Dünya Basını
Nijer’e müdahale için “güç rekabeti” kışkırtması

Fransa, bugüne kadar Orta Doğu’da ABD politikalarını desteklemesi karşılığında Sahel’de Washington’un desteğini kazandı. Ancak Nijer’de askerlerin yönetime el koyması ile başlayan süreçte belirgin bir ayrışma yaşanıyor. Paris yönetimi, Sahel’deki son kalesini korumak için askeri müdahaleyi kışkırtmaya çalışıyor. Washington ise henüz daha temkinli bir yaklaşım sergiliyor.
Washington’un dış politikasına etkileriyle öne çıkan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations-CFR) yayın organı Foreign Affairs, ABD’nin bu tutumunu sürmesi gerektiğini savunan bir analiz yayınladı. Aşağıda çevirisini okuyacağınız analizde, Fransa başta olmak üzere dış müdahale savunucularının destek toplamak için büyük güçler arasındaki rekabete başvurduğu tehlikeli oyuna dikkat çekildi:
***
Nijer’in Darbesi ve Amerika’nın Seçimi
Washington Askeri Müdahale İçin Değil, Arabuluculuk İçin Bastırmalı
Hannah Rae Armstrong
26 Temmuz’da Nijerya Devlet Başkanı Muhammed Bazum, kendi başkanlığının güvenlik gücü tarafından evinde gözaltına alındı. Bazum’un koruma şefi General Abdurrahman Tchiani 48 saat içinde ordudan destek alarak kendisini geçiş hükümetinin başkanı ilan etti. Ağustos sonu itibariyle Fransa ve Batı Afrika devletlerinden oluşan bir blok askeri müdahaleye hazırlanırken Bazum hâlâ başkanlık sarayında sıkışmış durumda. Tchiani, görevi devralmasını tersine çevirmeye yönelik herhangi bir yabancı girişimin “çocuk oyuncağı” olmayacağı konusunda uyarıda bulundu.
Nijer’de darbeler nispeten rutin bir olay; başkentteki elitlerin büyük ölçüde kansız bir şekilde yer değiştirmesi. Son altmış yılda ülke beş darbe yaşadı. Ancak bu seferki farklı. Batı’nın Afrika Sahel’inde terörizme karşı son siperi olarak görülen ülkede ilk demokratik iktidar değişiminden sadece iki yıl sonra gerçekleşti. Mart ayında Nijer’i ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ülkeyi bir “demokrasi modeli” olarak ilan etti. Ancak Batı, Nijer’in gerçekte olduğundan daha istikrarlı bir rotada ilerlediğini düşünerek kendini kandırdı.
Bu kriz sürpriz olmamalıydı. Geçen on yıl boyunca, Fransa’nın başını çektiği ve ABD’nin desteklediği Sahel’i istikrara kavuşturma çabaları bölgenin sivil kurumlarını giderek zayıflattı ve güvenliği sağlamakta başarısız oldu. Beş Sahel ülkesinden dördünde askeri yöneticiler iktidara geldi; Batı’nın bu yeni rejimlere desteğini çekmesinin ardından Mali ve Burkina Faso’daki cuntalar güvenlik yardımı için Rusya’ya başvurdu. Batı’nın Bazum’u takdir etmesi, 2021’de göreve geldiğinden beri artan hoşnutsuzlukla karşı karşıya kaldığı Nijer’deki gerçeklikten kopuktu.
Artık geçmişteki darbelere göre daha fazlası tehlikede. Kriz korkunç yeni boyutlar kazanmaya devam ediyor: Nijer cuntası iktidara geldikten hemen sonra Fransız savunma anlaşmalarını iptal etti ve olası işbirliği biçimlerini görüşmek üzere acımasız Wagner paramiliter şirketinin liderleriyle bir araya geldi. Aynı hızla, sınırlarında El Kaide ve İslam Devleti ile bağlantılı grupların saldırıları çoğaldı. Bu arada Bazum’un müttefiki olan iki eski isyancı lider, Bazum’u yeniden iktidara getirmek için yeni silahlı hareketler başlattı.
Ancak Fransa ve Batı Afrika ülkelerinin Bazum’u yeniden iktidara getirmek için güç kullanmak istemesi, diğerlerinin ise diplomatik çözüm çağrısında bulunması krizin nasıl çözüleceği konusunda bir çatlak yarattı. Pek çok gözlemci ABD’nin bölgede genellikle yaptığı gibi Fransa’nın liderliğini takip etmesini bekliyordu. Ancak şu ana kadar Washington, Nijer’e yapılacak bir askeri müdahalenin rakip yabancı güçler tarafından desteklenen bölgesel gruplar arasında yeni bir çatışmayı tetikleyeceğini kabul ederek akıllıca arabuluculuğu teşvik etti. ABD bu tutumundan vazgeçmemeli ve savaşı önlemek için hiçbir çabadan kaçınmamalı.
UZUN VE FIRTINALI YOL
Darbenin doğrudan tetikleyicisi iç gerilimlerdi. Ancak kriz aynı zamanda Sahel’de yabancıların önderliğinde on yıl süren kötü tasarlanmış istikrar politikalarının da doruk noktasıydı. Cihatçı grupların Bamako’yu ele geçirmeye hazır göründüğü 2013 yılında Fransa Mali’ye birkaç bin asker gönderdi. Fransızlar bazı üst düzey cihatçı liderleri ortadan kaldırırken onları kovalaması cihatçıların Mali’nin merkezine ve Nijer ile Burkina Faso’nun yanı başındaki sınır bölgesine yayılmasına neden oldu.
Sınırlandırılmış bir müdahale olarak başlayan süreçte asıl amaçtan uzaklaşıldı. Sahel’in siyasi diyalog çağrılarını görmezden gelen Fransa, Sahel’deki birçok ülkenin güvenlik ve siyasetinde aşırı fazla rol oynamaya başladı. 2010’ların sonlarında, giderek yaygınlaşan kırsal isyanlarla karşı karşıya kalan Fransa, Mali hükümetine bağlı etnik milislerle terörle mücadele ortaklıkları kurdu. Toplumsal gerilim arttıkça, savaşçılar sivilleri katletti ve yakın zamana kadar görece barış içinde yaşayan topluluklar kendilerini savunmak için silahlanmak zorunda kaldı.
Şiddetin durmaksızın yayılması birçok sıradan Sahelliyi Fransa ile ortaklık kuran rejimlere karşı kışkırttı. Askerler katliama gönderilmeye direnirken siviller de kendi liderlerini giderek Paris’in vekilleri olarak görmeye başladı. Şiddetin tırmanması ve Fransız karşıtlığındaki keskin artış 2020’de Mali’de ve 2022’de Burkina Faso’da darbelere yol açtı. Aynı yılın ağustos ayında, Bamako ile ilişkileri çözülürken Fransa, Mali’deki güçlerini tamamen geri çekti.
Ancak Paris askerlerini evlerine göndermedi. Birçoğunu Nijer’e yolladı. Bu durum, pek çok dış gözlemcinin Nijer’in 2020’nin sonlarında ve 2021’in başlarında gerçekleştirdiği iki turlu seçimi neden bir tür mucize olarak lanse etmeye hevesli olduğunu açıklıyor- France24 haber kuruluşunun ifadesiyle, bir gecede Sahel’in “demokrasinin son kalesini” yaratan bir mucize. Nijer, Sahel’in istikrara kavuşması için Batı’nın umutlarını tek başına taşımak zorundaydı.
BATI KUMARI
Ancak Batılılar seçimin ne kadar çok Nijeryalı tarafından tiyatro olarak algılandığını gözden kaçırdı. Eski bir kabine bakanı olan Bazum, selefi Mahamadou Issoufou’nun yakın çevresinden çıktı. Issoufou onu kendi halefi olarak seçti ve iktidara giden yolu kolaylaştırmak için Bazum’un ana muhalefet adayını çocuk kaçakçılığı gibi sahte suçlamalarla tutuklattı. Şubat 2021’de devlet medya kuruluşları Bazum’un kıl payı zaferini duyurduğunda, yüzlerce muhalefet destekçisi sonuçların hileli olduğunu ilan etmek için sokaklara döküldü. Issoufou’nun polisi, derhal yaklaşık 500 kişiyi tutukladı ve interneti haftalarca kapattı.
Çoğu Nijeryalı Bazum döneminde çok az değişiklik bekliyordu. Yolsuzluğa göz yumdu ve hükümetin baskılarını ve güvenlik güçlerinin ihlallerini protesto eden gazetecileri, blog yazarlarını ve sivil toplum aktivistlerini kovuşturmak için kullanılan 2019 siber suç yasası gibi Issoufou döneminin baskıcı politikalarını sürdürdü. Ancak Bazum’a en çok zarar veren, Fransa’nın Nijer’i Sahel askeri operasyonları için yeni üssü haline getirmesine izin verme tercihi oldu.
Fransa, Sahel’deki konumunu güçlendirmek için 2022’nin ikinci yarısında Nijer’e 1.000 asker konuşlandırdı; Bazum da Fransa’dan gıda ve altyapı için 70 milyon avroluk yeni hibe ve kredi aldı. Bu Bazum için riskli bir anlaşmaydı, ancak Mali’den çekilirken olduğu gibi Fransız varlığını gizli tutabileceğine dair kumar oynadı.
Bu kumar onun Batı’nın sevgilisi statüsünü pekiştirdi. ABD’nin de istikrarlı ve dost bir Nijer’e ihtiyacı var; ayrıca burada önemli güvenlik çıkarları da söz konusu. Washington, Dirkou’daki CIA İHA üssünü güney Libya üzerinde gizli gözetleme görevleri yapmak için kullanıyor. Yakın zamanda, ABD’nin bölgedeki istihbarat kapasitesini artırmak için kuzeydeki bölgesel başkent Agadez’deki hava üssüne 100 milyon doların üzerinde yatırım yaptı. ABD yaklaşık 1,000 askerini buradaki ve başkent Niamey’deki üslerde tutuyor.
HAYAT BİR BUMERANG
Ancak Bazum’un Batı’ya kur yapması onu kendi halkıyla tehlikeli bir şekilde ters düşürdü. Fransa’nın Batı Afrika’daki son askeri maceralarından önce bile Nijerlilerin bu ülkeye karşı belirgin bir hoşnutsuzluğu vardı. Fransa, nükleer enerji endüstrisi için Nijer uranyumuna ucuz erişim sağlamak amacıyla on yıllardır yolsuz ve hatta bazen yasadışı uygulamalara başvurdu ve Nijer’i ihracatından kâr edemez hale getirdi.
Kasım 2021’de Nijer’e giren bir Fransız konvoyunun üç protestocuyu öldürmesi onlarca yıllık yaraları yeniden açtı ve 2022 yılı boyunca bir sivil toplum koalisyonu olan M62 hareketi Fransız güçlerinin ülkeyi terk etmesini talep etmek için başkentte gösteriler düzenledi. Ocak ayında Bazum, grubun lideri Abdoulaye Seydou’yu kamu düzenini bozma suçlamasıyla gözaltına aldı.
Halkın bu memnuniyetsizliği, hoşnutsuz askeri aktörleri cesaretlendirdi. Bazum her zaman ordusunu dizginlemek için mücadele etmişti. Göreve başlamasından günler önce bir darbe girişimini engelledikten sonra düzinelerce üst düzey subayı tasfiye etti. Geçen Nisan ayında Nijer ordusunun genelkurmay başkanını görevden aldı ve darbeden hemen önce Tchiani’yi görevden almanın eşiğinde olduğu bildirildi.
Her ikisi de sonunda cuntanın lideri olacaktı. Bazum’un Batı yanlısı tutumu ve generallere yönelik baskıları, sivil toplum ve askeri muhalifleri arasında beklenmedik bir ittifak oluşturdu: darbeden sonra cunta, M62’nin desteği karşılığında Seydou’yu serbest bırakmayı kabul etti.
Ancak Bazum’un hataları başarılarını gölgelememeli. Fransa, Burkina Faso ve Mali’nin isyancılarla mücadelede benimsediği yaklaşım -etnik milislerle ortaklık- şiddetin hızla artmasına neden oldu. Bazum ise bunun aksine, temel nedenleri ele almanın ve tırmanmayı önlemenin yollarını aradı. “Açık el” yaklaşımı olarak adlandırdığı, isyancılar ve hükümet arasında siyasi diyaloğu kolaylaştıran, ateşkeslere aracılık eden ve iltica edenlere af sunan benzersiz bir akıllı güvenlik politikası tasarladı.
Aynı zamanda, ordusunun resmi sınır güvenliği operasyonlarını güçlendirdi ve Fransız ve ABD hava desteğini güvence altına aldı. Bu yaklaşım meyvelerini verdi: Nijer’in Mali ile olan yaklaşık 200 kilometrekarelik sınır bölgesinde 2021 ve 2022 yılları arasında sivillere yönelik şiddet olaylarında yüzde 80’lik bir düşüş görüldü.
Tarihsel olarak, kuzey Nijerliler hükümetten dışlanmış ve bu da bölgeyi özellikle huzursuz hale getirmişti. Bazum’un kuzeyli elitlerle özenle geliştirdiği sıkı ilişkiler de buradaki istikrarı sessizce destekledi. Eski bir felsefe profesörü olan Bazum’un, yüksek doğurganlık oranına (kadın başına 6,8 doğum), düşük okuryazarlık oranına (yüzde 37) ve süregelen gıda güvensizliğine sahip bir ülkede son derece acil bir ihtiyaç olan Nijer eğitim sistemini yeniden inşa etme sözünü yerine getirme şansı bulamamış olması üzücü.
ÇİFTE SORUN
Bazum döneminde kaydedilen ilerlemenin kaybedilmemesini sağlamak kritik önem taşıyor. Ancak bazı çok güçlü oyuncular, sanki bölgenin kurtuluşu sadece Bazum’u kurtararak mümkünmüş gibi hareket ediyor. Bu koalisyonun başını Fransa ve bölgesel bir siyasi ve ekonomik birlik olan Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu çekiyor. Bölgede darbelerin yayılabileceğinden korkan ECOWAS, Nijer’e asker gönderme hazırlıklarının yanı sıra, ülkenin elektrik arzının yüzde 70’ini kesen sert yaptırımlar uyguladı. Sahel’deki son müttefikini de kaybetmekten korkan Fransa, ECOWAS’ın çabalarına askeri destek vereceğini açıkladı.
ABD ise Fransa’dan ayrılarak daha pasifist bir tepkiyi savunuyor. Washington’un tutumu sürpriz oldu. ABD, Orta Doğu’daki çabalarına destek karşılığında Sahel’de Fransa’nın liderliğini izlemekten genellikle memnun olmuştur. Ancak ABD, durumu “darbe” olarak nitelendirmekten kaçındı ki bu da ABD yasalarına göre Nijer’e askeri yardımı kesmesini gerektirecek bir açıklama olurdu. Cuntanın iktidarı ele geçirmesinden tam üç hafta sonra Pentagon krizi hâlâ “darbe girişimi” olarak tanımlıyordu.
Blinken, Nijer krizinin “kabul edilebilir bir askeri çözümü olmadığını” açıkça ifade etti. O ve diğer ABD’li liderler defalarca barışçıl bir çözüm ve cumhurbaşkanın görevine iade edilmesi değil ancak serbest bırakılması çağrısında bulundu. Bu ayrım, cuntanın Bazum’u iktidardan uzaklaştırdığını kabul etmekte.
İki kutup ortaya çıkıyor: Nijer’deki darbeyi tersine çevirmek için güç kullanmanın uzun vadeli güvenliği sağlamlaştıracağına inananlar ve askeri bir müdahaleden kaçınılması gerektiğine inananlar. Blinken 9 Ağustos’ta Washington’da Cezayir Dışişleri Bakanı Ahmed Attaf’ı ağırladı; Cezayir Sahel’in en güçlü arabulucu devleti. Attaf verdiği bir mülakatta ülkesinin amacının krize barışçıl bir çözüm bulmak olduğunu söyledi. Afrika Birliği de ECOWAS’ın düpedüz kılıç sallamasından uzak durdu.
Konuyla ilgili resmi yorum yapma yetkisi olmadığı için isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir Afrikalı diplomata göre, Libya’nın çöküşünün hatırası Afrika Birliği’nin kararı üzerinde büyük bir baskı yarattı. Nijer’de “şimdi kötü bir hükümet var” dedi. “Ama onları bombalarsanız, hükümet falan kalmaz. Sadece cihatçılar ve hizipler olur.” NATO’nun Libya’daki ayaklanmaya müdahalesinden 12 yıl sonra Trablus’ta hâlâ resmi bir hükümet olmadığına dikkat çekti.
TERCİH EDİLMEYEN YOL
Askeri müdahaleyi savunanlar destek toplamak için büyük güçler arasındaki rekabete başvuruyor. Bir Fransız dışişleri bakanlığı sözcüsü Bazum’un görevine iade edilmesini haklı göstermek için Rusya’nın müdahale ihtimalinden bahsetti. Bazum’un kendisi de gözaltındayken Washington Post’a yazdığı yazıda darbenin başarılı olması halinde “tüm orta Sahel bölgesinin Rus etkisine girebileceği” uyarısında bulundu.
Ancak Washington’un mevcut rotası doğru ve ABD’li politika yapıcılar müdahaleyi destekleme çağrılarına direnmeli. Sahel’de Rusya ile Batı arasında bir vekalet savaşının patlak vermesi hiçbir şekilde kaçınılmaz değil. Aslında askeri bir müdahale, Rusya’nın bölgeye daha kapsamlı bir şekilde müdahil olma ihtimalini artıracaktır. Cunta Moskova ile işbirliği yapmaya istekli görünse de Moskova bugüne kadar bu konuda ikircikli davrandı. Ancak yabancı orduların cuntaya meydan okuması halinde, Rusya Afrikalı ortaklarını koruma sözünü yerine getirmek zorunda kalabilir.
Bu yolda ilerlemenin önündeki en büyük engel, krizin barışçıl yollarla çözülmesi için yapılacak ciddi bir girişimin ABD’nin cuntayı tanımasını gerektirecek olmasıdır. Yakın vadede bu tanıma Başkan Joe Biden’ın değerler odaklı dış politikasıyla çelişiyor. Ancak Nijerliler için Batılı bir gücün, köylerinde daha fazla yabancı askerin dolaşmasını değil, diplomasiye dayalı bir yaklaşım görmek istediklerini nihayet kabul ettiğini görmek de anlamlı olacaktır.
Ancak barışçıl bir çözümün uzun vadede fayda sağlayabilmesi için ABD’nin dikkatini acilen iki özel soruna yöneltmesi gerekiyor. Birincisi, Bazum’un sınır bölgesindeki akıllı güvenlik yaklaşımı çöküyor. Askerlerin dikkati başkente çevrilmişken isyancılar bu boşluktan faydalanıyor. Nijer’in yeni askeri liderleri, Burkina Faso ve Mali’deki meslektaşlarının izinden giderek ve milisler için gönüllüler toplayarak diyalog odaklı bir stratejiyi çok yumuşak bulabilirler. ABD Nijerli subaylar için eğitim programları yürüttüğünden, bazı cunta liderleriyle zaten yakın bağları var. ABD’li ortaklar Bazum’un yaklaşımının kazanımlarını onlara anlatarak işe yarayan güvenlik politikalarının devamlılığını teşvik etmelidir.
İkinci olarak, ABD kuzeydeki isyan riskiyle ilgilenmeli. Kuzeyli ekonomik, siyasi ve askeri elitler Bazum ve selefi ile yakın bağlara sahipti. Ancak Niamey, kuzeyli isyancılarla dört yıl süren savaşı sona erdirmek için 1995’te imzaladığı barış anlaşmasında verdiği sözlerin çoğunu, özellikle de kuzeyli Nijerlilerin uranyum kaynaklarından daha fazla yararlanmalarına yardımcı olma sözünü hiçbir zaman yerine getirmedi. Bazum’a sadık iki kişi, daha şimdiden yeni isyan cepheleri açarak cuntaya direnmek için silah, asker ve yabancı destek arayışına girdi.
Potansiyel yeni nesil kuzeyli isyancılar, silahlara kolay erişimin yanı sıra madencilik ve uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen fonlara da sahip. ABD, cunta liderlerini, kuzeyli liderleri yeni hükümete dahil etmeye teşvik için tanıma ya da askeri işbirliğini sürdürme teklifiyle baskı oluşturmalı. Bu, son derece tehlikeli bir dönemde zulümle karşılaşmayacakları konusunda kuzeyli topluluklara güven verecektir.
Washington’un hamleleri büyük önem taşıyor. Fransa’nın aksine ABD Sahel’de hâlâ olumlu bir itibarı ve saygınlığı var. Yerel halk ve yetkililer, ABD’nin bölgede askerlerini ihtiyatlı bir şekilde konuşlandırmasını şiddetli bir bölünmeden ziyade ortaklıklar için bir fırsat olarak algılama eğiliminde. Fransa’nın hatalarını tekrarlayarak bu saygınlığı bozmamalı. Darbe ne kadar istenmeyen bir şey olsa da güç kullanmaya kalkışmanın riskleri çok daha büyük.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika7 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4







