Görüş
Çin’e Komşu Asya Ülkelerindeki Son Çalkantılar: Nedenler ve Eğilimler

Çin, uluslararası ilişkiler ve diplomatik meseleleri ele alırken her zaman şu önemli stratejik ilkeye bağlı kalmıştır: “büyük ülkeler kilit, komşu ülkeler öncelik, gelişmekte olan ülkeler temel, çok taraflı forumlar sahnedir.” Komşu bölgeler, Çin’in kalkınması ve refahı için önemli bir temel, ulusal güvenliğin korunması için kilit bir alan, genel diplomatik stratejinin şekillendirilmesinde en öncelikli konu ve insanlığın ortak geleceğe sahip bir topluluk inşasını ilerletmede kritik bir faktördür. Bu nedenle komşu bölgelerde istikrar ve güvenlik Çin için hayati önem taşımakta, komşu ülkelerle ilişkilerin yönetimi Çin diplomasisinin önemli bir odağı olarak öne çıkmaktadır. Bu temel üzerinde, Nepal, Myanmar, Tayland ve Endonezya gibi komşu ülkelerde son dönemde yaşanan çalkantılar dikkatle incelenmeye ve izlenmeye değerdir.
Çin’in Komşu Ülkelerindeki Son Siyasi Çalkantıların Nedenleri
Nepal
Oli hükümetinin 20’den fazla kayıtsız sosyal medya platformunu kapatmaya yönelik çıkardığı kararname, Z kuşağı gençler arasında güçlü bir hoşnutsuzluğu doğrudan tetikledi ve Nepal’deki bu kapsamlı toplumsal huzursuzluk dalgasını ateşleyen fitil işlevi gördü.
Doğrudan nedenler şunlardır:
1) Gençler, Nepal hükümetinin ifade özgürlüklerini boğduğuna inanıyor.
2) Gençler, Nepal’deki yolsuzluktan ve “ikinci nesil zenginler”in internette servetlerini sergilemesi olgusundan son derece hoşnutsuz.
3) Gençler arasında işsizlik oranı yüksek ve internet ekonomik gelir elde etmenin başlıca aracı.
4) İnternet, Nepal vatandaşları ile yurtdışındaki vatandaşlar arasındaki başlıca iletişim kanalıdır.
Bununla birlikte, bunlar çelişkilerin yalnızca yüzeydeki tezahürleridir. Daha derindeki düğüm, hükümet yetkililerinin yolsuzluğunda, toplumdaki zengin-yoksul uçurumunun genişlemesinde ve siyasi partiler arasındaki çekişmelerde yatmaktadır. Bu olayda Nepal halkı tek bir siyasi partiyi ya da onun liderini hedef almamış; öfkelerini tüm siyasi partilere, tüm hükümete ve tüm seçkin ya da yönetici sınıfa yöneltmiştir. Bu hoşnutsuzluk, ülkenin kalkınmasına ve hükümet yönetimine dair memnuniyetsizliklerinden kaynaklanmaktadır. Özünde, ekonomik durgunluk, düzensiz yönetişim ve halkın geçim sorunlarının ihmal edilmesinin iç içe geçmesi, Nepal’i “protesto-bastırma-daha şiddetli protesto” şeklindeki kısır döngüye hapsetmiştir.
Endonezya
Endonezya’daki bu huzursuzluk dalgasının fitili, bu yıl ağustos ayında parlamentoda Başkan Prabowo’nun mensubu olduğu Büyük Endonezya Hareket Partisi tarafından geçirilen tasarı oldu. Tasarı, milletvekilleri için 50 milyon Endonezya rupisi (yaklaşık 3.000 ABD doları) tutarında konut ödeneği artışı önerdi. Karşılaştırma için, sıradan bir Endonezyalı ücretlinin aylık maaşı yalnızca 5 milyon Endonezya rupisidir. Buna şubatta başlatılan ülke çapındaki “Ücretsiz Besleyici Öğün Programı”nın (ordunun ticari faaliyetlere katılmasını içerir) eklenmesi ve akabinde parlamentonun Endonezya Ulusal Silahlı Kuvvetleri Yasası’nda değişikliği kabul etmesi (ordunun siyasete müdahalesiyle ilgilidir) hükümetin mali yönelimine dair yaygın bir kamuoyu kaygısı ve öfkesini tetikledi. Önceden öğrencilerin ağırlıkta olduğu protesto grupları, işçiler, işsizler ve orta sınıfın geniş katılımıyla büyüdü. Protestolar belirli “politikalar”ı hedef almış olsa da, temel eleştirileri bizzat Prabowo’ya ve onun arka planda temsil ettiği askeri güçlere yönelmişti. Çünkü Prabowo’nun getirdiği yeni politikalar, Endonezya’nın eksik istihdam sorununu kökten ele almamakta veya Endonezyalıların gelirlerini artırmamaktadır. Aksine, yeni mali istikrarsızlıkları tetikleyebilir ve Endonezya’nın siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarına belirsizlikler enjekte edebilir. Özünde, Endonezya’daki protestolar ve bunu izleyen huzursuzluk, uzun süredir devam eden yapısal sorunların, bir dizi kısa vadeli olayın birikimiyle birleşmesinin sonucudur.
Tayland
Tayland’daki son çalkantı, Tayland ile Kamboçya arasındaki sınır anlaşmazlığından, özel olarak Preah Vihear Tapınağı ve çevresinin mülkiyetine ilişkin anlaşmazlıktan kaynaklandı ve akabinde iki ülke arasında askeri çatışmaya tırmandı. Haziran ayında Paetongtarn Shinawatra, artan sınır gerilimlerini görüşmek üzere Kamboçya’nın fiili lideri Hun Sen’i aradı. Ancak Hun Sen, konuşmalarının ses kaydını kamuoyuna açıkladı. Bu “telefon skandalı” nihayetinde Başbakan Paetongtarn Shinawatra’nın itibarsız bir şekilde istifasına yol açtı. Tayland ile Kamboçya arasındaki toprak anlaşmazlığı tarihten kalma köklü bir meseledir, ancak sonunda Tayland’da iç siyasi bir probleme dönüştü. İki ülke arasındaki çatışma, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin tanıklığında ve ASEAN’ın arabuluculuğuyla nihayetinde yatışmış olsa da, temel sorun çözümsüz duruyor. Tayland’ın genel siyasi manzarası açısından, Shinawatra Ailesi’nin etkisi zayıflamıştır. Bununla birlikte, siyasi duruma hakim olan askeri muhafazakârların arka planında, Tayland’ın “turuncu-kırmızı-mavi karşıtlığı” modeli kısa vadede temel bir değişime uğrayacak gibi görünmüyor. Burada turuncu genellikle radikal sol bir siyasi parti olan Halk Partisi’ni; kırmızı, Thaksin Shinawatra ile yakın bağları olan ve reformu savunan Pheu Thai Partisi’ni; mavi ise geleneksel değerleri savunan ve muhafazakâr tutumlara sahip sağ kanadı simgeler. Başbakan kim olursa olsun, görünüşte küçük anlaşmazlıklar nedeniyle azille karşı karşıya kalabilir ya da hatta anayasal yollarla görevden uzaklaştırılabilir. Bu, Tayland’da başbakanların sık değişmesi olgusunun gelecekte bir süre daha devam edeceğini göstermektedir.
Myanmar
Myanmar, Şubat 2021’deki askeri darbeden beri uzun süren kaos ve istikrarsızlığa saplanmış durumda; bu darbe, askeri cunta ile etnik silahlı örgütler (EAO’lar) arasında geniş çaplı çatışmaları tetikledi. Halihazırda Myanmar dört büyük açmazla boğuşuyor. Birincisi, Batı yaptırımları nedeniyle ekonomik zorluklarla karşı karşıya. İkincisi, askeri cunta ile EAO’lar arasında, ayrıca Aung San Suu Kyi tarafından temsil edilen “Ulusal Birlik Hükümeti” (NUG) ile cunta arasında çatışmalar şiddetlendi ve ülkeyi iç savaşa doğru itiyor. Üçüncüsü, askeri cunta zayıf yönetişim kabiliyetleri sergiliyor. Dördüncüsü, cunta bir meşruiyet krizine saplanmış durumda ve uluslararası toplum tarafından tanınmıyor.
Sonuç olarak Myanmar “tek ülke, iki hükümet” ve “tek ülke, üç ordu” durumuna düşmüştür. Üç askeri güç, cunta tarafından kontrol edilen Myanmar Silahlı Kuvvetleri, Myanmar Ulusal Savunma Gücü (MNDF) ve Halk Savunma Gücü (PDF) – her ikisi de NUG’un komutası altındadır. Bu kaos, birden fazla faktörle daha da ağırlaşıyor. Bunlar arasında komşu büyük güçler arasındaki güç mücadeleleri, renkli devrimlerle uğraşan sivil toplum kuruluşlarının (STK’lar) faaliyetleri ve gri endüstriler ile suç gruplarının karmakarışık çıkarları yer alıyor. Birlikte, Myanmar’ı aşırı bir düzensizliğe sürüklediler. Geçmişte Bamar etnik grubu ile diğer etnik azınlıklar arasındaki çatışmalar gerginliğin başlıca kaynağıydı. Bugün ise siyasi baskı ve ekonomik sıkıntılar bazı Bamarların askeri cuntaya olan güvenini kırdı. Yaygın kışkırtmayla birleşince Myanmar şimdi her an patlamaya hazır bir yanardağa benziyor.
Bu ülkelerdeki siyasi çalkantının aşağıdaki özellikleri sergilediği açıktır;
Birincisi, huzursuzluk patlak vermeden önce bu ülkeler zaten uzun süreli siyasi istikrarsızlığa saplanmıştı. Kabineler sık sık elden geçiriliyor, hükümetler sürekli meşruiyet krizleriyle karşı karşıya kalıyordu. İkincisi, sembolik olaylar huzursuzluğu tetiklemiş olsa da, protestolar artık yerel meselelere ya da belirli politikalara sıkışıp kalmadı; bunun yerine sisteme ve kurumsal kusurlara ilişkin sorulara yayıldı. Ancak bu ülkelerin kurumlarında içkin olan yapısal sorunlar tek bir olayla çözülemez. Üçüncüsü, gençler ve sosyal örgütler bu protestolarda giderek daha belirgin bir rol oynadı. Dördüncüsü, sembolik olaylar gösterilerin patlak vermesini ve şiddetli protestolara tırmanmasını tetikledi. Yukarıda anılan ülkelerde görüldüğü gibi, hepsinde barışçıl toplanmalardan kamu kurumlarını basma, polisle çatışma, kundaklama ve yağmalama gibi eylemlere doğru bir kayma yaşandı. Bu evrim ağır can kayıplarına ve ekonomik zararlara yol açtı.
Komşu Ülkelerde Önümüzdeki Aylara İlişkin Siyasi Görünüm
Önümüzdeki altı ayda, adı geçen komşu ülkeler ya bir geçiş hükümeti dönemine girecek, ya seçim döngülerini başlatacak ya da kabine revizyonlarından geçecek. Bu da daha fazla siyasi dalgalanmayı oldukça olası kılıyor.
- Nepal: Xinhua Haber Ajansı’na göre, Nepal Yüksek Mahkemesi’nin eski başyargıcı Sushila Karki, 12 Eylül akşamı Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Nepal geçici hükümetinin başbakanı olarak yemin etti. 5 Mart 2026’da yapılması planlanan genel seçimlerin yolunu açmak üzere altı aylık bir geçiş hükümetine liderlik edecek. Karki’nin atanması, Z kuşağı protestocuları, Nepal Cumhurbaşkanı ve ordu arasındaki müzakerelerin bir sonucudur. Birçok Nepalli genç ona olağanüstü derecede yüksek umutlar bağladı; yolsuzluğu bitirmesini ve reformu sürüklemesini bekliyorlar. Karki açısından, toplumsal adalet, siyasal reform ve ekonomik kalkınma gibi gençlerin önem verdiği kilit meseleleri sadece altı ayda ele almak kuşkusuz son derece büyük ve zorlu bir görev olacaktır.
- Tayland: 5 Eylül’de, Tayland’ın Bhumjaithai Partisi lideri Anutin Charnvirakul, Temsilciler Meclisi’nin özel oturumunda çoğunluk oyu alarak Tayland’ın yeni başbakanı seçildi. İlgili yorumlarda belirtildiği gibi, Anutin Pheu Thai Partisi’nin desteği olmadan göreve geldi ve görev süresinin kısa ömürlü olması bekleniyor; bu da azınlık hükümetini son derece kırılgan kılıyor. Anutin ayrıca yeni hükümetin dört ay görev yapacağını ve ardından genel seçim yapılacağını açıkça ifade etti.
- Myanmar: Myanmar uzun süredir iç savaşa saplanmış durumda. Özellikle 2021 darbesinden bu yana, Myanmar’daki askeri cunta olağanüstü hâli defalarca uzattı; bu durum hem kamuoyunun hem de uluslararası toplumun hoşnutsuzluğunu çekti. Ancak Myanmar lideri Min Aung Hlaing, ülkede 28 Aralık 2025’te seçim yapılacağını duyurdu.
- Endonezya: 8 Eylül’de Endonezya Devlet Başkanı Prabowo, geçen yıl ekim ayında göreve gelmesinden bu yana ilk büyük çaplı kabine revizyonunu açıkladı. Değişiklikler arasında, Maliye Bakanı Sri Mulyani’nin görevden alınması kamuoyunun odağı haline geldi. Bu düzenleme, ağustostaki geniş çaplı toplumsal huzursuzluğa verilen bir yanıt olarak yaygın şekilde görülüyor.
Yukarıda anılan komşu ülkeler, “dalgalı siyasal gelişme” modelini temsil etmektedir. Başka bir deyişle, ulusal bağımsızlığa ulaşma ve siyasal gündemlerini ilerletme sürecinde sürekli olarak çeşitli zorluklarla karşılaşmışlar; bu da siyasal ilerlemelerinde iniş çıkışlara yol açmıştır. Örneğin;
Myanmar: İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlığını kazandığından beri Myanmar, ülkenin ordusu ile yerel etnik gruplar arasındaki güç mücadelelerinin tetiklediği siyasi istikrarsızlıkla boğuşmuştur. 21. yüzyıla girerken, askeri cunta ile etnik silahlı örgütler (EAO’lar) arasındaki çatışmanın yanı sıra, ordu bloku ile Amerika Birleşik Devletleri’nin desteklediği sözde “demokrasi yanlısı güçler” arasındaki rekabet de Myanmar’ın siyasi gelişiminin seyrini büyük ölçüde şekillendirmiştir.
Nepal: 1990’da parlamenter demokrasinin yeniden tesis edilmesinden bu yana geçen 34 yılda Nepal 29 başbakan ve iki dönem doğrudan kraliyet yönetimi görmüştür. Ortalama olarak her hükümet yalnızca 13 ay dayanmış, en kısa ömürlü kabine ise sadece 60 gün görevde kalmıştır. Bugüne dek hiçbir hükümet tam bir beş yıllık dönemi tamamlayamamıştır.
Tayland: Askeri darbeler ile hanedan siyaseti arasındaki gidip gelmeler, son 70 yılın Tayland siyasi gelişiminin belirleyici çizgisi olmuştur. Son yirmi yılda, Thaksin Shinawatra ile hizalanmış güçler başbakanlık seçimlerini altı kez kazanarak halk tarafından seçilen başbakanlık makamını neredeyse tekelinde tutmuştur. Bir bakıma, Tayland fiilen Kral ve Thaksin’in hakim olduğu “çift çekirdekli bir yapı” oluşturmuştur: başbakanlık makamı Thaksin ailesinin üyeleri ya da onların protejeleri tarafından tutulurken, monarşi Chakri hanedanında kalmıştır. Tayland’daki son siyasi çalkantı, Thaksin ailesi için büyük bir gerilemedir, fakat onların gerilediği anlamına gelmez; istedikleri anda geri dönüş yapabilirler.
Söz konusu komşu ülkelerdeki siyasi çalkantının temel nedeni, yetersiz ve dengesiz ekonomik kalkınma ile buna eşlik eden genişleyen servet uçurumudur. Bu sorunlar kısa vadede çözülemez durumda olduğundan, bu ülkelerde kamu protestolarının zaman zaman ortaya çıkmaya devam edeceği öngörülebilir. Örneğin,
Nepal: Dünya Bankası’na göre Nepal, yalnızca 2019’da düşük gelirli ülkeden alt-orta gelirli ülke statüsüne geçti. 2023’te GSYİH büyüme oranı yalnızca yüzde 2’de kalırken, işsizlik oranı ve enflasyon oranı sırasıyla yüzde 10,7 ve yüzde 7,1’e ulaştı. Ne geleneksel siyasi partiler ne de yükselenler ekonomik kalkınmayı canlandıracak etkili önlemler ortaya koydu ya da somut sonuçlar üretti. Bu partileri içeren sık skandallar ise Nepal’in siyasi manzarasını daha da karmaşık hale getirdi.
Tayland: Paetongtarn Shinawatra’nın görev süresi boyunca yönetimi “telefon konuşması skandalı”na ve iç siyasi çekişmelere saplanıp kaldı. Tayland ekonomisini canlandırma adımları, turizm sektörünü destekleme çabaları ve Tayland-ABD gümrük tarifesi müzakerelerini ele alış biçimi ağır eleştirilere konu oldu. Deneyim eksikliği ve yetersiz yeterliliği, Tayland’daki iç kamuoyu tartışmalarının odak noktası haline geldi ve hem yönetimin yönetsel meşruiyetinde hem de kamuoyu desteğinde istikrarlı bir düşüşe yol açtı.
Endonezya: Son on yılda Endonezya nispeten yüksek bir ekonomik büyüme hızını korudu ve dijital ekonomi ile madenlerde aşağı yönlü entegrasyon gibi sektörlerde kayda değer sonuçlar elde etti. Bugün ASEAN’ın en büyük ekonomisi ve bölgeden G20’nin tek üyesi konumundadır. Kişi başına GSYİH’si 5.000 ABD dolarına yaklaşan Endonezya, Dünya Bankası tarafından üst-orta gelirli ülke olarak sınıflandırılmıştır. Yine de ülkede yolsuzluk, halkın geçim güvencelerinin yetersizliği ve ulusal kapasite inşasının yetersizliği gibi acil sorunlar belirginliğini koruyor ve bunların tümü kamu hoşnutsuzluğunu körüklüyor.
Bahsi geçen komşu ülkelerdeki siyasi çalkantılar, Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı ülkelerden sızma, müdahale ve baskıları daha da davet edecektir. Huzursuzluk öncesinde Tayland, Myanmar, Nepal ve Endonezya hükümetleri çoğunlukla Çin yanlısı politikalar benimsemişti. Kuşak ve Yol Girişimi ile aktif uyum içinde hareket ettiler, altyapı geliştirmelerine yöneldiler ve Çin’le ticaret hacimleri istikrarlı biçimde arttı. Çin-ABD rekabeti ve Askeri Geçit Töreni bağlamında — ki Endonezya Devlet Başkanı Prabowo, Nepalli Başbakan Oli ve Myanmar’ın Vekil Devlet Başkanı Min Aung Hlaing davet edilenler arasındaydı — Çin’i Filipinler gibi ülkeler üzerinden dizginlemede başarısız olan ABD ve Batılı ülkeler, hedefi Çin’in komşu devletlerine çevirdi. Amaçları, bu Çin yanlısı hükümetleri istikrarsızlaştırmak, Çin’in çevresinde bir istikrarsızlık yaratmak ve Çin’in dikkatini dağıtmaktır.
Komşu ülkelerdeki huzursuzluklar içsel faktörlerden kaynaklansa da, protestoların gelişimi sırasında dış güçlerin etkisi açıkça hissedildi. Bu durum, barışçıl gösterilerin kademeli olarak kontrolden çıkıp şiddete dönüşmesine yol açtı ve belirli “renkli devrimler” özellikleri sergiledi. Tarihsel açıdan bakıldığında, modern dünyada “renkli devrimler”den etkilenen bölgeler genel olarak “Doğu Avrupa → Batı Asya → Orta Asya → Doğu Asya/Güneydoğu Asya” hattı boyunca yayılmıştır. Bu güzergâhtaki kilit ülkeler ya Çin’in stratejik dönemeçleri ya da geleneksel Çin dostu ülkelerdir.
Komşu Ülkelerin Durumunun Çin Üzerindeki Olumsuz Etkileri
Komşu ülkelerdeki siyasi çalkantının en doğrudan etkisi, Güney Asya ve Güneydoğu Asya’da Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) kesintisiz ilerleyişini sekteye uğratmasıdır. Hâlihazırda, Çin’in Güneydoğu Asya ile etkileşimini yönlendiren çekirdek kavram nihayetinde tek bir kelimede özetlenebilir: kalkınma. Kalkınmaya ulaşmak için altyapı kritik bir dayanak işlevi görür. Bu ilke “Yollar bağlanınca refah gelir” sözüyle ifade edilir. Komşu ülkelerdeki siyasi istikrarsızlık, ani politika değişikliklerine, sözleşme ihlallerine ve projelerin askıya alınmasına yol açabilir. Bu sonuçlar, Çinli şirketlerin varlık güvenliğini ve kâr beklentilerini doğrudan tehdit eder ve bu bölgedeki KYG’nin ilerleyişini engeller.
Komşu ülkelerdeki siyasi istikrarsızlık, Çin’in bölgesel bir ekonomik merkez inşa etme stratejik hedefini baltalayacaktır. ASEAN, AB’yi geride bırakarak Çin’in en büyük ticaret ortağı haline gelmiştir; Güneydoğu Asya aynı zamanda hem Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) hem de Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık’ın (RCEP) ilerletilmesi için kilit bir bölgedir. Siyasi çalkantı, etkilenen ülkelerde hükümetlerin icra kapasitesini zayıflatacak ve serbest ticaret anlaşmalarının uygulanması ile sınır ötesi altyapı bağlantıları gibi ortak projelerin ilerlemesini yavaşlatacaktır. Bu da söz konusu ülkelerin ve bölgenin genel ekonomik kalkınmasını ve bölgesel ekonomik bütünleşmenin ilerleyişini sekteye uğratacaktır.
Çin-ABD stratejik rekabeti bağlamında, komşu ülkelerin istikrarı ve kalkınması, Çin için büyük önem taşır. Şu anda Çin’in çevresinde bir “Üç Dünya” yapısı belirmiştir: Çin ve ABD birer kutup olarak dururken, arada çok sayıda “orta ülke” bulunmaktadır. Vietnam, Singapur ve Güney Kore gibi ülkeler bile geçmişte ABD’nin sözde “Asya-Pasifik Yeniden Dengeleme Stratejisi”ni ve “Hint-Pasifik Stratejisi”ni kendi çıkarlarını gözetmek için kullanmış olsalar da, “ya o ya bu” türü bir tercih yerine Çin ile ABD arasında “denge” arayışını temel bir tutum olarak sürdürmüşlerdir. Çin’in ekonomik gücü ve siyasi etkisi daha da arttıkça, bu “orta ülkelerin” varlığı ve gelişim eğilimleri daha da belirginleşecektir. Daha fazla orta ülkeyi kazanmak bu nedenle Çin-ABD rekabetinin kilit bir parçası haline gelecektir. Kısacası Çin, istikrarlı, barışçıl ve gelişen bir komşuluk çevresine ihtiyaç duyar ve Nepal, Myanmar, Tayland ve Endonezya gibi ülkelerin istikrarı, barışı ve kalkınması Çin’in lehinedir.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












