Görüş
Çin’e Komşu Asya Ülkelerindeki Son Çalkantılar: Nedenler ve Eğilimler

Çin, uluslararası ilişkiler ve diplomatik meseleleri ele alırken her zaman şu önemli stratejik ilkeye bağlı kalmıştır: “büyük ülkeler kilit, komşu ülkeler öncelik, gelişmekte olan ülkeler temel, çok taraflı forumlar sahnedir.” Komşu bölgeler, Çin’in kalkınması ve refahı için önemli bir temel, ulusal güvenliğin korunması için kilit bir alan, genel diplomatik stratejinin şekillendirilmesinde en öncelikli konu ve insanlığın ortak geleceğe sahip bir topluluk inşasını ilerletmede kritik bir faktördür. Bu nedenle komşu bölgelerde istikrar ve güvenlik Çin için hayati önem taşımakta, komşu ülkelerle ilişkilerin yönetimi Çin diplomasisinin önemli bir odağı olarak öne çıkmaktadır. Bu temel üzerinde, Nepal, Myanmar, Tayland ve Endonezya gibi komşu ülkelerde son dönemde yaşanan çalkantılar dikkatle incelenmeye ve izlenmeye değerdir.
Çin’in Komşu Ülkelerindeki Son Siyasi Çalkantıların Nedenleri
Nepal
Oli hükümetinin 20’den fazla kayıtsız sosyal medya platformunu kapatmaya yönelik çıkardığı kararname, Z kuşağı gençler arasında güçlü bir hoşnutsuzluğu doğrudan tetikledi ve Nepal’deki bu kapsamlı toplumsal huzursuzluk dalgasını ateşleyen fitil işlevi gördü.
Doğrudan nedenler şunlardır:
1) Gençler, Nepal hükümetinin ifade özgürlüklerini boğduğuna inanıyor.
2) Gençler, Nepal’deki yolsuzluktan ve “ikinci nesil zenginler”in internette servetlerini sergilemesi olgusundan son derece hoşnutsuz.
3) Gençler arasında işsizlik oranı yüksek ve internet ekonomik gelir elde etmenin başlıca aracı.
4) İnternet, Nepal vatandaşları ile yurtdışındaki vatandaşlar arasındaki başlıca iletişim kanalıdır.
Bununla birlikte, bunlar çelişkilerin yalnızca yüzeydeki tezahürleridir. Daha derindeki düğüm, hükümet yetkililerinin yolsuzluğunda, toplumdaki zengin-yoksul uçurumunun genişlemesinde ve siyasi partiler arasındaki çekişmelerde yatmaktadır. Bu olayda Nepal halkı tek bir siyasi partiyi ya da onun liderini hedef almamış; öfkelerini tüm siyasi partilere, tüm hükümete ve tüm seçkin ya da yönetici sınıfa yöneltmiştir. Bu hoşnutsuzluk, ülkenin kalkınmasına ve hükümet yönetimine dair memnuniyetsizliklerinden kaynaklanmaktadır. Özünde, ekonomik durgunluk, düzensiz yönetişim ve halkın geçim sorunlarının ihmal edilmesinin iç içe geçmesi, Nepal’i “protesto-bastırma-daha şiddetli protesto” şeklindeki kısır döngüye hapsetmiştir.
Endonezya
Endonezya’daki bu huzursuzluk dalgasının fitili, bu yıl ağustos ayında parlamentoda Başkan Prabowo’nun mensubu olduğu Büyük Endonezya Hareket Partisi tarafından geçirilen tasarı oldu. Tasarı, milletvekilleri için 50 milyon Endonezya rupisi (yaklaşık 3.000 ABD doları) tutarında konut ödeneği artışı önerdi. Karşılaştırma için, sıradan bir Endonezyalı ücretlinin aylık maaşı yalnızca 5 milyon Endonezya rupisidir. Buna şubatta başlatılan ülke çapındaki “Ücretsiz Besleyici Öğün Programı”nın (ordunun ticari faaliyetlere katılmasını içerir) eklenmesi ve akabinde parlamentonun Endonezya Ulusal Silahlı Kuvvetleri Yasası’nda değişikliği kabul etmesi (ordunun siyasete müdahalesiyle ilgilidir) hükümetin mali yönelimine dair yaygın bir kamuoyu kaygısı ve öfkesini tetikledi. Önceden öğrencilerin ağırlıkta olduğu protesto grupları, işçiler, işsizler ve orta sınıfın geniş katılımıyla büyüdü. Protestolar belirli “politikalar”ı hedef almış olsa da, temel eleştirileri bizzat Prabowo’ya ve onun arka planda temsil ettiği askeri güçlere yönelmişti. Çünkü Prabowo’nun getirdiği yeni politikalar, Endonezya’nın eksik istihdam sorununu kökten ele almamakta veya Endonezyalıların gelirlerini artırmamaktadır. Aksine, yeni mali istikrarsızlıkları tetikleyebilir ve Endonezya’nın siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarına belirsizlikler enjekte edebilir. Özünde, Endonezya’daki protestolar ve bunu izleyen huzursuzluk, uzun süredir devam eden yapısal sorunların, bir dizi kısa vadeli olayın birikimiyle birleşmesinin sonucudur.
Tayland
Tayland’daki son çalkantı, Tayland ile Kamboçya arasındaki sınır anlaşmazlığından, özel olarak Preah Vihear Tapınağı ve çevresinin mülkiyetine ilişkin anlaşmazlıktan kaynaklandı ve akabinde iki ülke arasında askeri çatışmaya tırmandı. Haziran ayında Paetongtarn Shinawatra, artan sınır gerilimlerini görüşmek üzere Kamboçya’nın fiili lideri Hun Sen’i aradı. Ancak Hun Sen, konuşmalarının ses kaydını kamuoyuna açıkladı. Bu “telefon skandalı” nihayetinde Başbakan Paetongtarn Shinawatra’nın itibarsız bir şekilde istifasına yol açtı. Tayland ile Kamboçya arasındaki toprak anlaşmazlığı tarihten kalma köklü bir meseledir, ancak sonunda Tayland’da iç siyasi bir probleme dönüştü. İki ülke arasındaki çatışma, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin tanıklığında ve ASEAN’ın arabuluculuğuyla nihayetinde yatışmış olsa da, temel sorun çözümsüz duruyor. Tayland’ın genel siyasi manzarası açısından, Shinawatra Ailesi’nin etkisi zayıflamıştır. Bununla birlikte, siyasi duruma hakim olan askeri muhafazakârların arka planında, Tayland’ın “turuncu-kırmızı-mavi karşıtlığı” modeli kısa vadede temel bir değişime uğrayacak gibi görünmüyor. Burada turuncu genellikle radikal sol bir siyasi parti olan Halk Partisi’ni; kırmızı, Thaksin Shinawatra ile yakın bağları olan ve reformu savunan Pheu Thai Partisi’ni; mavi ise geleneksel değerleri savunan ve muhafazakâr tutumlara sahip sağ kanadı simgeler. Başbakan kim olursa olsun, görünüşte küçük anlaşmazlıklar nedeniyle azille karşı karşıya kalabilir ya da hatta anayasal yollarla görevden uzaklaştırılabilir. Bu, Tayland’da başbakanların sık değişmesi olgusunun gelecekte bir süre daha devam edeceğini göstermektedir.
Myanmar
Myanmar, Şubat 2021’deki askeri darbeden beri uzun süren kaos ve istikrarsızlığa saplanmış durumda; bu darbe, askeri cunta ile etnik silahlı örgütler (EAO’lar) arasında geniş çaplı çatışmaları tetikledi. Halihazırda Myanmar dört büyük açmazla boğuşuyor. Birincisi, Batı yaptırımları nedeniyle ekonomik zorluklarla karşı karşıya. İkincisi, askeri cunta ile EAO’lar arasında, ayrıca Aung San Suu Kyi tarafından temsil edilen “Ulusal Birlik Hükümeti” (NUG) ile cunta arasında çatışmalar şiddetlendi ve ülkeyi iç savaşa doğru itiyor. Üçüncüsü, askeri cunta zayıf yönetişim kabiliyetleri sergiliyor. Dördüncüsü, cunta bir meşruiyet krizine saplanmış durumda ve uluslararası toplum tarafından tanınmıyor.
Sonuç olarak Myanmar “tek ülke, iki hükümet” ve “tek ülke, üç ordu” durumuna düşmüştür. Üç askeri güç, cunta tarafından kontrol edilen Myanmar Silahlı Kuvvetleri, Myanmar Ulusal Savunma Gücü (MNDF) ve Halk Savunma Gücü (PDF) – her ikisi de NUG’un komutası altındadır. Bu kaos, birden fazla faktörle daha da ağırlaşıyor. Bunlar arasında komşu büyük güçler arasındaki güç mücadeleleri, renkli devrimlerle uğraşan sivil toplum kuruluşlarının (STK’lar) faaliyetleri ve gri endüstriler ile suç gruplarının karmakarışık çıkarları yer alıyor. Birlikte, Myanmar’ı aşırı bir düzensizliğe sürüklediler. Geçmişte Bamar etnik grubu ile diğer etnik azınlıklar arasındaki çatışmalar gerginliğin başlıca kaynağıydı. Bugün ise siyasi baskı ve ekonomik sıkıntılar bazı Bamarların askeri cuntaya olan güvenini kırdı. Yaygın kışkırtmayla birleşince Myanmar şimdi her an patlamaya hazır bir yanardağa benziyor.
Bu ülkelerdeki siyasi çalkantının aşağıdaki özellikleri sergilediği açıktır;
Birincisi, huzursuzluk patlak vermeden önce bu ülkeler zaten uzun süreli siyasi istikrarsızlığa saplanmıştı. Kabineler sık sık elden geçiriliyor, hükümetler sürekli meşruiyet krizleriyle karşı karşıya kalıyordu. İkincisi, sembolik olaylar huzursuzluğu tetiklemiş olsa da, protestolar artık yerel meselelere ya da belirli politikalara sıkışıp kalmadı; bunun yerine sisteme ve kurumsal kusurlara ilişkin sorulara yayıldı. Ancak bu ülkelerin kurumlarında içkin olan yapısal sorunlar tek bir olayla çözülemez. Üçüncüsü, gençler ve sosyal örgütler bu protestolarda giderek daha belirgin bir rol oynadı. Dördüncüsü, sembolik olaylar gösterilerin patlak vermesini ve şiddetli protestolara tırmanmasını tetikledi. Yukarıda anılan ülkelerde görüldüğü gibi, hepsinde barışçıl toplanmalardan kamu kurumlarını basma, polisle çatışma, kundaklama ve yağmalama gibi eylemlere doğru bir kayma yaşandı. Bu evrim ağır can kayıplarına ve ekonomik zararlara yol açtı.
Komşu Ülkelerde Önümüzdeki Aylara İlişkin Siyasi Görünüm
Önümüzdeki altı ayda, adı geçen komşu ülkeler ya bir geçiş hükümeti dönemine girecek, ya seçim döngülerini başlatacak ya da kabine revizyonlarından geçecek. Bu da daha fazla siyasi dalgalanmayı oldukça olası kılıyor.
- Nepal: Xinhua Haber Ajansı’na göre, Nepal Yüksek Mahkemesi’nin eski başyargıcı Sushila Karki, 12 Eylül akşamı Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Nepal geçici hükümetinin başbakanı olarak yemin etti. 5 Mart 2026’da yapılması planlanan genel seçimlerin yolunu açmak üzere altı aylık bir geçiş hükümetine liderlik edecek. Karki’nin atanması, Z kuşağı protestocuları, Nepal Cumhurbaşkanı ve ordu arasındaki müzakerelerin bir sonucudur. Birçok Nepalli genç ona olağanüstü derecede yüksek umutlar bağladı; yolsuzluğu bitirmesini ve reformu sürüklemesini bekliyorlar. Karki açısından, toplumsal adalet, siyasal reform ve ekonomik kalkınma gibi gençlerin önem verdiği kilit meseleleri sadece altı ayda ele almak kuşkusuz son derece büyük ve zorlu bir görev olacaktır.
- Tayland: 5 Eylül’de, Tayland’ın Bhumjaithai Partisi lideri Anutin Charnvirakul, Temsilciler Meclisi’nin özel oturumunda çoğunluk oyu alarak Tayland’ın yeni başbakanı seçildi. İlgili yorumlarda belirtildiği gibi, Anutin Pheu Thai Partisi’nin desteği olmadan göreve geldi ve görev süresinin kısa ömürlü olması bekleniyor; bu da azınlık hükümetini son derece kırılgan kılıyor. Anutin ayrıca yeni hükümetin dört ay görev yapacağını ve ardından genel seçim yapılacağını açıkça ifade etti.
- Myanmar: Myanmar uzun süredir iç savaşa saplanmış durumda. Özellikle 2021 darbesinden bu yana, Myanmar’daki askeri cunta olağanüstü hâli defalarca uzattı; bu durum hem kamuoyunun hem de uluslararası toplumun hoşnutsuzluğunu çekti. Ancak Myanmar lideri Min Aung Hlaing, ülkede 28 Aralık 2025’te seçim yapılacağını duyurdu.
- Endonezya: 8 Eylül’de Endonezya Devlet Başkanı Prabowo, geçen yıl ekim ayında göreve gelmesinden bu yana ilk büyük çaplı kabine revizyonunu açıkladı. Değişiklikler arasında, Maliye Bakanı Sri Mulyani’nin görevden alınması kamuoyunun odağı haline geldi. Bu düzenleme, ağustostaki geniş çaplı toplumsal huzursuzluğa verilen bir yanıt olarak yaygın şekilde görülüyor.
Yukarıda anılan komşu ülkeler, “dalgalı siyasal gelişme” modelini temsil etmektedir. Başka bir deyişle, ulusal bağımsızlığa ulaşma ve siyasal gündemlerini ilerletme sürecinde sürekli olarak çeşitli zorluklarla karşılaşmışlar; bu da siyasal ilerlemelerinde iniş çıkışlara yol açmıştır. Örneğin;
Myanmar: İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlığını kazandığından beri Myanmar, ülkenin ordusu ile yerel etnik gruplar arasındaki güç mücadelelerinin tetiklediği siyasi istikrarsızlıkla boğuşmuştur. 21. yüzyıla girerken, askeri cunta ile etnik silahlı örgütler (EAO’lar) arasındaki çatışmanın yanı sıra, ordu bloku ile Amerika Birleşik Devletleri’nin desteklediği sözde “demokrasi yanlısı güçler” arasındaki rekabet de Myanmar’ın siyasi gelişiminin seyrini büyük ölçüde şekillendirmiştir.
Nepal: 1990’da parlamenter demokrasinin yeniden tesis edilmesinden bu yana geçen 34 yılda Nepal 29 başbakan ve iki dönem doğrudan kraliyet yönetimi görmüştür. Ortalama olarak her hükümet yalnızca 13 ay dayanmış, en kısa ömürlü kabine ise sadece 60 gün görevde kalmıştır. Bugüne dek hiçbir hükümet tam bir beş yıllık dönemi tamamlayamamıştır.
Tayland: Askeri darbeler ile hanedan siyaseti arasındaki gidip gelmeler, son 70 yılın Tayland siyasi gelişiminin belirleyici çizgisi olmuştur. Son yirmi yılda, Thaksin Shinawatra ile hizalanmış güçler başbakanlık seçimlerini altı kez kazanarak halk tarafından seçilen başbakanlık makamını neredeyse tekelinde tutmuştur. Bir bakıma, Tayland fiilen Kral ve Thaksin’in hakim olduğu “çift çekirdekli bir yapı” oluşturmuştur: başbakanlık makamı Thaksin ailesinin üyeleri ya da onların protejeleri tarafından tutulurken, monarşi Chakri hanedanında kalmıştır. Tayland’daki son siyasi çalkantı, Thaksin ailesi için büyük bir gerilemedir, fakat onların gerilediği anlamına gelmez; istedikleri anda geri dönüş yapabilirler.
Söz konusu komşu ülkelerdeki siyasi çalkantının temel nedeni, yetersiz ve dengesiz ekonomik kalkınma ile buna eşlik eden genişleyen servet uçurumudur. Bu sorunlar kısa vadede çözülemez durumda olduğundan, bu ülkelerde kamu protestolarının zaman zaman ortaya çıkmaya devam edeceği öngörülebilir. Örneğin,
Nepal: Dünya Bankası’na göre Nepal, yalnızca 2019’da düşük gelirli ülkeden alt-orta gelirli ülke statüsüne geçti. 2023’te GSYİH büyüme oranı yalnızca yüzde 2’de kalırken, işsizlik oranı ve enflasyon oranı sırasıyla yüzde 10,7 ve yüzde 7,1’e ulaştı. Ne geleneksel siyasi partiler ne de yükselenler ekonomik kalkınmayı canlandıracak etkili önlemler ortaya koydu ya da somut sonuçlar üretti. Bu partileri içeren sık skandallar ise Nepal’in siyasi manzarasını daha da karmaşık hale getirdi.
Tayland: Paetongtarn Shinawatra’nın görev süresi boyunca yönetimi “telefon konuşması skandalı”na ve iç siyasi çekişmelere saplanıp kaldı. Tayland ekonomisini canlandırma adımları, turizm sektörünü destekleme çabaları ve Tayland-ABD gümrük tarifesi müzakerelerini ele alış biçimi ağır eleştirilere konu oldu. Deneyim eksikliği ve yetersiz yeterliliği, Tayland’daki iç kamuoyu tartışmalarının odak noktası haline geldi ve hem yönetimin yönetsel meşruiyetinde hem de kamuoyu desteğinde istikrarlı bir düşüşe yol açtı.
Endonezya: Son on yılda Endonezya nispeten yüksek bir ekonomik büyüme hızını korudu ve dijital ekonomi ile madenlerde aşağı yönlü entegrasyon gibi sektörlerde kayda değer sonuçlar elde etti. Bugün ASEAN’ın en büyük ekonomisi ve bölgeden G20’nin tek üyesi konumundadır. Kişi başına GSYİH’si 5.000 ABD dolarına yaklaşan Endonezya, Dünya Bankası tarafından üst-orta gelirli ülke olarak sınıflandırılmıştır. Yine de ülkede yolsuzluk, halkın geçim güvencelerinin yetersizliği ve ulusal kapasite inşasının yetersizliği gibi acil sorunlar belirginliğini koruyor ve bunların tümü kamu hoşnutsuzluğunu körüklüyor.
Bahsi geçen komşu ülkelerdeki siyasi çalkantılar, Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı ülkelerden sızma, müdahale ve baskıları daha da davet edecektir. Huzursuzluk öncesinde Tayland, Myanmar, Nepal ve Endonezya hükümetleri çoğunlukla Çin yanlısı politikalar benimsemişti. Kuşak ve Yol Girişimi ile aktif uyum içinde hareket ettiler, altyapı geliştirmelerine yöneldiler ve Çin’le ticaret hacimleri istikrarlı biçimde arttı. Çin-ABD rekabeti ve Askeri Geçit Töreni bağlamında — ki Endonezya Devlet Başkanı Prabowo, Nepalli Başbakan Oli ve Myanmar’ın Vekil Devlet Başkanı Min Aung Hlaing davet edilenler arasındaydı — Çin’i Filipinler gibi ülkeler üzerinden dizginlemede başarısız olan ABD ve Batılı ülkeler, hedefi Çin’in komşu devletlerine çevirdi. Amaçları, bu Çin yanlısı hükümetleri istikrarsızlaştırmak, Çin’in çevresinde bir istikrarsızlık yaratmak ve Çin’in dikkatini dağıtmaktır.
Komşu ülkelerdeki huzursuzluklar içsel faktörlerden kaynaklansa da, protestoların gelişimi sırasında dış güçlerin etkisi açıkça hissedildi. Bu durum, barışçıl gösterilerin kademeli olarak kontrolden çıkıp şiddete dönüşmesine yol açtı ve belirli “renkli devrimler” özellikleri sergiledi. Tarihsel açıdan bakıldığında, modern dünyada “renkli devrimler”den etkilenen bölgeler genel olarak “Doğu Avrupa → Batı Asya → Orta Asya → Doğu Asya/Güneydoğu Asya” hattı boyunca yayılmıştır. Bu güzergâhtaki kilit ülkeler ya Çin’in stratejik dönemeçleri ya da geleneksel Çin dostu ülkelerdir.
Komşu Ülkelerin Durumunun Çin Üzerindeki Olumsuz Etkileri
Komşu ülkelerdeki siyasi çalkantının en doğrudan etkisi, Güney Asya ve Güneydoğu Asya’da Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) kesintisiz ilerleyişini sekteye uğratmasıdır. Hâlihazırda, Çin’in Güneydoğu Asya ile etkileşimini yönlendiren çekirdek kavram nihayetinde tek bir kelimede özetlenebilir: kalkınma. Kalkınmaya ulaşmak için altyapı kritik bir dayanak işlevi görür. Bu ilke “Yollar bağlanınca refah gelir” sözüyle ifade edilir. Komşu ülkelerdeki siyasi istikrarsızlık, ani politika değişikliklerine, sözleşme ihlallerine ve projelerin askıya alınmasına yol açabilir. Bu sonuçlar, Çinli şirketlerin varlık güvenliğini ve kâr beklentilerini doğrudan tehdit eder ve bu bölgedeki KYG’nin ilerleyişini engeller.
Komşu ülkelerdeki siyasi istikrarsızlık, Çin’in bölgesel bir ekonomik merkez inşa etme stratejik hedefini baltalayacaktır. ASEAN, AB’yi geride bırakarak Çin’in en büyük ticaret ortağı haline gelmiştir; Güneydoğu Asya aynı zamanda hem Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) hem de Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık’ın (RCEP) ilerletilmesi için kilit bir bölgedir. Siyasi çalkantı, etkilenen ülkelerde hükümetlerin icra kapasitesini zayıflatacak ve serbest ticaret anlaşmalarının uygulanması ile sınır ötesi altyapı bağlantıları gibi ortak projelerin ilerlemesini yavaşlatacaktır. Bu da söz konusu ülkelerin ve bölgenin genel ekonomik kalkınmasını ve bölgesel ekonomik bütünleşmenin ilerleyişini sekteye uğratacaktır.
Çin-ABD stratejik rekabeti bağlamında, komşu ülkelerin istikrarı ve kalkınması, Çin için büyük önem taşır. Şu anda Çin’in çevresinde bir “Üç Dünya” yapısı belirmiştir: Çin ve ABD birer kutup olarak dururken, arada çok sayıda “orta ülke” bulunmaktadır. Vietnam, Singapur ve Güney Kore gibi ülkeler bile geçmişte ABD’nin sözde “Asya-Pasifik Yeniden Dengeleme Stratejisi”ni ve “Hint-Pasifik Stratejisi”ni kendi çıkarlarını gözetmek için kullanmış olsalar da, “ya o ya bu” türü bir tercih yerine Çin ile ABD arasında “denge” arayışını temel bir tutum olarak sürdürmüşlerdir. Çin’in ekonomik gücü ve siyasi etkisi daha da arttıkça, bu “orta ülkelerin” varlığı ve gelişim eğilimleri daha da belirginleşecektir. Daha fazla orta ülkeyi kazanmak bu nedenle Çin-ABD rekabetinin kilit bir parçası haline gelecektir. Kısacası Çin, istikrarlı, barışçıl ve gelişen bir komşuluk çevresine ihtiyaç duyar ve Nepal, Myanmar, Tayland ve Endonezya gibi ülkelerin istikrarı, barışı ve kalkınması Çin’in lehinedir.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa4 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya3 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek










