Dünya Basını
Nijer’i darbeye götüren süreç

Çevirmenin notu: Nijer’de geçen ay yaşanan darbeden sonra, son yıllarda bölgede Fransa ile Rusya’nın nüfuz mücadelesi tartışmalarda daha çok öne çıktı. Fakat ıskalanan ya da görmezden gelinin elzem detaylardan biri de Nijer’in iç dinamikleriydi.
Sahel’deki darbeler kuşağının son halkası olan Nijer, esasında son aylarda adım adım darbeye giden bir sürece şahitlik etmiş. Ve söz konusu bölgede endemik olan darbe olgusu, genelde zemheriden sonra baharı gösteriyor.
Bugün durum biraz daha karmaşık. Leiden Üniversitesi Afrika Çalışmaları Merkezi’nden siyaset bilimci Rahmane Idrissa’nın değerlendirmesi.
Cunta yönetimi
Rahmane Idrissa
7 Ağustos 2023
Başkalarının sorunlarını kendi sorunları haline getirmeyi başarmak Batı’nın tipik bir özelliğidir. Sahel’de bunun bir mazereti olabilir. Yaklaşık on yıl öncesine kadar sadece hümaniteryenlerin ve yardım kuruluşlarının alt birimlerinin ilgilendiği bu son derece periferik bölge, hızla Batı’nın kaygılarının merkezi haline geldi. Önce göç, sonra terör, şimdi de Rusya; hatta bu hususta üçü bir arada. 1999 yılında Nijer’deki darbenin ardından, bir Alman yardım görevlisinden, “Coup in die Wüste” yani “çöldeki darbe” (Sahel ve Sahra arasındaki ayrım o zamanlar fark edilmemişti) olarak adlandırılan hadiseye ayrılmış tek paragraflık küçük bir gazete kupürü içeren bir mektup aldığımı hatırlıyorum. Buna karşılık, Ağustos 2020’de Mali’de başlayan, Eylül 2021’de Gine’de devam eden ve 2022’de iki kez Burkina Faso’ya ulaşan bir dizi Batı Afrika darbesinin sonuncusu olan 26 Temmuz Nijer darbesi küresel çapta bir medya çılgınlığına neden oldu. Bu kez, sayısız medya talebini geri çevirmek zorunda kaldım; zira sayısız medya talebini yerine getirdikten sonra zamanım ve boşluğum kalmamıştı.
Darbe, gergin bir uluslararası ortamda gerçekleşti ve tarihsel olarak dünyanın darbeye en yatkın kıtasında en çok darbenin yaşandığı bölgede bir “Haki Kışı’nın” —yani bir dizi taklitçi kalkışmanın— habercisi olabileceği korkusuna yol açtı. Ancak tüm bunları bir kenara bıraksak bile Nijer’deki darbenin özellikle dramatik bazı nitelikleri mevcut. Ülkenin, Batılı diplomatların hayalindeki istikrar ve demokrasi modeli olan Sahel’in “ayakta kalan son adamı” statüsünü yerle bir etti, darbe liderleri diğer üç ülkedekinden daha pervasızca hareket ettiler ve şimdi hem Batı hem de bölgesel devlet grupları olan Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) ve Batı Afrika Ekonomik ve Parasal Birliği (WEAMU) tarafından daha agresif bir şekilde karşı karşıya getiriliyorlar.
Darbenin tam olarak nasıl ve neden başladığını söylemek için henüz çok erken. Batılı gözlemcilerin neredeyse tamamı bu haber karşısında şaşkına döndüler. Hükümet aleyhtarı büyük protesto gösterilerinin ardından ordunun yönetime el koyduğu Mali ve Burkina Faso örneklerine benzemediği için bu hadise onlara aniden ortaya çıkmış gibi göründü. Fakat bir darbenin gizli bir eylemin sonucu olarak mutlaka şaşırtıcı olması gerçeği bir yana, bu darbe Nijer halkını şaşırtmayı başaramadı. Bu darbe, 2021’den bu yana en az iki darbe girişiminin ardından geldi ve bunlardan biri Devlet Başkanı Muhammed Bazoum’un göreve başlamasından sadece iki gün önce gerçekleşti. Nijerliler hoşnutsuzluklarını Malili ve Burkinalılarla aynı şekilde ifade etmedilerse de bu onların hükümetlerinden daha memnun oldukları anlamına gelmiyordu; yalnızca daha az organize olmuşlardı. Ağustos 2022’de kurulan ve adını Fransa’dan bağımsızlığın altmış iki yılından alan M62 adlı bir protesto koalisyonu, öfkelerini harekete geçirmeye çalıştı ancak rejim tarafından engellendi. Bu hadise, sivil toplum aktivizminin harcanan bir güç haline geldiği ve medyanın bağımsızlığının önemli ölçüde azaldığı bir siyasi bağlamda gerçekleşti. Yıllar içinde hem protesto hareketleri hem de eleştirel gazeteciler, Nijer devletinin mali denetim ve diğer idari düzenbazlıklar da dahil olmak üzere rüşvet ve tehditleri özgürce kullanması yoluyla dize getirildi.
Önceki darbe teşebbüsleri buzdağının sadece görünen kısmıydı. Şubat ayında Cumhurbaşkanı Bazoum’a yakın bir subay bana darbe planlarının yüksek askeri çevrelerde rutin, hatta sıradan hale geldiğini söylemişti. Cumhurbaşkanı ile askeri komuta kademesi arasındaki toplantılarda general ve albayların soğuk ve somurtkan davrandığını, Bazoum’un ise onlarla nasıl anlaşacağını bilemediğini ekledi. Sürekli gözetlemeye başvurmak ve yeniden atamalar ve örtülü görevden almalar oyununa girişmek zorunda kaldı ve sonuçta potansiyel darbecileri geride bırakmak için nafile bir girişimde bulundu. Fakat devlet gözetiminin derecesi göz önüne alındığında, bir darbe ancak Bazoum’un en çok güvendiği güvenlik birimi olan Cumhurbaşkanlığı Muhafızları tarafından gerçekleştirilirse başarılı olabilirdi. Bu birim sadece Bazoum döneminde değil, selefi Mahamadou Issoufou döneminde de darbeleri engellemişti. Her iki yönetimde de görev yapmış olan muhafızların komutanı General Abdourahamane Tchiani, Bazoum’un güvenini kazanmıştı. Gözaltındaki cumhurbaşkanı, gözaltında tutulduğu yerden Jeune Afrique’e vermeyi başardığı mülakatta, Tchiani’yi görevden almak üzere olduğu söylentisini yalanladı.
Devletin bu kolları arasındaki anlaşmazlık konusu güvenlik politikasıydı. Issoufou yönetimindeki Nijer, 2011’de NATO’nun Kadafi’yi devirmek için başlattığı müdahaleye karşı çıkmış, müdahalenin Libya’yı yok edeceğini ve bölgede güvenlik ve göç krizine yol açacağını öngörmüştü. Ancak kehanet gerçekleştiğinde Issoufou, serpintiyi kontrol altına almak için Batı’dan yardım almaya karar verdi. Bunun mantıklı bir gerekçesi vardı. İktidara yeni gelen Issoufou ve Bazoum’un partisi PNDS’nin (ya da Nijer Demokrasi ve Sosyalizm Partisi) sağlık ve eğitim alanlarında büyük ölçekli sosyal harcamalar yapma planları vardı. Ayrıca yıllardır işe alınmayan kamu hizmetini de yenilemeyi amaçlıyordu. Bu programın hayata geçirilebilmesi için güvenlik harcamalarının en aza indirilmesi gerekiyordu ki bu da ancak başka birinin masrafları üstlenmesiyle mümkün olabilirdi.
Daha geniş bir düzeyde, yeni seçilen hükümet ile ordu arasındaki ilişkiler en başından beri çürümüştü. Temmuz 2011’de, iktidarda sadece dört ay kaldıktan sonra Issoufou, bir darbe teşebbüsünü engelledi. Darbeyi planladığı iddia edilenlerden biri olan Cumhurbaşkanlığı Muhafızları üyesi Teğmen Ousmane Awal Hambaly davası reddedilerek 2012 yılında serbest bırakıldı ama daha sonra 2015 yılında bir başka darbe teşebbüsüne karıştı. İkinci duruşmasında, kendisini diğer subaylarla birlikte darbeyi planlamaya ikna eden Tchiani tarafından “yemlendiğini” iddia etti. Tchiani o zamana dek, kendisini cumhurbaşkanlığı patronları için vazgeçilmez kılmak amacıyla, daha sonra etkisiz hale getireceği darbe planları hazırlamakla ün kazanmıştı. İşin aslı ne olursa olsun, bu tür darbe teşebbüsleri Issoufou’nun ordu konusunda paranoyaklaşmasına neden oldu. Doğrulanması zor anekdotlara göre —araştırmacı gazeteciliğin yokluğu Nijer kamuoyunun çoğunlukla dedikodu ve söylentilere dayandığı anlamına geliyor— bu paranoya, orduyu cihatçılara karşı mücadele için güçlendirmenin önüne geçti.
PNDS’nin iktidarı iyi niyetlerle başladı ama kısa süre sonra uygulanabilir bir güvenlik politikasının elde edilmesini daha da zorlaştıran ciddi kusurlarla kuşatıldı. Özellikle iki tanesi halkı iktidar partisinin aleyhine çevirdi. Bunlardan ilki, Nijer’de demokrasinin adını kötüye çıkaran ve PNDS’nin kökünü kazıma sözü verdiği endemik yolsuzluktu. Hükümet 2011 yılında yolsuzluk eylemlerini ihbar etmek üzere ücretsiz bir numara ve yolsuzlukla mücadele için daimî bir organ oluşturarak daha sonra suya düşen reform umutlarını artırdı. İkinci kusur ise siyasi sistemin yeniden şekillendirilmesiydi. 2000’li yıllar boyunca Nijer siyaseti, koltuk kapma yarışına giren ve her partiyi birbiriyle uzlaşmaya zorlayan karşıt koalisyon blokları temelinde işledi. Bu durum, muhalif güçlere umut veren ve halkın siyasi rant arayışından veya katılımdan dışlanma korkusunu azaltan bir siyasi denge yarattı. PNDS’nin kalıcı iktidarını sağlamlaştırmak amacıyla yok etmeye çalıştığı şey işte bu dengeydi. Muhalefet partileri parçalandı (Nijerliler sert bir malzemenin ezilmesi anlamına gelen enerjik Fransızca terim olan concassage’ı kullanırlar), ardından hazinelerin —şişirilmiş işler, sözleşmeler, zimmete para geçirme ve diğer uygunsuzluklara tolerans— cömertçe dağıtılması yoluyla emildi. PNDS liderliğindeki hükümetler onlarca bakana —her zaman kırktan fazla— yüzlerce danışman ve “yüksek temsilci” ile birlikte yer açtı. Bu “dahil etme” biçimini reddeden partiler, özellikle yukarıda bahsedilen yolsuzlukla mücadele kurumu tarafından takibe alındı (ücretsiz telefon numarası erken bir tarihte kapatıldı). PNDS’nin görev süresi boyunca suçun normalleşmesine direnen tek örgüt, daha çok Lumana olarak bilinen ve başkent Niamey de dahil olmak üzere ülkenin batı bölgesine hâkim olan Moden (Nijer Demokratik Hareketi) oldu. Hareketin adayı Hama Amadou 2016 başkanlık kampanyasını hapiste geçirdi.
PNDS’nin baskınlığı Nijer demokrasisi için zararlı neticeler doğurdu. Kamusal alanı depolitize etti ve böylece terfinin partiye ve koalisyonuna bağlılığa bağlı hale geldiği kamu hizmeti ve ordu da dahil olmak üzere ulusal yaşamın diğer alanlarının politize edilmesini artırdı. Fiilen tek parti yönetimi tesis edildi. Bunun bedeli, rejimin derin bir şekilde sevilmemesi, tarafgir hedeflere hizmet etmeye zorlanan demokratik kurumların ve hukukun zayıflaması ve ülkenin batısındaki ve daha genel olarak güneydeki insanların Tahoua bölgesi (PNDS’nin tımarı) ve kuzeydekilere kıyasla ikinci sınıf yurttaş olduklarını hissetmeleri nedeniyle azalan milli birlik duygusu oldu. Seçimlere duyulan güven erozyona uğradı. Siyasi denge sistemi ne kadar yozlaştırıcıysa, fiili tek parti sistemi de o kadar baskıcı ve kapsayıcı değildi. Nijerliler bu sisteme Hausa dilinde “dilek” anlamına gelen ve Cumhurbaşkanı Issoufou’nun sloganlarından birinden alınan “Gouri Sistemi” adını verdiler.
Dolayısıyla, 2010’ların sonuna gelindiğinde Nijer’in iki acil sorunu vardı: amansız cihatçı şiddet ve seçilmişlere gerçek meşruiyet sağlayamayan hastalıklı bir demokrasi. Bu bağlamda, Batı’nın varlığı ilave bir sorun gibi görünüyordu. Fransız terörle mücadele gücü Barkhane ve BM’nin barış gücü misyonu MINUSMA’nın faaliyet gösterdiği Mali’dekinden daha sınırlıydı. Mali’deki cunta ile anlaşmazlığa düşmeden ve Barkhane’nin kalıntılarını 2022’nin sonlarında Nijer’e taşımadan önce Fransızlar çoğunlukla ülkenin kuzeyinde uranyum maden sahalarını koruyorlardı. Amerikalılar ise Orta Sahra’daki geniş arazileri gözetleme amaçlı iki üsse sahipken, Avrupalı güçler de eğitim ve teknik yardım sağlıyordu. Bu yabancı varlığı müdahaleci olarak görüldü ve PNDS kendi ayrıştırıcı yönetim tarzı nedeniyle bunu halka kabul ettiremedi. Uzlaşı siyaseti çağında, muhalefet partilerine ve gerçekten bağımsız sivil toplum gruplarına davasını anlatabilir ve güvenilir, bağımsız bir basın devreye sokulabilirdi. Kamuoyu tartışma yoluyla yönlendirilebilirdi. Fakat PNDS her türlü eleştiriyi meşru bir şikâyetten ziyade radikalleşmiş bir muhalefetten gelen bir tehdit olarak sundu (PNDS aktivistleri Lumana’daki meslektaşlarını “kanun kaçakları” olarak nitelendiriyordu). Her halükârda hükümet halkın hoşnutsuzluğunu görmezden gelebiliyordu, zira kolluk kuvvetleri bununla kolayca başa çıkabiliyordu. Hoşnutsuzluğun patlak verdiği tek yer, Burkina Faso ve Mali’nin başkentleri Ouagadougou ve Bamako’nun aksine birleşik bir kimlik temelinden yoksun olan, yerli halk ve göçmenler arasında yarı yarıya bölünmüş bir kent olan Niamey’di.
Daha da acı verici olanı, PNDS Batı’nın cihatçı varlığının ortadan kaldırılmasına yardımcı olacağına dair girdiği bahsi kaybetti. Bu bahsi kazanmış olsaydı, parti bugün iktidarda olacaktı. Fakat Batı sadece bu konuda başarısız olmakla kalmadı; Mali ve Burkina Faso’daki darbeler, kendisine güvenmemeyi tercih eden cuntaları iktidara getirdiğinde kolektif güvenliğin önünde bir engel haline geldi. Bu gelişmelerden önce bu üç ülke, Çad ve Moritanya ile birlikte, tüm Sahel’i kapsayacak bir kolektif güvenlik aygıtı olan G5 Sahel açısından ivme kazanıyordu. Cunta yönetimindeki Mali ve Burkina Faso 2022’de bu girişimden çekildi ve Nijer Fransızlarla ortaklık kurduğu sürece kolektif güvenlik konularında bu ülkeyle çalışmayacaklarını açıkladılar. O andan itibaren Nijer bir ikilemle karşı karşıya kaldı, özellikle de Sahel’deki ve daha geniş anlamda Frankofon Batı Afrika’daki elit kesim geleneksel olarak kendi başarısızlıkları için Fransızları günah keçisi ilan etme eğiliminde olduğundan, tanıdık ancak anlaşılması zor Françafrique kavramına bel bağlıyordu. Buna ek olarak, sömürgecilik karşıtı radikalizmi, Kemetizm (Siyah Afrika’nın Firavun Mısır’ının varisi olduğuna dair dini bir inanç) gibi uç ideolojileri ve zayıfın dikenli egemenliğini birleştiren daha yeni bir ideolojik demleme, bazen Fransa’nın siyah toplumundaki kaynaklardan olmak üzere sosyal medya ağları aracılığıyla halka sızdı. Bu karışıma Mali’ye özgü, bağımsızlık lideri Modibo Keita dönemine kadar uzanan bir Rusofili de sızdı. Fransa’nın Afrikalı ortaklarıyla son derece eşitlikçi olmayan ilişkilerinden kaynaklanan kendi hataları da yangına körükle gitti.
PNDS’nin Nijer’i, Batı ile yaptığı anlaşmaları bozmak için hiçbir neden görmüyordu. Fakat aynı ideolojik mesajlardan etkilenen ordu, Mali ve Burkina Faso ile ortak güvenliğin bu yabancı güçlerle ortaklıktan daha önemli olduğunu düşünüyordu. Hükümetle yapılan toplantılarda suratları bu yüzden asıktı. Bazoum onları dinlemeyi denemiş gibi görünüyor. Bu yılın başlarında Savunma Bakanı Salifou Mody, kolektif güvenlik tedbirlerini müzakere etmek üzere Bamako’ya gönderildi. Bazoum’un Mody’nin bundan daha fazlasını yaptığını duymuş olması mümkün, zira bisan ayında Mody’i görevden aldı ve ona potansiyel bir zengin av kaynağı olan Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki büyükelçiliği verdi. Ancak bu manevra iktidarı kurtarmaya yetmedi. Darbeyle ikinci adam olarak iktidara getirilen Mody şu anda Bamako ve Ouagadougou ile bağlar kurmakla meşgul ve Niamey cuntası Fransa ile ortaklığı “kınadı”.
Darbe, teorik olarak Nijer’in iki ana sorununu çözebilir. Gouri Sistemi tarafından askıya alınmış olan demokrasisini “yeniden canlandırabilir” ve daha iyi bir güvenlik politikasının geliştirilmesine ön ayak olabilir. Eğer PNDS’nin gidişatı bir gösterge ise, bu iki sonuç birbiriyle ilişkili. Peki cunta demokrasiyi önemsiyor mu? Peki ya darbeye sert tepki veren, birincisi tüm yardımları askıya alan, ikincisi ise savaşla tehdit eden Batı ve Nijerya ne olacak?
Demokrasinin darbe yoluyla yeniden canlandırılması süreci Nijer’de olağanüstü bir durum değil. Esasında geçmişte 1996 (tartışmalı bir şekilde), 1999 ve 2010 yıllarında olmak üzere üç kez yaşandı. Fakat şu an iç ve uluslararası iklim farklı. Niamey’in darbecileri, cuntaları yaptırımlara göğüs geren, “uluslararası topluma” ve ECOWAS’a kafa tutan ve demokratik yönetime dönüşü zar zor taahhüt eden Bamako ve Ouagadougou örneklerinden ilham alıyor. Bu diğer ülkelerde olduğu gibi Nijer cuntası da şu anda Gouri Sisteminin çöküşünü görmekten hoşnut olan halkın hayranlığının tadını çıkarıyor. Bunu, kendilerini demokratik sürece geri dönme zorunluluğundan muaf tutan bir meşrulaştırma biçimi olarak yorumlayabilirler. Bu arada, Fransa ve Batı ile kopuşa doğru ilerleyen ideolojik iklim de otoriterliğe zemin hazırlamaya yardımcı olacaktır; her ne kadar Batı, PNDS’nin kendi otoriter eğilimlerini görmezden gelmekle ve varsayılan olarak bunlara yarım ve yataklık etmekle eleştirilse de. Burkina Faso ve Mali’de yaşananlar, bir yıl kadar sonra adanmış ideologlar ve geleceklerini bu rejime bağlamış olanlar arasında cuntalara verilen gerçek desteğin azaldığını gösteriyor. Diğerleri ise hayatlarındaki maddi değişiklikler asgari düzeyde olduğu için onları kabul etme eğiliminde. Eğer siyasi katılımda hala bir eksiklik varsa, askeri yönetimin böyle göründüğüne dair geleneksel bir Sahelili kabulü de var. Sonuç bir tür siyasi gerileme olsa da Mali’deki İbrahim Boubakar Keita ya da Nijer’deki Gouri Sistemi döneminde uygulanan demokrasi de pek ilerleme sayılmaz.
O halde her üç ülkede de demokratik restorasyon ancak dışarıdan, özellikle de ECOWAS’ın baskısıyla gerçekleşebilir. Fakat Nijer’de bu baskı kötü bir başlangıç yaptı. Nijerya darbeye hazırlıksız yakalandığı, darbelerinin çok fazla olduğu duygusuyla çileden çıktığı ve ECOWAS’a gerçek bir Nijerya damgası vurmaya kararlı bir liderin —Bola Tinubu— yönetiminde olduğu için (Nijeryalılar Fransızca konuşan komşularını çok az tanıyor ve anlıyor olsalar da) tepkisi sert oldu. Askeri müdahale tehditlerinin yanı sıra Nijer’in yüzde 70’inden fazlası Nijerya’dan gelen elektrik tedarikinin kesilmesi gibi yaptırımları da içeriyordu. Bu tepkiyi beklemeyecek kadar saf olan Niamey darbecileri, büyükelçileri geri çağırarak, anlaşmaları bozarak ve elçileri kabul etmeyi reddederek öfkeyle karşılık verdiler.
Darbeciler, Nijeryalılar ve Batılılarla herhangi bir uzlaşıya varmayı reddederek yönetimlerini sağlamlaştırmayı ve uzlaşmazlıklarını sürdürmeyi başarırlarsa, ki bu kaçınılmaz olarak Mali ve Burkina cuntalarının yöntemlerinden kopuşu içerecektir, bunun muhtemel sonucu Avrupa’nın güvenlik ve kalkınma yardımlarının (insani yardım bütçeleri olmasa da) geri çekilmesi ve ECOWAS yaptırımlarının devam etmesi olacaktır ki bu yaptırımların Nijer için Mali için olduğundan daha zararlı olması muhtemel. Nijer halkı acı çekecek ama özellikle de meşhur “asker” korkuları göz önüne alındığında, bunu pek çok felaketten biri olarak kabul edeceklerdir. Bu durumda iki bilinmeyen olacaktır: çöldeki üslerinde kalmak isteyecek olan Amerikalıların tutumu ve cunta onları Vagner şeklinde Nijer’e davet etmeye karar verirse Rusların tutumu. Son dönemdeki söylemlerine bakılırsa bu imkânsız değil.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya7 gün önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4








