileri mevzilerini korumayı amaçlıyor. Yönetimin Çin’in bölgedeki emellerini “inkâr” etmeye hazırlanması gerektiği, detaylar konusundaki anlaşmazlıklara rağmen, “itidal” odaklı Quincy Enstitüsü’nden Heritage Foundation ve Center for a New American Security’ye kadar geniş bir kuruluşun onayını aldı. Çevreleme gibi, onun yakın selefi olan “inkâr” da değişken bir kavram. Bazıları için kontrol ya da önceliğe karşıt pozisyonuna vurgu yapılırken -Amerikan gücünün kendisine meydan okuma fikrini bertaraf edecek kadar müthiş olması gerektiği fikri- caydırıcılık teorisinden ilham alan diğerleri “cezalandırma” ya da bir düşmana post facto[6] kabul edilemez zarar verme tehditleri ile bir bölgeyi fethedilemez hale getirmeyi amaçlayan aktivist bir askeri tavır arasında bir ayrım yapıyor.

Her iki durumda da Washington, kendisi dışında herhangi bir ülkenin dünyanın büyük güç merkezlerinden birine (Asya, Avrupa, Basra Körfezi) hâkim olmasını engelleme zarureti ile yirmi yıldır bitmek bilmeyen silahlı maceraların ardından yurttaşlarının yurt dışında büyük bir uluslararası savaşı destekleme konusundaki muhtemel isteksizliğinin ispatlarını görünmez kılmak zorunda. En etkili teorisyeni olan Elbridge Colby’e göre, “inkâr stratejisi” her iki kritere de cevap veriyor, kamuoyunu harekete geçirme konusunda zemin hazırlarken kaynakları da muhafaza ediyor. Bu bağlamda, Amerikan solunun Bidenomics’in ülke içindeki etkisine gözünü kırpmadan odaklanması, Webb’ler ve Bernstein’ların emperyalistler arası rekabet ve sömürgeci yağmalar felakete doğru hızlanırken kendi yerli işçi sınıflarının pastadan daha fazla pay almasını kutladıkları Avrupa belle époque‘unun[7] “sosyal emperyalizminin” yankılarını barındırıyor.

Elbette ideal olarak Washington, Amerikan teçhizatının gelişmişliğinin ve Asya’daki “hegemonya karşıtı” koalisyonunun gücünün Pekin’i Tayvan ya da Filipinler’e yönelik her türlü planından caydırmasını tercih eder. Fakat Donanma İstihbarat Direktörü Tuğamiral Michael Studeman’ın da uyardığı üzere “çok geç kalmış olabiliriz.” Böyle bir durumda asıl önemli olan Çin’in savaş başlatmaya zorlanması. Konuyla ilgili tarihsel benzetme, 1941 yılında Amerika’nın petrol ambargosu nedeniyle Pearl Harbor’a korkunç bir saldırı düzenleyen ve böylece o zamana kadar isteksiz olan halkı harekete geçiren Japonya İmparatorluğu. Colby, “Odaklanmış bir inkâr savunmasının büyük olasılıkla başarısız olacağı koşullarda ABD’nin stratejik hedefi, Çin’i Japonya’nın gönüllü olarak yaptığını yapmaya zorlamak olmalıdır: Çin, emellerine ulaşmaya çalışmak için, genişletilmiş koalisyondaki halkların müdahale etme kararlılığını teşvik edecek ve sertleştirecek şekilde davranmalı ve bu halklar, savaşı kazanabilecekleri bir düzeye kadar yoğunlaştırmalı ve genişletmelidir. Planlar buna göre yapılmalıydı,” diye yazıyor. “Daha incelikli bir savunma stratejisi benimseme şansını kaçırdık,” diye hayıflanan Colby, “şimdi çok aşırı görünen şeyler yapmak zorunda kalacağız,” diyor.

İnkar etmek, izin vermemek, esirgemek veya feragat etmektir. Verleugnung, Freudyen dilde, hoş olmayan veya travmatik bir hakikati kabul etmedeki yetersizliği veya isteksizliği tanımlayan başka anlama daha sahip. Aynı zamanda sapkınlıkla da alakalı; arzulanan şey olmadığında, dikkat mevcut bir vekil veya fetiş üzerinde yoğunlaşabilir. 46. Başkan bu tür duygulara yabancı olmayabilir. Fakat kendini kandırmak her yerde var. Pelosi, Tayvan’a şoven bir aksiyon düzenlerken Demokrat partililer bunun sonuçlarını küçük görmüştü; Sanders’ın eski dış politika danışmanı Matt Duss ve ilerici aktivist Tobita Chow’a göre asıl tehlike, Pelosi’nin ıslık çalarak yaptığı turdan ziyade, bu turdan kaygı duyanlardı ve onların uyarıları birer “tehdit enflasyonu” örneğiydi.

İnkâr daha çok sükûnet biçimini alıyor. Düşünceli eleştiriler bile -son Dissent sempozyumu, “İklim Solu için Sırada Ne Var?” şeklinde bir seçki içeriyor- genişletilmiş yurt içi harcama ile Biden’ın yetkilileri tarafından konuşma üzerine konuşma ile yinelenen giderek daha agresif bir Pasifik politikası arasındaki ilişkisel mantığı neredeyse hiç dikkate almıyor. Bu eleştiri NLR‘nin -dergi başka bir yerde Bidenomics’in sosyal-emperyal karakterini hedef almış olsa da- Dylan Riley ve Robert Brenner’ın “Amerikan Siyaseti Üzerine Yedi Tez“i üzerine yürüttüğü tartışma için de geçerli. İktisastçı J. W. Mason, Biden’ın harcama programını şerhli bir şekilde onaylayarak, “kamu yatırımlarının her yerde rastlanan bir parçası olan korkutucu Çin karşıtı retoriğin” varlığını kabul etmişti. Mason, “Savaş sanayi politikasından farklıdır,” demişti. Amerika’nın radikalleri bu ayrımı anlıyorlar mı?

Son zamanlarda finans basını, Biden ve Sullivan’ın şahinliğinden duyduğu huzursuzluğu dile getirmeye başlayarak eko-sosyalist solun önüne geçti. The Economist ve Financial Times, Rumsfeld’in[8] de dediği gibi, yeni bir gerçeklik yaratmadan önce coşkulu retoriğin soğutulması gerektiğine işaret ederek, yönetimin yüksekten uçmalarından kendini ayrı tuttu. FT, Adam Tooze tarafından kaleme alınan ve Çin’in yükselişine karşı bir uyum stratejisi çağrısında bulunan güçlü bir görüş yazısı yayımladı ki bu öneri halihazırdaki Beyaz Saray tarafından “ya haince ya da başka gezegenden” şeklinde değerlendirilebilir.

Çinli yetkililer Boise merkezli Micron Technology tarafından üretilen mikroçiplerin kullanımına kısasa kısas bir yasak getirdiklerini açıkladıklarında Ticaret Bakanı Gina Raimondo, ABD’nin bu kararı “tolere etmeyeceğini” ilan etti: “Bunu bariz ve basit bir şekilde ekonomik baskı olarak görüyoruz.” Zorlama mı sağduyu mu, “bilim ve teknolojideki üstünlüğümüzü korumak” mı yoksa “öldürme zincirini modernize etmek” mi, “piyasayı bozan uygulamalar” mı yoksa “Amerikan işçisine” destek mi, “çevresel adalet” mi yoksa Tayvan Boğazı üzerinde nükleer hesaplaşma mı? Bidenomics’in eleştirel değerlendirmeleri bunlardan hangisi karar vermeli.


[1] New Deal (Türkçe: Yeni Düzen), 1930’lu yıllarda ABD’de Başkan Franklin D. Roosevelt’in ilk döneminde uygulanan ekonomi programı. Programın asıl amacı Büyük Buhran sonrası toparlanmayı kolaylaştırmaktı. İşsizlere ve yoksullara rahatlama, ekonominin normal seyrine dönmesi ve tekrar çöküşü önlemek adına mali sistemin reforme edilmesi amaçlanmıştı. (ç.n.)

[2] Askeri stratejide tıkanma noktası, silahlı bir kuvvetin hedefine ulaşmak için geçmek zorunda olduğu, bazen ciddi ölçüde daraltılmış bir cephede bulunan ve bu nedenle üstün sayıları taşımayı zorlaştırarak savaş kabiliyetini büyük ölçüde azaltan bir vadi, geçit veya köprü gibi karadaki coğrafi engeller veya boğaz gibi kritik bir su güzergahlarına verilen isim. Tıkanma noktaları, sayı olarak az bir savunma gücünün araziyi çok daha kalabalık bir rakibi engellemek veya pusuya düşürmek için bir kuvvet çarpanı olarak kullanmasına imkân verebilir, zira saldırgan önce tıkanma noktasından geçişi güvence altına almadan daha fazla ilerleyemez. (ç.n.)

[3] Güreşte boğaz tutma, rakibin boynunu güçlü bir şekilde kavramaya verilen isim. Asker ve polis eğitimlerinde de kullanılır. Yazar, burada mecazi anlamına başvurmuş. (ç.n.)

[4] Bir duruma yersiz bir iyimserlikle bakan kişiler için kullanılan sıfat. Voltaire’in Candide romanındaki karakterden türetilmiştir. (ç.n.)

[5] “Bırakınız yapsınlar”ın Fransızca ifadesi; salahiyetin ve mülkiyet haklarının korunması için gerekli olan asgari düzeyin ötesinde devletin ekonomiye müdahalesine karşı çıkan doktrin. (ç.n.)

[6] Esasen “geriye dönük” veya zaten olmuş bir şeyi etkileyen anlamına gelen Latince ifade. (ç.n.)

[7] Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda Fransa, müreffeh ve sanatsal ve kültürel gelişmeleri beraberinde getiren bir ekonomik büyüme dönemi gördü. O dönemi tanımlamak için kullanılan ve “güzel dönem” anlamına gelen Fransızca kelime. (ç.n.)

[8] Tam adı: Donald Rumsfeld. 2003 Irak işgalinin mimarı olarak tanınan eski ABD Savunma Bakanı. Cumhuriyetçi Parti’nin 2006’daki ara seçimlerden mağlubiyetle ayrılmasından sonra istifa etmek zorunda kaldı. Haziran 2021’de öldü. (ç.n.)

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English