Dünya Basını
Brezilya’nın ABD ile ilişkileri neden gelişmiyor?

Çevirmenin notu: Brezilya’nın ABD ile Çin arasında kurduğu ya da kurmaya çalıştığı denge türünün tek örneği değil ve bu ülkenin dış politikası ve ekonomik tercihleri partiler üstü bir fikir birliğiyle sabitlenmiş durumda. Ülkenin Çin’in etki alanına girmesi ve Brezilyalı sermaye gruplarının Çin’e sırtını dönmek istememesi, halihazırda Latin Amerika’da ve dünyanın geri kalanındaki etkisinin kaybetmeye başlayan ABD açısından zor soruları gündeme getiriyor.
Washington yönetiminin Brezilya’yı yanına çekmek için kullanabileceği çeşitli araç ve gündemler var. Fakat ABD’nin, Brezilya’dan istediğini mutlak surette alacağı iddiası pek gerçekçi görünmüyor.
Brezilya’nın ABD ile ilişkileri neden gelişmiyor?
Christopher S. Chivvis
Carnegie Endowment
24 Ağustos 2023
ABD’nin dünyanın kilit ülkelerine yönelik alternatif dış politika yaklaşımlarını inceleyen yeni bir seri olan Pivotal States etkinliğinin sonuncusunda, Inter-American Dialogue Asya ve Latin Amerika Programı direktörü Margaret Myers ve Fundação Getulio Vargas Uluslararası İlişkiler Okulu profesörü ve dekan yardımcısı Matias Spektor, American Statecraft Program direktörü Christopher S. Chivvis’e konuk olarak Washington’un Brezilya ile ilişkilerindeki stratejik alternatiflerini tartıştı.
Bu mülakat, etkinliğin transkriptinden uyarlandı ve anlaşılır olması için düzenlendi ve kısaltıldı.
Chris Chivvis: Brezilya ABD açısından neden önemli?
Matias Spektor: Tarihsel olarak Brezilya, ABD ile oldukça işbirlikçi bir ilişki içinde oldu, ancak bu ilişki, iki tarafın da pek çok ortak çıkara sahip olduğu ve olup bitenlere ilişkin benzer görüşleri paylaştıkları durumlarda bile hiçbir zaman sahici biçimde gelişmedi. Örneğin, uzun yıllardır ilk kez [Joe] Biden yönetimi ve [Luiz Inácio Lula da Silva] yönetimi Venezuela’da olup bitenleri ortak bir şekilde okudular ama o zaman bile işbirliği yapmakta epey zorlandılar. Brezilya önemli zira ülke bölgede hareket ettiğinde, ABD’nin rakipsiz olduğu dünyanın tek bölgesinde Amerika’nın çıkarlarını etkiliyor.
Tüm jeopolitik değişimler bu durumu, özellikle de Çin’in Amerika kıtasındaki etkisini sarsmaya başladı. Çin, yirmi yıldır Latin Amerika’ya büyük yatırımlar yapıyor, bunun en önemli nedeni ABD’nin yirmi yıl önce Çin’i Latin Amerika’ya büyük yatırımlar yapmaya davet etmesi.
Bunun bir başka tarafı daha var —Brezilya’nın ileriye dönük olarak neden önemli olduğu— ve bunlar Washington’dakilerin normalde konuşmadığı çok önemli iki şey. İlki, önümüzdeki yirmi yıl içinde Brezilya’nın dünyanın geri kalanına gıda tedarik etme konusunda ABD ile birlikte son derece büyük bir aktör olacağı. Görmekte olduğumuz jeopolitik değişimler bağlamında, bunlar Brezilya’yı daha da önemli hale getirecektir.
İkincisi ise Brezilya’nın artık petrol alanında büyük bir aktör haline gelmesi. Brezilya hiçbir zaman önemli bir petrol ihracatçısı olmamıştı ama şimdi olmaya başladı. Her ne kadar daha önce böyle bir durum söz konusu olmasa da ve bu nedenle petrol alanında ABD ile Brezilya arasındaki işbirliğinin mazisi olmasa da bu durum, önümüzdeki yıllarda kendini gösterecektir.
Bir de iklim değişikliği meselesi var. Brezilya ormansızlaşmanın başlıca sebeplerinden biri ve bu Brezilya’nın tek başına üstesinden gelebileceği bir şey değil, zira kısmi ormansızlaşma sona ererse kaybedilenleri tazmin etmek için paraya ihtiyacı var. Fakat [aynı zamanda] kısmen de Brezilya’da ormansızlaşmaya dönük yerel düzeyde o kadar çok siyasi ilgi var ki, ülkenin gidişatı değiştirmek için uluslararası işbirliğine epey ihtiyacı olacak.
Chris Chivvis: ABD, Brezilya’nın Çin ile derinleşen ilişkisine nasıl yaklaşmalı?
Margaret Myers: İki yönetimin, özellikle de [Donald] Trump yönetiminin, Brezilya’yı çeşitli alanlarda, özellikle de 5G ve Huawei gibi ABD’yi güvenlik açısından kaygılandıran alanlarda Çin ile ilişki kurmaktan caydırmaya çalıştığına şahit olmuştuk. Bu durum [Jair] Bolsonaro yönetiminde de bir dereceye kadar yankı buldu ve en azından hükümet ya da Brezilya ordusunun bazı kesimleri tarafından başka ekipmanların satın alınmasını değerlendirmeye yönelik bazı çabalar oldu. Fakat Lula, Çin ziyareti sırasında işbirliğinin masada olduğunu oldukça net bir şekilde ifade etti. Bu [caydırma] teşebbüsleri bir işe yaramadı. Ve bu sadece Brezilya’da değil, tüm bölgede böyle.
Bununla birlikte, Brezilya ve ABD’nin politika belirleme, gündem oluşturma, nükleer politika, uzay politikası gibi alanlarda işbirliği yapabileceği alanlar —Brezilya’nın ilgi alanına giren, [Washington’un] Çin ile aynı çizgide olduğu ya da olmadığı alanlar— var. Bu konuda biraz daha stratejik düşünmek ve Brezilya’ya neyin cazip geleceğini gerçekten anlamak gerekiyor.
Chris Chivvis: ABD’li karar mercileri Brezilya ve Çin arasındaki bu açık uçlu görünen ilişkiyi nasıl anlamalı? Gerçekten açık uçlu mu yoksa Margaret’in az önce belirttiği gibi doğal sınırlar var mı?
Matias Spektor: Bence Margaret doğru söylüyor.
Her şeyden önce Brezilya’nın Çin’e, Çin’in de Brezilya’dan gelen emtialara bağımlılığı giderek artıyor ve Çin Brezilya’ya çok açık durumda. Örneğin, Brezilya’da enerji dağıtımının [en az yüzde 12’si] artık Çin sermayesine ait. Ancak bu ilişki kolay bir ilişki değil.
Çin Brezilya’ya tepeden inmeci bir tavırla yaklaşıyor. BRICS toplantıları çok senaryolu. Brezilya’nın Çin’e karşı epey az manevra alanı var. Brezilya ABD ile Pekin’e kıyasla çok daha esnek görüşmeler yapabiliyor. Pekin’in Brezilya’nın küresel sıralamada nereye oturduğuna dair belirli bir görüşü var, Brezilya bu sıralamanın en tepesinde değil ve Pekin’in Latin Amerika’daki bölgesel sıralamasının da en tepesinde değil. Brezilya en büyük [ülke] olsa bile Pekin’in bölgedeki diğer ülkelerle çok daha yakın bağları var.
Başka bir dizi kısıtlama daha var ve bence ABD’li karar mercilerinin bunu anlaması çok önemli zira herhangi bir Brezilyalı liderin Çin ile nasıl başa çıkacağını şekillendiriyor. Son yirmi yılda [Brezilya’da] Çin yanlısı seçmen grupları doğdu. Brezilyalı liderlerin elleri kolları giderek daha fazla bağlanıyor zira Çin son derece önemli bir ekonomik mıknatıs ve bunu kırmak gerçekten zor olacak.
Şimdi, eğer ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin akıbetinin nispeten barışçıl olduğunu düşünüyorsanız, bu kısıtlamaların bir sorun teşkil etmesine gerek yok. Brezilya Çin ile daha fazla iç içe geçecek, birbirine daha fazla bağımlı hale gelecektir. Pek çok Brezilyalı çıkar grubu Çin ile ticaretten ve Çin finansmanından ekmek yiyecektir ve biz de bir sorun görmeyeceğiz.
[Bill] Clinton yönetiminin aklında da tam olarak bu vardı. Daha sonra gelen yönetimler Çin’i Latin Amerika’ya gelip Amerikalılar Arası Kalkınma Bankası’na katılmaya teşvik ettiler, zira bu, Çin’den gelen fazla sermayenin ABD’nin kendisinin doldurmak istemediği ya da dolduramadığı bir boşluğu doldurması açısından faydalı bir seçenekti.
Sorun şu ki, eğer ABD-Çin ilişkilerinin geleceğinin daha çatışmacı olacağını düşünüyorsak, başımız büyük belada demektir. O zaman ABD’nin Latin Amerika ülkelerini ve özellikle de Brezilya’yı Çin ile bağlarını koparmaya zorlamak için büyük bir teşviki olacaktır. Bunu yapamayacaklar, zira bu ülke içinde siyasi olarak imkânsız olacak ve ABD’nin bölgesel hegemonyayı oynamaktan ve kanunları uygulamaktan başka çok az seçeneği olacak.
Chris Chivvis: Çevre, Brezilya için çok karmaşık bir iç siyasi ve iktisadi sorun. ABD’nin yağmur ormanlarının tahribatını azaltmaya ve hatta durdurmaya yardımcı olmak için gerçekten yapabileceği şeyler nelerdir?
Margaret Myers: Bence şu anda ABD’de daha fazlasının yapılması gerektiğine dair bir his var ve Amazon Fonu’na verilen 500 milyon doların Brezilya’nın umduğunun altında kaldığının ayırdına varıldı. Özellikle de Çin’in ortaya atma eğiliminde olduğu rakamlara baktığınızda —ki bunlar oldukça büyük rakamlar, [ancak] her zaman gerçekleşmezler— Biden yönetimi şimdi arazi restorasyonunu desteklemek için 1 milyar dolar civarında bir meblağı harekete geçirerek bu miktarı arttırmak istiyor. Bu gerçekleşirse, Amazon ve ikili ilişkiler için daha fazla fark yaratmasını umuyoruz.
Fakat şu anda ABD’nin elindeki araçlar sınırlı ve hızlı değiller. Bu durum, ülkeler ABD’den yardım almak ve ABD ile ilişki kurmak isteyen tüm Latin Amerika ülkeleri için geçerli. Ortaklıkları çeşitlendirmeye yönelik bir ilgi söz konusu. Ancak finansman orada değilse, doğru miktarda değilse bu sorunlu hale gelir. Dolayısıyla, araç setimizde iklim alanı da dahil olmak üzere daha fazla angajmanı biraz zorlaştıracak bazı kısıtlamalar olduğunu söyleyebilirim.
Chris Chivvis: Brezilya’da iç politik ekonomi açısından durum nasıl görünüyor?
Matias Spektor: Brezilya’nın ormansızlaşma sorunu ve genel manada iklim sorunu devasa boyutlarda, zira milyonlarca insan geçimini karbon emisyonlarına bağlı olarak sağlıyor. Arazi kullanımı Brezilya’da karbon emisyonlarının başlıca itici gücü. Dolayısıyla farklı bir şeye geçiş on milyarlarca dolara mal olacaktır. Ve bu maliyet dahilinde ABD’nin yapabileceği çok az şey var; Brezilya’nın ihtiyacı olana kıyasla hiçbir para yeterli olmayacaktır. Dolayısıyla ABD ile Brezilya arasındaki ilişkilerin geleceğinin bu konu etrafında şekilleneceğine bahse girerim ama şu anda bir fırsat var.
Brezilya kendi Enflasyonu Düşürme Yasasını duyurmak üzere. Temelde daha düşük karbon ekonomisine geçişi kolaylaştırmak için teşvikler ve sanayi politikası. Bunu büyük yolsuzluk skandalları ya da büyük verimsizlikler olmadan hayata geçirme görevi çok büyük olacak. İki ülke arasında, özellikle de özel sektörler arasında işbirliği için sahici bir fırsat var.
İşbirliğinin mümkün olduğu ama bir o kadar da tehlikeli olduğu bir diğer alan da iklimle bağlantılı organize suçlar konusu. Brezilya’nın özellikle Amazon’da karşı karşıya kaldığı sorunlardan biri, hayvan kaçakçılığı, yasa dışı ağaç kesimi ve yasa dışı madenciliğin arkasında organize suçların olması. Lula yönetimi göreve geldiğinde çevre bakanı, Amazon bölgesinde [en az 1200] yasa dışı uçak pisti olduğunu tespit etti. Avrupa büyüklüğündeki bir kara parçasında yasa dışı pistlerle ilgili sorun ise federal polisin desteğiyle havadan bombaladığınızda üç ya da dört gün içinde yeniden inşa edilmeleri.
Artık Amerika’nın Brezilya’da askeri işbirliği yapması ya da polis işbirliği yapması söz konusu bile olamaz. Brezilyalı elitler, ABD’nin Güney Amerika’daki askeri varlığından çok korkuyorlar. Fakat Brezilya’nın gayri meşru ticaret döngüsünü sona erdirmesine yardımcı olacak bir işbirliği söz konusu olabilir; bu da Atlantik üzerinden Afrika’ya ve oradan da uyuşturucu, yasa dışı ağaç kesimi, yasa dışı madencilik ve benzerleri için tüketici pazarlarının bulunduğu Avrupa’ya giden ticaret. İstihbarat işbirliği, Amazon dışında askerden askere işbirliği; bence bu bir fırsat olabilir. Ancak Margaret’in de dediği gibi, Amerika’nın Brezilya’yı bu konuda destekleme kabiliyeti sınırlı olacaktır.
Chris Chivvis: Brezilya’nın stratejik düşüncesi ile BRICS’teki diğer yükselen güçler arasındaki benzerlik ve farklılıkları nasıl görüyorsunuz?
Matias Spektor: İki tanesini ele alayım: Hindistan ve Endonezya. Bu ülkeler pek çok açıdan Brezilya ile paralel ve Brezilya bu ülkelerle giderek daha olumlu ve yakın ilişkiler kurdu. Kendilerini postkolonyal bir deneyimden geliyor olarak görüyorlar ve dünyada üst sıralara tırmanıyorlar.
Peki karşılaştırmalar hakkında ne söyleyebiliriz? Bu gerçekten zor bir konu. Brezilya açısından Hindistan imrenilecek bir konumda zira Hindistan, ABD ile Brezilya’nın yapamayacağı şekilde ticaret desteği sağlayabiliyor. Hindistan, Çin’i dengeleme bağlamında jeopolitik açıdan önemli. Ve Hindistan, çoğunlukla askeri işbirliği ve satın almalar yoluyla [ve] ABD’de yüksek eğitimli ve iyi iş sahibi olan olağanüstü bir diaspora aracılığıyla bu işten para kazanıyor. Brezilya bunların hiçbirine sahip değil, dolayısıyla Washington ile Yeni Delhi arasındaki ilişkilerde olup bitenleri Washington ve Brasília arasındaki ilişkilerle kıyaslayamayız. Brezilya çok daha zayıf.
O zaman Endonezya’yı ele alalım. Endonezya da dış politikası Brezilya’nınkine oldukça benzeyen bir ülke. Endonezyalı diplomatların konuşmalarını dinlediğinizde, sanki bir Brezilyalı konuşuyormuş gibi gelecektir. Devlet Başkanı Joko Widodo, sanırım son birkaç ay içinde ABD, Rusya ve Ukrayna başkanlarıyla görüşen tek kişi. Bu adam kendini riskten korumaya, taraf tutmamaya ve mevcut rekabetten faydalanmaya çalışan biri olarak görüyor. Fakat Endonezya, dünyanın Çin’in kendi bölgesel hegemonyası olduğunu iddia ettiği bir bölgesinde yer alıyor. Dolayısıyla farklılıklar son derece büyük.
Carnegie’den Stewart Patrick’in Küresel Güney’e aslında “Küresel Güney” demememiz gerektiğini savunan [yeni] bir yazısı vardı. Bu çok çeşitli ülkelerden oluşan bir grup ama onları birleştiren bir şey var. Onları birleştiren şey de küresel hiyerarşinin en altında yer almak gibi ortak bir deneyime sahip olmaları. Bunlar sömürgecilik, ekonomik adaletsizlik ve ırksal adaletsizlik deneyimi olan ülkeler ve bunlar ortak bir zemin sağlıyor.
Bu, ortak bir platform ürettikleri ve çok taraflı forumlarda birleştikleri anlamına mı geliyor? Hayır. Ama tek kutupluluğun kendileri için iyi olmadığı inancında birleşiyorlar. Dolayısıyla küresel liberal uluslararası düzeni savunmak onlara göre değil zira sadece güçlü bir Çin’in değil aynı zamanda güçlü bir Rusya’nın da avantajlı olduğunu düşünüyorlar.
Chris Chivvis: ABD, Çin’in Brezilya’daki etkisine akıllı ve sofistike bir şekilde nasıl karşı koyabilir?
Margaret Myers: Bence yapılabilecek birkaç şey var. Her şeyden önce, Latin Amerikalı liderler arasında bölgenin ABD tarafından terk edildiğine dair uzun süredir devam eden hissiyat göz önüne alındığında, genel manada bölgeyle daha fazla iktisadi angajmanın büyük bir savunucusuyum.
Chris Chivvis: Özellikle ne hakkında düşünüyorsunuz?
Margaret Myers: Ticaret konusunda biraz çıkmazdayız ama kesinlikle çeşitli şekillerde ekonomik yardım ve özellikle Brezilya örneğinde olduğu gibi yatırım.
ABD, Çin’e olan bağımlılığı azaltma ve üretimi bölgeye doğru yeniden yönlendirme çabasının büyük bir parçası olan tedarik zincirlerini güvence altına almaya çalışırken Brezilya’nın bu süreçte, özellikle de daha yüksek katma değerli ürünlerin üretiminde bir rol oynayabileceği ve oynaması gerektiği görüşündeyim. ABD şu anda bölge genelinde katma değerli üretime en büyük katkıyı sağlayan ülke konumunda. Bu konu hakkında yeterince konuşmuyoruz ve Brezilya ile bu konular hakkında görüş alışverişinde bulunmalıyız.
Sorun şu “friendshoring”(*) fikri, değil mi? ABD’nin çıkarlarına bağlılığını ispat etmiş ülkeler için fırsatlar yaratmak. Ancak Brezilya’nın bu konuda karışık bir sicili var. Friendshoring fıtratı gereği dışlayıcıdır, bu nedenle belki de bunu “friends-shoring yapmak” ya da bu tür bir şey olarak düşünmeliyiz. Bana öyle geliyor ki yönetim bu konuyu en azından bir dereceye kadar ciddiye alıyor gibi görünüyor; Brezilya ile ölçeğine bağlı olarak harika olabilecek bir iş girişiminden bahsetti.
Bence yapılması gereken bir diğer şey de —ki belli bir ölçüde yapılıyor— Brezilya’yı da işin içine katmak. Bu son G7 toplantısında olduğu gibi, Brezilya’nın küresel sahnedeki ve küresel gündemin belirlenmesindeki önemini kabul etmek. Her ne kadar tek bir ortağa ya da genel manada ABD’ye aşırı bağımlılıktan kaçınma konusunda derin bir kararlılık olsa da bu, ikili ilişkilerin verimli bir şekilde sürdürülmesi ve küresel çıkarlarla ilgili konularda en azından bir miktar uyum sağlanması açısından kritik bir unsur.
[Üçüncü bir adım] ikili işbirliğine dönük mevcut çok sayıdaki mekanizmanın sürdürülmesi ve güçlendirilmesi. Bunların bazılarında, ideal olarak, ABD sadece Brezilya’da değil küresel olarak Çin ile daha geniş anlamda rekabet etmeye çalışırken faydalı olacak bir politika koordinasyonu derecesi elde edilebilir.
(*) Friendshoring: Ülkelerin üretim ve ticareti, kendi jeopolitik müttefikleri ile yapma politikası. (ç.n.)
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












