Dünya Basını
CIA Direktörü William Burns yazdı: Casusluk ve devlet idaresi

Çevirmenin notu: Daha önce ABD’nin Moskova Büyükelçisi olarak görev yapan ve uzun yıllarda boyunca Dışişleri Bakanlığında çeşitli pozisyonlarda bulunan William Burns, Joe Biden’ın başkanlığa gelmesiyle 2021’de CIA Direktörlüğüne atandı. Aşağıda tercümesi verilen ve önde gelen düşünce kuruluşlarından Council on Foreign Relations’ın yayınında yayımlanan makalesinde Burns, Ukrayna ihtilafı, ABD-Çin çekişmesi ve Amerikan istihbaratının kafasını kurcalayan zorluklara değinmiş.
Casusluk ve devlet idaresi: CIA’in Rekabet Çağı’na uygun dönüşümü
William J. Burns
30 Ocak 2024
Ülkeler birbirlerinden sır sakladıkları süre boyunca birbirlerinden sır çalmaya da çalışmışlardır. Casusluk, teknikleri sürekli gelişse bile, devlet idaresinin ayrılmaz bir parçası olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Amerika’nın ilk casusları Devrim Savaşını birbirleriyle ve yabancı müttefikleriyle yazışmak için şifreler, gizli kurye ağları ve görünmez mürekkep kullanarak geçirdiler. İkinci Dünya Savaşı’nda, gelişmekte olan sinyal istihbaratı alanı Japonya’nın savaş planlarının ortaya çıkarılmasına yardımcı oldu. Soğuk Savaş’ın başlarında, Sovyet askeri tesislerini etkileyici bir netlikle fotoğraflayabilen U-2 ve diğer yüksek irtifa casus uçaklarının ortaya çıkmasıyla ABD’nin istihbarat kabiliyetleri tam anlamıyla stratosfere çıktı.
CIA’in Virginia Langley’deki merkezindeki anıt duvarına kazınmış basit yıldızlar, ülkelerine hizmet ederken hayatlarını kaybeden 140 teşkilat görevlisini onurlandırıyor. Anıt, sayısız cesur eylemin kalıcı bir hatırlatıcısı. Fakat bu kahramanlık örnekleri ve CIA’in pek çok gizli başarısı Amerikan kamuoyu tarafından teşkilatın tarihine zaman zaman gölge düşüren hatalardan çok daha az biliniyor. İstihbaratın belirleyici imtihanı, her zaman karar mercilerinin uluslararası ortamdaki derin değişimleri —her yüzyılda yalnızca birkaç kez ortaya çıkan plastik anlar— öngörmek ve bu değişimleri yönlendirmelerine yardımcı olmak olmuştur.
Başkan Joe Biden’ın da yinelediği üzere ABD, bugün Soğuk Savaş’ın şafağı ya da 11 Eylül sonrası dönem kadar önemli olan nadir dönemlerden biriyle karşı karşıya. Çin’in yükselişi ve Rusya’nın intikamcılığı, ABD’nin artık tartışmasız bir üstünlüğe sahip olmadığı ve varoluşsal iklim tehditlerinin arttığı yoğun stratejik rekabetin yaşandığı bir dünyada göz korkutucu jeopolitik zorluklar ortaya çıkarıyor. Sanayi Devrimi’nden ya da nükleer çağın başlangıcından bile daha kapsamlı bir teknoloji devrimi meseleleri daha da karmaşık hale getiriyor. Mikroçiplerden yapay zekâya ve kuantum hesaplamaya kadar yeni teknolojiler, bilişim mesleği de dahil olmak üzere dünyayı dönüştürüyor. Pek çok açıdan bu gelişmeler, CIA’in işini her zamankinden daha da zorlaştırıyor, düşmanlara kafamızı karıştırmak, bizden kaçmak ve bizi gözetlemek için güçlü yeni araçlar veriyor.
Ancak dünya ne kadar değişirse değişsin, casusluk insan ve teknoloji arasındaki bir etkileşim olmaya devam ediyor. Yalnızca insanların toplayabileceği sırlar ve sadece insanların yürütebileceği gizli operasyonlar olmaya devam edecektir. Teknolojik gelişmeler, özellikle de sinyal istihbaratındaki gelişmeler, bazılarının öngördüğü gibi bu tür insan operasyonlarını önemsiz hale getirmedi, bilakis uygulamalarında devrim yarattı. Yirmi birinci yüzyılda etkili bir istihbarat teşkilatı olabilmek için CIA’in yeni teknolojilere hakimiyeti ile her zaman mesleğimizin merkezinde yer alan insanlar arası becerileri ve bireysel cesareti harmanlaması gerekiyor. Bu da operasyon görevlilerinin sürekli teknolojik gözetimin olduğu bir dünyada casusluk yapabilmeleri için gerekli araç ve tekniklerle donatılması ve analistlerin en iyi insani kararları verebilmeleri için devasa miktarlardaki açık kaynaklı ve gizli olarak elde edilmiş bilgileri sindirebilecek sofistike yapay zekâ modelleriyle donatılması anlamına geliyor.
Aynı zamanda CIA’in topladığı istihbaratı kullanım biçimi de değişiyor. Rakipleri zayıflatmak ve müttefikleri toparlamak için bazı sırların kasıtlı olarak kamuoyuna açıklanması anlamına gelen “stratejik gizlilik kaldırma”, karar mercileri için daha da güçlü bir araç haline geldi. Bunu kullanmak, istihbarat toplamak için kullanılan kaynakları ya da yöntemleri pervasızca tehlikeye atmak anlamına gelmiyor ama her şeyi gizli tutma refleksine mantıklı bir şekilde direnmek anlamına geliyor. ABD istihbarat camiası, aynı zamanda istihbarat diplomasisinin artan değerini öğreniyor, müttefiklere yardım etme ve düşmanlara karşı koyma çabalarının karar mercilerini nasıl destekleyebileceğine dair yeni bir anlayış kazanıyor.
CIA ve tüm istihbarat mesleği açısından tarihi zorlukların yaşandığı, jeopolitik ve teknolojik değişimlerin şimdiye kadar karşılaştığımız en büyük sınavı oluşturduğu bir dönemdeyiz. Başarı, geleneksel insan istihbaratı ile gelişmekte olan teknolojilerin yaratıcı yollarla harmanlanmasına bağlı olacaktır. Başka bir deyişle, değişimle ilgili tek güvenli tahminin değişimin hızlanacağı olduğu bir dünyaya uyum sağlamayı gerektirecektir.
Dizginleri olmayan Putin
Soğuk Savaş sonrası dönem, Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal ettiği anda mutlak surette sona erdi. Geçtiğimiz yirmi yıl, büyük bir kısmını Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in içinde barındırdığı kin, hırs ve güvensizliğin yanıcı bileşimini anlamaya çalışarak geçirdim. Öğrendiğim bir şey varsa o da Putin’in Ukrayna’yı ve Ukrayna’nın tercihlerini kontrol etme saplantısını hafife almanın her zaman bir hata olduğudur. Bu kontrol olmadan Rusya’nın büyük bir güç olmasının ya da kendisinin büyük bir Rus lider olmasının imkânsız olduğuna inanıyor. Bu trajik ve acımasız saplantı şimdiden Rusya’ya utanç getirdi ve tek boyutlu ekonomisinden şişirilmiş askeri gücüne ve yozlaşmış siyasi sistemine kadar zayıflıklarını ortaya çıkardı. Putin’in işgali aynı zamanda Ukrayna halkının nefes kesici bir kararlılık ve azim göstermesine de yol açtı. Rusya’nın hava saldırıları ve Ukrayna’nın savaş alanındaki azim ve yaratıcılığının canlı görüntüleriyle noktalanan Ukrayna’ya sık sık yaptığım savaş zamanı gezilerinde onların cesaretine ilk elden şahit oldum.
Putin’in savaşı Rusya açısından pek çok açıdan başarısızlıkla sonuçlandı. Kiev’i ele geçirme ve Ukrayna’ya boyun eğdirme şeklindeki asıl hedefinin aptalca ve hayali olduğu ispatlandı. Ordusu büyük zarar gördü. En az 315 bin Rus askeri öldü ya da yaralandı, Rusya’nın savaş öncesi tank envanterinin üçte ikisi yok edildi ve Putin’in on yıllardır övündüğü askeri modernizasyon programının içi boşaltıldı. Tüm bunlar, Batı’nın desteğiyle Ukraynalı askerlerin cesaret ve becerilerinin doğrudan bir neticesi. Bu arada Rusya’nın ekonomisi uzun vadeli gerilemeler yaşıyor ve ülke akıbetini Çin’in iktisadi vasalı olarak belirliyor. Putin’in abartılı hırsları başka bir şekilde de geri tepti: NATO’nun daha da büyümesini ve güçlenmesini sağladılar.
Putin’in baskıcı tutumu yakın zamanda zayıflayacak gibi görünmese de Ukrayna’daki savaşı ülke içindeki iktidarını sessizce aşındırıyor. Geçtiğimiz haziran ayında paralı asker lideri Yevgeniy Prigojin tarafından başlatılan kısa süreli kalkışma, Putin’in özenle cilalanmış kontrol imajının arkasında gizlenen bazı işlev bozukluklarına bir bakış sunmuştu. Prigojin’in ayak takımı isyancıları Moskova’ya doğru yol alırken Putin, düzenin hakemi olarak özenle ün kazanmış bir liderden ziyade kopuk ve kararsız görünüyordu. Rus seçkinlerinin pek çoğu açısından mesele kralın çıplak olup olmadığı değil, giyinmesinin neden bu kadar uzun sürdüğüydü. Ödeşmenin nihai havarisi olan Putin, kalkışmasını başlattıktan iki ay sonra şaibeli bir uçak kazasında ölen Prigojin ile sonunda hesaplaştı. Fakat Prigojin’in Putin’in savaşının özündeki yalanlara, askeri yanlış kararlara ve Rus siyasi sisteminin kalbindeki yozlaşmaya dönük ısırgan eleştirisi yakında ortadan kalkmayacak.
Bu yıl, Ukrayna’daki savaş alanında, sonuçları ülkenin özgürlüğünü ve bağımsızlığını sürdürmek için verdiği kahramanca mücadelenin çok ötesine geçecek bir dayanıklılık testi olacak gibi görünüyor. Putin, Çin’den aldığı kritik parçaların yanı sıra İran ve Kuzey Kore’den aldığı silah ve mühimmatla ülkenin savunma üretimini yeniden canlandırırken rüzgârın kendisinden tarafa estiğine, Ukrayna’yı ezip geçebileceğine ve onun Batılı destekçilerini yıpratabileceğine dair bahse girmeye devam ediyor. Ukrayna’nın önündeki zorluk Putin’in kibrini kırmak ve yalnızca cephede ilerleme kaydederek değil, aynı zamanda cephe gerisinde daha derin saldırılar düzenleyerek ve Karadeniz’de istikrarlı kazanımlar elde ederek çatışmanın devam etmesinin Rusya’ya maliyetinin yüksek olduğunu göstermektir. Bu ortamda Putin, yeniden nükleer kılıcı sallamaya başlayabilir ve tırmanma riskini tamamen göz ardı etmek aptallık olur. Fakat bu risklerden boş yere korkmak da aynı derecede aptalca olacaktır.
Başarının anahtarı, Ukrayna’ya dönük Batı yardımının korunmasında yatıyor. ABD savunma bütçesinin yüzde beşinden daha az olan bu yardım, ABD açısından kayda değer jeopolitik getirileri ve Amerikan endüstrisi açısından kayda değer getirileri olan nispeten mütevazı bir yatırım. Silah akışının devam etmesi, ciddi müzakereler için bir fırsat doğması halinde Ukrayna’yı daha güçlü bir konuma getirecektir. Bu, Ukrayna için uzun vadeli bir kazanç ve Rusya için stratejik bir kayıp sağlama şansı sunuyor; Ukrayna egemenliğini koruyabilir ve yeniden inşa edebilirken Rusya, Putin’in çılgınlığının kalıcı maliyetleriyle uğraşmak zorunda kalacaktır. ABD’nin bu kritik zamanda çatışmadan çekilmesi ve Ukrayna’ya desteğini kesmesi, kendi kalesine tarihi boyutlarda bir gol atmak olacaktır.
Şi’nin güç oyunu
Hiç kimse ABD’nin Ukrayna’ya sunduğu desteği Çinli liderler kadar yakından takip etmiyor. Çin, ABD’nin hem uluslararası düzeni yeniden şekillendirme niyetine hem de bunu yapabilecek iktisadi, diplomatik, askeri ve teknolojik güce sahip tek rakibi olmaya devam ediyor. Ülkenin son elli yıldaki iktisadi dönüşümü olağanüstü oldu. Bu, Çin halkının büyük övgüyü hak ettiği ve dünyanın geri kalanının müreffeh bir Çin’in küresel bir fayda olduğu inancıyla geniş ölçüde desteklediği bir dönüşüm. Mesele Çin’in yükselişinin kendisi değil, ona giderek daha fazla eşlik eden tehditkâr eylemler. Çin lideri Şi Cinping, üçüncü devlet başkanlığı dönemine Mao Zedong’dan bu yana seleflerinin hepsinden daha fazla güce sahip olarak başladı. Şi, bu gücü Çin’in dönüşümünü mümkün kılan uluslararası sistemi güçlendirmek ve canlandırmak için kullanmak yerine, onu yeniden yazmaya çalışıyor. İstihbarat mesleğinde liderlerin söylediklerini dikkatle inceleriz. Ancak ne yaptıklarına daha da fazla dikkat ederiz. Şi’nin Putin ile “sınır tanımayan” ortaklığından Tayvan Boğazı’nda barış ve istikrara yönelik tehditlerine kadar içeride artan baskısını ve dışarıdaki saldırganlığını görmezden gelmek mümkün değil.
Fakat Batı’nın dayanışmasının Şi’nin ocak ayında yeni Devlet Başkanı Lai Çing-te’yi seçen Tayvan’a karşı güç kullanmanın riskleri konusundaki hesapları üzerindeki etkisi de öyle. ABD’yi sönmekte olan bir güç olarak görmeye meyilli olan Şi açısından Amerika’nın Ukrayna konusundaki liderliği kesinlikle sürpriz oldu. ABD’nin Putin’in saldırganlığına karşı koymak için iktisadi acı çektirme ve bu acıyı absorbe etme istekliliği —ve müttefiklerini de aynı şeyi yapmaları için bir araya getirme becerisi— Pekin’in Amerika’nın ölümcül bir düşüşte olduğuna dair inancıyla güçlü bir şekilde çelişti. Çin kıyılarına yaklaştıkça, Amerika’nın Hint-Pasifik’teki müttefik ve ortak ağının dayanıklılığı Pekin’in düşünceleri üzerinde ayıltıcı bir etki yarattı. Çinlilerin Amerika’nın beceriksizliğine dair algılarını yeniden canlandırmanın ve Çin’in saldırganlığını körüklemenin en kesin yollarından biri Ukrayna’ya verilen destekten vazgeçmek olacaktır. Ukrayna’ya maddi desteğin devam etmesi Tayvan’ın zararına olmaz; ABD’nin kararlılığına dair Tayvan’a yardımcı olacak ciddi bir mesaj gönderir.
Çin ile rekabet, bu ülke ile ABD arasındaki yoğun iktisadi karşılıklı bağımlılık ve ticari bağlar zemininde gerçekleşiyor. Bu tür bağlar iki ülkeye ve dünyanın geri kalanına oldukça iyi hizmet etti ama aynı zamanda ABD’nin güvenliği ve refahı açısından kritik kırılganlıklar ve ciddi riskler yarattı. Kovid-19 salgını, hayat kurtaran tıbbi malzemeler için herhangi bir ülkeye bağımlı olmanın tehlikesini her hükümete açıkça gösterdi; tıpkı Rusya’nın Ukrayna’daki savaşının Avrupa’ya enerji için tek bir ülkeye bağımlı olmanın risklerini açıkça göstermesi gibi. Günümüz dünyasında hiçbir ülke kendisini kritik mineraller ve teknolojiler konusunda tek bir tedarikçinin insafına terk etmek istemez; özellikle de bu tedarikçi söz konusu bağımlılıkları silah haline getirmeye niyetliyse. Amerikalı karar mercilerinin de savunduğu üzere, en iyi yanıt makul bir şekilde “riski azaltmak” ve çeşitlendirmek; ABD’nin tedarik zincirlerini güvence altına almak, teknolojik üstünlüğünü korumak ve endüstriyel kapasitesine yatırım yapmaktır.
Bu istikrarsız ve ayrışmış dünyada “riskten korunan ortanın” ağırlığı giderek artıyor. Demokrasiler ve otokrasiler, gelişmiş ekonomiler ve gelişmekte olanlar ve küresel Güney’deki ülkeler, seçeneklerini en üst düzeye çıkarmak için ilişkilerini çeşitlendirmeye giderek daha fazla niyetleniyorlar. ABD ya da Çin ile tek eşli jeopolitik ilişkilere bağlı kalmanın çok az faydasını ve çok fazla riskini görüyorlar. Daha fazla ülkenin “açık” bir jeopolitik ilişki statüsüne (ya da en azından “karmaşık” bir ilişki statüsüne) yönelmesi, Çin ile ilişkilerini geliştirirken bazı konularda ABD’nin izinden gitmesi muhtemel. Ve eğer mazi emsal teşkil ediyorsa Washington, tarihsel olarak büyük güçler arasındaki çatışmaları tetiklemeye yardımcı olan ve sayıları giderek artan orta güçler arasındaki rekabete dikkat etmeli.
Tanıdık bir engel
Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’de gerçekleştirdiği katliamın yol açtığı kriz, Orta Doğu’nun ABD için oluşturmaya devam ettiği alternatiflerin karmaşıklığını acı bir şekilde hatırlatıyor. Çin ile rekabet Washington’un en yüksek önceliği olmaya devam edecek, ancak bu diğer zorluklardan kaçabileceği anlamına gelmiyor. Bu yalnızca ABD’nin dikkatli ve disiplinli bir şekilde hareket etmesi, aşırıya kaçmaktan kaçınması ve nüfuzunu akıllıca kullanması gerektiği anlamına geliyor.
Son kırk yılın büyük bir kısmını Orta Doğu’da ve Orta Doğu üzerine çalışarak geçirdim ve bu kadar karışık ya da patlamaya hazır bir bölge çok az gördüm. İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki yoğun kara harekâtını durdurmak, acı çeken Filistinli sivillerin derin insani ihtiyaçlarını karşılamak, rehineleri kurtarmak, çatışmanın bölgedeki diğer cephelere yayılmasını önlemek ve Gazze’de “ertesi gün” için uygulanabilir bir yaklaşım şekillendirmek inanılmaz derecede çetin meseleler. İsrail’in güvenliğinin yanı sıra Filistin devletini de teminat altına alan ve Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkeleriyle normalleşme için tarihi fırsatlardan yararlanan kalıcı bir barış umudunu yeniden canlandırmak da öyle. Mevcut krizin ortasında bu ihtimalleri tahayyül etmek ne kadar zor olsa da bu ihtimalleri ciddiyetle takip etmeden krizden çıkmayı hayal etmek daha da zor.
İsrail’in ve bölgenin güvenliğinin anahtarı İran ile başa çıkmaktır. İran rejimi krizden cesaret aldı ve nükleer programını genişletirken ve Rusya’nın saldırganlığını mümkün kılarken son bölgesel vekiline kadar savaşmaya hazır görünüyor. İran’ın müttefiki olan Yemenli isyancı grup Husiler, 7 Ekim’den sonraki aylarda Kızıldeniz’de ticari gemilere saldırmaya başladı ve diğer cephelerde tırmanma riskleri devam ediyor.
ABD, Orta Doğu’nun can sıkıcı sorunlarının çözümünden tek başına sorumlu değil. Fakat bunların hiçbiri, ABD’nin aktif liderliği olmadan çözülmek bir yana, yönetilemez bile.
Bizim gibi casuslar
Jeopolitik rekabet ve belirsizlik —iklim değişikliği ve yapay zekâ gibi benzeri görülmemiş teknolojik ilerlemeler gibi ortak zorluklardan bahsetmiyorum bile—son derece karmaşık bir uluslararası manzara oluşturuyor. CIA açısından mecburiyet, hızla dönüşen bu dünyaya ayak uydurmak için istihbarat yaklaşımını dönüştürmektir. Ulusal İstihbarat Direktörü Avril Haines’in liderliğindeki CIA ve Amerikan istihbarat camiasının geri kalanı, bu anı gerektirdiği aciliyet ve yaratıcılıkla karşılamak için fazlaca çalışıyor.
Bu yeni manzara insan istihbaratına odaklanmış bir teşkilat açısından özel zorluklar ortaya koyuyor. ABD’nin başlıca rakipleri olan Çin ve Rusya’nın küçük ve dar danışman çevreleri içinde faaliyet gösteren kişisel otokratlar tarafından yönetildiği bir dünyada, liderlerin niyetleri hakkında fikir edinmek her zamankinden hem daha önemli hem de daha zor.
Tıpkı 11 Eylül’ün CIA için yeni bir dönemi başlatması gibi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi de yeni bir dönemi başlattı. CIA ve istihbarat ortaklarımızın Başkan ve üst düzey karar mercilerine ve özellikle de Ukraynalılara Putin’i engelleme konusunda yardımcı olmak için yaptıkları çalışmalardan büyük gurur duyuyorum. Birlikte, yaklaşan işgal konusunda erken ve doğru uyarılarda bulunduk. Bu bilgi aynı zamanda Başkan’ın Kasım 2021’de Putin ve danışmanlarını planladıklarını bildiğimiz saldırının sonuçları konusunda uyarmak üzere beni Moskova’ya göndermeye karar vermesini sağladı. Ukrayna’ya hâkim olma fırsatının kapandığına ve yaklaşan kışın elverişli bir fırsat sunduğuna inanan Putin ve danışmanları, kendi konumlarını abartarak ve Ukrayna’nın direnişini ve Batı’nın kararlılığını hafife alarak, kayıtsız ve müdanasız bir tavır sergilediler.
İyi istihbarat o zamandan beri Başkan’ın Ukrayna’ya yardım sunmak üzere güçlü bir ülke koalisyonunu harekete geçirmesine ve sürdürmesine yardımcı olmuştu. Aynı zamanda Ukrayna’nın kendisini olağanüstü bir cesaret ve azimle savunmasına da ön ayak olmuştu. Başkan ayrıca stratejik gizliliğin kaldırılmasından da yaratıcı bir şekilde yararlanmıştı. İşgalden önce yönetim, İngiliz hükümeti ile birlikte, suçu Ukraynalıların üzerine atmak ve Rusya’nın askerî harekâtına bahane sağlamak üzere tasarlanmış “sahte bayrak” operasyonlarına dönük planlarını ifşa etmişti. Bu ve daha sonraki ifşaatlar, Putin’in geçmişte sık sık silah olarak kullandığını gördüğüm sahte anlatıları reddetti. Onu rahatsız edici ve alışık olmadığı bir şekilde geri adım atmak zorunda bıraktılar. Ve hem Ukrayna’yı hem de onu destekleyen koalisyonu güçlendirdiler.
Bu arada, savaşa karşı duyulan hoşnutsuzluk, devlet propagandası ve baskının kalın yüzeyinin altında Rus liderliğini ve Rus halkını kemirmeye devam ediyor. Bu hoşnutsuzluk akımı CIA için nesilde bir kez görülebilecek bir adam toplama fırsatı yaratıyor. Bunun boşa gitmesine izin vermeyeceğiz.
Rusya en yakın tehdit olsa da Çin uzun vadede daha büyük bir tehdit ve son iki yıldır CIA kendisini bu önceliği yansıtacak şekilde yeniden organize ediyor. Uzun zaman önce öğrendiğim bir kurumsal hakikati kabul ederek işe başladık; bütçeler onları yansıtmadığı sürece öncelikler gerçek değildir. Bu doğrultuda CIA, dünya genelinde Çin ile ilgili istihbarat toplama, operasyon ve analiz çalışmalarına önemli ölçüde daha fazla kaynak ayırdı; yalnızca son iki yılda Çin’e odaklanan genel bütçemizin yüzdesini iki katından fazla artırdık. Latin Amerika’dan Afrika’ya ve Hint-Pasifik bölgesine kadar dünyanın dört bir yanında Çin ile rekabet edebilmek için çabalarımızı artırırken daha fazla Mandarin konuşanı işe alıyor ve eğitiyoruz.
CIA’in on kadar “görev merkezi” var, bunlar kurumun çeşitli müdürlüklerinden görevlileri bir araya getiren konuya özel gruplar. 2021 yılında sadece Çin’e odaklanan yeni bir görev merkezi kurduk. Tek ülkeli tek görev merkezi olan bu merkez, bugün CIA’in her köşesine yayılmış bir iş olan Çin ile ilgili çalışmaları koordine etmeye yönelik merkezi bir mekanizma sağlıyor. Ayrıca Pekin’deki muhataplarımızla istihbarat kanallarını sessizce güçlendiriyoruz ki bu da karar mercilerinin gereksiz yanlış anlamalardan ve ABD ile Çin arasında kasıtsız çarpışmalardan kaçınmalarına yardımcı olmak için önemli bir araç.
Çin ve Rusya, CIA’in dikkatinin büyük bir kısmını meşgul etse de teşkilat terörle mücadeleden bölgesel istikrarsızlığa kadar diğer zorlukları ihmal etmeyi göze alamaz. ABD’nin Temmuz 2022’de Afganistan’da El Kaide’nin kurucularından ve eski lideri Eymen ez-Zevahiri’ye karşı gerçekleştirdiği başarılı saldırı, CIA’in terör tehditlerine karşı mücadeleye odaklandığını ve bu konuda önemli kabiliyetlerine sahip olduğunu gösterdi. CIA ayrıca her yıl on binlerce Amerikalının ölümüne neden olan sentetik opioid fentanil istilasıyla mücadeleye yardımcı olmak için kayda değer kaynaklar ayırıyor. Ve yalnızca Kuzey Kore ve Güney Çin Denizi gibi uzun zamandır stratejik olarak önemli kabul edilen yerlerde değil, aynı zamanda Latin Amerika ve Afrika gibi jeopolitik önemi önümüzdeki yıllarda artacak olan dünyanın bazı bölgelerinde de tanıdık bölgesel zorluklar ortaya çıkıyor.
Daha akıllı casuslar
Bu arada biz de gelişen teknolojiye yaklaşımımızı dönüştürüyoruz. CIA, bireylerden istihbarat toplamaya dönük eski tekniklerle —insan istihbaratı ya da HUMINT— yüksek teknoloji araçlarını harmanlamak için çalışıyor. Teknoloji elbette casusluğun pek çok yönünü her zamankinden daha zor hale getiriyor. Her sokakta video kameraların bulunduğu ve yüz tanıma teknolojisinin giderek yaygınlaştığı akıllı kentler çağında casusluk yapmak çok daha zor hale geldi. Sürekli gözetim, yurt dışında düşman bir ülkede çalışan ve değerli bilgiler sunmak için kendi güvenliklerini riske atan kaynaklarla görüşen bir CIA görevlisi için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Ancak bazen CIA’in aleyhine işleyen aynı teknoloji —ister teşkilatın faaliyetlerindeki kalıpları ortaya çıkarmak için büyük veri madenciliği olsun, ister bir ajanın her hareketini izleyebilen devasa kamera ağları olsun— CIA’in lehine ve başkalarının aleyhine de işleyebilir. CIA yeni teknolojileri kullanmak için rakipleriyle yarışıyor. Teşkilat, ilk teknoloji şefini atadı. Ve Amerikan inovasyonunun kayda değer bir rekabet avantajı sunduğu özel sektörle daha iyi ortaklıklar kurmaya odaklanan yeni bir görev merkezi daha kurdu.
CIA’in kurum içi bilimsel ve teknolojik kabiliyetleri halen mükemmel. Teşkilat yıllar içinde depolar dolusu casus aygıtı geliştirdi; benim favorim yusufçuk gibi görünen ve havada süzülen tasarımlı Soğuk Savaş kamerası. Yapay zekâ alanındaki devrim ve gizli olarak topladığımız bilgilerin yanı sıra açık kaynaklı bilgilerin çığ gibi büyümesi, CIA analistleri açısından tarihi yeni fırsatlar yaratıyor. Tüm bu materyalin daha hızlı ve daha verimli bir şekilde sindirilmesine yardımcı olacak yeni yapay zekâ araçları geliştiriyoruz ve böylece görevlilerin en iyi yaptıkları işe (karar mercileri açısından neyin en önemli olduğu ve ABD’nin çıkarları için neyin en önemli olduğu konusunda mantıklı yargılar ve içgörüler sağlamaya) odaklanmalarını sağlıyoruz. Yapay zekâ, insan analistlerin yerini almayacak ama şimdiden onları güçlendiriyor.
Bu yeni dönemde bir diğer öncelik de CIA’in dünya çapında sahip olduğu eşsiz istihbarat ortaklıkları ağını derineşiyor ki bu ABD’nin yalnız rakiplerinin şu anda sahip olmadığı bir değer. CIA’in ortaklarından —onların koleksiyonlarından, uzmanlıklarından, bakış açılarından ve pek çok yerde teşkilatın yapabildiğinden daha kolay faaliyet gösterme kapasitelerinden— faydalanabilmesi başarısı için kritik öneme sahip. Diplomasi bu eski ve yeni ortaklıkların yeniden canlandırılmasına bağlı olduğu gibi istihbarat da buna bağlı. İstihbarat mesleği özünde insani etkileşimlerle ilgilidir ve en yakın müttefiklerimizle bağlarımızı güçlendirmek, en azılı düşmanlarımızla iletişim kurmak ve aradaki herkesi geliştirmek için doğrudan temasın yerini hiçbir şey tutamaz. Direktör olarak görev yaptığım yaklaşık üç yıl boyunca 50’den fazla yurt dışı seyahatinde bu ilişkilerin tüm aşamalarını yaşadım.
Bazen istihbarat görevlileri açısından diplomatik temasın resmi tanıma anlamına gelebileceği durumlarda tarihi düşmanlarla uğraşmak daha uygun. Bu nedenle Başkan beni, ABD birliklerinin nihai çekilişinden hemen önce Taliban liderliğiyle temas kurmam için 2021’in ağustos ayının sonlarında Kabil’e göndermişti. Bazen CIA’in dünyanın karmaşık bölgelerindeki ilişkileri, insani ateşkes ve Gazze’deki rehinelerin serbest bırakılması için Mısır, İsrail, Katar ve Hamas ile devam eden müzakerelerde olduğu gibi pratik olanaklar sunabilir. Bazen bu tür bağlar siyasi iniş çıkışlarla dolu ilişkilerde sağduyulu bir denge sağlayabilir. Bazen de istihbarat diplomasisi çıkarların yakınlaşmasını teşvik edebilir ve ABD’li diplomatların ve karar mercilerinin çabalarını sessizce destekleyebilir.
Gölgelerde
Her gün dünyanın dört bir yanındaki istasyonlardan gelen telgrafları okurken, yabancı başkentlere seyahat ederken veya merkezdeki meslektaşlarımla konuşurken CIA görevlilerinin kabiliyet ve cesaretlerinin yanı sıra karşılaştıkları amansız zorlukları da hatırlıyorum. Zor yerlerde zor işler yapıyorlar. Özellikle 11 Eylül’den bu yana inanılmaz hızlı bir tempoda çalışıyorlar. Hakikaten de bu yeni ve ürkütücü çağda CIA’in misyonunu yerine getirebilmesi, çalışanlarımıza sahip çıkmamıza bağlı. Bu nedenle CIA, merkezdeki ve sahadaki tıbbi kaynaklarını güçlendirdi, aileler, uzaktan çalışanlar ve iki kariyerli çiftler için programlar geliştirdi ve özellikle teknoloji uzmanları için daha esnek kariyer yolları araştırdı, böylece görevliler özel sektöre geçebilir ve daha sonra teşkilata geri dönebilir.
Yeni görevliler için işe alım sürecimizi kolaylaştırdık. Artık başvurudan nihai teklife ve güvenlik iznine geçmek iki yıl öncesine göre dörtte bir oranında daha kısa sürüyor. Bu iyileştirmeler, CIA’e olan ilginin artmasına katkıda bulundu. 2023 yılında, 11 Eylül’ün hemen sonrasından bu yana herhangi bir yılda olduğundan daha fazla başvuru aldık. İşgücümüzü çeşitlendirmek için de çok çalışıyoruz. 2023’te işe alınan kadın ve azınlık görevlilerin yanı sıra teşkilatın en üst kademelerine terfi edenlerin sayısı bakımından tarihi zirvelere ulaştık.
CIA görevlileri zorunlu olarak gölgelerde, genelde gözden ve akıldan uzakta çalışırlar; aldıkları riskler ve yaptıkları fedakarlıklar nadiren iyi anlaşılır. ABD’nin kamu kurumlarına olan güvenin azaldığı bir dönemde CIA, benim ve teşkilattaki diğer herkesin anayasayı korumak için ettiğimiz yemine ve yasalar karşısındaki yükümlülüklerimize bağlı, kararlı bir şekilde apolitik bir kurum olmaya devam ediyor.
CIA görevlileri aynı zamanda bir ekip duygusuyla ve Amerikan tarihinin bu kritik anında kamu hizmetine olan derin ve ortak bağlılıkla birbirlerine bağlı. Yıllar önce seçkin bir askeri kariyere sahip olan babamdan aldığım tavsiyenin doğruluğunu biliyorlar. İş hayatımda ne yapacağımı düşünürken bana el yazısıyla bir not göndermişti: “Hiçbir şey seni ülkene onurla hizmet etmekten daha fazla gururlandıramaz.” Bu, önce Dışişleri Bakanlığı’nda ve şimdi de CIA’de olmak üzere devlette uzun ve şanslı bir kariyere başlamama yardımcı oldu. Yaptığım seçimden asla pişman olmadım. Kendileri için aynı şeyleri hisseden ve yeni bir çağın zorluklarına göğüs geren binlerce CIA görevlisiyle birlikte hizmet etmekten büyük gurur duyuyorum.
Dünya Basını
Prof. Hudson: ABD’nin Körfez’deki seksen yıllık himaye devri resmen bitti

Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın yayınında Batı Asya’daki son askeri ve siyasi gelişmeleri kapsamlı biçimde değerlendirdi. Hudson, ABD’nin Körfez’deki tahliyeleri ile İsrail’in hava sahası ihlallerinin yaklaşan seçimler öncesinde İran’a yönelik yeni bir saldırı ihtimalini kuvvetlendirdiğini belirtti.
Batı Asya genelinde askeri hareketlilik tırmanırken, bölge ülkeleri arasındaki diplomatik temaslar ve sahadaki çatışmalar yeni bir evreye işaret ediyor.
Arizona Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tarafsızlık Çalışmaları adlı yayınına katılarak Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Filistin kökenli bir tarihçi ve antropolog olan, Doğu Akdeniz ile Suriye üzerine kapsamlı araştırmalar yürüten Prof. Dr. Hudson, bölgenin fiili çatışmaların her an yeniden patlak verebileceği bir eşikte durduğunu belirtti. Bölgedeki mevcut askeri hareketliliği ele alan Hudson, “Şu dakika itibarıyla doğrudan ve yoğun bir çatışma yaşanmıyor olabilir ancak bugünkü olayları takip eden çok sayıda analist, yeniden başlayacak askeri eylemlerin eşiğinde olduğumuzu düşünüyor” dedi.
Sahadaki askeri faaliyetlerin endişe verici bir tablo çizdiğini kaydeden Hudson, farklı cephelerde eşzamanlı hareketlilik gözlendiğini aktardı. Hudson, “İsrail uçaklarının Suriye ve Irak hava sahasını ihlal ettiğini, hatta İran’a yönelik olası bir hava saldırısının parçası olarak gerekli görülen havada yakıt ikmali adımlarını attığını gördük; gerçi bu uçaklar daha sonra geri dönerek operasyonu tamamlamadı. Aynı zamanda son saatlerde, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz araçlarına dönük saldırıların çıkış noktalarından biri sayılabilecek, yoğun Beluç nüfusunun yaşadığı İran’ın kıyı kenti Sirik’e yönelik bir saldırı haberi aldık” değerlendirmesini yaptı.
Yemen ve Suudi Arabistan hattındaki gerilimin sürdüğünü belirten Hudson, Ensarullah hareketinin Suudi Arabistan’daki sivil hedeflere yöneldiğini ve son saatlerde Dammam’daki bir sivil havalimanına saldırı gerçekleştirildiğini ifade etti. Bölgenin bütününe bakıldığında Filistin’deki insani krizin derinleştiğine dikkat çeken tarihçi, Gazze Şeridi’nde ticari ve tarımsal ürünlerin raflara ulaşmasını engelleyen kuşatma taktiklerinin yeniden devreye sokulduğunu aktardı.
Gazze’de yaşanan son açlık safhasından sonra kısmi bir rahatlama sağlansa da sınırların gıda ve diğer temel insani mallara kapatılmasının bölge halkında büyük bir endişe yarattığını vurgulayan Hudson, bu durumun çarşı ve pazarlara doğrudan yansıdığını ifade etti. Hudson, aynı süreçte güney Lübnan ve Batı Şeria’daki saldırıların hız kazandığını, son saatlerde aralarında gazetecilerin de yer aldığı çok sayıda sivil unsurun hedef alındığını söyledi.
“Hem Netanyahu hem de Trump seçimleri kaybederlerse yalnızca makamlarını değil özgürlüklerini de yitirebilir”
Bölgedeki askeri tırmanışın siyasi takvimle doğrudan kesiştiğini vurgulayan Prof. Dr. Leila Hudson, hem İsrail’de hem de ABD’de yaklaşan seçimlerin karar vericiler üzerindeki baskıyı artırdığını belirtti. Lottaz’ın ABD’deki Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki dış politika sürekliliğine dair sorusunu yanıtlayan Hudson, meseleye yalnızca kurumsal gelenekler zaviyesinden bakmanın eksik kalacağını kaydetti.
Seçim süreçlerinde bireysel aktörlerin kendi kaderlerini kurtarma telaşına kapılabileceğini ifade eden Hudson, “Kuşbakışı veya son derece soyut bir düzlemden baktığınızda politikaların değişmeyeceği tespiti doğru gelebilir. Ancak karşınızda yalnızca kendi siyasi sistemlerindeki politikaların devamlılığını düşünen değil, kendi şahsi ikballerini gözeten Netanyahu ve Trump gibi gerçek aktörler ile onların yakın çevreleri var” diye konuştu.
Liderlerin şahsi gelecek kaygılarının bölgesel hesapları karmaşıklaştırdığını söyleyen Hudson, “Yaklaşan seçimlerde bir yenilgiye uğramaları halinde her iki aktörün de kaybedeceği çok şey bulunuyor. Yalnızca siyasi makamlarını değil, belki de özgürlüklerini ve bölgesel ile küresel meseleleri sevk ve idare ettikleri konumlarını kaybetme ihtimaliyle karşı karşıyalar. Bu vaziyet, bahsi geçen siyasi aktörleri çok daha öngörülemez kılıyor” dedi.
Siyaset bilimindeki klasik kavramlara atıfta bulunan Hudson, “Tel Aviv veya Washington’daki yerleşik siyasi kültürde hiçbir şeyin değişmeyeceği yönündeki o soyut bakış açısına karşın, Reagan dönemine kadar uzanan ‘ekim sürprizi’ klişesine kapımız hâlâ açık. ABD seçimlerinden önceki son haftalarda ve hemen öncesine denk gelen İsrail seçimleriyle birleştiğinde, son derece sorumsuz, gerilimi tırmandırıcı ve başka şartlar altında öngörülebilir olan durağan bir yapıda belirli etkileri tetiklemek üzere tasarlanmış tertipler görebilirsiniz” uyarısında bulundu.
Askeri uzmanların gün boyu sahadaki gelişmeleri tartıştığını hatırlatan Hudson, İsrail’in Suriye hava sahası üzerindeki manevralarının ve blöflerinin, yaklaşan sandık süreci öncesinde İran’a yönelik bir saldırı işareti taşıyabileceğini dile getirdi. Böyle bir askeri hamlenin, ABD yönetimini seçim öncesinde veya ara seçimlerin hemen ardından İran’a karşı saldırıya dahil etmeyi hedefleyebileceğini sözlerine ekledi.
Bölgeden gelen bir diğer önemli işaretin diplomatik tahliyeler olduğunu bildiren Hudson, “Şu anda gördüğümüz çok önemli bir başka gelişme daha var, o da ABD’nin Körfez ülkelerindeki diplomatik personelini tahliye etmesi kararıdır. Bu emir son birkaç saat içinde geldi. Aileleri bölgeden çıkardıklarında ve kalan Körfez üslerindeki hava unsurlarının bir kısmını tahliye ettiklerinde, bu durum çok daha sıcak ve doğrudan bir askeri harekatın yolda olduğuna işaret sayılabilir” dedi.
“İranlılar tüm dünyaya son derece stratejik, rasyonel, doğrudan ve ölçülü olduklarını gösterdi”
Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Tahran yönetiminin geçmişteki çatışmalarda sergilediği tutuma ve doğrudan çatışmadan kaçınma eğilimine ilişkin sorusunu yanıtlayan Hudson, İran’ın askeri ve kurumsal yapısının dışarıdan görünenin aksine yüksek bir disipline dayandığını belirtti. Tahran’ın stratejik reflekslerini değerlendiren Hudson, “Bu talihsiz ve son derece tehlikeli gelişmeleri izleyen bütün ciddi gözlemciler, İran’ın son derece stratejik, taktiksel ve büyük bir stratejik dönüşümde asla ilk hamleyi yapan taraf olmamayı içeren teşkilatlanma ve disiplininden önemli dersler çıkardı” ifadelerini kullandı.
Bu yaklaşımın olası bir saldırıya karşı sessiz kalınacağı anlamına gelmediğini kaydeden Hudson, “Bu ölçülü tutum, bundan sonraki süreçte çok ciddi ve kitlesel bir yanıt verilmeyeceği anlamına gelmiyor. Hatta bazı uzmanlar, gelişen bir ABD veya İsrail saldırısı bağlamında Tahran’ın önleyici bir saldırı gerçekleştirmesinin dahi ihtimal dışı olmadığını söylüyor” dedi.
Hudson, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü: “İranlılar eylemlerinin sırası ve zamanlaması bakımından öngörülebilir, stratejik, rasyonel, doğrudan ve ölçülü olduklarını bütün dünyaya fiilen gösterdi. Bölgedeki diğer aktörlerin de aynı stratejik disiplini korumaya çalıştığını düşünüyorum. ABD ve İsrail tarafında aktörlerin tamamen öngörülemez olduğu, yaklaşan seçimlerin çözüp çözemeyeceği belirsiz olan parçalanmış siyasi sistemlerin içinde yer aldığı böylesine istikrarsız bir ortamda, bölgesel güçler erken bir askeri angajmana girmemeye gayret ediyor.”
Washington’daki karar alma mekanizmasındaki çözülmelere işaret eden Hudson, dönemin yönetim kadrosundaki zafiyetlerin altını çizdi. Hudson, “Başkomutan sıfatını taşıyan bir başkanın etrafında, tamamen yozlaşmış dalkavuklardan oluşan bir güruh yer alıyor; aynı zamanda kendi hükümetinin sonuyla karşı karşıya kalan çaresiz Netanyahu tarafından yönlendirilme ihtimali bulunuyor” eleştirisini getirdi.
Bu süreçte Moskova hattındaki diplomasinin de canlandığını belirten Hudson, Rusya ve Ukrayna geriliminin son günlerdeki seyrine bağlı olarak baş döndürücü bir diplomasi trafiği yaşandığını söyledi. Donald Trump’ın yakın çevresinde yer alan emlak yatırımcısı Steven Witkoff’un Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geldiğini, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un ise Tahran’da İran Cumhurbaşkanı ile temaslarda bulunduğunu aktardı.
Trump’ın danışman kadrosu içinde farklı bir kanadı temsil eden Tom Barrack’ın temaslarına da değinen Hudson, “Tom Barrack, Katar ve Suriye hattında temaslar yürüten, farklı bir anlayışı temsil eden bir isim. Kendisi Lübnan kökenli, fazlasıyla Amerikalılaşmış bir milyarder. Kendisinin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı nostaljik bir sempatisi olduğu aktarılıyor ve Witkoff ile Kushner tarafından yürütülen çizgiye kıyasla biraz daha incelikli bir diplomasiyi temsil ediyor. Mevcut dönem, yönetimin farklı parçalarının birbiriyle yarışan gündemlerini açığa vurabilir” dedi.
“Yemen’deki terlikli askerlerin hafif donanımı geniş bir yerel direniş kapasitesini yansıtıyor”
Savaşın askeri örgütlenme biçimlerine odaklanan Prof. Dr. Leila Hudson, ABD ile müttefiklerinin merkezi ve son derece maliyetli komuta yapılarıyla bölgedeki asimetrik güçlerin esnek modellerini karşılaştırdı. İsrail’in hedef gözeterek üst düzey komuta kademesini ortadan kaldırma taktiğine değinen Hudson, bu yöntemin tabandaki askeri işleyişi durduramadığını savundu.
İran’ın savaşa hazırlık safhasında karar alma yetkilerini yerel birimlere dağıttığını ifade eden Hudson, “Savaşın ilk günlerinde ve sonrasında gördüğümüz o acımasız lider kadrosunu yok etme stratejisinin ardından, İran’daki yönetim yapılarının nasıl evrildiğini anlamaya çalışıyoruz. İran, karar alma gücünü farklı kurumlara, ordunun çeşitli kollarına ve vilayetlere dağıtarak yetkiyi yerel düzeye devretti” açıklamasında bulundu.
Sosyal medyada yayılan spekülasyonlara da değinen Hudson, “Sosyal medyada, yaklaşan seçimler öncesinde İran’a bir saldırı yapılabileceği beklentisiyle ‘ölü el’ adı verilen stratejinin yürürlüğe girdiğine dair bazı iddialar gördüm. Sovyetler Birliği ve Rusya kökenli bu doktrin, tepe kademedeki kayıplara karşı karar alma mekanizmasının doğrudan en alt operasyonel birimlere bırakılmasını öngörür. Bu paylaşımların gerçeği yansıtmadığını veya asılsız olduğunu düşünsem de bölgedeki gerilimin boyutunu göstermesi açısından çarpıcıdır” dedi.
Benzer bir yapının Yemen’deki Ensarullah hareketinde de gözlemlendiğini ifade eden Hudson, askeri piramidin basıklaştırılmasının çatışma dinamiğini kökten değiştirdiğini söyledi. Hudson, “Yemen’deki askeri manzaraya baktığınızda pikap sürüleri, hafif piyade silahları, ucuz insansız hava araçları ve füzeler görüyorsunuz. Amerikan standartlarına göre son derece yetersiz teçhizata sahip yerel güçlerin geniş tecrübesi ve kabiliyeti dikkat çekiyor. Hiçbir pahalı kişisel donanıma sahip olmayan Ensarullah’ın terlikli askerleri, geniş bir direniş ve taarruz kapasitesini temsil ediyor” dedi.
Maliyet farklarının küresel güçler aleyhine işlediğini belirten Hudson, “ABD’nin ve küresel aktörlerin yatırım yaptığı aşırı pahalı, üretimi yavaş ve sınırlı askeri kapasitenin tam zıddı bir durumla karşı karşıyayız. Değeri 20 bin ila 50 bin dolar olan insansız hava araçlarını düşürmek için her geçen gün azalan milyonlarca dolarlık önleme füzelerini harcamak zorunda kaldığınızda ve karşınızda araziyi çok iyi bilen sınırsız bir insan kaynağı yer aldığında, askeri uzmanlığı parayla satın alamazsınız” şeklinde konuştu.
Hudson, ABD Savunma Bakanlığı yönetiminin liyakatten uzaklaştığını belirterek, “Deneyimli askeri kadroların dışlanarak yerlerine itaatkar personelin getirilmesi, Amerikan ordusunun gücüne telafisi güç zararlar veriyor” eleştirisini yöneltti.
“Tom Barrack Körfez’de seksen yıllık petrol karşılığı güvenlik çağının kapandığını duyurdu”
Yemen’deki çatışma alanında Ensarullah güçlerinin teslim olan savaşçılara af tanımasını ve Aden limanına doğru ilerlemesini değerlendiren Hudson, gerilla savaşının doğasının süper güçlerin ağır ve hantal askeri yapısıyla bastırılamayacağını belirtti. Vekalet savaşlarının ve paralı askerlerin sahada uzun süre varlık gösteremeyeceğini dile getiren Hudson, genel güvenlik şemsiyesinin artık çöktüğünü ifade etti.
ABD’nin bölgedeki himaye döneminin sona erdiğini kaydeden Hudson, “Tom Barrack geçtiğimiz günlerde Katar’da çok çarpıcı bir açıklamada bulundu ve ABD’nin artık Ortadoğu’daki nüfuz alanını bu stratejik felakete yol açan savaş öncesindeki güvenlik şemsiyesiyle koruyamayacağını açıkça söyledi. Barrack, seksen yıllık Amerikan petrol karşılığı güvenlik himayesi çağının resmen kapandığını ilan etti” dedi.
Bu açıklamanın Körfez başkentlerinde derin sarsıntılar yarattığını bildiren Hudson, “Bu ilan, Suud Hanedanı’nda, Suudi Arabistan’da ve diğer Körfez emirliklerinde güçlü yankılar uyandırdı. Batı Asya’daki yerel aktörler sahadaki dengeleri dışarıdan bakan analistlerden çok daha net seziyor. Savaş alanında rasyonel davranan, stratejik zekaya sahip ve kademeli kazanımlar elde eden kazananların safında yer almak istiyorlar” değerlendirmesini yaptı.
Bölge ülkelerinin güvenebilecekleri ortaklar aradığını ifade eden Hudson, “Kültüre ve sahaya daha yakın, yerel himaye ve ittifak ilişkileri kurabilen unsurlara yöneliyorlar. ABD’nin seksen yıllık hegemonyasını arkasında potansiyel bir kaos bırakarak geri çekmesiyle birlikte oyunun kuralı artık tamamen değişti” dedi.
Körfez ülkeleri ile İran arasındaki yakınlaşma emarelerine değinen Hudson, ABD’nin bölgeden çekildiği bir tabloda komşuluk gerçeğinin belirleyici olacağını söyledi. Tarihçi, “Körfez ülkeleri her zaman İran’ın hemen yanı başında kalacak. İster gerçek bir yakınlık olsun ister coğrafi zorunluluk, oyunun adı artık geri çekilen güvenilmez bir süper güce tamamen bağımlı kalmamak ve ittifakları çeşitlendirmektir” tespitinde bulundu.
Neomuhafazakar çevrelerin ve İsrail’in Sünni-Şii kutuplaşmasını körüklemek istediğini aktaran Hudson, bölgenin ihtiyacının sükunet olduğunu kaydetti. Hudson, “İsrail ve neomuhafazakarlar kavraması kolay olan mezhep ayrılığını öne çıkarmayı amaçlıyor. Oysa Katar ile İran arasında veya Suriye ile Tahran arasında sahne arkasında yürütülecek sessiz ekonomik ve diplomatik ortaklıklar, gösterişten uzak ama bölgenin yeni güvenlik mimarisi için hayati önemdedir” görüşünü dile getirdi.
“Tahran’daki kitlesel cenaze töreni coğrafya ve ortak İslam mirasının gerektirdiği bir diplomasiydi”
İran’da yaşanan lider kayıplarının ardından düzenlenen kitlesel törenlerin sembolik ve siyasi anlamına dikkat çeken Prof. Dr. Leila Hudson, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın sorusu üzerine Şii kültüründeki matem ve adalet arayışının diplomasiye nasıl yansıdığını anlattı.
Şii geleneğinde haksızlığa karşı direniş ve şehadet algısının köklü bir geçmişe dayandığını belirten Hudson, “Tahran’daki o muazzam cenaze töreni son derece sembolik ve derin anlamlar taşıyordu. Şii kültüründe adaletsiz bir saldırının kurbanları için tutulan toplumsal yas ve şehadet anlayışı oldukça gelişmiştir. Minab’daki ilkokulun vurulması ve lider kadroya yönelik suikastlar, İran halkında derin bir manevi acı ve adalet hissi uyandırdı” dedi.
Tahran yönetiminin bu atmosferi bölgesel bir diplomatik kabul platformuna dönüştürdüğünü vurgulayan Hudson, “İran liderliği geniş katılımlı bölgesel bir cenaze kabulü organize etti. Bölge ülkeleri, ilişkilerinin yakınlık derecesine göre farklı düzeylerde heyetler gönderdi. Taziye için yaklaşan çoğunluğu Müslüman her ülke temsilcisine, o ülkeyle olan ilişkiyi niteleyen özel Kuran ayetleri eşlik etti. Kimi ayetler gerçek ittifakları överken, kimileri ikiyüzlülüğe dair örtülü mesajlar veriyordu” bilgisini paylaştı.
Törenin son derece incelikli bir siyasi mesaj barındırdığını kaydeden Hudson, “Muazzam şekilde kurgulanmış, örtülü ve derin anlamlara sahip bir ritüel izledik. Coğrafyanın ve müşterek İslami mirasın, şu ya da bu düzeyde ilişki kurmayı zorunlu kıldığını gösterdi. Bu ilişkiler büyük askeri ortaklıklar şeklinde olmak zorunda değil; sahne arkasında filizlenen çok katmanlı temaslar şeklinde ilerliyor” dedi.
Suriye’deki yeni yönetimin de benzer bir denge arayışında olduğunu belirten Hudson, Şam’daki Ahmet eş-Şara yönetiminin karşı karşıya olduğu zorluklara değindi. Esad yönetiminin çöküşünün üzerinden yaklaşık iki yıl geçtiğini hatırlatan Hudson, ülkede büyük bir yoksulluk yaşandığını, beklenen yabancı yatırımların gelmediğini ve akaryakıt fiyatları ile tedarik sorunlarının toplumsal gerilimi artırdığını bildirdi.
Suriye yönetiminin bölgesel çatışmalara dahil olmaktan kaçındığını söyleyen Hudson, “Ahmet eş-Şara güçlerinin Hizbullah’a karşı yönlendirilmesi veya Suudi Arabistan’a Ensarullah ile savaşması için askeri destek göndermesi yönünde teoriler üretilmişti. Neyse ki Suriye ordusunun tükenmişliği ve mali yetersizliklerin yanı sıra stratejik bir basiretle bu maceralara girişilmedi. Şam yönetimi, İran ile olan iletişim kanallarını gelecekteki stratejik ekonomik ortaklıklar için açık tutmayı sürdürüyor” değerlendirmesini yaptı.
Irak ve Afganistan sınırlarında da hareketlilik yaşandığını belirten Hudson, son saatlerde her iki ülkenin de İran sınırlarını kapattığına dair haberlerin geldiğini hatırlatarak, bu adımların bölgesel tansiyonu yükselttiğini ve dış müdahalelerin yerel dengeleri sarsabileceğini ifade etti.
“Netanyahu’nun çizdiği mavi altıgen haritası Amerikan üsler zincirini taklit eden bir zihniyettir”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun kamuoyuna sunduğu renkli Ortadoğu haritasını eleştiren Prof. Dr. Leila Hudson, bu tasarımın işgal ve nüfuz hedeflerini yansıttığını dile getirdi.
Haritanın ayrıntılarını aktaran Hudson, “Netanyahu’nun panik ve suçluluk psikolojisi içinde sunduğu haritada maviye boyanan alanlar, İsrail eksenli bir altıgeni temsil ediyor. Bu alanlar Birleşik Arap Emirlikleri’ni, Yemen’in güneyindeki ayrılıkçı bölgeyi, Somaliland’i, Etiyopya ve Eritre’yi, Libya’daki BAE yanlısı güçleri ve Sudan’da katliamlar yapan Hızlı Destek Kuvvetleri’ni kapsıyor. Netanyahu bu küçük, zengin ve askeri olarak donatılmış cepleri ‘küçük Isparta’ mantığıyla bir araya getirmeye çalışıyor” dedi.
Bu yaklaşımın çekilmekte olan Amerikan askeri modeline benzediğini vurgulayan Hudson, “Geniş bir toprak hakimiyeti kurmak yerine, büyük sermaye akışlarıyla beslenen küçük, kontrol edilebilir ve ileri derecede askerileştirilmiş alanlardan oluşan bir takımada zihniyeti bu. ABD’nin bugün tahliye edilmekte olan binlerce üssünün oluşturduğu sistemin bir kopyasıdır ve nihayetinde ‘Büyük İsrail’ projesinin zeminini oluşturmayı hedeflemektedir” diye konuştu.
Netanyahu’nun haritasındaki yeşil alanların ise Pakistan’dan Türkiye’ye, Suudi Arabistan’dan Mısır’a uzanan “Sünni elması” olarak tanımlandığını aktaran Hudson, bu kurgunun mezhep çatışmalarını yeniden alevlendirmeyi amaçladığını söyledi.
İsrail’in sadece Gazze’de değil, işgal altındaki Batı Şeria, güney Lübnan ve Suriye’de de sistematik bir yıkım yürüttüğünü belirten Hudson, “Güney Lübnan’da annemin babasının doğduğu köy de dahil olmak üzere yerleşim yerlerini haritadan siliyorlar. Batı Şeria’da tarım alanlarını, zeytinlikleri ve doğayı katlediyorlar. Gerçeklerin duyulmasını engellemek için Batılı gazetecileri hedef alıyorlar” ifadelerini kullandı.
İsrail’in Suriye sınırında yüksek teknolojiye dayalı yeni bir işgal düzeni kurmaya çalıştığını dile getiren Hudson, “Suriye’nin güneyinde sensörler, gözetleme sistemleri, robotlar ve insansız hava araçlarıyla donatılmış yüksek teknolojili bir ‘akıllı sınır’ inşa etmeyi planlıyorlar. Eski beton duvarların ötesinde, gelişmiş teknolojileri sahada kalıcı hale getirmeye çalışıyorlar” dedi.
Bölgenin geleceğinin aktörlerin sergileyeceği sağduyuya bağlı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Leila Hudson, “Amerikan imparatorluğunun bölgeden düzenli bir şekilde çekilmesini sağlayacak en istikrarlı şart, Batı Asya, Kuzey Afrika ve Doğu Afrika’daki mümkün olduğunca çok aktörün stratejik disiplin göstermesidir. İsrailliler ve Amerikalılar gerilimi tırmandırma yolunu seçebilir; ancak diğer tüm bölgesel güçlerin itidal içinde kalarak Tahran’ın vereceği yanıtı beklemesi ve mezhep tuzaklarına düşmemesi hayati önem taşıyor” sözleriyle konuşmasını tamamladı.
Dünya Basını
Amerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar

Ekonomist Richard Wolff, akademisyen Cornel West ve siyaset bilimci Norman Finkelstein, katıldıkları ortak yayında Amerikan imparatorluğunun gerilemesini ve solun yapısal krizini değerlendirdi. Düşünürler, refah modelinin çöküşünden üniversitelerdeki sansüre ve Gazze soykırımına kadar uzanan başlıklarda toplumun içine sürüklendiği kurumsal inkâr ortamını eleştirdi.
ABD’li yayıncı Robinson Erhardt’ın YouTube şovunda bir araya gelen üç kıdemli düşünür, Amerikan siyasetindeki yapısal tıkanmayı, sol hareketin krizini ve ülkenin içine sürüklendiği derin inkâr ortamını ele aldı.
Yayına Massachusetts Amherst Üniversitesi Emekli Ekonomi Profesörü ve İşyerinde Demokrasi adlı sivil girişimin kurucusu Richard Wolff, Union İlahiyat Fakültesi Dietrich Bonhoeffer Kürsüsü Başkanı Cornel West ve Princeton Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunu yazar Norman Finkelstein katıldı.
Toplantıda Amerikan imparatorluğunun gerileme süreci, işçi sınıfının dağılması, New York yerel siyasetindeki uzlaşmalar, aşırı sağın yükselişi ve üniversitelerdeki akademik baskılar ayrıntılı bir biçimde irdelendi. Katılımcılar, toplumun geniş kesimlerinin gerçeklerden kopmasına yol açan kurumsal mekanizmaları ve örgütlü halk gücünün yokluğunda siyasetçilerin hesap vermekten nasıl kaçındığını tartıştı.
“Hiçbir bireyin tek başına kurumsal bir etki yaratması mümkün değildir”
Program yöneticisi Robinson’ın seçimleri kazanan herhangi bir liderin ülkeyi gerçekten değiştirip değiştiremeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan akademisyen Cornel West, sistemin sınırlarına dikkat çekti. West, bireysel zaferlerin tek başına yapısal dönüşüm yaratamayacağını vurguladı.
West, “Yozlaşmanın, bürokratik ataletin ve Amerikan imparatorluğunun hem iç hem dış politikadaki kaldıraçlarını ellerinde tutan tekeller ile oligarşilerin ulaştığı seviye nedeniyle, zamana yayılan güçlü toplumsal hareketlere sahip olmak zorundasınız. Bu durum mücadeleyi bırakacağımız anlamına gelmez; yalnızca karşımızda ne olduğunu dürüstçe kavramamız gerektiğini gösterir” sözlerini kullandı.
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecini hatırlatan West, Amerikan imparatorluğu akıl almaz bir çürüme ve çöküş yaşarken ülkenin en köklü direniş geleneklerini canlı tutmaya çalıştıklarını belirtti. West, emperyalizme, kapitalizme ve beyaz üstünlükçülüğe karşı sahada somut birliktelikler kuran Paul Robeson, William Edward Burghardt Du Bois ve Harry Magdoff gibi figürlerin temsil ettiği ahlaki mirasa işaret etti.
“Ortada çalışan insanlar var ancak artık bir işçi sınıfı kalmadı”
Sözü devralan Norman Finkelstein, günümüz toplumunda radikal bir dönüşümü tetikleyecek nesnel bir siyasi gücün mevcut olmadığını dile getirdi. Karl Marx’ın kapitalizmin üretim birimlerini merkezileştirerek kitleleri kaynaştıracağı yönündeki öngörüsünü hatırlatan Finkelstein, bu yapının tamamen tasfiye edildiğini aktardı.
Finkelstein, “Marx kapitalizmin devasa üretim birimleri yaratacağını, kitleleri sosyalleştirip derin dayanışma bağları kuracağını ve sistemin merkezindeki bu gücün örgütlendiğinde çarkları durdurabileceğini söyledi. Fakat bu zemin artık yok; evet çalışan insanlar var ama klasik anlamda bir işçi sınıfı kalmadı çünkü herkes bütünüyle atomize edilmiş vaziyette” ifadelerini kullandı.
İnsanların parça başı ve güvencesiz işlere mahkûm edildiğini belirten Finkelstein, bu çalışma modelinde dayanışma duygusunun yeşeremeyeceğini söyledi. Finkelstein, “İnsanlar iş arkadaşlarını neredeyse hiç tanımıyor ve artık ekonominin merkezinde yer almıyorlar; en büyük dağıtım ağında bütün işçiler greve gitse bile alışveriş hemen geleneksel mağazalara kayar ve sistem işlemeyi sürdürür” diye ekledi.

“Seçmenlerinize yaptıklarınız için bir açıklama borçlu değil misiniz?”
Kurumsal yapıların ve sendikal tabanın gerilemesinin siyasetçiler üzerindeki denetimi bütünüyle ortadan kaldırdığına değinen Finkelstein, eleştirilerini New York Eyalet Meclisi Üyesi Zohran Mamdani üzerinden somutlaştırdı. Mamdani’nin belediye başkanlığı hedefine giden yolda temel ilkelerinden vazgeçtiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Mamdani göreve geldiğinde New York’un en zengin ailelerinden birine mensup olan Jessica Tisch’i emniyet müdürü olarak tutacağını söylüyor. Ardından Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesinin finanse ettiği Hakeem Jeffries’e destek vereceğini ilan ediyor ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna geldiğinde düzenlenen protestoya katılmayacağını belirtiyor” dedi.
Siyasetçinin bu kararları alırken halka tek bir tatmin edici gerekçe sunmadığını aktaran Finkelstein, sert tepki gösterdi. Finkelstein, “Senin için kapı kapı dolaşan doksan bin insan vardı; onlara yaptıkların için bir açıklama borçlu değil misin, neden on dördüncü Louis gibi davranıyorsun?” sözleriyle tepkisini paylaştı.
Mamdani’nin Netanyahu’yu New York’a geldiğinde tutuklayacağını vadedip ardından yasal olarak bunu yapamayacağını söylediğini hatırlatan Finkelstein, protestolara da katılmamasını eleştirdi. Finkelstein, geçmişte Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığı rejimine karşı konsolosluk önünde yapılan eylemlerde belediye başkanlarının ve milletvekillerinin bizzat gözaltına alındığını hatırlattı.
Finkelstein, bir yöneticinin profesyonel hayatı dışında bir yurttaş olarak eylemlere katılabileceğini belirterek, “Seçmen tabanının kurumsal bir gücü olmadığı için hesap sorulamıyor; onu seçen insanlar sendikalarda örgütlü değil ve ‘Bir dakika dostum, senin seçim vaadin bu değildi’ diyemiyorlar” şeklinde konuştu.
“Karşımdaki inkâr dalgasının ulaştığı devasa boyut beni afallatıyor”
Ekonomist Richard Wolff, Finkelstein’ın tespitlerine katılarak Amerikan toplumunun her kademesine sinmiş olan inkâr psikolojisini değerlendirdi. Bir psikoterapistle evli olduğunu ve inkâr mekanizmasını gündelik hayatta yakından gözlemlediğini aktaran Wolff, rahatlatıcı hayallerin hakikatlerin üzerini örttüğünü söyledi.
Wolff, “Etrafımda gördüğüm inkâr seviyesi beni dehşete düşürüyor; insanlar rahatlatıcı mecazlara odaklanarak kendi uyuşukluklarında kalmayı seçiyorlar. Cornell Üniversitesinde bir öğrenci yurdunda genç bir kadının başına gelen korkunç olayları ve üniversitenin bunu gizlemek için nasıl bir inkâr kozası ördüğünü okuduğumda bunun hiç de istisnai olmadığını bir kez daha gördüm” dedi.
Görev yaptığı altı üniversitede ve büyük hastanelerde benzer skandalların kurum itibarını korumak adına örtbas edildiğini aktaran Wolff, aynı mantığın dış politikada da devrede olduğunu belirtti. Wolff, Birleşik Devletler ve İsrail’in düzenli olarak İran’ı hedef almasına rağmen basında daima karşı tarafın saldırgan olarak resmedildiğini dile getirdi.
Aynı çarpıtmanın Ukrayna savaşında da yaşandığına işaret eden Wolff, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünün yirmi yıl boyunca Rusya sınırına doğru genişlemesinin görmezden gelindiğini aktardı. Wolff, ana akım medyanın bu kuşatmayı hesaba katmadan saldırıları sebepsiz gibi sunmasının arkasındaki psikolojik körlüğü sorguladı.
“Amerika küresel sömürgecilik mirasını devraldığı gerçeğini gizledi”
Finkelstein’ın 1960’lı yıllarda halkın yüzde sekseninin refah içinde yaşadığı düzenin bugün tükenip tükenmediği sorusunu yanıtlayan Richard Wolff, meselenin köklerinin sömürgecilik tarihine uzandığını belirtti. Avrupa’nın üç asır boyunca dünyayı yağmaladığını ve bunun 1884 Berlin Konferansı ile zirveye ulaştığını hatırlattı.
Wolff, “Kapitalizm küresel bir pazar yarattı ancak bu süreç Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’da muazzam bir zenginlik biriktirirken dünyanın geri kalanının kaynaklarını kuruttu. Sömürgeci güçler arasındaki bu büyüme yarışı nihayetinde insanlık tarihinin en yıkıcı iki dünya savaşıyla kendi kendini yok etti” ifadelerini kullandı.
Birleşik Devletler’in coğrafi konumu ve yıkımdan uzak kalması sayesinde bu savaşlardan kazançlı çıkan tek güç olduğuna değinen Wolff, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği yirmi yedi milyon yurttaşını kaybederken Amerikan kaybının dört yüz bin civarında kaldığına işaret etti. Wolff, bu tarihsel farkın ekonomik sonuçlarını açıkladı.
Wolff, “aBD bombalanmadığı ve sömürgelerini kaybetmediği için Avrupalıların boşalttığı bütün sömürge alanlarını devraldı. İngilizler Hindistan’dan, Fransızlar Afrika’dan çekildiğinde yerlerine Amerikan ordusu ve şirketleri girdi; ardından ‘Biz sömürgeci değiliz, demokrasi taşıyoruz’ diyerek bu mirası inkâr ettiler” dedi.
Avrupa’nın artık kıtaya yönelen küresel tepkiler karşısında önemsizleştiğini ve adeta turistik bir alana dönüştüğünü kaydeden Wolff, Almanya’da Friedrich Merz ve Fransa’da Emmanuel Macron gibi liderlerin meşruiyet kaybı yaşadığını vurguladı.
“Sistem artık nüfusun yüzde sekseninin aleyhine işleyecek biçimde çöktü”
Finkelstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan ekonomik denklemde toplumun yüzde sekseninin kazandığı, yüzde yirmisinin ise sistemin dışında kaldığı günlerin tersine döndüğünü ifade etti. Bugün ise tablonun tamamen tersine döndüğünü ve sistemin yalnızca yüzde yirmilik bir azınlığa hizmet ettiğini dile getirdi.
Finkelstein, “Bugün Amerika’da sistem nüfusun yüzde sekseni için iflas etmiş durumda; en iyi örgütlenmiş radikal hareket bile iktidara gelse mevcut yapının sınırları içinde bu dengenin yeniden halkın lehine çevrilmesi mümkün mü, yoksa sistem tüm potansiyelini tüketmiş mi bulunuyor?” sorusunu yöneltti.
Wolff bu tespiti onaylayarak, Amerikan imparatorluğunun tıpkı bitmiş bir evliliği kabullenemeyen çiftler gibi derin bir inkâr içinde bocaladığını söyledi. Sağcı seçmenlerin “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganına sarılmasının da aslında ülkenin artık harika olmadığının üstü kapalı bir itirafı olduğunu vurguladı.
Wolff, “Yetmiş yıllık antikomünist propagandanın ardından Amerikan işçi sınıfı sağa yöneldi çünkü Donald Trump her şeyi sihirli bir biçimde geri getireceğini vadetti. Fabrikaların geri döneceğini söyledi ancak hiçbir şey geri gelmedi; sağın bu vaatleri yerine getiremediği anlaşıldığında halk tıpkı 1930’larda olduğu gibi yeniden sola yönelecektir” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise bu iyimser yaklaşıma karşı çıkarak sendikalı işçi oranının yüzde sekize kadar gerilediğini ve üretim merkezlerinin tasfiye edildiği bir yapıda klasik manada bir işçi sınıfının kalmadığını tekrarladı. Bernie Sanders’ın servetin ve gücün bir avuç azınlığın elinde toplandığı yönündeki tespitinin doğruluğunu hatırlatarak, bu güce meydan okuyacak örgütlü bir odağın eksikliğini vurguladı.
“Bu koşullar altında ortaya yalnızca sol bir popülizm çıkabiliyor”
Tartışmaya dahil olan Cornel West, güçlü bir sınıf bilincinin ve örgütlenmesinin bulunmadığı Amerikan imparatorluğunda varılabilecek en ileri noktanın sol popülizm olduğunu aktardı. West, Birleşik Devletler’de sermayenin işçi sınıfı hareketlerini tarih boyunca acımasızca ezdiğine işaret etti.
West, “Lenin Amerika’yı sermaye diktatörlüğü olarak tanımlarken işçilerin 1935 yılına kadar toplu sözleşme hakkına dahi sahip olamadığını kastediyordu; Arjantin bu hakka Birleşik Devletler’den tam yüz yıl önce, 1836’da kavuşmuştu. Amerika’da özel şirketler eyalet ordularından daha büyük özel dedektif orduları besliyordu; böylesi bir baskı altında sınıf bilinci nasıl kök salabilir?” diye sordu.
Sınıf bilincinin bastırıldığı bu atmosferde ortaya çıkan sol popülizmin ırkçılık ve sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmekte zorlandığını belirten West, yerli halkların yok sayıldığını ve köleleştirilen siyah işçilerin geleneksel ücretli emek kalıplarına sığdırılamadığını aktardı. Bernie Sanders’ın kampanyalarında da bu sınırlarla karşılaştıklarını dile getirdi.
West, “Bernie ile yüzlerce miting yaptık ancak siyah toplumun tarihsel deneyimine ve maruz kaldığı beyaz üstünlükçü mirasa tam anlamıyla hitap edemedik. Siyah özgürlük mücadelesinden gelen pek çok insan neoliberal Demokrat Parti tarafından esir alınmıştı ve onların gözünde bizler organik bağı olmayan yabancılar gibi kaldık” ifadelerini kullandı.
Demokratik Sosyalistlerin tabanının da sanayi işçilerinden ziyade soylulaştırma mağduru eğitimli orta sınıflara kaydığını kaydeden West, bu dönüşümün hareketin dinamiklerini değiştirdiğini açıkladı.
“Sıradan insanların tükenen umutları beni tarifsiz bir öfkeye boğuyor”
Genç kuşakların her siyasi atılımın ardından uğradığı hayal kırıklığına değinen Norman Finkelstein, Mamdani’nin sergilediği uzlaşmacı tavrın kitlelerde yarattığı duygusal yıkımı anlattı. Finkelstein, Bernie Sanders’ın 2016 ve 2020 hezimetlerinin ardından gençlerin yeniden harekete geçtiğini ancak hızla moralsizliğe itildiğini aktardı.
Finkelstein, “Mamdani ne yapıyor; gençlerin umutlarını örgütledi, insanlar sokaklara döküldü ama sen gidip yıllardır kafamıza cop indiren polis teşkilatının müdürünü yerinde tutuyorsun. Netanyahu’yu tutuklayacağını söyledikten sonra New York sokaklarındaki kitlesel gösteriye bile gitmiyorsun; bir insan kaç kez hayal kırıklığına uğradıktan sonra tamamen pes eder?” diye sordu.
Gençlerin bu tür tavizler karşısında çaresizliğe sürüklendiğini belirten Finkelstein, halkın oyunu sadece sempatik bir tebessüm görmek için vermediğini dile getirdi. Finkelstein, siyasi hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadığı sürece bu döngünün kırılamayacağını ifade etti.
Cornel West ise gençlerin bu süreçte tarihten ders çıkarması gerektiğini söyleyerek, Mamdani’nin Demokrat Parti içindeki konumuna işaret etti. West, genç aktivistlerin bu figürlerin hızla sistem içine çekilebileceğini önceden görmeleri gerektiğini aktardı.
West, “Gençlerin büyümesi ve tarihi anlaması şart; Demokrat Parti geleneğinden gelen Mamdani’nin kolaylıkla Barack Obama’nın zeki, yaratıcı ve Müslüman bir versiyonuna dönüşebileceğini kavramak zorundalar. Biz bunu en başından beri söylüyorduk; partiye ve yeni göçmen elitlerine olan bağlarını yakından izlemek gerekiyordu” uyarısında bulundu.
Mamdani’nin New York’u yalnızca yeni göçmenlerin kenti olarak tanımlamasını da eleştiren West, bu söylemin kentin yüzyıllardır yerleşik olan siyah nüfusunu ve geçmişteki köle emeğini görünmez kıldığını söyledi.
“Demokrat Parti bizi pusuladan silmek için yirmi milyon dolar harcadı”
Kendisinin bağımsız başkan adaylığı sürecinde Yeşil Parti ile yaşadığı ayrışmayı anlatan Cornel West, üçüncü partilerin de benzer zaaflar taşıdığını dile getirdi. Parti yönetimiyle yaşanan yaklaşım farkları ve kaynak dağılımındaki uyuşmazlıklar nedeniyle bağımsız hareket etme kararı aldığını açıkladı.
West, “Yeşil Parti çatısı altına girdiğimde siyah özgürlük mücadelesinden, Martin Luther King’den ve Kara Panterler hareketinden bahsettiğimde rahatsız oldular; bana ‘Bizim partimiz bunlarla ilgili değil’ dediler. Oysa ben hem inancımı hem sosyalist ilkelerimi bu mücadelelerden alıyorum; sonunda kendi yoluma gitmek zorunda kaldım” dedi.
Yirmi altı eyalette seçmenlerin adını pusulaya doğrudan yazabildiği, on altı eyalette ise resmi olarak pusulaya girmeyi başardıkları tarihi bir kampanya yürüttüklerini belirten West, Demokrat Parti’nin baskılarına maruz kaldıklarını söyledi.
West, “Demokrat Parti sırf bizim adımızı oy pusulalarından kazımak için yirmi milyon dolar harcadı, sonra da utanmadan serbest seçimlere bağlı olduklarını iddia ettiler. Kuzey Karolina ve Pensilvanya yüksek mahkemelerine kadar taşınan davalarla boğuştuk; egemen partiler bağımsız sesleri boğmak için ellerindeki her aracı kullanıyor” sözlerini kaydetti.
Finkelstein ise Bernie Sanders’ın kimliğini geri plana itip bütünüyle sağlık şirketlerine, Wall Street tekellerine ve milyarderlere odaklanan saf bir sınıf siyaseti izlediğini hatırlatarak, West’in kişisel ve ırksal vurguları öne çıkarmasının benzer bir kitle bağı kurmayı zorlaştırıp zorlaştırmadığını sordu. West ise siyahların tarihsel acılarını ve katliamları dışarıda bırakan hiçbir siyasi hareketin içinde yer almayacağını ifade etti.
“Toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür”
Eski televizyon sunucusu Tucker Carlson’ın İsrail’in Gazze saldırılarına yönelik eleştirileri ve Donald Trump ile yollarını ayırması üzerinden sağ figürlerle taktiksel işbirlikleri kurulup kurulamayacağı tartışıldı. Richard Wolff, aşırı sağdaki bu çözülmelerin sola alan açabileceğini belirterek ilkeli temasların mümkün olduğunu kaydetti.
Finkelstein ise Carlson’ın göçmen karşıtı pozisyonunu hatırlatarak çok daha temkinli bir hat çizdi. Carlson’ın Gazze konusunda sokakta yürümesine karşı çıkmayacağını ancak milyonlarca insanın kitlesel olarak sınır dışı edilmesini savunan bir anlayışla siyasi ortaklık kurulamayacağını açıkladı.
Finkelstein, “Duygusal bir dil kullanmak istemem ama toplu sınır dışı uygulamaları katıksız bir devlet terörüdür; hiçbir hukuki denetim, mahkeme kararı veya idari kısıtlama tanımadan insanları apar topar toplamak anlamına gelir. İnsanları terörize eden, aileleri ve çocukları birbirinden ayıran bir anlayışı bir kenara koyup diğer başlıklarda anlaşıyoruz diyemezsiniz” vurgusunu yaptı.
Wolff ise göçmen emeğinin Amerikan kapitalizmini ayakta tutan asıl unsur olduğunu belirtti. Ülkedeki nüfus artışının durma noktasına geldiğini aktaran Wolff, sınır dışı politikalarının ekonomik açıdan da sistemi felce uğratacak bir intihar niteliğinde olduğunu ifade etti.
“Her göçmene ve yurttaşa koşulsuz bir iş garantisi sağlanabilir”
Finkelstein, New York’taki inşaat sektöründe Meksikalı göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz biçimde çalıştırılmasının yerel azınlıklar ve çalışanlar arasında yarattığı gerilimleri gündeme getirdi. Finkelstein, bu rekabet ortamında adil bir göçmenlik politikasının nasıl kurgulanması gerektiğini sordu.
Richard Wolff, çözümün piyasa mantığının tamamen dışına çıkılarak üretilebileceğini söyledi. Sorunun ekonomik değil siyasi bir irade eksikliği olduğunu dile getirdi.
Wolff, “Çözüm son derece basittir; ülkedeki tüm göçmenlere ve yerleşik yurttaşlara devlet tarafından koşulsuz iş garantisi sağlanmalıdır. Eğer on iki milyon insanı istihdam ederseniz, kapitalist sistemde her çalışan kendine ödenenden daha fazla değer üretir; dolayısıyla yaratılan bu artı değer programın maliyetini fazlasıyla karşılar ve hiçbir hayırseverliğe ihtiyaç kalmaz” dedi.
Geçmişte işsizliğin yüzde üçe kadar gerilediği dönemleri hatırlatan Wolff, tam istihdamın hayal olmadığını ve çeşitli ülkelerde uygulandığını belirtti. Finkelstein ise sanayi üretiminin Çin’e kaydığı bir dönemde bu modelin uygulanabilirliği konusundaki kuşkularını koruduğunu aktardı.
“Almanya ucuz Rus enerjisini keserek kendi sanayisini yok etti”
Avrupa’da sağ partilerin yükselişinin arkasında yatan ekonomik çöküşü analiz eden Richard Wolff, Almanya örneğine odaklandı. Alman sermayesinin Birleşik Devletler’e olan mutlak sadakati yüzünden kendi sanayi altyapısını tahrip ettiğini dile getirdi.
Wolff, “Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik mucizesi gökten zembille inmedi; Sovyetler Birliği’nden ve ardından Rusya’dan aldıkları kıtanın en ucuz petrol ve doğalgazı sayesinde bu başarıyı yakaladılar. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’dan enerji alımını durdurdular ve Amerikan sıvılaştırılmış gazına üç dört katı fiyat ödemeye başladılar” ifadelerini kullandı.
Bu tercihin Alman sanayisini yüksek maliyetli ve rekabetsiz bir konuma ittiğini kaydeden Wolff, Çin’in ucuz ve kaliteli sanayi ürünlerinin pazarı domine ettiği bir dönemde bunun intihar anlamına geldiğini belirtti. Almanya İçin Alternatif partisinin yükselişinin tam da bu noktadan beslendiğini söyledi.
Wolff, “Aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif partisinin ilk vaadi Ukrayna desteğini kesmek, ikincisi ise Rusya ile ilişkileri sıfırlayarak ucuz enerji musluklarını yeniden açmaktır. Eğer bunu yaparlarsa Rusya kamuoyunun gözünde tehdit olmaktan çıkıp kurtarıcıya dönüşecek ve Avrupa’nın jeopolitik dengesi tamamen sarsılacaktır” öngörüsünde bulundu.
“Gazze soykırımı benim açımdan asla aşılamaz bir kırmızı çizgidir”
Siyasette pragmatizm ve ahlaki ilkeler arasındaki dengeye değinen konuşmacılar, ittifakların sınırlarını masaya yatırdı. Finkelstein, siyasette uzlaşmaların kaçınılmaz olduğunu ancak bazı olayların her türlü pragmatik hesabı geçersiz kıldığını ifade etti.
Finkelstein, “Geçtiğimiz başkanlık seçiminde Joe Biden’a oy vermeyi kesinlikle reddettim çünkü Gazze’de yaşananlar benim için aşılamaz bir kırmızı çizgidir. Donald Trump’ın daha kötü olabileceğini bilmeme rağmen devam eden bir soykırıma onay veremezdim; bazı suçlar vardır ki orada pragmatizm biter” dedi.
Cornel West bu duruşu destekleyerek, geçmişte Amerika’daki kölelik ve ırk ayrımcılığı düzenlerine karşı tavizsiz bir tutum takınmayan hiçbir siyasetçinin meşru görülemeyeceğini hatırlattı. Barack Obama’ya yönelik eleştirilerini de tazeleyen West, cezaevi sisteminde ezilen milyonlarca siyah gencin görmezden gelinmesini affedilemez bir pragmatizm olarak niteledi.
West, kölelik karşıtı mücadelenin öncülerinden Frederick Douglass’ın siyahların haklarını savunurken yerli halkların sürülmesine sessiz kaldığını ve hatta Kanada ile Dominik Cumhuriyeti’nin işgalini desteklediğini anımsatarak, tarihsel figürlerin de ahlaki zaaflarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini aktardı.
“Geçmişin sendikal dayanışma bağları artık bu çağda geri getirilemez”
Söyleşinin son bölümünde emek hareketinin yeniden örgütlenmesi olasılığı tartışıldı. Wolff, 1929 Büyük Buhranı sonrasında John Lewis öncülüğünde kurulan Sanayi Kuruluşları Kongresinin vasıflı ve vasıfsız tüm işçileri bir araya getirerek devrim yarattığını ve parça başı çalışan milyonlarca modern emekçinin de yeni bir dayanışma modeli kurabileceğini dile getirdi.
Finkelstein ise bu görüşe mesafeli durduğunu ve fabrikalardaki fiziksel birlikteliğin ürettiği organik kültürün yerinin doldurulamayacağını ifade etti. Finkelstein, geçmişte sendika liderlerinin tüm toplum tarafından tanındığını ve grevlerin şehir hayatını durdurma gücü olduğunu hatırlattı.
Finkelstein, “Eskiden New York’ta Mike Quill grev ilan ettiğinde bütün metro ve otobüs hatlarının duracağını bilirdik, her ev bu gücü hissederdi. İşçiler yirmi otuz yıl aynı fabrikada omuz omuza çalışır, ‘Birimize yapılan haksızlık hepimize yapılmıştır’ şiarını yaşardı; güvencesiz ve dağınık serbest çalışanların arasından böyle bir sınıf bilinci ve dayanışma kültürü çıkamaz” dedi.
West ise tarihin öngörülemez olduğunu belirterek, eski modeller geri gelmese bile insanların yeni direniş ve örgütlenme biçimleri yaratacağını dile getirdi.
“Amerikan imparatorluğu çocuksu bir masumiyet zırhının arkasına sığınıyor”
Program yöneticisi Robinson’ın Amerikan toplumunu saran inkâr perdesinin arkasında kimlerin olduğu sorusunu yanıtlayan Cornel West, yazar Du Bois’nın tespitlerine gönderme yaptı. Amerika’nın hakikatten korkan ve yalanların etkinliğine sığınan bir kültüre sahip olduğunu ifade etti.
West, “Amerika tarih boyunca var olmuş yetmiş imparatorluk arasında imparatorluk olduğunu inkâr eden tek devlettir; Avusturya-Macaristan ya da Rusya imparatorluk olduğunu kabul ederken, Amerika özgürlük imparatorluğu olduğunu iddia eder. Yerli soykırımı, köleleştirilen siyahlar ve oy hakkı olmayan işçiler üzerinde yükselen bu yapı kendisini masum bir adem gibi görür” şeklinde konuştu.
Herman Melville’in ünlü romanındaki Pequod gemisinin beyaz balinanın peşinde kendi yıkımına sürüklenmesini hatırlatan West, Amerikan sisteminin de dizginlenemeyen bir açgözlülükle kendi çöküşünü hazırladığını vurguladı. West, Gazze’deki vahşeti kırk yıldır haykıran Finkelstein gibi isimlerin dışlanmaya çalışılmasının da bu inkâr refleksiyle bağlantılı olduğunu belirtti.
“Üniversite yönetimlerinin boyun eğmesi beni kesinlikle şaşırtmadı”
2024 baharında Amerikan üniversitelerinde Filistin’e destek amacıyla kurulan öğrenci kamplarının polis zoruyla dağıtılması ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması konusu da ele alındı. Finkelstein ve Wolff, üniversite yönetimlerinin sermaye ve iktidar baskısı karşısında anında geri adım atmasına hiç şaşırmadıklarını aktardı.
Richard Wolff, Paul Sweezy ve Paul Baran gibi marksist akademisyenlerin Soğuk Savaş döneminde üniversitelerden nasıl tasfiye edildiğini bizzat yaşadıklarını hatırlattı. Wolff, Amerikan akademisinin kurumsal itibar ve bağış gelirlerini her türlü akademik özgürlüğün üzerinde tuttuğunu vurguladı.
Wolff, “Harvard, Stanford ya da Yale gibi kurumların temel önceliği daima kendi kurumsal şöhretlerini korumak ve Silikon Vadisi sermayesiyle aralarını iyi tutmak olmuştur; sınıflarda ne anlatıldığı yöneticilerin umurunda değildir. Bu nedenle öğrencilerin hak arayışlarını bir çırpıda ezmelerine en ufak bir şaşkınlık duymadım” dedi.
Cornel West de Harvard’daki görevinden ayrılış sürecini ve Filistin haklarını savunduğu için nasıl hedef tahtasına konduğunu aktararak, neo-faşist baskılar karşısında üniversite yönetimlerinin derhal teslim olduğunu kaydetti.
“Chomsky olmasaydı adım hiçbir zaman duyulmamış sıradan bir sayıdan ibaretti”
Yayın, katılımcıların kişisel muhasebeleri ve akademik geçmişlerine dair anlatılarıyla tamamlandı. Norman Finkelstein, dönemin tanınmış siyaset teorisyeni Sheldon Wolin ve tarihçi Arno Mayer ile yaşadığı zorluklara değinirken, düşünce hayatındaki en belirleyici desteği dilbilimci Noam Chomsky’den gördüğünü dile getirdi.
Finkelstein, “Eğer Noam Chomsky yanımda durmasaydı bugün hiç kimse benim adımı duymamış olurdu, sistemin içinde kaybolmuş sıradan bir sayıdan ibaret kalırdım. Bugün onu küçümsemek moda haline gelmiş olsa da benim de aralarında yer aldığım pek çok insanın entelektüel varlığını borçlu olduğu kişi odur” sözleriyle konuşmasını sonlandırdı.
Üç düşünür, Amerikan siyasetinin içine düştüğü derin krizden çıkışın ancak hakikatle yüzleşmek ve halkın temel ihtiyaçlarına dayanan sahici bir mücadele hattı örmekle mümkün olabileceğini belirterek yayını noktaladı.
Dünya Basını
Prof. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor

Ekonomist Prof. Richard Wolff, Batı dünyasının üç asırlık küresel sömürgeci hakimiyetinin sonuna geldiğini ve egemen sınıfların bu gerçeği inkar ederek iç baskıyı artırdığını belirtti. ABD’nin aynı anda üç savaş cephesine sürüklendiğini kaydeden Wolff, nükleer kıyamet göze alınmadıkça Rusya ve Çin destekli İran ittifakının askeri yollarla mağlup edilemeyeceğini vurguladı.
Batı dünyasında derinleşen ekonomik daralma, sokaklara taşan toplumsal öfke ve uluslararası arenadaki hegemonya kaybı, sistemik bir krizin göstergeleri olarak değerlendiriliyor.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Ekonomi Emekli Profesörü ve New York New School Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Prof. Richard Wolff, Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi siyaset bilimci Prof. Glenn Diesen’ın çevrim içi yayın programında konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Wolff, ABD ve Avrupa’nın içinde bulunduğu çalkantıyı yalnızca kısa vadeli siyasi dalgalanmalarla açıklamanın yetersiz kalacağını belirtti. Yaşananların, Batı merkezli üç yüz yıllık sömürgecilik ve kapitalist dünya pazarı hakimiyetinin nihai tükeniş aşaması olduğunu vurgulayan ekonomist, egemen sınıfların gerçekliği inkar ederek hem içeride baskıyı artırdığını hem de dışarıda kaybedilmiş savaşlara sarıldığını dile getirdi.
Programın açılışında Prof. Glenn Diesen, küresel tahakkümü sürdürmenin maliyetinin içerideki refah, güvenlik ve demokratik denetim talepleriyle çatıştığını belirtti.
Diesen, “İmparatorluk gücü zayıfladığında geçmişte yönetilebilen tüm bu ekonomik, siyasi ve toplumsal çelişkiler yüzeye çıkıyor; hem ABD’de hem de Avrupa’da siyasi meşruiyet krizine, artan eşitsizliğe ve huzursuzluğa tanık oluyoruz” sözleriyle tartışmanın çerçevesini çizdi.
Diesen’ın bu tespitlerine katılan Prof. Richard Wolff, tablonun büyüklüğünü üç asırlık tarihsel bir kesitle özetledi. Wolff, 17’nci, 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda inşa edilen ve bizzat Karl Marx’ın kapitalizmin feodalizm karşısındaki ilerici kazanımı olarak nitelediği birleşik dünya pazarının sonuna gelindiğini söyledi.
Avrupalı güçlerin kurdukları bu küresel ekonominin zengin merkezine kendilerini yerleştirdiklerini hatırlatan Wolff, dünyanın geri kalanının yalnızca hammadde, gıda ve ucuz iş gücü kaynağı olarak görüldüğünü vurguladı. Bugün Avrupa’da yükselen krizin faturasının göçmenlere kesilmesini sert bir dille eleştiren Wolff, bu yaklaşımı iktidarların sorumluluktan kaçma refleksi şeklinde değerlendirdi.
Sömürgeci geçmişin yarattığı tarihsel adaletsizliğe dikkat çeken Wolff, “Avrupa ve ABD’nin uyguladığı sömürgecilik, dünyanın geri kalanını sorunlarını çözmek için zenginliğin götürüldüğü yere taşınmayı düşünmeye sevk etti. Şimdi bu, bizim zenginliğimizden pay almak istemeleri gerekçesiyle onlara karşı çirkin bir davranış olarak görülüyor; tarihçiler gelecekte bu kibirli tutuma ve en sıradan gerekçelerle kendilerini aklamaya çalışan liderlere hayretle bakacak” ifadelerini kullandı.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında küresel hakimiyetin el değiştirdiğini kaydeden Wolff, iki büyük savaşın Avrupalı güçleri tükettiğini ifade etti. Bu süreçte sömürge imparatorluklarının mirasçısı haline gelen ABD’nin tek kutuplu bir dünya imparatorluğu kurduğunu hatırlatan Wolff, Washington’ın yüzyıllar boyunca biriken Avrupa merkezli mirası devraldığını ve bunun rantını yediğini belirtti.
Daha önce krizlerin imparatorluk zenginliğini ilk kaybeden Avrupa’da çok daha sert ve hızlı patlak vereceğini düşündüğünü söyleyen Wolff, bu öngörüsünü gözden geçirmek zorunda kaldığını anlattı. Küresel sömürgecilik karşıtı dalganın nihai hedefinde tek kutuplu simge olan ABD’nin yer aldığını belirten Wolff, buna karşın Avrupa’daki çözülmenin beklenenden çok daha dramatik ilerlediğini aktardı.
“Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor”
Avrupa sokaklarındaki huzursuzluğun temel nedenlerine değinen Wolff; Fransa, Belçika, İspanya ve İtalya’da yükselen eylemlerin ekonomik kökenlerine işaret etti. İspanya’da meselenin yüksek kiralar ve barınma krizi etrafında şekillendiğini, benzer sıkıntıların tüm kıtaya yayıldığını bildiren ekonomist, eylemcilerin şiddet yanlısı olarak yaftalanmasını reddetti.
Asıl şiddet kaynağının yönetimler olduğunu söyleyen Wolff, “Saldırganlık halktan değil, hükümetin bizzat kendisinden geliyor. Ukrayna’da Rusya ile çatışmaya giriyorlar ve Rusya’ya karşı sergilenen bu saldırgan tutumla meşrulaştırılan yeniden silahlanmayı finanse etmek için iç harcamaları acımasızca kesiyorlar” şeklinde konuştu.
Rusya tehdidinin Batı televizyonları için kurgulanmış bir histeri olduğunu kaydeden Wolff, halkın bu çelişkiyi net biçimde gördüğünü anlattı. Fransa’da greve giden öğretmenlerin sınıflardaki fareleri protesto ettiğini, emekli olan veya ayrılan öğretmenlerin yerine yenilerinin atanmadığını ve öğrenci-öğretmen oranının feci düzeylere gerilediğini hatırlattı.
Eğitimdeki yetersiz fonlama sorununun İngiltere başta olmak üzere bütün kıtada yaşandığını bildiren Wolff, patlamanın ilk olarak Fransa’da yaşanmasının bir gelenek olduğunu söyledi. Fransız halkının devrimci geçmişine değinen Wolff, “Onları bekletirseniz delirtici bir sabırla beklerler, ama bekleyiş bittiğinde doğrudan sokağa çıkarlar” dedi.
Tarihsel dönüşümlerin aniden hızlandığını vurgulayan Wolff, Vladimir Lenin’e atfedilen ünlü söze atıfta bulundu. Yıllarca hiçbir şeyin değişmediği dönemlerin ardından onlarca yılın birkaç haftaya sığdığı anların yaşandığını belirten Wolff, Fransa’daki öfkenin uzun süredir biriktiğini ve geri adım atmayacağını söyledi.
Fransız polisinin sokaktaki sert tutumunu ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza dairesinin yabancılara yönelik operasyonlarına benzeten Wolff, erken aşamada aşırı güç kullanarak toplumu sindirme taktiğinin her zaman işe yaramayacağını bildirdi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un halkın taleplerine karşı yalnızca boş söylemler ürettiğini aktardı.
Macron yönetiminin eğitim harcamaları ve bütçe konusundaki somut önerilere sokağa çıkma yasaklarıyla yanıt verdiğini belirten Wolff, “Gözaltına alınanların büyük kısmı reşit bile değil, fiilen çocuk yaştalar. Çocukları dövüyor, göçmenleri suçluyor ve taleplere yanıt vermeyi reddediyorlar; bu, iflas etmiş bir hükümetin tanımıdır” değerlendirmesinde bulundu.
ABD ile Fransa arasındaki sınıf mücadelesi reflekslerini de kıyaslayan Wolff, Birleşik Otomotiv İşçileri sendikası lideri Shawn Fain’in genel grev çağrısı yaptığını ancak bu grev için 1 Mayıs 2028 tarihini hedeflediğini belirtti. Fransa’da ise genel grev kararının birkaç hafta içinde uygulamaya konulduğuna işaret eden ekonomist, iki ülke arasındaki örgütlenme ve siyasi eylem bilinci farkının altını çizdi.
“Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir”
Prof. Glenn Diesen’ın Batılı liderlerin bu istisnacılık çağının sona erdiğini anlayıp anlamadıkları yönündeki sorusunu yanıtlayan Wolff, egemen sınıfların tam bir bilişsel inkar içinde yüzdüğünü belirtti. Günümüz siyasetinin geçmişe sığınan tuhaf bir nostaljiye teslim olduğunu kaydetti.
Batı’da Rusya’ya karşı akıl dışı bir histeri yaşandığını ifade eden Wolff, “Politikacıların sergilediği tutum, tamamen bir inkar ve geriye bakma siyasetidir. Rusya’da 1989’dan beri yaşanan her şeye rağmen, Vladimir Putin sanki reenkarne olmuş Jozef Stalin’miş ve Rusya Sovyetler Birliği’nden bile daha saldırganca Avrupa’yı tehdit ediyormuş gibi tuhaf bir mantık yürütüyorlar” dedi.
Bu nostaljik yanılsamanın yalnızca Avrupa ile sınırlı olmadığını, ABD’de Donald Trump’ın ülkenin mutlak küresel hakimiyete sahip olduğu 1980’lerin karikatüründe yaşadığını aktardı. Demokrat Parti’nin de farksız bir çizgide yer aldığını belirten Wolff, tanınmış bir Demokrat siyasetçinin ara seçimleri kazanmaları halinde Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” sloganını sahiplenmeleri gerektiğini savunduğunu anlattı.
Demokrat Parti yönetiminin Rusya konusunda en az Avrupalı liderler kadar şahinleştiğini belirten Wolff, Joe Biden’ın Putin karşıtlığı üzerinden itibar devşirmeye çalıştığını söyledi. Hillary Clinton’ın yakın zamanda Trump’ı İran’a askeri müdahalede bulunup işi bitirmemekle eleştirdiğini hatırlatan Wolff, partinin asıl önceliğinin Cumhuriyetçilerle mücadele etmek değil, parti içindeki sol kanadı bastırmak olduğunu dile getirdi.
Soğuk Savaş dönemine ilişkin yerleşik kabulleri de sorgulayan Wolff, o dönemin yalnızca Washington ile Moskova arasındaki bir dış rekabet olmadığını ifade etti. Soğuk Savaş’ın asıl olarak ABD içinde iş dünyası ve Cumhuriyetçi Parti tarafından Franklin D. Roosevelt’in Yeni Düzen programını ortadan kaldırmak için yürütülen bir iç savaş olduğunu anlattı.
Büyük Buhran döneminde iki sosyalist ve bir komünist partinin desteklediği güçlü sendikal hareket sayesinde iş dünyasının ağır şekilde vergilendirildiğini belirten Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sermayenin intikam aldığını kaydetti. Sovyetler Birliği’ni nihai kötülük ilan eden iş çevrelerinin, ülkedeki tüm sosyal reform savunucularını ajan, vatan haini ve Sovyet yanlısı olarak yaftaladığını bildirdi.
Julius ve Ethel Rosenberg’in idam edilmesinin bu iç tasfiyeyi dini bir haçlı seferine dönüştürmek için kullanıldığını hatırlatan Wolff, Amerikan toplumunun zihninde sol kavramların kasıtlı biçimde çarpıtıldığını söyledi. Üniversitede ders verirken öğrencilerinin komünist, sosyalist, Marksist, anarşist ve terörist kelimelerini eşanlamlı gördüklerine tanık olduğunu ifade etti.
Eğitim müfredatına yedirilen yoğun antikomünist propagandaya rağmen genç kuşaklarda muazzam bir zihniyet kırılması yaşandığını belirten Wolff, kamuoyu araştırmalarına dikkat çekti. Gallup tarafından yapılan anketlerde 34 yaş ve altı nüfusun çoğunluğunun kapitalizm yerine sosyalizmi tercih ettiğini beyan etmesinin olağanüstü bir gelişme olduğunu aktardı.
Gençlerin sosyalizmin kuramsal ayrıntılarını bilmediğini kabul eden Wolff, “Mevcut durumdan duyulan derin hoşnutsuzluk, kapitalizmin berbat olduğu söylemiyle ifade ediliyor. Beş on yıl öncesine kadar solcular dışında kimsenin ağzına almadığı kapitalizm sözcüğü, artık her çevre tarafından açıktan ve olumsuz bir tonda rahatça telaffuz ediliyor” dedi.
“Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama gürültüden kimse sizi duymuyor”
Küresel krizlerin dış siyasete yansımalarını değerlendiren Wolff, ABD ve İsrail’in tutumunu uçuruma sürüklenen bir trene benzetti. Batı’nın çöküş sürecindeki sömürgeci reflekslerinin dünyayı büyük bir yıkıma doğru ittiğini vurguladı.
İçerideki tıkanıklık büyüdükçe liderlerin gözlerini dışarıdaki düşmanlara çevirdiğini belirten Wolff, “Bir çayırda oturmuşsunuz ve karşınızdaki raylarda taş bir duvara doğru hızla ilerleyen bir lokomotif görüyorsunuz. Makiniste duvara doğru gittiğini haykırıyorsunuz ama lokomotifin gürültüsünden kimse sesinizi duymuyor; insanların taş duvara çarpışını çaresizce izlemek gibi bir durum bu” ifadelerini kullandı.
İsrail ve ABD’nin sömürgeciliğin yaşayan son iki fiili aktörü ve simgesi olduğunu kaydeden Wolff, İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ı içine alan bir “Büyük İsrail” projesi peşinde koşmasını akıl dışı bulduğunu belirtti. Yedi milyonluk bir nüfusun kendisini tüm Arap ve İslam coğrafyasının askeri öncüsü sanmasının imkansız bir senaryo olduğunu ekledi.
Washington’ın ise aynı anda üç farklı savaşın içine çekildiğini vurgulayan Wolff; Ukrayna, İran ve İsrail’e verilen sınırsız desteğin Amerikan kaynaklarını tükettiğini aktardı. İngiltere’nin Suudi Arabistan’ı Husilere karşı desteklemek için savaş uçaklarını devreye soktuğu yönündeki haberleri hatırlatarak, eski ve yeni imparatorlukların artık oynayamayacakları rollere soyunduklarını kaydetti.
İran’ın tarihsel olarak sömürgecilik karşıtı direnişin en somut örneği olduğunu savunan Wolff, İngiliz emperyalizminin bölgede bıraktığı mezhepsel ve dinsel bölünmelerin bugün BRICS gibi yapılar içinde aşıldığını anlattı. Farklı inanç ve kültürlerden gelen halkların bir araya geldiği bu yeni birliğin Batılı liderlerin kabusu olduğunu belirtti.
Avrupa’nın Rusya’ya dönük öfkesinin arkasında da bu dönüşümün yattığını söyleyen Wolff, Vladimir Putin’in artık kendisini Avrupalı saymadığını ve yönünü Doğu’ya çevirdiğini ilan etmesiyle Batı tarafından bir dönek olarak görüldüğünü dile getirdi. Çin’in yıllar önce Yunanistan’ın Pire Limanı’nı devralmasını örnek göstererek, Batı’nın yasaklama ve kısıtlama çabalarına karşın Çin’in dünya çoğunluğunun desteğini arkasına alıp yoluna devam ettiğini ifade etti.
Batı’nın karşı karşıya olduğu cephenin büyüklüğünü kavrayamadığını belirten Wolff, “Yalnızca İran’la değil, arkasındaki Rusya ve Çin ittifakıyla savaşıyorsunuz. İran’ı askeri yoldan mağlup etmeniz imkansız, çünkü bunu başarmak için Rusya ve Çin’i yenmeniz gerekir; bu da ya nükleer kıyametle sonuçlanır ya da asla gerçekleşmez” değerlendirmesini yaptı.
Avrupalı liderlerin tarihsel kibir içinde yaşadıklarını belirten Wolff, Karl Marx’ın Hegelci diyalektiğine işaret etti. Her tezin kendi antitezini doğurduğunu ve yeni bir sentezin ortaya çıktığını hatırlatan ekonomist, Batı hegemonyasının ürettiği antitezin son üç yüz yıl boyunca olgunlaştığını ve artık olayları bizzat yönettiğini vurguladı.
Çin’in hiçbir savaşa doğrudan dahil olmadan, Afrika’daki Cibuti üssü dışında askeri yayılmacılığa girişmeden küresel krizin tüm getirilerini topladığını söyleyen Wolff, bölgedeki çatışmalarda her iki tarafın da Çin üretimi insansız hava araçlarını kullandığını hatırlattı. Pekin yönetiminin hiçbir maliyet ödemeden teknolojisini savaş ortamında test etme fırsatı bulduğunu ekledi.
Eski Batı dünyasının gerçeklikle olan bağını tamamen kopardığını belirten Wolff, geçmiş askeri başarısızlıklara rağmen aynı hedeflere yönelmenin anlamsızlığını vurguladı. Yeterli mühimmatı dahi kalmayan yönetimlerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etmek uğruna savaşı tırmandırdığını belirten ekonomist, tükenmiş atlara bahis oynamanın hiçbir mantığı olmadığını dile getirdi.
Wolff, Batı yönetici sınıfı içinden bu gidişata açıkça dur diyecek aklı başında liderlerin çıkmamasını büyük bir trajedi olarak niteleyerek konuşmasını tamamladı.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi









