Dünya Basını
Brezilya’nın ABD ile ilişkileri neden gelişmiyor?

Çevirmenin notu: Brezilya’nın ABD ile Çin arasında kurduğu ya da kurmaya çalıştığı denge türünün tek örneği değil ve bu ülkenin dış politikası ve ekonomik tercihleri partiler üstü bir fikir birliğiyle sabitlenmiş durumda. Ülkenin Çin’in etki alanına girmesi ve Brezilyalı sermaye gruplarının Çin’e sırtını dönmek istememesi, halihazırda Latin Amerika’da ve dünyanın geri kalanındaki etkisinin kaybetmeye başlayan ABD açısından zor soruları gündeme getiriyor.
Washington yönetiminin Brezilya’yı yanına çekmek için kullanabileceği çeşitli araç ve gündemler var. Fakat ABD’nin, Brezilya’dan istediğini mutlak surette alacağı iddiası pek gerçekçi görünmüyor.
Brezilya’nın ABD ile ilişkileri neden gelişmiyor?
Christopher S. Chivvis
Carnegie Endowment
24 Ağustos 2023
ABD’nin dünyanın kilit ülkelerine yönelik alternatif dış politika yaklaşımlarını inceleyen yeni bir seri olan Pivotal States etkinliğinin sonuncusunda, Inter-American Dialogue Asya ve Latin Amerika Programı direktörü Margaret Myers ve Fundação Getulio Vargas Uluslararası İlişkiler Okulu profesörü ve dekan yardımcısı Matias Spektor, American Statecraft Program direktörü Christopher S. Chivvis’e konuk olarak Washington’un Brezilya ile ilişkilerindeki stratejik alternatiflerini tartıştı.
Bu mülakat, etkinliğin transkriptinden uyarlandı ve anlaşılır olması için düzenlendi ve kısaltıldı.
Chris Chivvis: Brezilya ABD açısından neden önemli?
Matias Spektor: Tarihsel olarak Brezilya, ABD ile oldukça işbirlikçi bir ilişki içinde oldu, ancak bu ilişki, iki tarafın da pek çok ortak çıkara sahip olduğu ve olup bitenlere ilişkin benzer görüşleri paylaştıkları durumlarda bile hiçbir zaman sahici biçimde gelişmedi. Örneğin, uzun yıllardır ilk kez [Joe] Biden yönetimi ve [Luiz Inácio Lula da Silva] yönetimi Venezuela’da olup bitenleri ortak bir şekilde okudular ama o zaman bile işbirliği yapmakta epey zorlandılar. Brezilya önemli zira ülke bölgede hareket ettiğinde, ABD’nin rakipsiz olduğu dünyanın tek bölgesinde Amerika’nın çıkarlarını etkiliyor.
Tüm jeopolitik değişimler bu durumu, özellikle de Çin’in Amerika kıtasındaki etkisini sarsmaya başladı. Çin, yirmi yıldır Latin Amerika’ya büyük yatırımlar yapıyor, bunun en önemli nedeni ABD’nin yirmi yıl önce Çin’i Latin Amerika’ya büyük yatırımlar yapmaya davet etmesi.
Bunun bir başka tarafı daha var —Brezilya’nın ileriye dönük olarak neden önemli olduğu— ve bunlar Washington’dakilerin normalde konuşmadığı çok önemli iki şey. İlki, önümüzdeki yirmi yıl içinde Brezilya’nın dünyanın geri kalanına gıda tedarik etme konusunda ABD ile birlikte son derece büyük bir aktör olacağı. Görmekte olduğumuz jeopolitik değişimler bağlamında, bunlar Brezilya’yı daha da önemli hale getirecektir.
İkincisi ise Brezilya’nın artık petrol alanında büyük bir aktör haline gelmesi. Brezilya hiçbir zaman önemli bir petrol ihracatçısı olmamıştı ama şimdi olmaya başladı. Her ne kadar daha önce böyle bir durum söz konusu olmasa da ve bu nedenle petrol alanında ABD ile Brezilya arasındaki işbirliğinin mazisi olmasa da bu durum, önümüzdeki yıllarda kendini gösterecektir.
Bir de iklim değişikliği meselesi var. Brezilya ormansızlaşmanın başlıca sebeplerinden biri ve bu Brezilya’nın tek başına üstesinden gelebileceği bir şey değil, zira kısmi ormansızlaşma sona ererse kaybedilenleri tazmin etmek için paraya ihtiyacı var. Fakat [aynı zamanda] kısmen de Brezilya’da ormansızlaşmaya dönük yerel düzeyde o kadar çok siyasi ilgi var ki, ülkenin gidişatı değiştirmek için uluslararası işbirliğine epey ihtiyacı olacak.
Chris Chivvis: ABD, Brezilya’nın Çin ile derinleşen ilişkisine nasıl yaklaşmalı?
Margaret Myers: İki yönetimin, özellikle de [Donald] Trump yönetiminin, Brezilya’yı çeşitli alanlarda, özellikle de 5G ve Huawei gibi ABD’yi güvenlik açısından kaygılandıran alanlarda Çin ile ilişki kurmaktan caydırmaya çalıştığına şahit olmuştuk. Bu durum [Jair] Bolsonaro yönetiminde de bir dereceye kadar yankı buldu ve en azından hükümet ya da Brezilya ordusunun bazı kesimleri tarafından başka ekipmanların satın alınmasını değerlendirmeye yönelik bazı çabalar oldu. Fakat Lula, Çin ziyareti sırasında işbirliğinin masada olduğunu oldukça net bir şekilde ifade etti. Bu [caydırma] teşebbüsleri bir işe yaramadı. Ve bu sadece Brezilya’da değil, tüm bölgede böyle.
Bununla birlikte, Brezilya ve ABD’nin politika belirleme, gündem oluşturma, nükleer politika, uzay politikası gibi alanlarda işbirliği yapabileceği alanlar —Brezilya’nın ilgi alanına giren, [Washington’un] Çin ile aynı çizgide olduğu ya da olmadığı alanlar— var. Bu konuda biraz daha stratejik düşünmek ve Brezilya’ya neyin cazip geleceğini gerçekten anlamak gerekiyor.
Chris Chivvis: ABD’li karar mercileri Brezilya ve Çin arasındaki bu açık uçlu görünen ilişkiyi nasıl anlamalı? Gerçekten açık uçlu mu yoksa Margaret’in az önce belirttiği gibi doğal sınırlar var mı?
Matias Spektor: Bence Margaret doğru söylüyor.
Her şeyden önce Brezilya’nın Çin’e, Çin’in de Brezilya’dan gelen emtialara bağımlılığı giderek artıyor ve Çin Brezilya’ya çok açık durumda. Örneğin, Brezilya’da enerji dağıtımının [en az yüzde 12’si] artık Çin sermayesine ait. Ancak bu ilişki kolay bir ilişki değil.
Çin Brezilya’ya tepeden inmeci bir tavırla yaklaşıyor. BRICS toplantıları çok senaryolu. Brezilya’nın Çin’e karşı epey az manevra alanı var. Brezilya ABD ile Pekin’e kıyasla çok daha esnek görüşmeler yapabiliyor. Pekin’in Brezilya’nın küresel sıralamada nereye oturduğuna dair belirli bir görüşü var, Brezilya bu sıralamanın en tepesinde değil ve Pekin’in Latin Amerika’daki bölgesel sıralamasının da en tepesinde değil. Brezilya en büyük [ülke] olsa bile Pekin’in bölgedeki diğer ülkelerle çok daha yakın bağları var.
Başka bir dizi kısıtlama daha var ve bence ABD’li karar mercilerinin bunu anlaması çok önemli zira herhangi bir Brezilyalı liderin Çin ile nasıl başa çıkacağını şekillendiriyor. Son yirmi yılda [Brezilya’da] Çin yanlısı seçmen grupları doğdu. Brezilyalı liderlerin elleri kolları giderek daha fazla bağlanıyor zira Çin son derece önemli bir ekonomik mıknatıs ve bunu kırmak gerçekten zor olacak.
Şimdi, eğer ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin akıbetinin nispeten barışçıl olduğunu düşünüyorsanız, bu kısıtlamaların bir sorun teşkil etmesine gerek yok. Brezilya Çin ile daha fazla iç içe geçecek, birbirine daha fazla bağımlı hale gelecektir. Pek çok Brezilyalı çıkar grubu Çin ile ticaretten ve Çin finansmanından ekmek yiyecektir ve biz de bir sorun görmeyeceğiz.
[Bill] Clinton yönetiminin aklında da tam olarak bu vardı. Daha sonra gelen yönetimler Çin’i Latin Amerika’ya gelip Amerikalılar Arası Kalkınma Bankası’na katılmaya teşvik ettiler, zira bu, Çin’den gelen fazla sermayenin ABD’nin kendisinin doldurmak istemediği ya da dolduramadığı bir boşluğu doldurması açısından faydalı bir seçenekti.
Sorun şu ki, eğer ABD-Çin ilişkilerinin geleceğinin daha çatışmacı olacağını düşünüyorsak, başımız büyük belada demektir. O zaman ABD’nin Latin Amerika ülkelerini ve özellikle de Brezilya’yı Çin ile bağlarını koparmaya zorlamak için büyük bir teşviki olacaktır. Bunu yapamayacaklar, zira bu ülke içinde siyasi olarak imkânsız olacak ve ABD’nin bölgesel hegemonyayı oynamaktan ve kanunları uygulamaktan başka çok az seçeneği olacak.
Chris Chivvis: Çevre, Brezilya için çok karmaşık bir iç siyasi ve iktisadi sorun. ABD’nin yağmur ormanlarının tahribatını azaltmaya ve hatta durdurmaya yardımcı olmak için gerçekten yapabileceği şeyler nelerdir?
Margaret Myers: Bence şu anda ABD’de daha fazlasının yapılması gerektiğine dair bir his var ve Amazon Fonu’na verilen 500 milyon doların Brezilya’nın umduğunun altında kaldığının ayırdına varıldı. Özellikle de Çin’in ortaya atma eğiliminde olduğu rakamlara baktığınızda —ki bunlar oldukça büyük rakamlar, [ancak] her zaman gerçekleşmezler— Biden yönetimi şimdi arazi restorasyonunu desteklemek için 1 milyar dolar civarında bir meblağı harekete geçirerek bu miktarı arttırmak istiyor. Bu gerçekleşirse, Amazon ve ikili ilişkiler için daha fazla fark yaratmasını umuyoruz.
Fakat şu anda ABD’nin elindeki araçlar sınırlı ve hızlı değiller. Bu durum, ülkeler ABD’den yardım almak ve ABD ile ilişki kurmak isteyen tüm Latin Amerika ülkeleri için geçerli. Ortaklıkları çeşitlendirmeye yönelik bir ilgi söz konusu. Ancak finansman orada değilse, doğru miktarda değilse bu sorunlu hale gelir. Dolayısıyla, araç setimizde iklim alanı da dahil olmak üzere daha fazla angajmanı biraz zorlaştıracak bazı kısıtlamalar olduğunu söyleyebilirim.
Chris Chivvis: Brezilya’da iç politik ekonomi açısından durum nasıl görünüyor?
Matias Spektor: Brezilya’nın ormansızlaşma sorunu ve genel manada iklim sorunu devasa boyutlarda, zira milyonlarca insan geçimini karbon emisyonlarına bağlı olarak sağlıyor. Arazi kullanımı Brezilya’da karbon emisyonlarının başlıca itici gücü. Dolayısıyla farklı bir şeye geçiş on milyarlarca dolara mal olacaktır. Ve bu maliyet dahilinde ABD’nin yapabileceği çok az şey var; Brezilya’nın ihtiyacı olana kıyasla hiçbir para yeterli olmayacaktır. Dolayısıyla ABD ile Brezilya arasındaki ilişkilerin geleceğinin bu konu etrafında şekilleneceğine bahse girerim ama şu anda bir fırsat var.
Brezilya kendi Enflasyonu Düşürme Yasasını duyurmak üzere. Temelde daha düşük karbon ekonomisine geçişi kolaylaştırmak için teşvikler ve sanayi politikası. Bunu büyük yolsuzluk skandalları ya da büyük verimsizlikler olmadan hayata geçirme görevi çok büyük olacak. İki ülke arasında, özellikle de özel sektörler arasında işbirliği için sahici bir fırsat var.
İşbirliğinin mümkün olduğu ama bir o kadar da tehlikeli olduğu bir diğer alan da iklimle bağlantılı organize suçlar konusu. Brezilya’nın özellikle Amazon’da karşı karşıya kaldığı sorunlardan biri, hayvan kaçakçılığı, yasa dışı ağaç kesimi ve yasa dışı madenciliğin arkasında organize suçların olması. Lula yönetimi göreve geldiğinde çevre bakanı, Amazon bölgesinde [en az 1200] yasa dışı uçak pisti olduğunu tespit etti. Avrupa büyüklüğündeki bir kara parçasında yasa dışı pistlerle ilgili sorun ise federal polisin desteğiyle havadan bombaladığınızda üç ya da dört gün içinde yeniden inşa edilmeleri.
Artık Amerika’nın Brezilya’da askeri işbirliği yapması ya da polis işbirliği yapması söz konusu bile olamaz. Brezilyalı elitler, ABD’nin Güney Amerika’daki askeri varlığından çok korkuyorlar. Fakat Brezilya’nın gayri meşru ticaret döngüsünü sona erdirmesine yardımcı olacak bir işbirliği söz konusu olabilir; bu da Atlantik üzerinden Afrika’ya ve oradan da uyuşturucu, yasa dışı ağaç kesimi, yasa dışı madencilik ve benzerleri için tüketici pazarlarının bulunduğu Avrupa’ya giden ticaret. İstihbarat işbirliği, Amazon dışında askerden askere işbirliği; bence bu bir fırsat olabilir. Ancak Margaret’in de dediği gibi, Amerika’nın Brezilya’yı bu konuda destekleme kabiliyeti sınırlı olacaktır.
Chris Chivvis: Brezilya’nın stratejik düşüncesi ile BRICS’teki diğer yükselen güçler arasındaki benzerlik ve farklılıkları nasıl görüyorsunuz?
Matias Spektor: İki tanesini ele alayım: Hindistan ve Endonezya. Bu ülkeler pek çok açıdan Brezilya ile paralel ve Brezilya bu ülkelerle giderek daha olumlu ve yakın ilişkiler kurdu. Kendilerini postkolonyal bir deneyimden geliyor olarak görüyorlar ve dünyada üst sıralara tırmanıyorlar.
Peki karşılaştırmalar hakkında ne söyleyebiliriz? Bu gerçekten zor bir konu. Brezilya açısından Hindistan imrenilecek bir konumda zira Hindistan, ABD ile Brezilya’nın yapamayacağı şekilde ticaret desteği sağlayabiliyor. Hindistan, Çin’i dengeleme bağlamında jeopolitik açıdan önemli. Ve Hindistan, çoğunlukla askeri işbirliği ve satın almalar yoluyla [ve] ABD’de yüksek eğitimli ve iyi iş sahibi olan olağanüstü bir diaspora aracılığıyla bu işten para kazanıyor. Brezilya bunların hiçbirine sahip değil, dolayısıyla Washington ile Yeni Delhi arasındaki ilişkilerde olup bitenleri Washington ve Brasília arasındaki ilişkilerle kıyaslayamayız. Brezilya çok daha zayıf.
O zaman Endonezya’yı ele alalım. Endonezya da dış politikası Brezilya’nınkine oldukça benzeyen bir ülke. Endonezyalı diplomatların konuşmalarını dinlediğinizde, sanki bir Brezilyalı konuşuyormuş gibi gelecektir. Devlet Başkanı Joko Widodo, sanırım son birkaç ay içinde ABD, Rusya ve Ukrayna başkanlarıyla görüşen tek kişi. Bu adam kendini riskten korumaya, taraf tutmamaya ve mevcut rekabetten faydalanmaya çalışan biri olarak görüyor. Fakat Endonezya, dünyanın Çin’in kendi bölgesel hegemonyası olduğunu iddia ettiği bir bölgesinde yer alıyor. Dolayısıyla farklılıklar son derece büyük.
Carnegie’den Stewart Patrick’in Küresel Güney’e aslında “Küresel Güney” demememiz gerektiğini savunan [yeni] bir yazısı vardı. Bu çok çeşitli ülkelerden oluşan bir grup ama onları birleştiren bir şey var. Onları birleştiren şey de küresel hiyerarşinin en altında yer almak gibi ortak bir deneyime sahip olmaları. Bunlar sömürgecilik, ekonomik adaletsizlik ve ırksal adaletsizlik deneyimi olan ülkeler ve bunlar ortak bir zemin sağlıyor.
Bu, ortak bir platform ürettikleri ve çok taraflı forumlarda birleştikleri anlamına mı geliyor? Hayır. Ama tek kutupluluğun kendileri için iyi olmadığı inancında birleşiyorlar. Dolayısıyla küresel liberal uluslararası düzeni savunmak onlara göre değil zira sadece güçlü bir Çin’in değil aynı zamanda güçlü bir Rusya’nın da avantajlı olduğunu düşünüyorlar.
Chris Chivvis: ABD, Çin’in Brezilya’daki etkisine akıllı ve sofistike bir şekilde nasıl karşı koyabilir?
Margaret Myers: Bence yapılabilecek birkaç şey var. Her şeyden önce, Latin Amerikalı liderler arasında bölgenin ABD tarafından terk edildiğine dair uzun süredir devam eden hissiyat göz önüne alındığında, genel manada bölgeyle daha fazla iktisadi angajmanın büyük bir savunucusuyum.
Chris Chivvis: Özellikle ne hakkında düşünüyorsunuz?
Margaret Myers: Ticaret konusunda biraz çıkmazdayız ama kesinlikle çeşitli şekillerde ekonomik yardım ve özellikle Brezilya örneğinde olduğu gibi yatırım.
ABD, Çin’e olan bağımlılığı azaltma ve üretimi bölgeye doğru yeniden yönlendirme çabasının büyük bir parçası olan tedarik zincirlerini güvence altına almaya çalışırken Brezilya’nın bu süreçte, özellikle de daha yüksek katma değerli ürünlerin üretiminde bir rol oynayabileceği ve oynaması gerektiği görüşündeyim. ABD şu anda bölge genelinde katma değerli üretime en büyük katkıyı sağlayan ülke konumunda. Bu konu hakkında yeterince konuşmuyoruz ve Brezilya ile bu konular hakkında görüş alışverişinde bulunmalıyız.
Sorun şu “friendshoring”(*) fikri, değil mi? ABD’nin çıkarlarına bağlılığını ispat etmiş ülkeler için fırsatlar yaratmak. Ancak Brezilya’nın bu konuda karışık bir sicili var. Friendshoring fıtratı gereği dışlayıcıdır, bu nedenle belki de bunu “friends-shoring yapmak” ya da bu tür bir şey olarak düşünmeliyiz. Bana öyle geliyor ki yönetim bu konuyu en azından bir dereceye kadar ciddiye alıyor gibi görünüyor; Brezilya ile ölçeğine bağlı olarak harika olabilecek bir iş girişiminden bahsetti.
Bence yapılması gereken bir diğer şey de —ki belli bir ölçüde yapılıyor— Brezilya’yı da işin içine katmak. Bu son G7 toplantısında olduğu gibi, Brezilya’nın küresel sahnedeki ve küresel gündemin belirlenmesindeki önemini kabul etmek. Her ne kadar tek bir ortağa ya da genel manada ABD’ye aşırı bağımlılıktan kaçınma konusunda derin bir kararlılık olsa da bu, ikili ilişkilerin verimli bir şekilde sürdürülmesi ve küresel çıkarlarla ilgili konularda en azından bir miktar uyum sağlanması açısından kritik bir unsur.
[Üçüncü bir adım] ikili işbirliğine dönük mevcut çok sayıdaki mekanizmanın sürdürülmesi ve güçlendirilmesi. Bunların bazılarında, ideal olarak, ABD sadece Brezilya’da değil küresel olarak Çin ile daha geniş anlamda rekabet etmeye çalışırken faydalı olacak bir politika koordinasyonu derecesi elde edilebilir.
(*) Friendshoring: Ülkelerin üretim ve ticareti, kendi jeopolitik müttefikleri ile yapma politikası. (ç.n.)
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









