Bizi Takip Edin

Ortadoğu

“Çin’in Körfez’de artan ağırlığı küresel güvenlik için faydalı olabilir”

Yayınlanma

“Çin, Orta Doğu’da ABD’nin yerini almak için acele ediyor gibi görünmüyor ve muhtemelen bunu yapmayı da amaçlamıyor. Ancak ekonomik ve siyasi gücü ile artan güvenlik ve stratejik çıkarlarının birleşimi, bölgesel güvenliğe daha fazla müdahil olmasına yol açacak. Büyük güçler arasındaki rekabete rağmen, Çin’in Körfez’deki güvenlik faaliyetlerini genişletmesi bölgesel ve küresel güvenlik için faydalı olabilir.”

Tokyo Waseda Üniversitesi’nde görevli Profesör Abdullah Baabood’un Malcolm H. Kerr Carnegie Orta Doğu Merkezi için mayıs sonunda Çin’in Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinde kilit aktör haline geldiğini ve bunun nedenlerini anlatan bir analiz kaleme aldı.

Baabood, yazısında Washington’un Orta Doğu’da askeri varlığı ve silah üstünlüğü nedeniyle hâlâ önemli bir nüfuzu olduğunu ancak bölge ülkelerinin tutumunun gerçekten de değiştiğine dikkat çekti: “Suudi Arabistan-İran uzlaşmasının da gösterdiği gibi, bölge ülkeleri tek bir süper güce bel bağlamanın değil, süper güç rekabetinden faydalanmanın avantajlarını görüyorlar. Bu durum, Orta Doğu’daki uluslar on yıllar süren çatışma ve ABD hakimiyetinden sonra kendi aralarında yeni bir denge buldukça devam edecektir.”

Baabood, Çin’in bu yeniden düzenlemenin merkezinde yer almasını kuvvetli bir ihtimal olarak değerlendirdi: “Suudi Arabistan ve İran arasında Çin’in aracılık ettiği anlaşmanın bir sonucu olarak bölgesel gerilimin azalması, Pekin’e bölgenin gelecekteki güvenlik mimarisinde benzersiz bir rol verebilir.”

Ancak Pekin’in şimdilik Washington’un askeri hakimiyetiyle rekabet edemeyeceğinin farkında olduğuna dikkat çeken Baabood, Suudi Arabistan-İran anlaşmasının başarısının sadece bölge için değil, aynı zamanda Çin ve ABD arasındaki büyük güç rekabeti için de geniş kapsamlı etkilere sahip olacağına dikkat çekmişti.

Bu yazıdan kısa bir süre sonra Carnegie Orta Doğu Merkezi’nden Michael Young’ın Çin’in Orta Doğu’da artan nüfuzu ve ABD ile güç rekabetine ilişkin sorularını yanıtladı.

O söyleşinin tamamını yayınlıyoruz:

***

Orta Doğu’da Çin Zamanı

Abdullah Baabood söyleşide Pekin’in önceliğinin istikrar olduğu Körfez bölgesinde değişen rolünü ele alıyor.

Abdullah Baabood, Malcolm H. Kerr Carnegie Orta Doğu Merkezi’nde misafir akademisyen. Katar Devleti’nin İslami alan çalışmaları kürsüsünde görev yapıyor ve Tokyo’daki Waseda Üniversitesi Uluslararası Araştırma ve Eğitim Fakültesi’nde misafir profesör olarak çalışıyor. Kısa bir süre önce Carnegie için “Çin Neden Hürmüz Boğazı’nda İstikrarın Ana Destekçisi Olarak Ortaya Çıkıyor?” başlıklı bir makale kaleme aldı. Diwan, Baabood ile makalesini tartışmak ve daha geniş anlamda Çin’in Orta Doğu’da, özellikle de Körfez ülkeleriyle ilgili olarak değişen rolü hakkındaki görüşlerini almak için mayıs sonunda bir röportaj yaptı.

  • Michael Young: Kısa süre önce Çin’in Hürmüz Boğazı’ndaki rolü üzerine bir makale yazdınız. Argümanınız ve temel çıkarımlarınız nelerdi?

Abdullah Baabood: Çin’in petrol ve doğal gazının önemli bir kısmı için Körfez bölgesine bağımlı olması nedeniyle, bu bölgede istikrar ve güvenliğin korunmasında güçlü bir çıkarı olduğunu savundum, bunun açık bir örneği de son Suudi-İran uzlaşma anlaşmasına aracılık etmesiydi. Körfez, ABD ile küresel jeostratejik rekabetinde Çin için önemli bir fırsat alanı çünkü Washington’un aksine Pekin’in Hürmüz Boğazı’nın her iki yakasındaki ülkelerle yakın ikili ilişkileri var. Bölgedeki çıkarları arttıkça Çin, Boğaz’ın güvenliğinde başlıca paydaşlardan biri haline geldi. Suudi-İran anlaşması bu durumu bir kez daha teyit ederek Hürmüz Boğazı ve daha geniş bölgedeki gerginliklerin yatıştırılmasına katkıda bulundu.

ABD ve müttefiklerinin Boğaz’daki askeri varlığı, özellikle de Pekin petrol arzındaki aksaklıklara karşı son derece savunmasız olduğu için Çin’i ticari çıkarlarını korumak amacıyla bölgedeki güvenlik yükünü paylaşmaya teşvik etti. Çin’in Suudi-İran anlaşmasını kolaylaştırması, Pekin’in genişleyen ekonomik gücünün bölgesel güvenlik dinamiklerini etkilemede daha büyük bir rol oynamasına ve stratejik öneme sahip alanlarda diplomatik köprüler kurmasına ve böylece ticari çıkarlarını korumasına nasıl olanak sağladığını da gösteriyor. Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın deyimiyle, artık ABD ve Batı güvenlik şemsiyesi altında hareket eden bir “otlakçı” (değil.)

  • MY: Çin son Suudi-İran uzlaşmasının resmi kefili olsa da bunun pratikte ne anlama geldiğini bize anlatabilir misiniz? Pekin anlaşmanın uygulanmasını ya da uygulanmamasını nasıl etkileyebilir?

AB: Çin’in İran ve Suudi Arabistan arasındaki anlaşmaya aracılık etmesi Körfez bölgesinin güvenlik görünümü açısından önemli bir gelişme. İran ve Suudi Arabistan’ın, Umman ve Irak’ın arabuluculuğunda yapılan birkaç tur görüşmenin ardından gerilimi azaltmaya çalıştıkları zaten belli olsa da özellikle Yemen’deki çatışma çözümsüzken diplomatik ilişkilerin bu kadar çabuk kurulması beklenmiyordu.

Çin uzun zamandır Orta Doğu’da dikkatli bir diplomatik dengeleme stratejisi uyguluyor ve tüm bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler sürdürüyor. Ancak Tahran ve Riyad arasındaki uzlaşma anlaşmasına kefil olması Pekin’in bölgesel rakipler arasındaki barış sürecini desteklemede daha aktif bir rol oynamasıyla artık bu normdan bir sapmaya işaret ediyor. Sırasıyla 2021 ve 2022’de İran ve Suudi Arabistan ile kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmaları imzalayan ve her iki ülkenin de ana ticaret ortağı olan Çin eşsiz konumuyla uzlaşma anlaşmasının sonucunu etkileyebilir. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin, İran ve Suudi petrolünün de ana tüketicisi. Ayrıca Çinliler her iki ülkedeki büyük altyapı projelerine büyük yatırımlar yaptı.

Uzlaşma anlaşmasının başarısı nihai olarak Tahran ve Riyad’ın taviz verme istekliliğine bağlı olsa da Pekin’in ekonomik kaldıracı anlaşmanın uygulanmasını ilerletmede etkili olabilir. Suudi Arabistan, 2030 Vizyonu hedeflerine ulaşmak için hızlı bir ekonomik reform sürecinden geçerken İran, ABD ve müttefiklerinin artan yaptırımları nedeniyle kötüleşen mali koşullarla karşı karşıya. Her iki ülke için de artan ekonomik işbirliği ve Çin’den gelecek yabancı yatırımların artma ihtimali şüphesiz uzlaşmayı daha cazip hale getirecek.

  • MY: Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, geniş Körfez bölgesine nasıl yerleşiyor ve bu durum ABD’nin bölgedeki rolünü ne şekilde tehdit ediyor?

AB: Çin’in Körfez’deki çıkarları enerji ihtiyacının ötesine geçerek daha geniş ekonomik faaliyetler yelpazesini kapsar hale geldi ve bu da Pekin’in bölgeyi giderek daha fazla stratejik öneme sahip bir alan olarak görmesine yol açtı. Çin’in özellikle telekomünikasyon ve lojistik projeleri gibi büyük altyapı girişimlerinde bölgesel yatırımlarının artması, geniş Körfez bölgesinin Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi için öneminin artığını gösteriyor. Afrika, Asya ve Avrupa’nın kesişme noktasında stratejik konuma sahip bölge, Pekin’in küresel hedeflerinin merkezinde yer almasının yanı sıra Çin ve ABD arasında yoğunlaşan büyük güç rekabetinde de kilit bir mücadele alanı. ABD’nin Orta Doğu’dan askeri olarak çekildiği algısına rağmen Washington, hâlâ kayda değer askeri varlığıyla bölgedeki müttefiklerinin güvenliğine olan bağlılığının devam ettiğini kanıtlamaya kararlı.

Çin’in bölgedeki askeri etkisi sınırlı olsa da Washington, Çinli Huawei’nin de dahil olduğu 5G ağlarının kurulması gibi büyük telekomünikasyon altyapı projeleri gibi Çinli şirketlerin limanlara erişimden ve teknoloji ortaklıklarına katılımının artmasından endişe duyuyor. Washington müttefiklerini bu tür şirketlerle işbirliği yapmanın ABD ile gelecekteki güvenlik işbirliğini riske atabileceği konusunda uyardı. Bununla birlikte, artan rekabetlerine rağmen hem Pekin hem de Washington, iki ülke için potansiyel bir işbirliği alanı sağlayabilecek olan bölgenin güvenliği ve istikrarında çıkarı var.

  • MY: Çin’in Körfez’deki ilerlemesine ABD’nin vereceği yanıtın muhtemelen İbrahim Anlaşmaları’nı ilerletmek ve Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesini sağlamak olacağını belirtiyorsunuz. Bu ne kadar gerçekçi ve Riyad’ın Pekin’den kopma ihtimalinin düşük olduğu göz önüne alındığında bu durum Çin’in stratejisini baltalayabilir mi?

AB: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Suudi Arabistan ile ilişkilerin normalleşmesini temel dış politika hedeflerinden biri haline getirdi. ABD için İbraham Anlaşmaları, İsrail ve Körfez-Arap ülkeleri arasında işbirliğini daha geliştirmek için bir fırsat yaratıyor. Bu, İran’ı büyük bölgesel tehdit olarak gören bu ülkeler arasında daha derin güvenlik işbirliğine kapı aralayacak. Böyle bir senaryo, İsrail’in İran’a karşı ulusal güvenliğini daha iyi korurken aynı zamanda bölgedeki ABD müttefiki ekseni güçlendirerek Washington’a fayda sağlayacak.

Bu durumun Suudi Arabistan ve İran arasında Çin’in aracılık ettiği uzlaşma anlaşmasını engellemesi pek olası olmasa da Pekin’in bölgesel çıkarlarına bazı engeller çıkarabilir. İsrail ve Körfez-Arap ülkeleri arasındaki daha yakın ilişkiler, İran’ı bölgesel güvenlik mimarisinden siyasi olarak izole ederek Pekin’in çıkarlarını etkileyebilir. Suudi Arabistan İran ile bölgesel gerilimi azaltmaya kararlı olsa da Riyad Tahran’ı hâlâ birincil düşman olarak görüyor. Suudi Arabistan ve İsrail’in İran’ı bir kenara iterek ve bölgeye ekonomik entegrasyonunu engelleyerek çıkarlarını örtüştürmesi, Çin’in Körfez bölgesinde kendi etki alanını oluşturma hedeflerini sekteye uğratabilir ve Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ni zayıflatabilir.

Ancak Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmek için ABD ile daha yakın savunma işbirliği, ABD’den güvenlik garantileri, ABD’nin Krallığa silah satışında daha az kısıtlama ve sivil nükleer projesi için ABD yardımı gibi bazı şartları olduğu ve bunların Washington’da Kongre’nin muhalefetiyle karşılaşabileceği bildiriliyor. Dahası, Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümetinin geçen aralık ayında göreve gelmesinden bu yana İsrail-Filistin çatışmasında artan şiddet, İsrail ile yapılacak bir anlaşmayı Suudi Arabistan ve daha geniş Müslüman dünyası için daha az kabul edilebilir hale getirdi.

  • MY: Güvenlik alanında Çin’in ABD ile rekabet edemediği görülüyor. Bu neden önemli ve Çinlilerin bunu nasıl ele almasını bekliyorsunuz?

AB: Aktif personel açısından dünyanın en büyük ordusuna sahip olmasına rağmen Çin’in askeri uzmanlığı, deniz ve hava yetenekleri ABD’nin çok gerisinde. Geniş denizaşırı üs ağıyla ABD ordusunun güç projeksiyonu rakipsizken, Çin’in tek denizaşırı üssü Cibuti’de bulunuyor. Ayrıca Çin, Washington’un küresel silah pazarındaki hakimiyetiyle henüz rekabet edemiyor. Ayrıca Çin, 2018 ile 2022 arasındaki küresel silah ticaretinde yüzde 5,2’lik payı karşısında yüzde 40’ını elinde tutan Washington’un küresel silah pazarındaki hakimiyetiyle henüz rekabet edemiyor.

Bununla birlikte Pekin, Mısır ve Suudi Arabistan gibi kilit ABD müttefikleriyle büyük savunma anlaşmaları imzalamak da dâhil son on yılda Orta Doğu silah pazarına kayda değer bir giriş yaptı. Birçok Körfez-Arap ülkesi silah tedarikçilerini çeşitlendirmeye ve ABD silahlarına olan bağımlılıklarını azaltmaya çalışırken Çin de bölgenin kârlı silah pazarındaki payını artırmayı hedefleyecektir. Aynı zamanda Abu Dabi’nin Khalifa Limanı’nda Çin’in askeri üs inşa edeceği iddiasıyla ilgili tartışmaların da gösterdiği gibi Pekin, odak noktası Orta Doğu olan denizaşırı askeri üsler ağı kurmaya çalışacaktır.

Çin, ABD’nin yerini almak için acele ediyor gibi görünmüyor ve muhtemelen bunu yapmayı da amaçlamıyor. Ancak ekonomik ve siyasi gücü ile artan güvenlik ve stratejik çıkarlarının birleşimi, bölgesel güvenliğe daha fazla müdahil olmasına yol açacaktır. Büyük güçler arasındaki rekabete rağmen, Çin’in Körfez’deki güvenlik faaliyetlerini genişletmesi bölgesel ve küresel güvenlik için faydalı olabilir.

 

Ortadoğu

Körfez ülkeleri daha sert İran misillemelerinden korkuyor

Yayınlanma

Körfez ülkeleri, İran’a yönelik yeni bir ABD-İsrail saldırısının bölgede çok daha yıkıcı bir savaşı tetikleyebileceğinden endişe duyuyor.

Bloomberg’in aktardığına göre, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) liderinin diplomatik danışmanı Enver Gergeş, pazar günü Bahreyn’de düzenlenen IISS Manama Diyaloğu’nda, “Diplomatik olarak önlemek için çok çaba sarf ettiğimiz bir krizin içine çekildiğimizi görüyoruz. Açıkça siyasi bir çıkış yolu arıyoruz,” dedi.

Başkan Donald Trump, ABD ve İsrail’in İran’da “işi bitireceğini” defalarca dile getirdi.

Trump, yarınki (3 Kasım) ABD ara seçimlerinden önce yeni saldırıların yapılmasını dışladı fakat barış görüşmeleri çıkmaza girmişken saldırıların yeniden başlaması olasılığını açık bıraktı.

Pazar günü Right Side Broadcasting Network’e konuşan Başkan, “Ya bir anlaşmaya varacaklar ya da biz bu işi bitireceğiz,” dedi.

Axios’un, Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya, İran’a yönelik saldırıları yeniden başlatmadan önce diplomasiye daha fazla zaman tanımak istediğini söylediğini bildirmesinin ardından, petrol fiyatları pazartesi günü erken saatlerde yaklaşık %3 düştü ve Brent ham petrolü varil başına 110 doların altına geriledi.

Küresel referans fiyat, bu yıl içinde hâlâ yaklaşık %80 artış kaydetmiş durumda.

Sekiz aydan fazla süren savaşın ardından yeni çatışmaların Körfez bölgesine daha fazla zarar vereceği düşünülürken, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik saldırılarını yoğunlaştırması halinde enerji fiyatlarının daha da artacağı öngörülüyor.

Tahran, bu yıl Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelere binlerce füze ve insansız hava aracı fırlatarak petrol tesisleri, havaalanları ve elektrik santralleri gibi hedefleri vurdu.

Uluslararası Para Fonu (IMF), Irak dahil Körfez Arap devletlerinin bu yıl dünyanın en kötü performans gösteren ekonomileri arasında yer alacağını öngörüyor.

Fonun açıklamasına göre, Suudi Arabistan’ın gayri safi yurtiçi hasılası %3,3 oranında daralırken, Katar ve Kuveyt’te daha da keskin daralmalar bekleniyor.

Britanya merkezli düşünce kuruluşu Royal United Services Institute’ta araştırmacı olan Mohammed al-Basha, “Körfez’den hiçbir yetkili veya sivilin İran’a yönelik yeni ABD-İsrail saldırılarını desteklediğini duymadım ama çoğunluk yeni bir saldırı dalgasının yakında gerçekleşeceğini hissediyor. Bu sefer İran’ın daha agresif olacağını ve daha önce uyulan çatışma kurallarına uymayacağını hissediyorlar,” dedi.

Bölge genelinde yetkililer, 28 Şubat’ta başlayan ve Nisan başında ateşkes ilan edilene kadar süren çatışmalara benzer yeni bir çatışma dalgasının son derece yıkıcı sonuçlar doğurabileceğinden endişe duyuyor.

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati, Bahreyn’deki forumda yeni çatışmalar konusunda “son derece endişeli” olduğunu belirtti ve “İkinci dalga daha tehlikeli, daha yıkıcı olacak ve hiçbir sonuca varmayacaktır. Geçmişten ders çıkarmalıyız,” dedi.

İran, yıkıcı bir misilleme yapacağına dair yeni tehditlerle bu endişeleri daha da artırdı. Dini lider Mücteba Hamaney cumartesi günü komutanlara derhal karşı saldırılara hazırlanmalarını ve potansiyel ABD ve İsrail hedefleri listesini genişletmelerini emretti.

İran ordusu, bir başka ABD-İsrail saldırısının savaşı daha geniş bir alana yayacağı uyarısında bulundu.

Hamaney, Telegram’da yayınladığı bir açıklamada, “Düşmanlar askeri veya terörist saldırılara yeniden başlarsa, bunun sona erme zamanını ve koşullarını belirleyecek olan İslam Cumhuriyeti’nin silahlı kuvvetleri ve İran halkıdır,” dedi.

İran medyası pazar günü, Hamaney’in ordunun yeni saldırılara “coğrafi sınırlama olmaksızın” yanıt vermesi yönündeki emrini öne çıkardı.

ABD’nin yoğun hava saldırıları, İran’ın füze ve insansız hava aracı üretim kapasitesini ortadan kaldıramadı.

Batılı yetkililer Ekim ayında Bloomberg’e verdikleri demeçte, Tahran’ın silah cephaneliğini yenilemek için yeterli üretim kapasitesini koruduğunu belirtti.

Yetkililerden biri, İran’ın balistik füzeler ve bazı gemi savar silahları konusunda hâlâ iyi bir stokta olduğunu ve Rusya’nın da füze tedarik ettiğini söyledi.

Bloomberg Economics’e göre, 28 Şubat’ta savaşın başlamasından bu yana Ekim ayı başlarına kadar İran, 4.000’den fazla Şahid insansız hava aracı ve en az 2.000 balistik füze ateşlemişti.

Haziran ayında yapılan Batılı istihbarat değerlendirmeleri, Tahran’ın savaş öncesi mühimmatının yaklaşık dörtte üçüne hâlâ sahip olduğunu gösteriyordu ama mevcut stok miktarı belirsiz.

Öte yandan, cuma günü IISS tarafından yayınlanan bir rapora göre, Körfez ülkeleri, küresel kıtlığın yaşandığı ve ABD ile İsrail’in kendi tedariklerine öncelik verdiği bir dönemde hava savunma önleme füzelerinin stoklarını yenilemeyi hedefliyor.

Savaş, ucuz İran insansız hava araçlarını düşürmek için gelişmiş füzeler kullanmanın muazzam maliyetini de ortaya çıkardı.

Körfez güçleri bunun yerine giderek daha fazla saldırı helikopteri, avcı uçağı, uçaksavar silahları ve elektronik bozucu cihazlar kullanmaya başladı.

Saldırılar, başlatmadıkları bir çatışmanın bedelini ödeyen Körfez ülkeleri arasında da öfkeyi körükledi.

BAE ve Suudi Arabistan’ın da dahil olduğu altı ülkeden oluşan Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) genel sekreteri Casim el-Budaivi, cumartesi günü forumda yaptığı açıklamada, “KİK ülkeleri savaşın tarafı değildi ve savaşı istemedi,” dedi.

Manama’daki bölge yetkilileri, kamuoyu önünde ABD’yi büyük ölçüde övdü ama özel görüşmelerinde Washington’un askeri ve diplomatik tutumuna yönelik hayal kırıklıklarını dile getirdi.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS) Orta Doğu politikası kıdemli araştırmacısı Hasan Alhasan, “Savaşın akılsızlığı, Washington’un askeri ve diplomatik tutumunun tutarsızlığı ve Körfez ortaklarının savunması yerine İsrail’in savunmasına öncelik verme kararı nedeniyle, bölge genelinde ABD’ye yönelik yaygın bir hayal kırıklığı var,” dedi ve şöyle devam etti:

“1991’de ABD’nin Kuveyt’i kurtarması, Amerika’nın bölgedeki rolünü pekiştiren bir an olmuştu; 2026 savaşı ise bu rolü ortadan kaldıran an olarak hatırlanabilir.”

Körfez ülkeleri, İran’a yönelik bir başka ABD-İsrail saldırısını önlemek için diplomatik çabalarını yoğunlaştırıyor.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’dan üst düzey yetkililer geçen hafta Tahran’a giderken, Katarlı arabulucular da Tahran ve Doha’da İranlı yetkililerle görüşmeler gerçekleştirdi.

Çatışan taraflar arasında hâlâ önemli görüş ayrılıkları bulunuyor. İran, Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmadan önce ABD’nin deniz ablukasının kaldırılmasını, yaptırımların hafifletilmesini ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılmasını isterken, Washington ise nükleer alanda tavizler talep ediyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçı pazar günü yaptığı açıklamada, arabulucuların ABD’nin Tahran’ın koşullarını yerine getirmesi halinde iki gün içinde su yolunun yeniden açılmasına yönelik bir planı tartıştıklarını ama bir anlaşmanın “karşı tarafın sorularımıza vereceği yanıtlara bağlı” olduğunu belirtti.

BAE danışmanı Gergeş, diplomasinin başarısız olması halinde ortaya çıkacak sonuçlar konusunda uyarıda bulundu ve “Bu görüş ayrılıkları giderilemezse, en kötüsünden endişe etmemiz gerekecek,” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Eisenkot’tan koalisyon için üç şart

Yayınlanma

İsrail muhalefet lideri Gadi Eisenkot, İsrail’i “Yahudi devleti” olarak tanıma şartıyla koalisyon kapısını açarken Avigdor Liberman henüz başbakanlık desteği vermedi. Netanyahu cephesinin 53, muhalefetin 48 sandalye kazandığı 120 üyeli mecliste, 19 milletvekili çıkaran Arap partilerine yönelik vetolar hükümet kurma çoğunluğuna ulaşılmasını tıkıyor.

İsrail’de muhalefet blokunun lideri Gadi Eisenkot, belirlediği şartları kabul eden her parti veya seçilmiş temsilciyle meclis çoğunluğu oluşturmak amacıyla işbirliği yapabileceğini açıkladı.

Amacının geniş tabanlı, “Siyonist ve devlet sorumluluğuyla hareket eden bir hükümet” kurmak olduğunu belirten Eisenkot, bu ilkeleri benimseyen herkesin potansiyel ortak sayıldığını söyledi.

Eisenkot hükümet ortaklığı için İsrail’in “Yahudi ve demokratik devlet” olarak tanınması, zorunlu askerlik hizmetinin desteklenmesi ve Hamas’ın Gazze’deki altyapısının yok edilmesi gereken bir “terör örgütü” olarak kabul edilmesi şartlarını öne sürdü.

Muhalefet lideri, “Kuracağımız hükümetin kapısı, bu ilkeleri kabul eden her seçilmiş temsilciye açık.” dedi.

İsrail vatandaşı Filistinlileri temsil eden partiler ve 1948 topraklarında yaşayan çok sayıda Filistinli ise Yahudi devleti tanımına karşı çıkarak bütün yurttaşların eşit haklara sahip olduğu bir devlet düzeni talep ediyor.

Sandık sonuçlarının Başbakan Binyamin Netanyahu hükümetine karşı açık bir çoğunluğu kanıtladığını savunan Eisenkot, “Rakamlara nasıl bakarsanız bakın, İsrail vatandaşlarının çoğunluğu, yarım milyondan fazla oy farkıyla, 7 Ekim ve askerlikten kaçış hükümetine karşı, değişimden yana oy verdi.” ifadelerini kullandı.

Hükümetin meclis iradesine dayandığını hatırlatan Eisenkot, “Kimsenin sizi yanıltmasına izin vermeyin: İsrail’de hükümete güvenoyu veren meclistir, tersi değil.” değerlendirmesini yaptı.

Eisenkot, İran’a yönelik askeri saldırıları desteklediğini ancak bu hamlelerin yalnızca İsrail’e yönelik doğrudan, acil ve beklemeye tahammülü olmayan somut tehditler karşısında geçerlilik taşıyacağını kaydetti.

Liberman hükümet kurma görevi için Eisenkot’a garanti vermedi

İsrail devlet televizyonu KAN’ın aktardığına göre, yedi milletvekiline sahip İsrail Evimiz Partisinin lideri Avigdor Liberman, Eisenkot ile bir araya geldi.

Liberman’ın, Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ile yapacağı istişarede başbakanlık görevi için Eisenkot’un ismini önereceğine dair herhangi bir taahhütte bulunmadığı bildirildi.

Aynı süreçte Birlikte Partisi lideri Yair Lapid ile de görüşen Liberman, partisinden Oded Forer’in meclis başkanlığı koltuğuna oturmasını şart koşuyor.

Arap partilerinin Forer’in meclis başkanlığına karşı çıkması öngörülürken muhalefet bloku, Liberman’ın başka bir adayın meclis başkanı seçilmesini de engelleyebileceği endişesini taşıyor.

Siyasi tutumunu netleştiren Liberman, bünyesinde Arap partilerinin yer aldığı bir koalisyona katılmayı da Netanyahu ile masaya oturup hükümet kurmayı da reddediyor.

Meclis başkanlığı pazarlıkları birlik hükümeti arayışını tıkıyor

Cumhurbaşkanı Herzog, hükümeti kurma görevi konusunda hangi ismi desteklediklerini belirlemek amacıyla çarşamba günü parti liderleriyle resmi görüşmelere başlayacak.

Herzog, muhalefet partilerinin Netanyahu ile bir araya gelerek ulusal birlik hükümeti kurması yönündeki desteğini daha önce kamuoyuna duyurmuştu.

İktidar kanadından Likud Milletvekili ve koalisyon grup yöneticisi Ofir Katz ise kurulabilecek ortak bir hükümette başbakanlık makamının dönüşümlü yürütülmesi seçeneğini peşinen geri çevirdi.

KAN’ın ulaştığı bilgilere göre Netanyahu cephesi, mevcut Meclis Başkanı Amir Ohana’nın değiştirilmesi veya görevden alınması yönünde adım atılması durumunda birlik hükümeti müzakerelerinin başlamadan biteceğini Eisenkot’a iletti.

Bu hamleyle muhalefetin meclis başkanını değiştirme planı, Netanyahu ile kurulması muhtemel hükümet pazarlıklarının ana düğüm noktası haline geldi.

Arap partileri dışlandığında koalisyon çoğunluğu sağlanamıyor

Ülkede 27 Ekim’de yapılan genel seçimlerde Netanyahu bloku 53 sandalye kazanırken Eisenkot liderliğindeki muhalefet bloku 48 sandalyede kaldı.

Her iki siyasi kanat da 120 sandalyeli İsrail meclisinde tek başına hükümet kurabilmek için zorunlu olan 61 sandalye eşiğine ulaşamadı.

Seçim yarışından 19 milletvekili çıkararak tarihi bir başarı elde eden İsrail vatandaşı Filistinlilerin partileri kilit konuma yerleşti.

Muhalefet bloku ile Arap partilerinin toplam sandalye sayısı 67’ye ulaşsa da Arap partileriyle ortaklık kurulmasına yönelik siyasi vetolar alternatif bir koalisyonun kurulmasını zorlaştırıyor.

Seçim komitesi iktidarın usulsüzlük suçlamalarını geri çevirdi

Netanyahu’nun partisi Likud, sandıktan güçlenerek çıkan Arap partilerinin başarısını Türkiye ve Katar’dan aktarılan mali kaynaklara ve seçimlerde hile yapıldığı iddiasına dayandırdı.

Katar yönetimi bu ithamı tehlikeli olarak nitelerken Filistinli siyasi partiler de usulsüzlük iddialarını kesin bir dille yalanladı.

İsrail Merkez Seçim Komitesi Genel Müdür Vekili Dean Livne, 29 Ekim Perşembe günü yaptığı resmi açıklamada hile iddialarını reddederek “Meclis seçimleri hukuka uygun biçimde gerçekleştirildi.” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD’den Lübnan’a İsrail ile normalleşme şartı

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump’ın, Lübnan’ın İbrahim Anlaşmaları’na katılması şartıyla İsrail’in Güney Lübnan’dan tamamen çekileceğine dair garantiler sunduğu iddia edildi.

Lübnan gazetesi El-Diyar’ın Körfez bölgesinden üst düzey bir diplomatik kaynağa atıfta bulunan haberinde, Washington’un taahhütlerinin, İsrail’in Güney Lübnan’dan tamamen çekilmesini, Lübnan’ın İsrail ile çeşitli Arap devletleri arasındaki ilişkileri normalleştirmek amacıyla başlatılan çerçeveye katılmasına bağladığı belirtildi.

Öte yandan haberde, söz konusu garantilerle ilgili belgelenmiş ayrıntılar ya da bunların nasıl uygulanacağına dair herhangi bir bilgi yer almadı.

Ayrıca, böyle bir mutabakata varılıp varılmadığı konusunda Washington veya Beyrut’tan resmi bir açıklama da yapılmadı.

Eğer doğruysa, bu haber İsrail’in Güney Lübnan’daki askeri varlığının sona ermesinin çok ötesine uzanan soruları gündeme getirecek.

Bu durum, herhangi bir çekilmenin şartlarını Lübnan’ın İsrail ile ilişkilerinin geleceği ve ülkenin değişen bölgesel düzendeki yeri ile bir araya getirecek.

Olası bir anlaşmanın şartlarına ilişkin belirsizlik

Arab Weekly’ye göre birkaç soru hâlâ cevapsız kalıyor: Lübnan’ın İbrahim Anlaşmaları’na resmi olarak katılması mı beklenecek, yoksa Washington yeni düzenlemelerin önünü açabilecek farklı bir siyasi veya güvenlik formülü mü arayacak? Anlaşma sağlandığında İsrail’in çekilmesi tam olarak gerçekleşecek mi, yoksa aşamalı olacak ve güneydeki güvenlik koşulları ile Hizbullah’ın silahlarının geleceğine bağlı mı olacak?

Mevcut bilgiler bu soruları çözmüyor. Fakat El-Diyar’a göre, Lübnan’da İsrail ile normalleşmenin hassasiyeti, Hizbullah’ın silah cephaneliği konusundaki iç bölünmeler ve İsrail’in güney köylerine yönelik devam eden saldırıları göz önüne alındığında, bu soruların önemi, herhangi bir ABD girişiminin karşı karşıya olduğu siyasi engelleri yansıtıyor.

Gazete ayrıca, bilgili kaynaklara atıfta bulunarak, Hizbullah silahlarını elinde tuttuğu sürece İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmeye istekli olmadığını belirtti.

Kaynaklar, sahadaki devam eden saldırı ve tehditlerin, İsrail’in askeri varlığını sona erdirmeden önce grubun askeri kapasitesini ortadan kaldırma kararlılığını yansıttığını belirtti.

Bu tutumlar, Lübnan ve İsrail’in öncelikleri arasındaki temel bir uçurumu ortaya koyuyor. Beyrut, İsrail’in varlığını sona erdirmek, saldırıları durdurmak ve sınır boyunca kalıcı bir istikrar sağlamak istiyor. Buna karşılık İsrail, Hizbullah’ın askeri kapasitesini güvenlik hesaplamalarının merkezine yerleştiriyor.

Arab Weekly’ye göre bu durum, olası ABD garantilerini kritik bir sınava tabi tutuyor: Washington, İsrail’in çekilmesine giden yolu net bir şekilde güvence altına alabilir mi, yoksa ilerlemeyi Hizbullah ve silahlarına ilişkin daha geniş kapsamlı mutabakatlara bağlı kılacak mı?

ABD’nin taahhüdünün varlığı, Washington’un tüm bu konuları kapsayan hazır bir çözüm planına sahip olduğu anlamına gelmiyor.

Herhangi bir garanti, açıkça tanımlanmış koşullara, uygulama takvimine, uyumun izlenmesine yönelik mekanizmalara ve ilgili tarafların yeni güvenlik ve siyasi düzenlemeleri kabul etme istekliliğine bağlı olacak.

Geri çekilmeyi normalleşmeyle ilişkilendirmek, ek bir iç engel yaratabilir. Bu, toprakların geri kazanılması ve İsrail saldırılarının sona erdirilmesinin, İsrail ile ilişkiler konusundaki siyasi taahhütlere göre öncelikli olup olmadığına dair anlaşmazlıkları körükleme riski taşıyor.

Bu nedenle herhangi bir girişim, dış güçler arasındaki bir mutabakattan daha fazlasını gerektirecek.

Ayrıca Lübnan’ı, müzakerelerin sınırları ve hangi tavizlerin –varsa– yeterli iç destek sağlayabileceği konusunda zorlu sorularla yüzleşmeye zorlayacak.

İran ve Hizbullah, hesaplamaların merkezinde yer almaya devam ediyor

El-Diyar, Lübnan’da kaydedilebilecek herhangi bir ilerlemeyi, Washington ile Tahran arasında daha geniş kapsamlı bir uzlaşma ya da stratejik mutabakata bağladı.

Bu durumun Lübnan’ın iç siyasi dengesi, özellikle de Hizbullah üzerinde sonuçları olabilir.

Bu değerlendirme, bölgesel meselelerin ne kadar iç içe geçtiğini yansıtıyor. ABD ile İran arasındaki çatışma, İsrail’in güvenlik endişeleriyle ve bölge genelinde Tahran ile bağlantılı grupların rolüyle kesişiyor.

Gazete, kaynaklarına atıfta bulunarak İran liderliğinin, Lübnan’da daha geniş çaplı bir tırmanma riskini önlemek amacıyla Hizbullah’tan bir başka “destek savaşına” girmemesini istediğini aktardı.

Eğer doğruysa, bildirilen bu talep Tahran’ın özellikle hassas bir bölgesel dönemde yeni bir cephenin açılmasını önlemek istediğini gösterebilir. 

Fakat bu, Hizbullah’ın gelecekteki herhangi bir çatışmanın dışında kalmak için kamuya açık veya nihai bir karar aldığını kanıtlamıyor.

Arab Weekly, İran’ın tırmanışı sınırlama yönündeki olası tercihi ile Lübnan’ı açıkça kapsayan gerçek bir ABD-İran mutabakatı arasında da bir ayrım yapılması gerektiğini düşünüyor.

Washington ile Tahran arasında diplomatik ilerleme sağlanmış olsa bile, bu durum Hizbullah’ın silahlarının geleceğini, İsrail’in çekilme koşullarını veya Lübnan’daki siyasi güçlerin İbrahim Anlaşmaları konusundaki tutumunu otomatik olarak çözüme kavuşturmayacak.

Bu potansiyel bağlantı başka bir soruyu gündeme getiriyor: Washington, çekilmeyi normalleşme sürecinin bir parçası haline getirmeye çalışıyorsa, Tahran, Lübnanlı müttefikinin konumunu değiştirebilecek bir düzenlemeyi kabul eder mi, yoksa böyle bir hamleyi bölgesel güç dengesini yeniden şekillendirme girişimi olarak mı değerlendirir?

Cevap, nihai bir anlaşmanın içeriğine bağlı olacak. Şu an için, bu konular arasında bildirilen örtüşme, kapsamlı bir uzlaşmanın kanıtı olmaktan ziyade, diplomatik bir değerlendirme konusu olarak kalıyor.

Irak, bölgede daha geniş bir iktisadi rol arıyor

Bu gelişmelerin yanı sıra, El-Diyar’ın aktardığı diplomatik çevreler, Irak Başbakanı Ali el-Zaidi’nin Şam’a yaptığı ve Suriyeli yetkililerle ortak meseleleri görüştüğü ziyaretin ardından Beyrut’a da bir ziyaret gerçekleştirmesinin beklendiğini bildirdi.

Gazeteye göre, Bağdat ile Beyrut arasındaki çözülmemiş meselelerin, Irak’ın ABD desteği ile kurmaya çalıştığı bölgesel işbirliği girişimine Lübnan’ın olası katılımı öncesinde hızlı bir şekilde çözülmesi gerekiyor. Önerilen girişimin esas olarak iktisadi işbirliğine odaklandığı belirtiliyor.

Girişim hayata geçirilirse, Lübnan’a ciddi mali ve kurumsal zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde Arap ülkeleriyle iktisadi bağlarını güçlendirme ve ticaret ile yatırım bağlantılarını genişletme fırsatı sunabilir.

Fakat önerilen iktisadi işbirliği, İsrail’in geri çekilmesini normalleşmeyle ilişkilendiren denklemden doğası bakımından farklı.

Bu iki sürecin, güvenlik, siyasi ve iktisadi meseleleri kapsayan tek bir pazarlığın parçası olduğuna dair elimizde herhangi bir kanıt bulunmuyor.

Bununla birlikte, bu gelişmelerin zamanlaması, bölgesel ve uluslararası aktörlerin gerginlikleri kontrol altına almak için yeni düzenlemeler ararken Lübnan ile işbirliği kanallarını genişletme çabalarına işaret ediyor.

Irak girişiminin başarısı, açıkça tanımlanmış hedef ve projelere, güvenilir finansman kaynaklarına ve katılımcı ülkelerin siyasi ve idari engelleri aşma kabiliyetine bağlı olacak.

Lübnan’ın katılımı için ayrıca, iktisadi işbirliğinin ülkenin egemenlik ve güvenlik önceliklerinden kopmamasını sağlayacak güvenceler de gerekecek.

Garantiler henüz teyit edilmedi

Lübnan, birbiriyle bağlantılı birçok zorlukla karşı karşıya olsa da, İsrail’in geri çekilmesi ile İbrahim Anlaşmaları arasında olduğu bildirilen bağlantı özellikle hassas bir konu olmaya devam ediyor.

Bu durum, işgal altındaki toprakların geri kazanılmasının, Lübnan’ın bölgesel ilişkilerinde daha geniş çaplı bir yeniden düzenlemenin başlangıç noktası haline gelme olasılığını gündeme getiriyor.

Eğer haber doğrulanırsa, Washington, uygulanabilir garantiler sunma ve İsrail’in geri çekilmesinin ayrı bir taahhüt mü yoksa daha geniş kapsamlı bir siyasi uzlaşmanın parçası mı olacağını netleştirme becerisi açısından bir sınava tabi tutulacak.

Hizbullah ve İran’ın hesaplamaları ise, önerilen herhangi bir mutabakatın içeriğine bağlı olacak.

Lübnan devleti, İsrail’in askeri varlığını sona erdirme ihtiyacını, iç istikrarı koruma ve ulusal konsensüs bulunmayan siyasi taahhütlerden kaçınma zorunluluğu ile dengelemek zorunda kalacak.

Irak’ın girişimi, iktisadi işbirliği için paralel bir olası yol sunuyor; fakat bu girişim tek başına, birleşik bir bölgesel çözümün şekillenmekte olduğunu göstermiyor.

İddia edilen ABD garantileri ve bildirilen Irak ziyaretine ilişkin resmi bir açıklama yapılana kadar, önerilen bağlantı, teyit edilmiş bir anlaşmadan ziyade siyasi açıdan önemli bir olasılık olarak kalacak.

Gelecekteki gelişmeler, Washington’un gerçekten de İsrail’in geri çekilmesini normalleşmeyle ilişkilendirmeye çalışıp çalışmadığını ya da bu iddianın henüz resmi politika haline gelmemiş diplomatik değerlendirmeleri yansıtıp yansıtmadığını gösterecek.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English