Görüş
Milletler, milliyetçilikler, Azerbaycan – 2

“İnsan dediğin bilir düşünmesini de”
İKİNCİ BÖLÜM: AZERBAYCAN VAKASI
Bütün bunları ayrıca incelemek mümkün, ancak bu yazıda “case study” Azerbaycan. Nedeni, tahmin edilebileceği gibi, Aliyev iktidarıyla Rusya arasındaki ilişkilerde kırılmadan başka, Azerbaycan’ın kurucu lideri Haydar Aliyev ve varisi oğul İlham arasındaki ideolojik kopuş.
İlham Aliyev 27 Ağustos’ta, Rusya ile Azerbaycan arasındaki diplomatik krizin en tepe noktasında, Ermenistan’da Paşinyan hükümeti ile Beyaz Saray’da imzaladıkları “Trump koridorunu” savunurken şöyle dedi:
“Sovyet döneminde bu bir problem değildi, çünkü ne sınır vardı ne savaş. İnsanlar otomobillerde veya trenle ana topraklardan Nahcıvan’a serbestçe ulaşabiliyorlardı. Ama Ermenistan Azerbaycan’a karşı saldırganlığa başladıktan sonra bu ulaştırma yolunu kestiler. Koridoru kapattılar. Bugün Nahcıvan’a ulaşmak için ya uçakla ya da Gürcistan ve Türkiye topraklarından geçerek daha da uzun bir yolu aşmamız, ancak ondan sonra Nahcıvan’a girmemiz gerekiyor. Bu da büyük rahatsızlıklar ve problemler yaratıyor.”
Aliyev burada sınırların olmadığı, Ermeniler gibi Azerbaycanlıların da ortak vatanına gönderme yapmaktadır. Bu doğru bir göndermedir: Sovyetler Birliği, bütün birlik halklarının ortak vatanıydı ve en azından 1980’lerin ortasına kadar birlik halkları bunun aksinin olabileceğini hiç düşünmemişlerdir. Milli aidiyetleri Türkmen, Tacik, Rus, Azerbaycanlı, Ermeni, Başkırd olabilir, ama ortak vatanları Sovyetler Birliği’dir.
Bu görüş Putin’in 2021 temmuzunda yayınlanan makalesiyle de örtüşür. Putin orada şöyle demişti:
“SSCB’de cumhuriyetler arasındaki sınırlar elbette ki devlet sınırları olarak tanınmıyor, bir federasyonun bütün özelliklerini taşısa bile esasen yüksek derecede merkezileşmiş tek bir ülke çerçevesinde konvansiyonel nitelik taşıyordu; bu da… SBKP’nin öncü rolü sayesinde (abç. — H.Y.) böyleydi. Ama 1991’de bütün bu topraklar, en önemlisi de buralarda yaşayan insanlar bir anda kendilerini yurtdışında buldular. Ve tarihi vatandan gerçekten de koparılmış oldular.”
Demek ki iki şey söz konusudur: birincisi, SSCB anayasal olarak kurucu cumhuriyetlerin gönüllü birliği şeklinde tanımlanıyor olsa da gerçekte “yüksek derecede merkezileşmiş” bir devletti ve bu devlette birlik cumhuriyetlerinin sınırları esasen fiktifti; ve ikincisi, birlik esasen SBKP’nin öncü rolü sayesinde korunuyordu. Öncü kaybolunca birliğin korunmasının temel şartı da ortadan kalktı.
Ne var ki Aliyev’in sözleriyle Putin’in makalesinin örtüşmesi sadece biçimseldir. Putin’in makalesinde SSCB’ye dair nesnel ve kesinlikle doğru bir değerlendirme vardır ve dahası, çağdaş Rusya’da federal cumhuriyetlerin sınırlarının fiktif niteliğinin ancak Kremlin’in öncü rolü sayesinde korunduğuna ve öyle olması gerektiğine yönelik örtük bir gönderme de sezilir. Aliyev’in yukarıda aktardığım sözlerinin girizgâhı ise bunun tam tersidir. 27 Ağustos’ta El Arabiya’ya verdiği mülakattaki bu sözleri şöyledir:
“Bu (Musavatçı Azerbaycan — H.Y.), 1918 mayıs ayında kurulan, müslüman dünyasındaki ilk demokratik cumhuriyetti. Ama sadece 1920 nisanına kadar hayatta kaldı; o zaman Rusya ordusu Azerbaycan’a girerek işgal etti. 1917’de devrim yapan bolşevikler halka sahte vaatlerde bulundular. Sloganları, ‘fabrikalar işçilere, toprak köylülere, halklara hürriyet’ şeklindeydi. Biz kendi devletimizi kurduk ama bolşevikler bu devleti elimizden aldılar. 1929 nisanında Rus ordusu Azerbaycan’a girip işgal etti. Sadece birkaç ay sonra, aynı yılın kasımında Sovyet hükümeti, Zangezur’u, bizim ‘batı Zangezur’ diye adlandırdığımız bölgeyi Azerbaycan’dan alıp Ermenistan’a verdi. Böylece Azerbaycan ikiye bölündü: anakara ve Nahcıvan. Batı Zangezur ise onların arasında kaldı.”
Aliyev’in ifadelerinin yukarıda aktardığım ikinci bölümü, kendi başına ele alındığında, şimdi aktardığım ilk bölümünün tam bir inkârıdır — orada birlik üyeleri arasında sınır olmayan ortak bir vatan anlatılır; oysa girizgâhta Sovyetler Birliği’ni Azerbaycan ulusunun iradesini çalan lanetli bir gasıp olarak tanımlamayı tercih eder.
Bu karakteristik ifadeler, Azerbaycan’da yeni ulus inşasının anahatlarını yansıtması bakımından özel olarak incelenmelidir.
Tarihi çarpıtma numaraları
Aliyev dört numara birden yapıyor.
Aliyev’in birinci numarası. Musavatçı Azerbaycan’ın bolşevikler tarafından yıkıldığını ileri sürüyor. Bu yalan gerçekte, Azerbaycan Komünist Partisi’nin Musavatçı rejimin yıkılmasındaki rolünü bilinçli olarak karartıyor. Azerbaycan Komünist Partisi, bu dönemde Komintern üyesi komünist partiler arasında en ayrıksılardan biriydi; daha çok Sultan Galiyev çizgisine yakındı ve 1960’larda Çin’de Çu Enlay’ın savunacağı türden proleter milletler savunusuna çok benzer bir ideolojik-siyasi hat tutturmuştu. Partinin lideri Neriman Nerimanov öyle büyük bir prestij sahibiydi ki, 19 Mart 1925’te Moskova’da SSCB Merkez Yürütme Komitesi eşbaşkanı (SSCB devlet başkanlığına eşit bir makam) olarak öldüğünde düzenlenen resmi cenaze töreni Lenin’in cenazesiyle karşılaştırılır; bu sırada Sovyetler Birliği’nde bile (Nerimanov çizgisiyle ideolojik kavgalar devam ettiği halde) “doğunun Lenin’i” diye anılmıştır. Azerbaycan Komünist Partisi’nin kendine has ideolojik özerkliği, sadece 28 Nisan 1920’de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonraki ayrıksı ve çatışmalı siyasetinde değil, öncesinde de belirgindir: bu partinin atası olan (gene Nerimanov liderliğindeki) Hümmet, (mesela Ermenistan KP gibi) bolşeviklerin bölgedeki diğer liderlerinin (Mikoyan, Kirov, Orconikidze, vb.) yönlendirdiği (fiilen yönettiği) bir parti değildi; onlarla ideolojik tartışmalardan kaçınmıyor ve kendi ideolojik çizgisini koruyordu.
Musavat rejiminin yıkılması Kızıl Ordu’nun müdahalesiyle gerçekleşti, ama Kızıl Ordu müdahale etti diye değil. Kızıl Ordu, fiilen yıkılmış bir rejimin ayağının altındaki sehpayı çekip atmaktan başka bir şey yapmadı. Kafkaslardaki ve Orta Asya’daki diğer Sovyet cumhuriyetlerinde Sovyet iktidarlarının Kızıl Ordu’nun doğrudan müdahalesi, dilerseniz devrim ihracıyla kurulduğu az çok ileri sürülebilir; ama Azerbaycan’da olan gerçek bir devrimdi ve bu devrim, hiç de Aliyev ve onun borazanlarının iddia ettiği gibi “Ermeniler” tarafından değil, başta Baku’nun her milliyetten emekçileri tarafından Baku’daki Azerbaycanlı, Rus, Ermeni burjuvazisine ve Britanya işbirlikçilerine karşı yapıldı.
Aliyev’in ikinci numarası 1918’de Baku’nun önce İngilizler sonra Nuri Paşa kuvvetleri tarafından işgalini gizlemesidir. Öyle yapıyor, çünkü bunların ilki doğrudan doğruya Musavat’ın “demokratik” cumhuriyetinin işbirlikçiliğiyle ve başta Baku’nun emekçi halkının iradesine, en önemlisi Baku komününe karşı gerçekleşmişti; onu da şehrin Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu tarafından işgali takip etti. Bu numara, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti adını taşıyan ucubenin gerçekte bağımsız bir devlet filan değil ama işgaller altında itibari, farazi bir devlet olduğunu gizlemek için yapılıyor.
Aliyev’in üçüncü ama dolaylı numarası doğrudan doğruya bizi ilgilendiriyor. Bu numara, Azerbaycan tarihinde Nuri Paşa’nın da adı geçiyor diye Aliyev’in çarpıtılmış tarihine gözyaşlarıyla ağıtlar yakacak Türk milliyetçilerini kazanma manevrası; başka deyişle Azerbaycan iktidarının Türklük, turan vb. demagojileri Türkiye’de aynı demagojileri yayanlarla ortaklık yoluyla siyasi manivela kazanma amacını güdüyor. Ne var ki Aliyev’in eski bir MGİMO profesörü olarak kuşkusuz gayet iyi bildiği ve tam da bu nedenle bilinçli şekilde gizlediği çok önemli bir şey var.
Mutafa Kemal Atatürk’ün analizi
Ama bunu biz söylemek yerine Birinci Meclis tutanaklarından Mustafa Kemal’e bırakalım. Epey uzun bir alıntı olacak bu, çünkü iki ülkenin tarihlerinin kesiştiği an’ın en nesnel analizidir.
Mustafa Kemal 14 Ağustos 1920’de kürsüden şöyle konuşmuştu:
“Efendiler, şark âleminin bilâkaydı şart sahibi, mutasarrıfı olmak emelini mağrur kafalarına sokmuş olan itilaf devletleri, kendi hayat ve mevcudiyetlerinin devam ve bekasının, bu tesahüpte ve bu tasarrufta olduğunu pek güzel takdir etmişlerdir. Binaenaleyh bu tesahüp ve tasarrufu temin etmek için başta İngilizler olmak üzere bütün itilaf devletleri, bir taraftan tekmil kullanabildikleri vasıta ve kuvvetlerle bizi mahvetmek, bizi ezmek için çalıştıkları bir sırada, diğer taraftan da bütün beşeriyet-i mazlûmeyi tahlis için çalışan bolşeviklerin, mazlum milletimize el uzatamaması için yine servetlerini kuvvet ve kudretlerini sarfederek uğraşmışlardır.
“Fakat Bolşevik Cumhuriyeti, hem kendi hayat ve mevcudiyetlerinin ehemmiyetini tazif etmek, hem de itilaf devletlerinin pençe-i zulmünden kurtuldukları takdirde, âlemşümul olan inkılabın istihsali gayatı için kendilerine en kuvvetli, en kudretli bir muavin ve müzahir olacak milletimizin desti vifak ve ittihadını tutmak için teşebbüsat-ı fiiliyede bulunmuştur. Yaptığı teşebbüs efendiler; onuncu ve on birinci ordularını doğrudan doğruya Kafkasya’ya, şark cephesine tahsis etmek oldu. Bu ordular, bizim delaletimiz, tesirimiz ve hizmetimiz sayesinde (abç. – H.Y.), suhuletle şimali Kafkasya’yı geçtiler ve Azerbaycan’a dahil oldular ve Azerbaycanlılar da gelen orduları kemal-i sükûnetle kabul ettiler. Bu ordular bir taraftan Ermenistan ve Gürcistan hudutlarında lazım gelen tedabiri ve vaziyet-i askeriyeyi aldılar. Diğer taraftan da maddeten bizimle tesis-i irtibata tevessül ettiler — ki bu mayıs aylarında idi. Tam bu sırada idi ki, Lehistan’da cereyan eden ahval, vekayi ve hadisat gittikçe bolşeviklerin aleyhine olarak kesb-i ehemmiyet etmişti ve bolşevik hükümeti mümkün olduğu kadar çok kuvveti Lehistan cephesine sevketmek mecburiyetinde idi. Buna binaen Kafkasya’ya sevketmiş olduğu, tahsis ettiği ordulardan onuncu orduyu kâmilen şimale sevketti. Binaenaleyh Kafkasya’da Ermenilere, Gürcülere ve heyet-i umumiyeye karşı maddi kuvvetleri tenakus etti ve zaif bulundu. İşte tam bu sırada, İngilizlerin mütemadi gayretleri ve teşvikleri eseri olarak, İngilizlere bendelik etmekten zevk alan Azerbaycan’ın Müsavat hükümeti ve bu hükümetin hempalarının teşvikatiyle, şüphe yok Gürcülerin ve Ermenilerin dahliyle (abç. – H.Y.), ordunun bolşevik ordusunun tamamen gerilerine düşen Gence havalisinde Azerbaycan’ın muhalif kuvvetleri tarafından bir irtica vücuda getirildi. Bu hadise üzerine on birinci kolordu kumandanı Ermeni ve Gürcü hudutlarında bulunan kuvvetlerin kâffesini çekti ve bunlarla tatil-i musamahat etti ve topladığı kuvvetlerle 22 Mayıs’ta Gence’de isyan eden kuvayi muhalife aleyhine hareket etti ve onları kâmilen tedip ve tenkil etti. Nuri Paşa cümlenizce malum bir zattır. Bu zatın taht-ı kumandasında iki üç bin kişiden mürekkep bir Azeri kuvvet vardı. Bu zatı İngilizler her nasılsa iğfal etmişler, kendisiyle beraber kuvvetini kendi lehlerinde istimal etmişlerdir (abç. – H.Y.). Yani Nuri Paşa ve kuvvetleri dahi bu kırmızı ordu aleyhine diğer iltica edenlerle beraber hareket etmişti. Onun için on birinci ordu Gence’deki usatı tedip ettikten sonra Akdam istikametinde yürüdü. Akdam, Gence’nin cenub-u şarkisindedir. Orada 9 Haziran tarihinde Nuri Paşa kuvvetlerini de mağlup ve perişan etti. Mağlup olan bu kuvvetler Akdam’dan sonra cenuba, İran içlerine doğru çekildi, Akdam hadisesinden sonra Kızıl Ordu Şuşa üzerinden Gerus’e geldi. Bila hadise Gerus’u işgal etti. Gerus’e gelen otuz ikinci Rus kızıl fırkasıdır ki — bu 4 Temmuz’dadır efendim — bu kuvvetin hareketini burada bırakalım ve bizim hududumuzu aynı tarihlerde gözden geçirelim.”
Mustafa Kemal’in dikkatinden kaçmayan İngiliz işbirlikçiliği
Demek ki Azerbaycan’da Musavat iktidarının yıkılarak Sovyet cumhuriyetinin kurulması, doğrudan doğruya kemalistlerin sadece zımni değil fiili desteği ve hatta teşvikiyle de gerçekleşmişti, çünkü Mustafa Kemal Musavat’ın arkasında Britanya’nın olduğundan zerre kadar kuşku duymuyor, dahası, Nuri Paşa’nın da bir Britanya vekil kuvveti olarak oynadığı rolden tiksiniyordu. Mustafa Kemal’in nazarında Nuri Paşa’nın Türklüğü değil tıpkı Musavat gibi Britanya işbirlikçiliği önem taşıyordu ve kesinlikle haklıydı.
Üstelik bu sadece milli mücadele yıllarında takınılmış bir tutum değildir. Aliyev iktidarının bir tür kurucu kahraman haline getirmeye çalıştığı Musavat lideri Resulzade, 1922’de Azerbaycan’da Nerimanov sayesinde serbest bırakıldıktan sonra İstanbul’a geldi. Buradaki faaliyetleri kemalist hükümet tarafından hep sıkı bir takibat altında tutuldu. 1931’de İstanbul’dan ayrılmak zorunda bırakıldı ve Polonya’ya gitti. 1934 gibi görece geç bir tarihte bile Resulzade’nin Paris’te çıkardığı İstiklal dergisinin Türkiye’ye sokulması, “memleketimiz aleyhinde zararlı yazılar yazdığı anlaşıldığından” “Reisicumhur Gazi M. Kemal” imzasını taşıyan bir kararnameyle yasaklandı. Resulzade Türkiye’ye ancak 1947’de, ABD ve Britanya aşkının doğması sayesinde yeniden dönebildi.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum










