Avrupa
Burnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var

Britanya Başbakanı Andy Burnham, Birleşik Krallık yetkililerinin Brexit oylamasına Rus müdahalesi olduğu konusunda “net” olduklarını belirtti.
The Observer’ın aktardığına göre bu, bir başbakanın 2016 referandumunda Kremlin’in rolünü ilk kez teyit etmesi anlamına geliyor.
Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği ile ilişkilerini yeniden şekillendirme çabalarına başlayan başbakan, bu yaz Downing Street’e geldiğinde “bu soruyu sorduğunu” ve “evet, müdahale oldu” şeklinde net bir yanıt aldığını söyledi.
Bugün (12 Ekim) yayınlanacak olan The Rest Is Politics podcast’inde konuşan Burnham, Downing Street’in yıllardır İngiliz yetkililerin Kremlin’in 2016’da oynamış olabileceği rol hakkında ne bildiğini doğrulamayı reddetmesinin ardından, Rus müdahalesi iddiaları konusunda hükümetin daha fazla şeffaflık gösterme olasılığını gündeme getirdi.
The Observer, Rus yetkililer ile “Leave.EU” kampanyasının üst düzey isimleri, aralarında büyük bağışçı Arron Banks’ın da bulunduğu kişiler arasında yapılan bir dizi toplantıdan kaynaklanan endişeleri ilk kez yazan yayın organıydı.
Banks’ın veya “Leave.EU” kampanyasından başka herhangi bir ismin herhangi bir suça karıştığı öne sürülmüyor.
Bunun dışında, referandum öncesinde Rus devlet kurumlarının “sosyal medyayı manipüle etmek” ve “İngiliz kamuoyunu AB’den ayrılma yönünde etkilemek” için trol fabrikaları ve sahte internet hesapları kullandığına dair yaygın iddialar var.
Geçen hafta Berlin’de Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ile bir araya gelen Burnham, ikilinin “düşmanca tutum sergileyen” devletlerin oluşturduğu artan riskleri ele aldıklarını ve muhatabının kendisine “AfD’nin Rusya ile açıkça bağlantılı olduğunu –sanırım finansal olarak da desteklendiğini– söylediğini” belirtti.
Podcast’te konuşan Burnham, şunları ekledi:
“Rusya’dan Alman siyasetine yayılan yanlış bilgiler ve dezenformasyon kesinlikle var… Fakat Downing Street’e gelirken şu soruyu sordum: 2016 referandumuna Rusya’dan müdahale oldu mu? Ve evet, oldu şeklinde net bir cevap aldım. Demek istediğim, bu konuların şimdi açıkça kayıtlara geçirilmesi önemli ve bence bu, Almanya ve Fransa’daki seçmenlerin bu siyasi gelişmelerin bir kısmının düşmanlarımız, yani Rusya tarafından kışkırtıldığını anlamasına yardımcı olacaktır.”
Burnham, ülkenin “çok fazla savunma pozisyonunda” olduğunu söyledi; bu da seçmenlerin, “insanların yurt dışından siyasi süreci ne ölçüde bozmaya çalıştığı konusunda… yeterince bilgilendirilmedikleri” anlamına geliyordu.
İki hafta önce BM’de konuşan Burnham, Brexit oylamasından bahsetmeden Rusya’nın Birleşik Krallık demokrasisine müdahalesine değinmiş ve “2019 genel seçimlerine müdahale etmeye çalıştıklarına dair kanıtlarımız var. Ayrıca, korkunç olayların ardından gerilimleri ve kargaşayı körüklemeye çalıştıklarını da biliyoruz,” demişti.
Parlamentonun istihbarat ve güvenlik komitesi (ISC) tarafından hazırlanan ve yayınlanmadan önce büyük ölçüde sansürlenen 2020 Rusya raporu, şu nedenle bir sonuca varılamadığını belirtti: “Rusya’nın müdahale girişimleriyle ilgili referandum sonrası herhangi bir değerlendirme bize sunulmadı.”
ISC’nin, “gizli olmayan bir özet”in kamuoyuna açıklanması şartıyla daha kapsamlı bir değerlendirme yapılması yönündeki talebi, o dönemde Boris Johnson liderliğindeki hükümet tarafından reddedildi.
2016 referandumu, Philip Rycroft’un yabancı finansal etki ve müdahaleye ilişkin son incelemesinin kapsamı dışındaydı.
Fakat bu üst düzey memur, Birleşik Krallık’ın “Rusya, Çin ve İran devletlerinden gelen unsurların uzun vadeli stratejik yabancı müdahalesi ve casusluğunun hedefi” olduğunu belirtmişti.
2018 yılında, The Observer, Leave.EU liderleri Kasım 2015 ile 2017 arasında üst düzey Rus yetkililerle birçok kez toplantı yaptığını ve Şubat 2016’da Moskova’ya bir gezi düzenlediğini yazmıştı.
Banks, Rus yetkililerle herhangi bir ilişkisi olduğunu ya da Brexit kampanyasında Rus parasının herhangi bir rol oynadığını defalarca reddetti.
2018’in ilerleyen aylarında, o dönemde Sunday Times muhabiri olan Isabel Oakeshott, Kremlin’in, daha sonra Brexit’in en büyük tek bağışçısı olacak olan Banks ve Leave.EU kampanyacısı Andy Wigmore ile ilişki kurarak “kelimenin tam anlamıyla altın madeni bulmuş” olabileceğini öne sürdü.
Oakeshott, “Benim analizime göre Banks ve Wigmore, Ruslar tarafından utanmazca kullanıldı,” diye ekledi.
Banks, Seçim Komisyonu tarafından soruşturuldu ve Komisyon konuyu Ulusal Suç Ajansı’na (NCA) havale etti.
Leave.EU kampanyasına verilen 8 milyon sterlinlik kredinin “gerçek kaynağı” hakkında sorgulanan Banks, BBC’ye şunları söyledi:
“Rus parası yoktu ve hiçbir türde müdahale olmadı. Bu konuda son derece net olmak istiyorum. Para, Birleşik Krallık’ta kayıtlı bir limited şirket olan Rock Services’ten geldi.”
NCA daha sonra suç teşkil eden herhangi bir “kanıt” bulamadı. Banks, Ekim 2019’da Seçim Komisyonu’nu iftira nedeniyle mahkemeye verme tehdidinde bulundu; fakat iki taraf ertesi yıl uzlaştı.
Downing Street sözcüsü, başbakanın brifinginin içeriği hakkında yorum yapmaktan kaçındı ama şunları söyledi:
“Ulusal güvenlik, her hükümetin birinci görevidir: Vatandaşlarımızın ve kurumlarımızın, hayatları tehdit etmeye ve demokratik değerlerimizi baltalamaya çalışan yabancı güçlerden ve bunların vekillerinden korunmasını sağlamaya odaklanıyoruz.”
Avrupa
BSW Milletvekili Wittig: Mecliste halkın barış iradesinin sözcülüğünü yapıyoruz

BSW Saksonya-Anhalt Eyalet Parlamentosu Grubu Başkan Vekili Dr. Claudia Wittig, AfD ile meclise taşıdıkları ortak barış önergesinin gerekçelerini ve eyaletteki hükümet kurma sürecini değerlendirdi. Wittig, Rusya ile müzakerelerin başlatılması, Ukrayna ve kriz bölgelerine silah sevkiyatının derhal durdurulması ve halk iradesine saygı gösterilmesi gerektiğini bildirdi.
Almanya’da Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) ile Almanya için Alternatif (AfD) partilerinin Saksonya-Anhalt Eyalet Parlamentosuna sunduğu ortak barış önergesi siyaset sahnesinde geniş yankı uyandırdı.
Ukrayna’daki savaş için barış müzakerelerinin başlatılmasını, silah sevkiyatının derhal durdurulmasını ve Rusya’ya uygulanan yaptırımların kaldırılmasını talep eden önergenin ardından, BSW Eyalet Parlamentosu Grubu Başkan Vekili ve Milletvekili Dr. Claudia Wittig, NachDenkSeiten yayın organından gazeteci Maike Gosch’un sorularını yanıtladı.
Wittig, mülakatta partisinin benimsediği stratejiyi, AfD ile ilişkilerini, Eyalet Parlamentosu Başkanlığı seçimindeki tutumlarını, hükümet kurma sürecindeki kilitlenmeyi, Filistin meselesine yaklaşımı ve Fransa’daki toplumsal olayları kapsamlı şekilde değerlendirdi.
Gazeteci Maike Gosch’un, meclise taşınan özel genel kurul talebinin toplumda ve medyada büyük etki yarattığını hatırlatması ve kamuoyundaki farklı tepkileri sorması üzerine Wittig, seçmenlerinden aldıkları açık yetkinin gereğini yerine getirdiklerini belirtti.
Wittig, konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Kesinlikle tam olarak doğru adımı attığımız kanaatindeyim. Bizler bu amaç doğrultusunda meclise seçildik. Özellikle BSW’nin Saksonya-Anhalt genelinde barış odaklı bir siyaset yürütmek ve doğrudan eyalet içerisinden harekete geçmek üzere seçmeninden son derece belirgin bir yetki aldığına inanıyorum. Bu doğrultuda, Rusya ile yürütülecek barış müzakerelerinin tek tek federal eyaletlerin yetki alanı dışında kaldığını söylemekte herhangi bir çelişki görmüyorum.”
“Sadece sembolik bir siyaset yürütmüyoruz”
Girişimin sadece göstermelik bir siyaset olduğu yönündeki medya eleştirilerine karşı çıkan Wittig, hedeflerinin federal hükümete net bir çağrıda bulunmak olduğunu açıkladı.
Eyaletlerin temsil edildiği Federal Konsey mekanizmasının da devreye sokulabileceğini hatırlatan Wittig, şunları kaydetti:
“Bu önergeyle Federal Hükümeti, müzakerelerde diplomasinin yeniden öncelikli hale gelmesini sağlamak amacıyla Federal Konsey girişimi de dahil olmak üzere elindeki tüm imkanları kullanmaya çağırıyoruz. Almanya’nın her yerinde ekonomiyi doğrudan sarsan Rusya ile ticari ilişkilerin normalleşmesini talep ediyoruz. Uygulanan yaptırımların savaşı sonlandırmaya hiçbir katkı sağlamadığı, aksine özellikle güçlü kimya sanayisine sahip Saksonya-Anhalt başta olmak üzere buradaki ekonomiye ağır darbeler indirdiği açıkça görülüyor. Bu nedenle ortada bir tezat görmüyorum; bu sadece sembolik bir siyaset değildir.”
Sembolik siyaset kavramının asıl olarak mevcut federal yönetim tarafından uygulandığını dile getiren Wittig, savaşın gerçek bedelini halkın ödediğini vurgulayarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“Sembolik siyaset, belki de kamu binalarına Ukrayna bayrakları asarak, cephede özellikle genç Ukraynalı erkeklerin feda edildiği ve Ukrayna’nın kendisine hiçbir fayda sağlamayan bir vekalet savaşını sürdürmektir. Bu durum, uzun vadede ne o ülkenin ne de halkının çıkarlarına hizmet ediyor. Meseleyi soğukkanlılıkla ele almalıyız. Elbette Ukrayna’nın savaşı doğrudan kaybetmesini ve ülkeyi Rusya’ya bırakmasını istemiyoruz. Ancak parlamentodan başlayarak müzakerelerin yeniden başlatılmasına büyük önem verdiğimize dair güçlü bir işaret vermeliyiz. Bunun gerçekleşmesi için de sürece dahil olan tüm tarafların gerekli ön koşulları oluşturması gerekiyor.”
Federal hükümetin koalisyon protokolünde Ukrayna’nın NATO ittifakına dahil edilmesi hedefini korumasını eleştiren Wittig, diplomasi kapısının açılması için bu şarttan vazgeçilmesi gerektiğini şu sözlerle ifade etti:
“Mevcut federal hükümet, koalisyon sözleşmesinde Ukrayna’nın eninde sonunda NATO üyesi olması gerektiği hedefini muhafaza ediyor. Bu koşullar altında Rusya ile yürütülecek diplomatik ilişkilerin ciddiye alınması imkansızdır; zira Ukrayna’nın NATO’ya girmemesi yönündeki asgari gereklilik dahi sağlanmış değildir. Savaşın patlak vermesine yol açan ve Rusya’nın bu çatışmayı başlatmasına neden olan temel meseleler henüz çözülmüş ya da ortadan kaldırılmış değil. İlk adım, bu hedefin kesin olarak gündemden düştüğünü açıkça ilan etmek olmalıdır. Silah tedarikini sürdürdüğümüz ve oraya devasa mali kaynaklar aktarmaya devam ettiğimiz müddetçe, Başbakanın geçtiğimiz günlerdeki dil sürçmesinde de işaret ettiği gibi, bu savaş uzayıp gidecektir.”
“Savaş hattını Magdeburg’dan tek başımıza kapatamayız ama halkın iradesini yansıtırız”
Magdeburg’daki eyalet meclisinden savaşı doğrudan sonlandırmanın mümkün olmadığını kabul eden Wittig, temsil yetkisinin önemine dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı:
“Parlamento olarak, Magdeburg’dan savaşı tek başımıza bitirmemiz doğal olarak mümkün olmasa bile, bu meseleyi gündeme getirme hakkına bütünüyle sahibiz. Saksonya-Anhalt’ta nüfusun çoğunluğunun, bu politikayı tam da planlandığı şekilde hayata geçirecek partilere oy verdiğini net bir biçimde görüyoruz. AfD meclise en güçlü grup olarak girdi. Biz de meclise açıkça tanımlanmış bir barış partisi kimliğiyle adım attık. Bu mecliste halk bize müzakerelerin başlatılmasını savunmamız ve federal hükümeti buna göre harekete geçmeye çağırmamız için açık bir yetki verdi.”
Önergenin yürütmeyi bağlayan bir kanun niteliği taşımadığını ancak demokratik çoğunluğun iradesini temsil edeceğini belirten Wittig, Başbakan Reiner Haseloff’un tavrını da eleştirdi:
“Bu bir kanun metni değil. Evet, görevdeki başbakan bu görevi yerine getirmek zorunda kalmayabilir. Ancak meclisteki çoğunluk tarafından kabul edilecek bir önergedir. Bunu görmezden gelmek, Başbakanın görev süresi boyunca sergilediği tuhaf demokrasi anlayışının yeni bir göstergesidir. Aynı zamanda diğer eyaletlerin de bu konuda tutum almasını sağlayacak bir işaret niteliği taşıyor. Almanya’da asıl egemen gücün halk olduğu gerçeği tartışmalarda sıkça unutuluyor. Yapılan kamuoyu araştırmaları, toplumun çoğunluğunun Başbakanın izlediği savaş çizgisini onaylamadığını ortaya koyuyor. Biz bu önergeyle halkın iradesini net bir şekilde kayda geçiriyoruz.”
Parlamentodaki diğer siyasi partilere, bilhassa Sol Partiye (Die Linke) seslenen Wittig, “Bu özel oturumu meclisteki tartışmayı baştan başlatmak için değerlendirmek istiyoruz. Diğer partilerin de tutumlarını netleştirmesini bekliyoruz. Özellikle Sol Partiye bakıyorum; bu önergeye destek vermeleri onlar açısından son derece doğal olmalıdır. Oturumlarda nasıl bir tavır takınacaklarını ve nasıl oy kullanacaklarını yakından takip edeceğiz. Önerge doğrudan kısa sürede somut müzakere sonuçları doğurmasa bile, halkın iradesini yansıtması bakımından ortaklaşa sunulan ilk girişim olması hasebiyle büyük önem taşıyor” dedi.
“Sadece Ukrayna değil kriz bölgelerine silah akışı bütünüyle durdurulmalı”
Gazeteci Gosch’un, AfD’nin barış siyasetinin samimiyeti konusundaki şüpheleri, partinin Atlantik aşırı eğilimlerini ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni örneğinde olduğu gibi iktidara geldikten sonra çizgi değiştirme ihtimalini sorması üzerine Wittig, partisinin daha geniş kapsamlı bir barış perspektifine sahip olduğunu vurguladı:
“İlk ortak önergemizin doğrudan Ukrayna’ya odaklanmış olması tesadüf değildir. BSW olarak yalnızca Ukrayna’ya değil, tüm kriz bölgelerine silah ihracatının sona erdirilmesini içeren çok daha kapsamlı önergeler hazırlayabilecek konumdayız. Özellikle İsrail’e yapılan silah sevkiyatının durdurulması bizim için hayati bir meseledir. Kısa sürede sadece Ukrayna’yı kapsayan bir önergenin ortaya çıkması, bu konuda masadaki muhataplarımızın BSW kadar tavizsiz bir barış çizgisine sahip olmadığını gösteriyor. Zaten biz de tam bu sebeple bağımsız bir barış partisi olarak seçildik.”
AfD seçmeninin savaşa karşı duruşunda mali gerekçelerin de rol oynadığını ifade eden Wittig, şunları aktardı:
“AfD’nin özellikle Ukrayna konusundaki tutumu nedeniyle tercih edildiği görülüyor; çünkü bu aynı zamanda seçmeni doğrudan vuran mali bir meseledir. Sorun sadece savaşın finanse edilmesi değil, aynı anda sosyal harcamalarda kısıtlamalara gidilirken milyarlarca avroluk vergi gelirinin yok olup gitmesidir. İnsanlar aradaki bu bağı çok iyi kavradı ve bu anlayış AfD tabanında da geniş karşılık buluyor. Ancak diğer kriz bölgeleri, bilhassa ABD’nin İsrail’in yürüttüğü savaşlara müdahil oluşu, AfD içerisinde çok daha ikircikli biçimde değerlendiriliyor. Ukrayna çizgisi de federal düzeydeki AfD içinde bütünüyle tartışmasız değildir; fakat Saksonya-Anhalt’taki oylamada herhangi bir güçlük yaşanmadı.”
Saksonya-Anhalt’ta BSW’nin misyonunun diğer partileri tutarlı bir barış çizgisine çekmek olduğunu kaydeden Wittig, çatışmaların ekonomik sonuçlarına dikkat çekti:
“Saksonya-Anhalt’taki görevimiz, AfD’yi gerçek anlamda barış hedeflerine bağlayacak bir çizgiye doğru yönlendirmektir. Eğer savaş politikalarına destek vermek istemiyorsak, Almanya’dan desteklenen ve büyük acılara yol açan diğer çatışmaları da dürüstçe konuşmalıyız. Genel barış fikrinin ötesinde, bu krizlerin son derece ağır ekonomik etkileri var. Örneğin ABD desteğiyle İsrail ve İran hattında yaşanan gerilimler ve Hürmüz Boğazı’nın ablukaya alınması riski, bugün ülkemizde ödemek zorunda kaldığımız yüksek akaryakıt fiyatlarının temel sebeplerinden biridir. Saksonya-Anhalt’ta mevcut duruma bizimle benzer pencereden bakan kesimlerle belirli ölçüde temas kurmalıyız. Ancak bu kanadın ne kadar güçlü olduğunu henüz kestiremiyorum; henüz başlangıç aşamasındayız ve teşkilatlanmamızı tamamlamaya çalışıyoruz.”
“Sangerhausen’deki İsrail merkezli silah fabrikası eyalet meclisinin gündemine taşınacak”
Federal düzeydeki yetki sınırlarının ötesinde, doğrudan eyaleti ilgilendiren savunma sanayisi projelerine odaklandıklarını bildiren Wittig, Sangerhausen kentinde planlanan yatırımı gündeme getireceklerini belirtti:
“Sangerhausen kentinde İsrail merkezli bir savunma sanayisi firmasının, İsrail ordusuna insansız hava aracı parçaları üretmesi planlanan bir tesis girişimi bulunuyor. Bu doğrudan eyaletin yetki alanına giren bir meseledir ve BSW olarak bunu eyalet meclisine kesinlikle taşıyacağız. Bu konuda Sol Partiye görüşme teklifinde bulunduk ancak henüz olumlu bir yanıt alamadık. Elimiz açık kalmaya devam edecek; Sol Partiden bu başlıkta net bir işbirliği bekliyoruz. Zira Sol Parti seçim kampanyasında bu tür silahlanma adımlarına karşı duracağını vaat etmişti. Seçmenleri de önergeyi kimin verdiğine bakılmaksızın bu tutumun arkasında durulmasını bekleyecektir.”
Wittig, meclisteki bölünmüş yapıda üstlendikleri role ilişkin olarak, “BSW olarak bu parçalı parlamentoda her iki kanattaki partilerin de gerçek yüzlerini ortaya koymalarını ve samimi tavır takınmalarını talep edeceğiz” dedi.
“Gizli oylamada CDU içinden gelen destekler başbakanlık seçimi için bir denemedir”
Eyalet Meclisi Başkanlığı seçiminde AfD adayı Tobias Rausch’un seçilmesine ve Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinden gelen gizli oylara dair değerlendirmelerde bulunan Wittig, BSW’nin ilkeli bir duruş sergilediğini anlattı:
“Eyalet Meclisi Başkanlığı seçiminde asıl dikkat çekici husus CDU grubu üyelerinin sergilediği tutum oldu. BSW olarak nasıl davranacağımızı önceden kamuoyuna açıkça ilan etmiştik ve tam olarak söylediğimiz şekilde hareket ettik. Göreve uygun adayları değerlendireceğimizi bildirmiştik. Rausch ile yaptığımız temaslarda, eski hesaplaşmalara girmeyeceğini ve yapıcı bir işbirliği yürütmek istediğini gördük; kendisi sertlik yanlısı ya da meclisi baskıyla yönetecek bir profil çizmedi. Bu görevi layıkıyla yapabileceğine kanaat getirdik.”
Buna karşın Eyalet Meclisi Başkan Vekilliği için adı geçen diğer isimlere dair çekincelerini sıralayan Wittig, kararlarının gerekçelerini paylaştı:
“AfD’li Hans-Thomas Tillschneider’e oy vermeyeceğimizi başından belirttik; çünkü bu makam için uygun bir aday olmadığını düşünüyoruz. Bizim için mesele sadece parti aidiyeti değil, kişilerin bugüne kadar sergilediği siyasi tutumlardır. Tillschneider silahlanma sanayisinin açık bir destekçisidir ve bölgede daha fazla askeri teçhizat bulunmasını savunmaktadır. Daha da önemlisi, kültürel teşviklerde vatanseverlik taahhüdü gibi aşırı ideolojik talepleri dile getirmiştir. Bu yaklaşım meclisteki tüm fikirlerin eşit muamele görmesi ilkesiyle bağdaşmaz. Bu nedenle kendisine oy vermeyeceğimizi açıkça söyledik; fakat başka sıralardan oy alarak seçildi.”
Diğer partilerin adaylarına yönelik oy kullanma tercihlerini de anlatan Wittig, şu bilgileri verdi:
“CDU adayına oy verdik; çünkü meclis grubu büyüklüğü göz önüne alındığında bu doğru bir adımdı ve şahsına yönelik somut bir itirazımız yoktu. Sosyal Demokrat Parti (SPD) adayına ise parti kimliği sebebiyle değil, aynı zamanda bakanlık görevini yürüttüğü için karşı çıktık; yasama ile yürütme erklerinin birbirinden kesin çizgilerle ayrılması gerektiğine inanıyoruz. Bizim her kararımızın nesnel gerekçeleri vardı. CDU’nun oy verme davranışı ise daha ziyade arka oda pazarlıklarına ve makam paylaşımına dayanıyordu. AfD adaylarının seçilmesi karşılığında CDU adayının desteklenmesi yönünde bir mutabakat sağlandığı çok açıktır. Rausch’a verilen ilave oyların CDU saflarından geldiğine dair hiçbir şüphe taşımıyorum.”
Gizli oylamadaki bu desteğin yaklaşan başbakanlık seçimi için bir zemin yoklaması olduğunu ifade eden Wittig, olası senaryoları şu şekilde aktardı:
“Gizli oylamada bir adayı desteklemek, o sandalyeyi başka bir adayla takas etmek anlamına geldi ve bunun başbakanlık seçimi için bir turnusol kağıdı işlevi gördüğü aşikardır. Eğer CDU içindeki bazı isimler meclis başkanlığı için bu desteği verdiyse, muhtemelen AfD’li Ulrich Siegmund’un başbakanlığı için de oy kullanacaklardır. Bu kişilerin tamamen parti değiştirip açık bir koalisyon kurması ise çok zayıf bir ihtimaldir; zira bu durum CDU’yu temelinden parçalar. Parti içinde şimdiden büyük çatlaklar oluştu. Büyük olasılıkla bu muhalif CDU üyeleri Siegmund’u başbakan seçecek ancak ortada sağlam bir çoğunluk kalmayacaktır. Bizimle bir koalisyon olmayacak, CDU ile de resmi bir ortaklık kurulamayacak. Dolayısıyla Siegmund’un her kararda değişen çoğunluklar aramak zorunda kalacağı bir azınlık hükümeti modeli ortaya çıkacaktır ki BSW olarak bizim başından beri savunduğumuz dinamik meclis modeli de budur.”
“Biz 16 eski NSDAP üyesinin meclis başkanlığı yaptığı bir cumhuriyet geçmişine sahibiz”
Federal Savunma Bakanı Boris Pistorius’un, Saksonya-Anhalt’taki meclis başkanlığı seçimini “90 yılı aşkın süredir görülmemiş bir tabu yıkımı” ve “demokratların faşistlere uşaklık etmesi” olarak nitelemesine sert tepki gösteren Wittig, tarihi hafızanın tek taraflı işletildiğini dile getirdi:
“Pistorius’un Berlin’de, Nazi döneminde kitapların yakıldığı Bebelplatz meydanında yaptığı konuşmayı son derece sorunlu buluyorum. Seçimin ardından organize bir e-posta kampanyasıyla karşılaştık; her gün yaklaşık 300 ileti alıyorum ve bir tarihçi olarak bana geçmiş hatırlatılıyor. Hermann Göring ile Tobias Rausch arasında benzetmeler kuruluyor. Bu son derece temelsiz ve aşırı bir kıyaslamadır. Bizler fazlasıyla seçici bir tarihi hafızaya sahibiz. Federal Almanya Cumhuriyeti tarihinde, geçmişinde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) üyeliği bulunan tam 16 eyalet meclisi başkanının görev yaptığı tamamen unutuluyor. Bu kişilerin sonuncusu 1987 yılına kadar görevde kaldı ve biri hariç tamamı CDU üyesiydi. O dönem kimse bunu bir demokrasi krizi olarak görmezken, bugün hiçbir kanıtlanmış suçu bulunmayan bir ismin seçilmesini olağanüstü bir felaket gibi sunmak samimiyetsizliktir.”
Toplumun demokratik tercihine saygı duyulması gerektiğini belirten Wittig, uygulanan dışlama yöntemlerini eleştirdi:
“Pistorius gibi isimlerin kendilerini demokrasinin yegane savunucusu gibi göstermesi büyük bir tezattır. Birincisi, izledikleri politikalarla geniş kitlelerin seslerini duyurabilmek için AfD’ye yönelmesine bizzat zemin hazırladılar. İkincisi, Saksonya-Anhalt’a adeta harçlığı kesilen yaramaz bir çocuk muamelesi yapılıyor. İçişleri Bakanları Konferansı’nda oybirliği ilkesi kaldırılıyor; Başbakanlar Konferansı ve Adalet Bakanları Konferansı Saksonya-Anhalt’ın sırası olmasına rağmen burada yapılmıyor. Eyalete yönelik federal yaptırımlardan ve parti kapatma davalarından söz ediliyor. Yüksek katılımlı bir seçimde halk kendisini temsil ettiğine inandığı partiyi seçti; temsil mekanizmasının özü budur. Alınan kararı beğenmeyip bloke etmeye çalışmak, halkın iradesinin Berlin’deki belirli odaklar tarafından yok sayıldığı hissini pekiştirir.”
Mevcut federal yönetimin otoriter eğilimler sergilediğini kaydeden Wittig, güvenlik bürokrasisinin genişleyen yetkilerine işaret etti:
“Pistorius’un mensubu olduğu hükümet, vatandaşları bütünüyle şeffaf hale getiren otoriter bir devlet yapılanmasına doğru adım atıyor. Federal İstihbarat Teşkilatı (BND) ve Anayasayı Koruma Teşkilatına diğer Avrupa ülkelerinde hayal dahi edilemeyecek geniş dinleme ve izleme yetkileri tanındı. Hükümet eliyle yürütülen siyasi yönlendirme kaygı verici boyutlara ulaştı. Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası’nın sınırlandırılması planlanıyor; bu da yurttaşların devleti denetleme imkanını elinden alacaktır. Hukuk devletini ve temel hakları asıl aşındıran bu adımları AfD değil, mevcut federal hükümet hayata geçiriyor. Aynı aktörlerin kalkıp demokrasi havarisi kesilmesi büyük bir çelişkidir.”
“Masaya oturmayı reddederek siyaset yürütülemez”
Hükümet kurma arayışları ve istişare süreçlerine dair bilgi veren Wittig, tarafsız bir başbakan önerilerinin diğer partilerce çarpıtıldığını belirtti:
“SPD tarafsız bir başbakan seçimi gündemiyle görüşme çağrısında bulundu. Bizim önerimizi aldılar ancak bilinçli şekilde bağlamından kopardılar. Biz meclisteki derin kutuplaşmayı aşacak, tüm tarafları bir araya getirebilecek bir isim önerdik; onlar ise AfD’nin oylarını tamamen dışarıda bırakan bir denklem kurmaya çalıştı. Üstelik AfD’yi görüşmelere dahil dahi etmediler. Biz bu yaklaşımı eleştirdik ancak her zaman diyaloğu savunduğumuz için toplantıya katıldık. Görüşmeler bir kısır döngüden öteye geçmedi. Sol Parti ve Yeşiller, meclis başkanlığı seçimindeki tutumumuz nedeniyle bizimle her türlü diyaloğu keseceklerini açıkladılar. SPD de bu gerekçeyle görüşme masasını tamamen devirdi.”
Sol partilerin tutumunu yapıcı bulmadığını vurgulayan Wittig, seçim sonrasında Yeşiller temsilcisiyle yaşadığı bir diyaloğu paylaştı:
“Halle kentindeki bir etkinlikte Yeşiller partisinin adayı, gençlere hitaben mevcut kazanımları korumak için elinden gelen her şeyi yapacağını söyledi. Kendisine bunun için BSW’nin oylarına ihtiyaç duyacağını hatırlattığımda, ‘Hayır, BSW ile asla masaya oturmam’ cevabını verdi. İnsanlarla aynı masaya oturmayı baştan reddedip sonra ‘her şeyi yaparım’ demek büyük bir tutarsızlıktır. Meclis aritmetiğinde kilit bir konumdayız. Yeşiller, SPD ve Sol Partinin kendi programlarında yer alan vaatleri gerçekleştirebilmeleri için bizimle işbirliği yapmaları kaçınılmazdır. Sırf yanlış taraftan birileri destek verebilir korkusuyla meclise önerge sunmaktan dahi çekinir hale geldiler. Biz önümüzdeki süreçte bu partilere somut projelerle gitmeye devam edeceğiz. Bizden hoşlanmak zorunda değiller; ancak seçmenlerine verdikleri sözleri tutmak istiyorlarsa bu içerik odaklı teklifleri değerlendirmek mecburiyetindedirler.”
“Gazze ve Lübnan’daki eylemleri eleştirmek Yahudi düşmanlığı değildir”
Filistin meselesi ve Almanya’da giderek daralan ifade özgürlüğü alanına değinen Wittig, antisemitizm suçlamalarının siyasi bir susturma aracına dönüştürüldüğünü belirtti:
“Sol Partinin kendi içerisindeki net duruş sahibi sesleri dışlamasını esefle izliyorum. Müesses nizam tarafından kabul edilebilir bir ortak olarak görülmek uğruna barıştan yana net tavır alan isimler feda ediliyor. İsrail hükümetinin Gazze, Lübnan, Suriye, Irak ve Batı Şeria’daki askeri operasyonlarını eleştirmenin Yahudi düşmanlığıyla hiçbir alakası yoktur. Gerçek antisemitizm elbette kabul edilemez; ancak meşru siyasi eleştirilerin bu kavram altına sokulması tartışmayı tamamen anlamsızlaştırıyor.”
Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın (IHRA) benimsediği tanımın dayatılmasını eleştiren Wittig, Kudüs Bildirgesi’nin çok daha dengeli olduğunu kaydetti:
“IHRA tanımının dayatılması gereksiz bir tavizdir; Kudüs Antlaşması tanımı ifade özgürlüğünü korumak adına çok daha sürdürülebilir bir çerçeve sunuyordu. Berlin’de konutların kamulaştırılması yönündeki referandum dahi kapitalizm eleştirisi içerdiği gerekçesiyle Yahudi karşıtı ilan edildi. Her eleştiriye kolayca bu etiketi yapıştırmak, gerçek Yahudi düşmanlığıyla mücadeleye en büyük zararı veriyor. İnsanlar artık bu suçlamaları ciddiye almaz hale geldi. Berlin sokaklarında göstericilere yönelik sert polis müdahaleleri tansiyonu düşürmez, aksine öfkeyi körükler. İnsanların kendilerini ifade edebilecekleri demokratik tartışma zeminleri açık tutulmalıdır.”
“Fransa’daki öfke biriken sosyal adaletsizliğin doğal sonucudur”
Fransa’da hükümet politikalarına, zorunlu askerlik planlarına ve eğitimdeki kesintilere karşı gelişen grev ve gösterilere de değinen Wittig, benzer dinamiklerin Almanya için de geçerli olduğunu söyledi:
“Fransa üzerine uzun yıllar araştırmalar yapmış ve orada yaşamış biri olarak süreci yakından izliyorum. Fransız toplumu öfkesini sokakta dile getirme konusunda çok daha deneyimlidir; Alman toplumu gösteriler konusunda daha çekingen kalıyor. Ancak yaşanan hoşnutsuzluğun temel nedenleri bizim için de yabancı değildir. On yıllardır uygulanan neoliberal merkez politikaları toplumsal ayrışmayı derinleştirdi. Göçmenlerin ve dar gelirlilerin sorunlu banliyölere terk edilmesi, ardından da yaşanan her aksaklığın faturasının göçmenlere kesilmesi kolaycılıktır. Asıl sorun, eğitime ve gençlerin geleceğine ayrılmayan bütçeler ve ağır sosyal kesintilerdir.”
Almanya’da da gençlerin zorunlu hizmet ve savaş ihtimaline karşı seslerini yükseltmesi gerektiğini belirten Wittig, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Gençlerin savaşa sürüklenmesini engellemek ve barışı savunmak istiyorsak geniş halk kesimlerini içine alan güçlü bir birliktelik kurmak zorundayız. Her konuda aynı düşünmediğimiz insanlarla bile barış gibi hayati bir ortak paydada yan yana durabilmeliyiz. Küçük gruplarla, dar alanlarda kalarak bu politikaları durduramayız. Magdeburg’daki eyalet meclisinden dünyayı tek başımıza değiştiremeyiz ancak halkın gerçek taleplerini görünür kılabilir, dayatılan kabulleri sorgulatabilir ve alternatif bir siyasetin mümkün olduğunu somut olarak gösterebiliriz.”
Avrupa
İranda, AB bütçesini kısmak istedi ama Almanya yeterli bulmadı

İrlanda, Avrupa Komisyonu’nun yaklaşık 2 trilyon avroluk taslak bütçesinden 159 milyar avro kadar kesinti yapılmasını önerdi ama Almanya bunu yetersiz buldu.
İrlanda AB İşleri Bakanı Thomas Byrne, müzakereler için milyarlarca bütçe kalemini ayrıntılı olarak gösteren ‘müzakere paketi’’ni sunarken, önerilen kesintinin “önemli bir adım” olduğunu belirtti.
Fakat geleneksel olarak “tutumlu ülkeler” olarak bilinen ve aralarında Almanya ile Hollanda’nın da bulunduğu, bütçeyi daha da küçültmek isteyen ülkelerden gelen artan direniş karşısında, Bakan Byrne işin henüz bitmediğini kabul etti.
İrlandalı siyasetçi cumartesi günü gazetecilere, “Bugün sunduğumuz müzakere kutusu nihai sonuç değil,” dedi ve bunun yerine, bu paketin Noel’e kadar bir anlaşma sağlanması için bir “katalizör” olması gerektiğini belirtti.
AB Konseyi’nin dönem başkanlığını yürüten İrlanda, 2028-2034 dönemi için cari fiyatlarla 1,83 trilyon avroluk bir bütçe önerdi.
Bu, AB yürütme organının önerisine kıyasla %8’lik bir kesinti anlamına geliyor.
Sanayi ve araştırma fonları, AB yürütme organının önerisine kıyasla 75 milyar avroluk, yani %13’lük bir kesintiyle en büyük darbeyi aldı.
Ne var ki, Almanya’nın liderlik ettiği “tutumlu” ülkeler grubu, yeni öneriyi hemen sert bir şekilde eleştirdi.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, yaptığı açıklamada, “Yeni önerinin seviyesi bir anlaşma için temel oluşturmuyor,” dedi.
Hollanda Maliye Bakanı Eelco Heinen de bu görüşe katılarak Noel’e kadar uzlaşma sağlanması hedefini sorguladı ve “Bu gidişle yıl sonuna kadar bir anlaşma sağlanamayacak,” diye konuştu.
İdari kalemlerdeki kesintileri “doğru yönde atılmış bir adım” olarak değerlendiren Avusturya Avrupa Bakanı Claudia Bauer ise İrlanda taslağının “Avusturya’nın onayını almaktan hâlâ çok uzak” olduğunu belirtti.
Buna karşılık, “uyum yanlısı” kesimden gelen tepkiler daha ılımlıydı.
AB işlerinden sorumlu Polonyalı bakan Ignacy Niemczycki, sosyal medyada yazdığı paylaşımda, “kendi kaynaklarının şekli” üzerinde çalışmaya devam edilmesi gerektiğini ve önerilen bütçe büyüklüğünün bloğun hedefleriyle uyuşmadığını belirtti.
Bir AB diplomatı, Rapporteur’e “Şu anda hiçbir şeyi övmenin zamanı değil. Şimdi beğendiğinizi söylerseniz, sizden daha fazlasını alırlar,” diye konuştu.
İrlanda’nın önerisi tüm bütçe kalemlerinde kesintiler içeriyor ama bu kesintiler dengesiz.
Rekabetçilik bütçesinde büyük bir kesinti yapılıyor; bu kalemden yaklaşık %13 oranında, yani 75 milyar avro kesiliyor.
Öneri, Horizon araştırma programı da dahil olmak üzere Avrupa Rekabetçilik Fonu’na 362 milyar avro tahsis etmeyi öngörüyor.
Bu rakam, Komisyon’un önerdiği 409 milyar avroya kıyasla daha düşük.
Birliğin dış eylem kolu olan “Küresel Avrupa”ya ayrılan fon, yaklaşık 38 milyar avro ya da %17’nin üzerinde bir oranda azalacak.
İdari harcamalar ise yaklaşık 10 milyar avro ya da %9 oranında kesintiye uğrayacak.
Uyum ve tarım fonları da dahil olmak üzere ulusal planlara (NRPP’ler) ayrılan fonlar büyük ölçüde dokunulmadan bırakılmış ve yaklaşık %3’lük bir kesinti önerilmişti. İrlanda, Komisyon’un önerisini 28 milyar avro azaltarak 837 milyar avroya indirmeyi öneriyor.
Daha önceki bir Kıbrıs önerisi, Komisyon’un taslağını %2 oranında, yani yaklaşık 33 milyar avro azaltmıştı.
Taslak, rekabetçilik ve dış eylem alanlarında yaklaşık %4 oranında kesintiler önerirken, tarım ve uyum alanlarını kapsayan ulusal harcama planlarını büyük ölçüde korumuştu.
Fonların genel büyüklüğü ve dağılımının yanı sıra, bütçenin nasıl finanse edileceği konusu da hâlâ bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.
Birkaç başkent, zor durumdaki ulusal hazinelerin yükünü hafifletmeyi amaçlayan AB vergileri de dahil olmak üzere önerilen yeni “kendi kaynakları”na eleştirel yaklaşıyor.
Komisyon, elektronik atıklar, tütün ürünleri, şirketler ve karbon emisyonlarına uygulanan vergiler yoluyla yıllık yaklaşık 66 milyar avro gelir elde etmeyi planlıyor. Bunun için tüm üye devletlerin oybirliğiyle desteği gerekiyor.
Yeni “kendi kaynakları” unsuru, müzakerelerin en tartışmalı kısımlarından biri.
İrlanda taslağı, Avrupa Parlamentosu’nun önerilerini hariç tutsa ve AB yürütme organının gelir tahminini aşağıya doğru revize etse de, Komisyon’un beş önerisinin tamamını hâlâ içeriyor.
Metin, en önde gelen seçeneklerden biri olarak görülen karbon sınır ayarlama mekanizmasına dayalı “kendi kaynakları”na ilişkin revizyonları ve Polonya’nın şiddetle eleştirdiği ETS temelli vergiyi içeriyor.
“Kendi kaynakları” konusunun, önümüzdeki hafta AB liderlerinin görüşmelerinde ön plana çıkması bekleniyor.
15 Ekim’de başlayacak zirveye, nihai olarak anlaşmayı sonuçlandırmakla görevli AB Konseyi Başkanı António Costa başkanlık edecek.
Avrupa
Fransa’da Glucksmann, “merkez sol”un cumhurbaşkanı adayı oldu

Raphaël Glucksmann Fransa’nın “merkez-sol” ön seçimlerini kazandı ve gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri için Sosyalist Parti ve müttefiklerinin desteğini garantiledi.
Avrupa Parlamentosu üyesi Glucksmann, ilk turda Sosyalist Parti lideri Olivier Faure ve diğer üç adayı geride bırakarak oyların %66’sından fazlasını alarak yarıştan tek turda galip çıktı.
Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri 120.000’den fazla kişi oy kullandı.
Küçük merkez sol parti Place Publique’in lideri, yarışa favori adaylardan biri olarak girmişti.
Glucksmann, ön seçimden güçlenerek çıktı. Artık Sosyalist Parti’nin kaynaklarına erişim imkânına sahip ve adaylığı için daha geniş bir taban oluşturdu.
Fransız siyasetçi şunları söyledi:
“Bu sonuç güçlü bir mesaj veriyor: değerlerine sadık bir sol, birleşebilir, yönetebilir ve kazanabilir. Biz cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmak için buradayız: Macronizm’e son vermek, aşırı sağı durdurmak ve hayatlarımızı değiştirmek.”
Ukrayna’nın sadık bir destekçisi ve Çin’in eleştirmeni olan Glucksmann, şimdi çok daha büyük bir zorlukla, Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon ile karşı karşıya.
Mélenchon anketlerde yükselişte: Son Ifop anketine göre %14 ila %17 arasında destek alırken, Glucksmann’ın desteği %11 olarak belirlendi.
Son haftalarda Glucksmann, Mélenchon’la ittifak kurulmasına karşı kampanya yürüttü.
Ön seçimde, eski bakan Ségolène Royal ile milletvekilleri Jérôme Guedj ve Emmanuel Maurel dahil olmak üzere üç aday daha yarıştı.
Ön seçimde oy kullanmak üzere yaklaşık 140.000 kişi kayıt yaptırdı. Bunların 80.000’i, adayları yarışan partilerin hiçbirine üye olmamasına rağmen katılmak için 15 avro ödedi ki bu da sonucun belirsizliğini artırdı.
Organizatörler cuma günü yaptıkları açıklamada, çevrimiçi oylama platformunun açıldıktan kısa bir süre sonra bir siber saldırıya maruz kaldığını fakat platformun “hiçbir zaman kesintiye uğramadığını” ve “kayıt altına alınan oyların bütünlüğünün tehlikeye atılmadığını” belirtti.
Görüş2 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Asya1 hafta önceÇin akaryakıt ihracatını durdurdu: Küresel pazarda tedarik daralıyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?
Asya2 hafta önceJapon iş dünyası heyeti Pekin’i ziyaret ederken Çin ‘tarihten ders çıkarma’ uyarısı yaptı
Dünya Basını2 hafta önceYarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor
Dünya Basını7 gün önceİktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor











