Bizi Takip Edin

Görüş

Çin’e Komşu Asya Ülkelerindeki Son Çalkantılar: Nedenler ve Eğilimler

Avatar photo

Yayınlanma

Çin, uluslararası ilişkiler ve diplomatik meseleleri ele alırken her zaman şu önemli stratejik ilkeye bağlı kalmıştır: “büyük ülkeler kilit, komşu ülkeler öncelik, gelişmekte olan ülkeler temel, çok taraflı forumlar sahnedir.” Komşu bölgeler, Çin’in kalkınması ve refahı için önemli bir temel, ulusal güvenliğin korunması için kilit bir alan, genel diplomatik stratejinin şekillendirilmesinde en öncelikli konu ve insanlığın ortak geleceğe sahip bir topluluk inşasını ilerletmede kritik bir faktördür. Bu nedenle komşu bölgelerde istikrar ve güvenlik Çin için hayati önem taşımakta, komşu ülkelerle ilişkilerin yönetimi Çin diplomasisinin önemli bir odağı olarak öne çıkmaktadır. Bu temel üzerinde, Nepal, Myanmar, Tayland ve Endonezya gibi komşu ülkelerde son dönemde yaşanan çalkantılar dikkatle incelenmeye ve izlenmeye değerdir.

Çin’in Komşu Ülkelerindeki Son Siyasi Çalkantıların Nedenleri

Nepal 

Oli hükümetinin 20’den fazla kayıtsız sosyal medya platformunu kapatmaya yönelik çıkardığı kararname, Z kuşağı gençler arasında güçlü bir hoşnutsuzluğu doğrudan tetikledi ve Nepal’deki bu kapsamlı toplumsal huzursuzluk dalgasını ateşleyen fitil işlevi gördü.

Doğrudan nedenler şunlardır:

1) Gençler, Nepal hükümetinin ifade özgürlüklerini boğduğuna inanıyor.

2) Gençler, Nepal’deki yolsuzluktan ve “ikinci nesil zenginler”in internette servetlerini sergilemesi olgusundan son derece hoşnutsuz.

3) Gençler arasında işsizlik oranı yüksek ve internet ekonomik gelir elde etmenin başlıca aracı.

4) İnternet, Nepal vatandaşları ile yurtdışındaki vatandaşlar arasındaki başlıca iletişim kanalıdır.

Bununla birlikte, bunlar çelişkilerin yalnızca yüzeydeki tezahürleridir. Daha derindeki düğüm, hükümet yetkililerinin yolsuzluğunda, toplumdaki zengin-yoksul uçurumunun genişlemesinde ve siyasi partiler arasındaki çekişmelerde yatmaktadır. Bu olayda Nepal halkı tek bir siyasi partiyi ya da onun liderini hedef almamış; öfkelerini tüm siyasi partilere, tüm hükümete ve tüm seçkin ya da yönetici sınıfa yöneltmiştir. Bu hoşnutsuzluk, ülkenin kalkınmasına ve hükümet yönetimine dair memnuniyetsizliklerinden kaynaklanmaktadır. Özünde, ekonomik durgunluk, düzensiz yönetişim ve halkın geçim sorunlarının ihmal edilmesinin iç içe geçmesi, Nepal’i “protesto-bastırma-daha şiddetli protesto” şeklindeki kısır döngüye hapsetmiştir.

Endonezya

Endonezya’daki bu huzursuzluk dalgasının fitili, bu yıl ağustos ayında parlamentoda Başkan Prabowo’nun mensubu olduğu Büyük Endonezya Hareket Partisi tarafından geçirilen tasarı oldu. Tasarı, milletvekilleri için 50 milyon Endonezya rupisi (yaklaşık 3.000 ABD doları) tutarında konut ödeneği artışı önerdi. Karşılaştırma için, sıradan bir Endonezyalı ücretlinin aylık maaşı yalnızca 5 milyon Endonezya rupisidir. Buna şubatta başlatılan ülke çapındaki “Ücretsiz Besleyici Öğün Programı”nın (ordunun ticari faaliyetlere katılmasını içerir) eklenmesi ve akabinde parlamentonun Endonezya Ulusal Silahlı Kuvvetleri Yasası’nda değişikliği kabul etmesi (ordunun siyasete müdahalesiyle ilgilidir) hükümetin mali yönelimine dair yaygın bir kamuoyu kaygısı ve öfkesini tetikledi. Önceden öğrencilerin ağırlıkta olduğu protesto grupları, işçiler, işsizler ve orta sınıfın geniş katılımıyla büyüdü. Protestolar belirli “politikalar”ı hedef almış olsa da, temel eleştirileri bizzat Prabowo’ya ve onun arka planda temsil ettiği askeri güçlere yönelmişti. Çünkü Prabowo’nun getirdiği yeni politikalar, Endonezya’nın eksik istihdam sorununu kökten ele almamakta veya Endonezyalıların gelirlerini artırmamaktadır. Aksine, yeni mali istikrarsızlıkları tetikleyebilir ve Endonezya’nın siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarına belirsizlikler enjekte edebilir. Özünde, Endonezya’daki protestolar ve bunu izleyen huzursuzluk, uzun süredir devam eden yapısal sorunların, bir dizi kısa vadeli olayın birikimiyle birleşmesinin sonucudur.

Tayland

Tayland’daki son çalkantı, Tayland ile Kamboçya arasındaki sınır anlaşmazlığından, özel olarak Preah Vihear Tapınağı ve çevresinin mülkiyetine ilişkin anlaşmazlıktan kaynaklandı ve akabinde iki ülke arasında askeri çatışmaya tırmandı. Haziran ayında Paetongtarn Shinawatra, artan sınır gerilimlerini görüşmek üzere Kamboçya’nın fiili lideri Hun Sen’i aradı. Ancak Hun Sen, konuşmalarının ses kaydını kamuoyuna açıkladı. Bu “telefon skandalı” nihayetinde Başbakan Paetongtarn Shinawatra’nın itibarsız bir şekilde istifasına yol açtı. Tayland ile Kamboçya arasındaki toprak anlaşmazlığı tarihten kalma köklü bir meseledir, ancak sonunda Tayland’da iç siyasi bir probleme dönüştü. İki ülke arasındaki çatışma, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin tanıklığında ve ASEAN’ın arabuluculuğuyla nihayetinde yatışmış olsa da, temel sorun çözümsüz duruyor. Tayland’ın genel siyasi manzarası açısından, Shinawatra Ailesi’nin etkisi zayıflamıştır. Bununla birlikte, siyasi duruma hakim olan askeri muhafazakârların arka planında, Tayland’ın “turuncu-kırmızı-mavi karşıtlığı” modeli kısa vadede temel bir değişime uğrayacak gibi görünmüyor. Burada turuncu genellikle radikal sol bir siyasi parti olan Halk Partisi’ni; kırmızı, Thaksin Shinawatra ile yakın bağları olan ve reformu savunan Pheu Thai Partisi’ni; mavi ise geleneksel değerleri savunan ve muhafazakâr tutumlara sahip sağ kanadı simgeler. Başbakan kim olursa olsun, görünüşte küçük anlaşmazlıklar nedeniyle azille karşı karşıya kalabilir ya da hatta anayasal yollarla görevden uzaklaştırılabilir. Bu, Tayland’da başbakanların sık değişmesi olgusunun gelecekte bir süre daha devam edeceğini göstermektedir.

Myanmar

Myanmar, Şubat 2021’deki askeri darbeden beri uzun süren kaos ve istikrarsızlığa saplanmış durumda; bu darbe, askeri cunta ile etnik silahlı örgütler (EAO’lar) arasında geniş çaplı çatışmaları tetikledi. Halihazırda Myanmar dört büyük açmazla boğuşuyor. Birincisi, Batı yaptırımları nedeniyle ekonomik zorluklarla karşı karşıya. İkincisi, askeri cunta ile EAO’lar arasında, ayrıca Aung San Suu Kyi tarafından temsil edilen “Ulusal Birlik Hükümeti” (NUG) ile cunta arasında çatışmalar şiddetlendi ve ülkeyi iç savaşa doğru itiyor. Üçüncüsü, askeri cunta zayıf yönetişim kabiliyetleri sergiliyor. Dördüncüsü, cunta bir meşruiyet krizine saplanmış durumda ve uluslararası toplum tarafından tanınmıyor.

Sonuç olarak Myanmar “tek ülke, iki hükümet” ve “tek ülke, üç ordu” durumuna düşmüştür. Üç askeri güç, cunta tarafından kontrol edilen Myanmar Silahlı Kuvvetleri, Myanmar Ulusal Savunma Gücü (MNDF) ve Halk Savunma Gücü (PDF) – her ikisi de NUG’un komutası altındadır. Bu kaos, birden fazla faktörle daha da ağırlaşıyor. Bunlar arasında komşu büyük güçler arasındaki güç mücadeleleri, renkli devrimlerle uğraşan sivil toplum kuruluşlarının (STK’lar) faaliyetleri ve gri endüstriler ile suç gruplarının karmakarışık çıkarları yer alıyor. Birlikte, Myanmar’ı aşırı bir düzensizliğe sürüklediler. Geçmişte Bamar etnik grubu ile diğer etnik azınlıklar arasındaki çatışmalar gerginliğin başlıca kaynağıydı. Bugün ise siyasi baskı ve ekonomik sıkıntılar bazı Bamarların askeri cuntaya olan güvenini kırdı. Yaygın kışkırtmayla birleşince Myanmar şimdi her an patlamaya hazır bir yanardağa benziyor.

Bu ülkelerdeki siyasi çalkantının aşağıdaki özellikleri sergilediği açıktır;

Birincisi, huzursuzluk patlak vermeden önce bu ülkeler zaten uzun süreli siyasi istikrarsızlığa saplanmıştı. Kabineler sık sık elden geçiriliyor, hükümetler sürekli meşruiyet krizleriyle karşı karşıya kalıyordu. İkincisi, sembolik olaylar huzursuzluğu tetiklemiş olsa da, protestolar artık yerel meselelere ya da belirli politikalara sıkışıp kalmadı; bunun yerine sisteme ve kurumsal kusurlara ilişkin sorulara yayıldı. Ancak bu ülkelerin kurumlarında içkin olan yapısal sorunlar tek bir olayla çözülemez. Üçüncüsü, gençler ve sosyal örgütler bu protestolarda giderek daha belirgin bir rol oynadı. Dördüncüsü, sembolik olaylar gösterilerin patlak vermesini ve şiddetli protestolara tırmanmasını tetikledi. Yukarıda anılan ülkelerde görüldüğü gibi, hepsinde barışçıl toplanmalardan kamu kurumlarını basma, polisle çatışma, kundaklama ve yağmalama gibi eylemlere doğru bir kayma yaşandı. Bu evrim ağır can kayıplarına ve ekonomik zararlara yol açtı.

Komşu Ülkelerde Önümüzdeki Aylara İlişkin Siyasi Görünüm

Önümüzdeki altı ayda, adı geçen komşu ülkeler ya bir geçiş hükümeti dönemine girecek, ya seçim döngülerini başlatacak ya da kabine revizyonlarından geçecek. Bu da daha fazla siyasi dalgalanmayı oldukça olası kılıyor.

  1. Nepal: Xinhua Haber Ajansı’na göre, Nepal Yüksek Mahkemesi’nin eski başyargıcı Sushila Karki, 12 Eylül akşamı Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Nepal geçici hükümetinin başbakanı olarak yemin etti. 5 Mart 2026’da yapılması planlanan genel seçimlerin yolunu açmak üzere altı aylık bir geçiş hükümetine liderlik edecek. Karki’nin atanması, Z kuşağı protestocuları, Nepal Cumhurbaşkanı ve ordu arasındaki müzakerelerin bir sonucudur. Birçok Nepalli genç ona olağanüstü derecede yüksek umutlar bağladı; yolsuzluğu bitirmesini ve reformu sürüklemesini bekliyorlar. Karki açısından, toplumsal adalet, siyasal reform ve ekonomik kalkınma gibi gençlerin önem verdiği kilit meseleleri sadece altı ayda ele almak kuşkusuz son derece büyük ve zorlu bir görev olacaktır.
  2. Tayland: 5 Eylül’de, Tayland’ın Bhumjaithai Partisi lideri Anutin Charnvirakul, Temsilciler Meclisi’nin özel oturumunda çoğunluk oyu alarak Tayland’ın yeni başbakanı seçildi. İlgili yorumlarda belirtildiği gibi, Anutin Pheu Thai Partisi’nin desteği olmadan göreve geldi ve görev süresinin kısa ömürlü olması bekleniyor; bu da azınlık hükümetini son derece kırılgan kılıyor. Anutin ayrıca yeni hükümetin dört ay görev yapacağını ve ardından genel seçim yapılacağını açıkça ifade etti.
  3. Myanmar: Myanmar uzun süredir iç savaşa saplanmış durumda. Özellikle 2021 darbesinden bu yana, Myanmar’daki askeri cunta olağanüstü hâli defalarca uzattı; bu durum hem kamuoyunun hem de uluslararası toplumun hoşnutsuzluğunu çekti. Ancak Myanmar lideri Min Aung Hlaing, ülkede 28 Aralık 2025’te seçim yapılacağını duyurdu.
  4. Endonezya: 8 Eylül’de Endonezya Devlet Başkanı Prabowo, geçen yıl ekim ayında göreve gelmesinden bu yana ilk büyük çaplı kabine revizyonunu açıkladı. Değişiklikler arasında, Maliye Bakanı Sri Mulyani’nin görevden alınması kamuoyunun odağı haline geldi. Bu düzenleme, ağustostaki geniş çaplı toplumsal huzursuzluğa verilen bir yanıt olarak yaygın şekilde görülüyor.

Yukarıda anılan komşu ülkeler, “dalgalı siyasal gelişme” modelini temsil etmektedir. Başka bir deyişle, ulusal bağımsızlığa ulaşma ve siyasal gündemlerini ilerletme sürecinde sürekli olarak çeşitli zorluklarla karşılaşmışlar; bu da siyasal ilerlemelerinde iniş çıkışlara yol açmıştır. Örneğin;

Myanmar: İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlığını kazandığından beri Myanmar, ülkenin ordusu ile yerel etnik gruplar arasındaki güç mücadelelerinin tetiklediği siyasi istikrarsızlıkla boğuşmuştur. 21. yüzyıla girerken, askeri cunta ile etnik silahlı örgütler (EAO’lar) arasındaki çatışmanın yanı sıra, ordu bloku ile Amerika Birleşik Devletleri’nin desteklediği sözde “demokrasi yanlısı güçler” arasındaki rekabet de Myanmar’ın siyasi gelişiminin seyrini büyük ölçüde şekillendirmiştir.

Nepal: 1990’da parlamenter demokrasinin yeniden tesis edilmesinden bu yana geçen 34 yılda Nepal 29 başbakan ve iki dönem doğrudan kraliyet yönetimi görmüştür. Ortalama olarak her hükümet yalnızca 13 ay dayanmış, en kısa ömürlü kabine ise sadece 60 gün görevde kalmıştır. Bugüne dek hiçbir hükümet tam bir beş yıllık dönemi tamamlayamamıştır.

Tayland: Askeri darbeler ile hanedan siyaseti arasındaki gidip gelmeler, son 70 yılın Tayland siyasi gelişiminin belirleyici çizgisi olmuştur. Son yirmi yılda, Thaksin Shinawatra ile hizalanmış güçler başbakanlık seçimlerini altı kez kazanarak halk tarafından seçilen başbakanlık makamını neredeyse tekelinde tutmuştur. Bir bakıma, Tayland fiilen Kral ve Thaksin’in hakim olduğu “çift çekirdekli bir yapı” oluşturmuştur: başbakanlık makamı Thaksin ailesinin üyeleri ya da onların protejeleri tarafından tutulurken, monarşi Chakri hanedanında kalmıştır. Tayland’daki son siyasi çalkantı, Thaksin ailesi için büyük bir gerilemedir, fakat onların gerilediği anlamına gelmez; istedikleri anda geri dönüş yapabilirler.

Söz konusu komşu ülkelerdeki siyasi çalkantının temel nedeni, yetersiz ve dengesiz ekonomik kalkınma ile buna eşlik eden genişleyen servet uçurumudur. Bu sorunlar kısa vadede çözülemez durumda olduğundan, bu ülkelerde kamu protestolarının zaman zaman ortaya çıkmaya devam edeceği öngörülebilir. Örneğin,

Nepal: Dünya Bankası’na göre Nepal, yalnızca 2019’da düşük gelirli ülkeden alt-orta gelirli ülke statüsüne geçti. 2023’te GSYİH büyüme oranı yalnızca yüzde 2’de kalırken, işsizlik oranı ve enflasyon oranı sırasıyla yüzde 10,7 ve yüzde 7,1’e ulaştı. Ne geleneksel siyasi partiler ne de yükselenler ekonomik kalkınmayı canlandıracak etkili önlemler ortaya koydu ya da somut sonuçlar üretti. Bu partileri içeren sık skandallar ise Nepal’in siyasi manzarasını daha da karmaşık hale getirdi.

Tayland: Paetongtarn Shinawatra’nın görev süresi boyunca yönetimi “telefon konuşması skandalı”na ve iç siyasi çekişmelere saplanıp kaldı. Tayland ekonomisini canlandırma adımları, turizm sektörünü destekleme çabaları ve Tayland-ABD gümrük tarifesi müzakerelerini ele alış biçimi ağır eleştirilere konu oldu. Deneyim eksikliği ve yetersiz yeterliliği, Tayland’daki iç kamuoyu tartışmalarının odak noktası haline geldi ve hem yönetimin yönetsel meşruiyetinde hem de kamuoyu desteğinde istikrarlı bir düşüşe yol açtı.

Endonezya: Son on yılda Endonezya nispeten yüksek bir ekonomik büyüme hızını korudu ve dijital ekonomi ile madenlerde aşağı yönlü entegrasyon gibi sektörlerde kayda değer sonuçlar elde etti. Bugün ASEAN’ın en büyük ekonomisi ve bölgeden G20’nin tek üyesi konumundadır. Kişi başına GSYİH’si 5.000 ABD dolarına yaklaşan Endonezya, Dünya Bankası tarafından üst-orta gelirli ülke olarak sınıflandırılmıştır. Yine de ülkede yolsuzluk, halkın geçim güvencelerinin yetersizliği ve ulusal kapasite inşasının yetersizliği gibi acil sorunlar belirginliğini koruyor ve bunların tümü kamu hoşnutsuzluğunu körüklüyor.

Bahsi geçen komşu ülkelerdeki siyasi çalkantılar, Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı ülkelerden sızma, müdahale ve baskıları daha da davet edecektir. Huzursuzluk öncesinde Tayland, Myanmar, Nepal ve Endonezya hükümetleri çoğunlukla Çin yanlısı politikalar benimsemişti. Kuşak ve Yol Girişimi ile aktif uyum içinde hareket ettiler, altyapı geliştirmelerine yöneldiler ve Çin’le ticaret hacimleri istikrarlı biçimde arttı. Çin-ABD rekabeti ve Askeri Geçit Töreni bağlamında — ki Endonezya Devlet Başkanı Prabowo, Nepalli Başbakan Oli ve Myanmar’ın Vekil Devlet Başkanı Min Aung Hlaing davet edilenler arasındaydı — Çin’i Filipinler gibi ülkeler üzerinden dizginlemede başarısız olan ABD ve Batılı ülkeler, hedefi Çin’in komşu devletlerine çevirdi. Amaçları, bu Çin yanlısı hükümetleri istikrarsızlaştırmak, Çin’in çevresinde bir istikrarsızlık yaratmak ve Çin’in dikkatini dağıtmaktır.

Komşu ülkelerdeki huzursuzluklar içsel faktörlerden kaynaklansa da, protestoların gelişimi sırasında dış güçlerin etkisi açıkça hissedildi. Bu durum, barışçıl gösterilerin kademeli olarak kontrolden çıkıp şiddete dönüşmesine yol açtı ve belirli “renkli devrimler” özellikleri sergiledi. Tarihsel açıdan bakıldığında, modern dünyada “renkli devrimler”den etkilenen bölgeler genel olarak “Doğu Avrupa → Batı Asya → Orta Asya → Doğu Asya/Güneydoğu Asya” hattı boyunca yayılmıştır. Bu güzergâhtaki kilit ülkeler ya Çin’in stratejik dönemeçleri ya da geleneksel Çin dostu ülkelerdir.

Komşu Ülkelerin Durumunun Çin Üzerindeki Olumsuz Etkileri

Komşu ülkelerdeki siyasi çalkantının en doğrudan etkisi, Güney Asya ve Güneydoğu Asya’da Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) kesintisiz ilerleyişini sekteye uğratmasıdır. Hâlihazırda, Çin’in Güneydoğu Asya ile etkileşimini yönlendiren çekirdek kavram nihayetinde tek bir kelimede özetlenebilir: kalkınma. Kalkınmaya ulaşmak için altyapı kritik bir dayanak işlevi görür. Bu ilke “Yollar bağlanınca refah gelir” sözüyle ifade edilir. Komşu ülkelerdeki siyasi istikrarsızlık, ani politika değişikliklerine, sözleşme ihlallerine ve projelerin askıya alınmasına yol açabilir. Bu sonuçlar, Çinli şirketlerin varlık güvenliğini ve kâr beklentilerini doğrudan tehdit eder ve bu bölgedeki KYG’nin ilerleyişini engeller.

Komşu ülkelerdeki siyasi istikrarsızlık, Çin’in bölgesel bir ekonomik merkez inşa etme stratejik hedefini baltalayacaktır. ASEAN, AB’yi geride bırakarak Çin’in en büyük ticaret ortağı haline gelmiştir; Güneydoğu Asya aynı zamanda hem Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) hem de Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık’ın (RCEP) ilerletilmesi için kilit bir bölgedir. Siyasi çalkantı, etkilenen ülkelerde hükümetlerin icra kapasitesini zayıflatacak ve serbest ticaret anlaşmalarının uygulanması ile sınır ötesi altyapı bağlantıları gibi ortak projelerin ilerlemesini yavaşlatacaktır. Bu da söz konusu ülkelerin ve bölgenin genel ekonomik kalkınmasını ve bölgesel ekonomik bütünleşmenin ilerleyişini sekteye uğratacaktır.

Çin-ABD stratejik rekabeti bağlamında, komşu ülkelerin istikrarı ve kalkınması, Çin için büyük önem taşır. Şu anda Çin’in çevresinde bir “Üç Dünya” yapısı belirmiştir: Çin ve ABD birer kutup olarak dururken, arada çok sayıda “orta ülke” bulunmaktadır. Vietnam, Singapur ve Güney Kore gibi ülkeler bile geçmişte ABD’nin sözde “Asya-Pasifik Yeniden Dengeleme Stratejisi”ni ve “Hint-Pasifik Stratejisi”ni kendi çıkarlarını gözetmek için kullanmış olsalar da, “ya o ya bu” türü bir tercih yerine Çin ile ABD arasında “denge” arayışını temel bir tutum olarak sürdürmüşlerdir. Çin’in ekonomik gücü ve siyasi etkisi daha da arttıkça, bu “orta ülkelerin” varlığı ve gelişim eğilimleri daha da belirginleşecektir. Daha fazla orta ülkeyi kazanmak bu nedenle Çin-ABD rekabetinin kilit bir parçası haline gelecektir. Kısacası Çin, istikrarlı, barışçıl ve gelişen bir komşuluk çevresine ihtiyaç duyar ve Nepal, Myanmar, Tayland ve Endonezya gibi ülkelerin istikrarı, barışı ve kalkınması Çin’in lehinedir.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English