Dünya Basını
‘Başarısı şüpheli bir proje olarak BRICS’

Çevirmenin notu: ABD’nin hasım ülkelere karşı güçlü para birimini silaha dönüştürmesi ve ülkeleri iktisadi darboğazlara sokması bugünün en çarpıcı olgularından biri. Öte yandan Çin, Rusya ve “küresel Güney” ülkelerinden müteşekkil BRICS grubu, doların hegemonyasına karşı geliştirdiği çeşitli alternatiflerin lansmanını yapıyor ama bunların oluru var mı, orası şüpheli.
Amerikalı blog yazarı Noah Smith, BRICS’in öncülerinin tebliğ ettiği projelerin pek inandırıcı ya da gerçekleşmesi mümkün olmadıklarını, hatta BRICS’in bizzat kendisinin geleceğini olmadığını, çeşitli gerekçelerle izah ediyor. Bununla birlikte, yazarın, uluslararası finansal akışlardaki dolar kullanımına ilişkin tezlerinin (“ABD baskısı yok”, “dolar kullanılıyor, çünkü kullanması kolay”) fazla kolaya kaçtığı söylenmeli ve buralara birer soru işareti konmalıdır.
BRICS düzmecedir
Noah Smith
27 Ağustos 2023
BRICS NATO karşıtı değil, doların yerini almayacak ve küresel ekonomik büyümeyi kontrol etmeyecek.
Çin ekonomisi muhtemelen uzun vadeli bir durgunluk sürecine girerken Batı basını, Çin’in kontrol ettiği yeni uluslararası teşkilatlanmalar aracılığıyla dünya üzerinde nüfuz ve belki de dünya hakimiyeti kurma çabası konusunda uyarılarda bulunuyor. Financial Times’tan James Kynge şöyle yazıyor:
“Çin’in planının anahtarı, Çin liderliğinde bir dizi ülke grubu oluşturarak, genişleterek ve finanse ederek gelişmekte olan dünya üzerindeki liderliğini istikrarlı bir şekilde kurumsallaştırmak. […] Bu stratejinin amaçları büyük ölçüde çift yönlü: dünyanın geniş bir kesiminin Çin ticaretine ve yatırımına açık kalmasını sağlamak ve ülkenin gücünü ve değerlerini yansıtmak için BM’de ve diğer forumlarda gelişmekte olan ülkelerin oy gücünü kullanmak.”
Bu gruplardan en önemlisi —ya da en azından Batı’da en çok dikkat çeken ve en çok endişeyle karşılananı— BRICS. Bu biraz tuhaf örgüt, 22 yıl önce Goldman Sachs analisti Jim O’Neill tarafından oluşturulan bir yatırım stratejisi olarak hayata geçmişti; temelde, hızla büyüyeceğini düşündüğü büyük gelişmekte olan ülkelerden oluşan bir grup. “BRICs” bu ülke listesinin —Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin— kısaltmasıydı. Daha sonra bu dört ülke bir araya gelerek Goldman Sachs’ın kısaltmasını gerçek bir ekonomik foruma dönüştürmeye karar verdiler ve burada periyodik olarak bir araya gelerek iktisadi kalkınmayı nasıl hızlandıracaklarını, yeni finansal kurumlar oluşturmayı ve gelişmekte olan ülkelerin dünyadaki genel etkisini nasıl artıracaklarını ele aldılar. 2010 yılında Güney Afrika da katıldı ve BRIC, BRICS oldu.
BRICS toplanmaya ve hiçbiri bir yere varmayan iktisadi teşebbüsler önermeye devam etti. Şubat ayında grup hakkında yazdıklarımı aktarmakla yetineceğim:
“2009 yılında [BRICS] düzenli olarak toplanmaya ve kendi iktisadi kurumlarını nasıl oluşturacağını düşünmeye başladı; Dünya Bankası ile rekabet edecek bir Yeni Kalkınma Bankası, döviz krizi zamanlarında birbirlerine borç vermek için bir Koşullu Rezerv Düzenlemesi (genelde IMF’nin yaptığı şey), denizaltı fiber-optik kablo sistemi vb.
Bu da sonuç vermedi. Yeni Kalkınma Bankası neredeyse hiç kredi vermedi ve bu da Jim O’Neill’in bankayı bir hayal kırıklığı olarak ilan etmesine neden oldu. Rusya 2022’de Ukrayna’yı işgal ettiğinde, NDB Ukrayna ile bağlarını kopardı. Koşullu Rezerv Düzenlemesi aslında hiçbir şey yapmadı ve BRICS Kablosu hiçbir zaman dönüşmedi.”
Evet, BRICS teşkilatının bugüne dek yapmayı başardığı hiçbir şeyin toplamını sıralamak için iki kısa paragraf yeterli. Ama yine de insanlar BRICS’in küresel öneme sahip bir teşkilat olduğuna inanmaya devam ediyor. Sadece Batı basınındakileri değil, dünyanın dört bir yanındaki bir dizi ülkeyi kastediyorum. Güney Afrika’daki son BRICS zirvesinde grup altı yeni üyeyi — Suudi Arabistan, İran, BAE, Arjantin, Mısır ve Etiyopya— kabul etti. Bu altı ülke, bu yılın başlarında resmi başvuru sunan 19 ülke arasından seçildi (Endonezya gibi bazıları daha sonra geri adım attı). Teşkilatın iki kademeli bir üyeliğe sahip olup olmayacağı ve bazı ülkelerin sadece “ortak” olup olmayacağı net değil, fakat BRICS’in gerçek ekonomi politikası açısından hiçbir şey yapmadığı göz önüne alındığında, bunun önemli olup olmadığından emin değilim.
Peki BRICS neden medyada bu kadar ilgi görüyor? Bunun bir nedeni, bazı insanların BRICS’in yeni oluşmakta olan bir jeopolitik ve hatta askeri ittifak, yani ABD hegemonyasına ve Batı hakimiyetine son verecek küresel bir anti-NATO vs. vs. olduğunu düşünmesi (ve bazılarının da bunu umması). Örneğin, iktisatçı Branko Milanovic yakın zamanlarda şöyle yazmıştı:
“Putin’in NATO’nun genişlemesine yardımcı olması, ittifakın küreselleşmesi yeni BRICS’i yarattı. Etki-tepki.”
Bu elbette saçmalık. Çin ve Rusya hakikaten de gelişmiş demokrasilere karşı yarı bir ittifak halindeler ve Hindistan’ın Rusya ile Soğuk Savaş dönemindeki ortaklıklarına dayanan dostane ilişkileri var. Fakat Hindistan ve Çin müttefik değil, stratejik rakipler. Arada bir kanlı sınır çatışmaları yaşıyorlar ve bu çatışmalar periyodik olarak “gerilimi azaltma” söylemleriyle yatıştırılamıyor. Hindistan, ABD ile iktisadi ve stratejik ortaklığını derinleştirirken bile pek çok Çin uygulamasını yasaklıyor ve Çin mallarının ithalatını kısıtlamak için harekete geçiyor.
Hindistan ve Çin arasındaki gerilimler, Asya’daki ve başka bölgelerdeki pek çok ülke gibi son birkaç yıldır Çin’e karşı fikri sert bir şekilde değişen Hindistan kamuoyunda oldukça belirgin. Aslında Brezilya da Çin’e daha az sıcak bakar hale geldi.
Bu, BRICS’in NATO karşıtı olmamasının en bariz nedeni. Bunun dışında başka nedenler de var: Suudi Arabistan hala ABD’nin müttefiki ve Brezilya, Güney Afrika, Etiyopya, Mısır ve Arjantin gibi ülkeler büyük güç çatışmalarına dahil olmak istemiyor. Rusya ve İran gelişmiş demokrasilere karşı Çin ile ittifak yapmak isteyebilir ama geri kalanlar bununla ilgilenmiyor.
BRICS aynı zamanda temel değerler konusunda da görüş ayrılığına düşüyor. Hindistan ve Brezilya demokrasiye büyük değer verirken Çin, Rusya ve İran demokrasinin en büyük karşıtları oldu. Bu, BRICS ile ortak demokratik idealler dizisini destekleyen G7 arasında sık sık yapılan karşılaştırmaların yersiz olmasının pek çok nedeninden biri.
Değerler arasındaki bu farklılıklar BRICS bünyesindeki gerilimlerde de kendini gösterdi. Gruplaşmayı genişletme çabası Çin’den gelirken Hindistan ve Brezilya buna direnmeye çalıştı:
“Hindistan ve Brezilya, Çin’in siyasi nüfuzunu artırmak ve ABD’ye karşı koymak için gelişmekte olan piyasalardan oluşan BRICS grubunu hızla genişletme teklifine karşı çıkıyor… Çin bu toplantılar sırasında defalarca genişleme için lobi yaptı…
İki Hintli yetkili, Hindistan’ın Çin’in genişleme çabalarına karşı çıkmasının ardından gruba kabul kurallarının taslağının hazırlandığını söyledi… Hindistan, BRICS ülkelerinin grubu genişletmek istiyorlarsa, hanedan ve otokratik bir yönetime sahip Suudi Arabistan yerine yükselen ekonomilerin yanı sıra Arjantin ve Nijerya gibi demokrasilere bakmaları gerektiği fikrini öne sürdü…
Brezilyalı bir yetkili, Brezilya’nın BRICS ittifakında doğrudan bir çatışmadan kaçınmak ve Çin’in bu ittifakı G7’ye meydan okuyan düşmanca bir yapı haline getirme baskısına direnme yönünde gizlice çalıştığını söyledi.”
Bu durum, BRICS’i bir zamanlar halkların NATO karşıtı olacağını düşündüğü Çin liderliğindeki bir başka teşkilata benzetiyor: Çin, Rusya, Hindistan ve İran’ın yanı sıra Suudi Arabistan ve Mısır’ın da “diyalog ortakları” olarak yer aldığı Şanghay İşbirliği Örgütü. Hindistan ile Çin arasındaki gerilimler nedeniyle bu teşkilatın hiçbir gücü, önemi ya da gerçek somut girişimleri kalmadı (Aslında, gözlerinizi iyice kısarsanız, Hindistan’ın Çin liderliğindeki teşkilatlanmalara katılıp daha sonra bunların etkinliğini sönümlendirme stratejisini görebilirsiniz). Jeostratejik açıdan BRICS, tam da ŞİÖ’nün düştüğü duruma düşecek gibi görünüyor.
Üye ülkeler arasındaki gerilimler, BRICS’in Rusya’nın gündeme getirdiği ABD dolarının yerini alacak ortak bir para birimi oluşturma fikrini asla hayata geçiremeyecek olmasının nedenlerinden biri. Hindistan, Çin uygulamalarının ülkeye girmesine bile izin vermiyorsa, rupiyi RMB ile birleştirmesinin hiçbir yolu yok. Çin’in diğer BRICS üyelerine kıyasla çok daha büyük bir iktisadi ağırlığa sahip olduğu düşünüldüğünde, ortak bir para birimi planına dahil olmak Brezilya, Hindistan, Suudi Arabistan, Arjantin, Mısır ve diğerlerinin para politikası bağımsızlığını ortadan kaldıracaktır. Ağır yaptırımlara maruz kalan ekonomileri ve finansal sistemleriyle Rusya ve İran para birimlerini yuanlaştırmakta fayda görebilirler, ancak diğerlerinin hiçbiri bunu yapmayacaktır. Açıkça söylemek gerekirse bir BRICS para birimi asla gerçekleşmeyecek.
Peki ya ortak bir para birimi olmasa bile ABD’nin finansal hakimiyetinin yerini daha genel olarak almak? Burada uluslararası finans sisteminin özünde nasıl işlediğine dair bazı yaygın yanlış anlamalar olduğunu düşünüyorum. IMF ve Dünya Bankası gibi yoksul ülkelere borç para veren ve şu anda Batı’nın hakimiyetinde olan çok taraflı kuruluşlar var. Fakat bu kuruluşlar yoksul ülkelere borç verme konusunda tekel konumunda değiller; Çin halihazırda bu işi kendi başına fazlasıyla yapıyor.
Dolayısıyla BRICS, Koşullu Rezerv Düzenlemesi’ni hakikaten de hayata geçirip alternatif bir IMF/Dünya Bankası’na dönüştürse bile bu, küresel finans sistemini halihazırda olduğundan çok daha farklı bir hale getirmeyecektir. Ve pratikte, böyle bir kuruluş tarafından verilen krediler Pekin’de siyasi olarak belirlenecek ve Çin’inki kadar iyi, yani çok da iyi olmayan bir performans gösterecektir. Hindistan ve Brezilya muhtemelen bir grup yoksul ülkenin “borç tuzağı diplomasisi” yürüttükleri için kendilerine kızmasını istemeyeceklerdir, bu nedenle BRICS’in IMF ya da Dünya Bankası benzeri kredilerini sınırlandırmak için baskı yapacaklarını tahmin ediyorum.
Doların rezerv/ödeme para birimi olarak rolü ve çok taraflı kredi kuruluşlarının varlığı dışında, uluslararası finansal sistemde çok fazla bir şey yok. Diğer tek büyük parça SWIFT gibi küresel ödeme altyapısı. ABD ve Avrupa, Ukrayna’nın işgal edilmesinin ardından Rusya’ya mali yaptırımlar uyguladıklarında bu altyapıya erişimi kısıtlayarak ağırlıklarını koyabileceklerini gösterdiler. Ancak bu mali yaptırımların etkisi yalnızca bir yıl kadar sürdü zira Rusya, nihayetinde ödeme yapmanın ve ödeme almanın başka yollarını keşfetti. Bu da Batı’nın cephaneliğindeki en korkutucu finansal silahtı.
Dolayısıyla Batı’nın ya da ABD’nin küresel finans sistemi üzerindeki sözüm ona hakimiyetinin pek bir anlamı yok; yani BRICS’in ilk etapta yerine koyabileceği pek bir şey yok. ABD’nin sistemde oynadığı büyük rol hegemonyadan değil, kolaylıktan kaynaklanıyor; bunu görmek için BRICS’in Yeni Kalkınma Bankası’nın borçlanmasının çoğunu nasıl dolar cinsinden yaptığına bakın. Bunun nedeni ABD’nin onlara bunu yaptırması değil, sadece bu daha kolay.
Batı basınının BRICS ile ilgili son endişesi, söz konusu ittifakın Çin’in gelişmekte olan dünya üzerindeki iktisadi liderliğini pekiştireceği yönünde. Kynge şöyle yazıyor:
“Bu stratejinin en önemli bağlamı, Çin’in küresel güney üzerinde daha güçlü liderlik arayışına girerek, dünyanın en büyük ve en hızlı büyüyen kısmıyla aynı safta yer alması…
Şi, 2021’de katıldığı bir forumda ‘Çin her zaman gelişmekte olan ülkeler ailesinin bir üyesi olacaktır. Gelişmekte olan ülkelerin küresel yönetişim sistemindeki temsiliyetini ve sesini yükseltmek için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz,’ demişti.”
Bu kesinlikle Çin liderlerinin aklında olan bir şey.
Şimdi, Çin Dışişleri Bakanlığı’nın yerinde olsaydım, ülkemin asla gelişmiş statüsüne ulaşamayacağını gururla ilan etmezdim; kimse orta gelir tuzağının havalı bir yer olduğunu düşünmüyor. Fakat her halükârda Çin’in, gelişmiş ülkelerde bozulan imajı ve durgunlaşan ihracatı göz önüne alındığında, gelişmekte olan küresel bir ekonomi ittifakının lideri olmaya yönelebileceğini düşündüğü aşikâr.
Ancak BRICS ülkelerine bakarsanız, yeni katılanlar da dahil olmak üzere, çok azının aslında hızla geliştiğini görürsünüz. Çoğunlukla doğal kaynak ihracatçısı olan bu ülkelerin ekonomileri farklı gelir seviyelerinde plato çizmiş durumda. Çin dışında sadece Hindistan ve Etiyopya son on yıl içinde önemli miktarda büyüme kaydetti.
Hindistan’ın Çin ile olan ekonomik rekabetinden daha önce bahsetmiştim, dolayısıyla BRICS’te Çin’in istifade edebileceği hızlı büyüme potansiyeli açısından geriye sadece, zaman zaman iç savaşa dönüşen derin siyasi istikrarsızlıklarla boğuşan Etiyopya kalıyor.
Şu anda dünyanın büyüme potansiyelinin ciddi bir kısmı Güney ve Güneydoğu Asya ülkelerinde —Hindistan, Bangladeş, Endonezya, Filipinler, Vietnam vb— yatıyor. Fakat Hindistan hariç bu ülkeler BRICS üyesi değil. Ve bu ülkelerin çoğunun Çin hakkındaki fikirleri hafif dostane olmayan bir yaklaşımdan açıkça düşmanca bir yaklaşıma kadar uzanıyor. Çin’in Asya’daki bölgesel ve hegemonik hırsları arttıkça, bu ülkeler Hindistan, Japonya, ABD, Avrupa ve birbirlerine daha da yakınlaşıyor. Bazıları hala Çin yatırımlarını ve mallarını memnuniyetle karşılayacaktır ama bunu Çin’in demokratik rakipleriyle de yatırım ve ticaret bağlantılarıyla dengelemeye çalışacaklardır. Ve Çin’in iktisadi olarak yavaşlaması, Brezilya’da halihazırda olduğu gibi, gelişmekte olan ülkelerdeki fikir birliğini büyük ölçüde azaltacaktır.
Her neyse, Batı basınında bazılarının BRICS’ten algıladığı tehdidin her yönü esasen sahte. Daha keskin görüşlü yorumcular, teşkilatın ŞİÖ gibi bir şeye, bir amaç arayan bir kısaltma ve hiçbir zaman gerçek bir şeye dönüşmeyen belirsiz bir jeo-iktisadi güç kavramına dönüşebileceğini düşünüyor.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










