Bizi Takip Edin

Ortadoğu

“Çin’in Körfez’de artan ağırlığı küresel güvenlik için faydalı olabilir”

Yayınlanma

“Çin, Orta Doğu’da ABD’nin yerini almak için acele ediyor gibi görünmüyor ve muhtemelen bunu yapmayı da amaçlamıyor. Ancak ekonomik ve siyasi gücü ile artan güvenlik ve stratejik çıkarlarının birleşimi, bölgesel güvenliğe daha fazla müdahil olmasına yol açacak. Büyük güçler arasındaki rekabete rağmen, Çin’in Körfez’deki güvenlik faaliyetlerini genişletmesi bölgesel ve küresel güvenlik için faydalı olabilir.”

Tokyo Waseda Üniversitesi’nde görevli Profesör Abdullah Baabood’un Malcolm H. Kerr Carnegie Orta Doğu Merkezi için mayıs sonunda Çin’in Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinde kilit aktör haline geldiğini ve bunun nedenlerini anlatan bir analiz kaleme aldı.

Baabood, yazısında Washington’un Orta Doğu’da askeri varlığı ve silah üstünlüğü nedeniyle hâlâ önemli bir nüfuzu olduğunu ancak bölge ülkelerinin tutumunun gerçekten de değiştiğine dikkat çekti: “Suudi Arabistan-İran uzlaşmasının da gösterdiği gibi, bölge ülkeleri tek bir süper güce bel bağlamanın değil, süper güç rekabetinden faydalanmanın avantajlarını görüyorlar. Bu durum, Orta Doğu’daki uluslar on yıllar süren çatışma ve ABD hakimiyetinden sonra kendi aralarında yeni bir denge buldukça devam edecektir.”

Baabood, Çin’in bu yeniden düzenlemenin merkezinde yer almasını kuvvetli bir ihtimal olarak değerlendirdi: “Suudi Arabistan ve İran arasında Çin’in aracılık ettiği anlaşmanın bir sonucu olarak bölgesel gerilimin azalması, Pekin’e bölgenin gelecekteki güvenlik mimarisinde benzersiz bir rol verebilir.”

Ancak Pekin’in şimdilik Washington’un askeri hakimiyetiyle rekabet edemeyeceğinin farkında olduğuna dikkat çeken Baabood, Suudi Arabistan-İran anlaşmasının başarısının sadece bölge için değil, aynı zamanda Çin ve ABD arasındaki büyük güç rekabeti için de geniş kapsamlı etkilere sahip olacağına dikkat çekmişti.

Bu yazıdan kısa bir süre sonra Carnegie Orta Doğu Merkezi’nden Michael Young’ın Çin’in Orta Doğu’da artan nüfuzu ve ABD ile güç rekabetine ilişkin sorularını yanıtladı.

O söyleşinin tamamını yayınlıyoruz:

***

Orta Doğu’da Çin Zamanı

Abdullah Baabood söyleşide Pekin’in önceliğinin istikrar olduğu Körfez bölgesinde değişen rolünü ele alıyor.

Abdullah Baabood, Malcolm H. Kerr Carnegie Orta Doğu Merkezi’nde misafir akademisyen. Katar Devleti’nin İslami alan çalışmaları kürsüsünde görev yapıyor ve Tokyo’daki Waseda Üniversitesi Uluslararası Araştırma ve Eğitim Fakültesi’nde misafir profesör olarak çalışıyor. Kısa bir süre önce Carnegie için “Çin Neden Hürmüz Boğazı’nda İstikrarın Ana Destekçisi Olarak Ortaya Çıkıyor?” başlıklı bir makale kaleme aldı. Diwan, Baabood ile makalesini tartışmak ve daha geniş anlamda Çin’in Orta Doğu’da, özellikle de Körfez ülkeleriyle ilgili olarak değişen rolü hakkındaki görüşlerini almak için mayıs sonunda bir röportaj yaptı.

  • Michael Young: Kısa süre önce Çin’in Hürmüz Boğazı’ndaki rolü üzerine bir makale yazdınız. Argümanınız ve temel çıkarımlarınız nelerdi?

Abdullah Baabood: Çin’in petrol ve doğal gazının önemli bir kısmı için Körfez bölgesine bağımlı olması nedeniyle, bu bölgede istikrar ve güvenliğin korunmasında güçlü bir çıkarı olduğunu savundum, bunun açık bir örneği de son Suudi-İran uzlaşma anlaşmasına aracılık etmesiydi. Körfez, ABD ile küresel jeostratejik rekabetinde Çin için önemli bir fırsat alanı çünkü Washington’un aksine Pekin’in Hürmüz Boğazı’nın her iki yakasındaki ülkelerle yakın ikili ilişkileri var. Bölgedeki çıkarları arttıkça Çin, Boğaz’ın güvenliğinde başlıca paydaşlardan biri haline geldi. Suudi-İran anlaşması bu durumu bir kez daha teyit ederek Hürmüz Boğazı ve daha geniş bölgedeki gerginliklerin yatıştırılmasına katkıda bulundu.

ABD ve müttefiklerinin Boğaz’daki askeri varlığı, özellikle de Pekin petrol arzındaki aksaklıklara karşı son derece savunmasız olduğu için Çin’i ticari çıkarlarını korumak amacıyla bölgedeki güvenlik yükünü paylaşmaya teşvik etti. Çin’in Suudi-İran anlaşmasını kolaylaştırması, Pekin’in genişleyen ekonomik gücünün bölgesel güvenlik dinamiklerini etkilemede daha büyük bir rol oynamasına ve stratejik öneme sahip alanlarda diplomatik köprüler kurmasına ve böylece ticari çıkarlarını korumasına nasıl olanak sağladığını da gösteriyor. Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın deyimiyle, artık ABD ve Batı güvenlik şemsiyesi altında hareket eden bir “otlakçı” (değil.)

  • MY: Çin son Suudi-İran uzlaşmasının resmi kefili olsa da bunun pratikte ne anlama geldiğini bize anlatabilir misiniz? Pekin anlaşmanın uygulanmasını ya da uygulanmamasını nasıl etkileyebilir?

AB: Çin’in İran ve Suudi Arabistan arasındaki anlaşmaya aracılık etmesi Körfez bölgesinin güvenlik görünümü açısından önemli bir gelişme. İran ve Suudi Arabistan’ın, Umman ve Irak’ın arabuluculuğunda yapılan birkaç tur görüşmenin ardından gerilimi azaltmaya çalıştıkları zaten belli olsa da özellikle Yemen’deki çatışma çözümsüzken diplomatik ilişkilerin bu kadar çabuk kurulması beklenmiyordu.

Çin uzun zamandır Orta Doğu’da dikkatli bir diplomatik dengeleme stratejisi uyguluyor ve tüm bölge ülkeleriyle iyi ilişkiler sürdürüyor. Ancak Tahran ve Riyad arasındaki uzlaşma anlaşmasına kefil olması Pekin’in bölgesel rakipler arasındaki barış sürecini desteklemede daha aktif bir rol oynamasıyla artık bu normdan bir sapmaya işaret ediyor. Sırasıyla 2021 ve 2022’de İran ve Suudi Arabistan ile kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmaları imzalayan ve her iki ülkenin de ana ticaret ortağı olan Çin eşsiz konumuyla uzlaşma anlaşmasının sonucunu etkileyebilir. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin, İran ve Suudi petrolünün de ana tüketicisi. Ayrıca Çinliler her iki ülkedeki büyük altyapı projelerine büyük yatırımlar yaptı.

Uzlaşma anlaşmasının başarısı nihai olarak Tahran ve Riyad’ın taviz verme istekliliğine bağlı olsa da Pekin’in ekonomik kaldıracı anlaşmanın uygulanmasını ilerletmede etkili olabilir. Suudi Arabistan, 2030 Vizyonu hedeflerine ulaşmak için hızlı bir ekonomik reform sürecinden geçerken İran, ABD ve müttefiklerinin artan yaptırımları nedeniyle kötüleşen mali koşullarla karşı karşıya. Her iki ülke için de artan ekonomik işbirliği ve Çin’den gelecek yabancı yatırımların artma ihtimali şüphesiz uzlaşmayı daha cazip hale getirecek.

  • MY: Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, geniş Körfez bölgesine nasıl yerleşiyor ve bu durum ABD’nin bölgedeki rolünü ne şekilde tehdit ediyor?

AB: Çin’in Körfez’deki çıkarları enerji ihtiyacının ötesine geçerek daha geniş ekonomik faaliyetler yelpazesini kapsar hale geldi ve bu da Pekin’in bölgeyi giderek daha fazla stratejik öneme sahip bir alan olarak görmesine yol açtı. Çin’in özellikle telekomünikasyon ve lojistik projeleri gibi büyük altyapı girişimlerinde bölgesel yatırımlarının artması, geniş Körfez bölgesinin Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi için öneminin artığını gösteriyor. Afrika, Asya ve Avrupa’nın kesişme noktasında stratejik konuma sahip bölge, Pekin’in küresel hedeflerinin merkezinde yer almasının yanı sıra Çin ve ABD arasında yoğunlaşan büyük güç rekabetinde de kilit bir mücadele alanı. ABD’nin Orta Doğu’dan askeri olarak çekildiği algısına rağmen Washington, hâlâ kayda değer askeri varlığıyla bölgedeki müttefiklerinin güvenliğine olan bağlılığının devam ettiğini kanıtlamaya kararlı.

Çin’in bölgedeki askeri etkisi sınırlı olsa da Washington, Çinli Huawei’nin de dahil olduğu 5G ağlarının kurulması gibi büyük telekomünikasyon altyapı projeleri gibi Çinli şirketlerin limanlara erişimden ve teknoloji ortaklıklarına katılımının artmasından endişe duyuyor. Washington müttefiklerini bu tür şirketlerle işbirliği yapmanın ABD ile gelecekteki güvenlik işbirliğini riske atabileceği konusunda uyardı. Bununla birlikte, artan rekabetlerine rağmen hem Pekin hem de Washington, iki ülke için potansiyel bir işbirliği alanı sağlayabilecek olan bölgenin güvenliği ve istikrarında çıkarı var.

  • MY: Çin’in Körfez’deki ilerlemesine ABD’nin vereceği yanıtın muhtemelen İbrahim Anlaşmaları’nı ilerletmek ve Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesini sağlamak olacağını belirtiyorsunuz. Bu ne kadar gerçekçi ve Riyad’ın Pekin’den kopma ihtimalinin düşük olduğu göz önüne alındığında bu durum Çin’in stratejisini baltalayabilir mi?

AB: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Suudi Arabistan ile ilişkilerin normalleşmesini temel dış politika hedeflerinden biri haline getirdi. ABD için İbraham Anlaşmaları, İsrail ve Körfez-Arap ülkeleri arasında işbirliğini daha geliştirmek için bir fırsat yaratıyor. Bu, İran’ı büyük bölgesel tehdit olarak gören bu ülkeler arasında daha derin güvenlik işbirliğine kapı aralayacak. Böyle bir senaryo, İsrail’in İran’a karşı ulusal güvenliğini daha iyi korurken aynı zamanda bölgedeki ABD müttefiki ekseni güçlendirerek Washington’a fayda sağlayacak.

Bu durumun Suudi Arabistan ve İran arasında Çin’in aracılık ettiği uzlaşma anlaşmasını engellemesi pek olası olmasa da Pekin’in bölgesel çıkarlarına bazı engeller çıkarabilir. İsrail ve Körfez-Arap ülkeleri arasındaki daha yakın ilişkiler, İran’ı bölgesel güvenlik mimarisinden siyasi olarak izole ederek Pekin’in çıkarlarını etkileyebilir. Suudi Arabistan İran ile bölgesel gerilimi azaltmaya kararlı olsa da Riyad Tahran’ı hâlâ birincil düşman olarak görüyor. Suudi Arabistan ve İsrail’in İran’ı bir kenara iterek ve bölgeye ekonomik entegrasyonunu engelleyerek çıkarlarını örtüştürmesi, Çin’in Körfez bölgesinde kendi etki alanını oluşturma hedeflerini sekteye uğratabilir ve Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ni zayıflatabilir.

Ancak Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmek için ABD ile daha yakın savunma işbirliği, ABD’den güvenlik garantileri, ABD’nin Krallığa silah satışında daha az kısıtlama ve sivil nükleer projesi için ABD yardımı gibi bazı şartları olduğu ve bunların Washington’da Kongre’nin muhalefetiyle karşılaşabileceği bildiriliyor. Dahası, Netanyahu’nun aşırı sağcı hükümetinin geçen aralık ayında göreve gelmesinden bu yana İsrail-Filistin çatışmasında artan şiddet, İsrail ile yapılacak bir anlaşmayı Suudi Arabistan ve daha geniş Müslüman dünyası için daha az kabul edilebilir hale getirdi.

  • MY: Güvenlik alanında Çin’in ABD ile rekabet edemediği görülüyor. Bu neden önemli ve Çinlilerin bunu nasıl ele almasını bekliyorsunuz?

AB: Aktif personel açısından dünyanın en büyük ordusuna sahip olmasına rağmen Çin’in askeri uzmanlığı, deniz ve hava yetenekleri ABD’nin çok gerisinde. Geniş denizaşırı üs ağıyla ABD ordusunun güç projeksiyonu rakipsizken, Çin’in tek denizaşırı üssü Cibuti’de bulunuyor. Ayrıca Çin, Washington’un küresel silah pazarındaki hakimiyetiyle henüz rekabet edemiyor. Ayrıca Çin, 2018 ile 2022 arasındaki küresel silah ticaretinde yüzde 5,2’lik payı karşısında yüzde 40’ını elinde tutan Washington’un küresel silah pazarındaki hakimiyetiyle henüz rekabet edemiyor.

Bununla birlikte Pekin, Mısır ve Suudi Arabistan gibi kilit ABD müttefikleriyle büyük savunma anlaşmaları imzalamak da dâhil son on yılda Orta Doğu silah pazarına kayda değer bir giriş yaptı. Birçok Körfez-Arap ülkesi silah tedarikçilerini çeşitlendirmeye ve ABD silahlarına olan bağımlılıklarını azaltmaya çalışırken Çin de bölgenin kârlı silah pazarındaki payını artırmayı hedefleyecektir. Aynı zamanda Abu Dabi’nin Khalifa Limanı’nda Çin’in askeri üs inşa edeceği iddiasıyla ilgili tartışmaların da gösterdiği gibi Pekin, odak noktası Orta Doğu olan denizaşırı askeri üsler ağı kurmaya çalışacaktır.

Çin, ABD’nin yerini almak için acele ediyor gibi görünmüyor ve muhtemelen bunu yapmayı da amaçlamıyor. Ancak ekonomik ve siyasi gücü ile artan güvenlik ve stratejik çıkarlarının birleşimi, bölgesel güvenliğe daha fazla müdahil olmasına yol açacaktır. Büyük güçler arasındaki rekabete rağmen, Çin’in Körfez’deki güvenlik faaliyetlerini genişletmesi bölgesel ve küresel güvenlik için faydalı olabilir.

 

Ortadoğu

Irak, ülkede suç işlemiş IŞİD üyelerini Suriye’ye iade etmek istemiyor

Yayınlanma

Irak, Suriye’nin bu yılın başlarında Suriye’deki gözaltı merkezlerinden Irak’ın gözetimine devredilen binlerce IŞİD şüphelisinin ülkelerine iade edilmesi talebini reddetti.

Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Abudi çarşamba günü yaptığı açıklamada, tutukluların akıbetini görüşmek üzere Suriye, Irak ve ABD arasında yakın zamanda bir toplantı düzenlendiğini söyledi.

El-Abudi, Suriye’nin yaklaşık 4.000 Suriyeli tutuklunun Suriye’de yargılanmak üzere teslim edilmesini talep ettiğini ama Irak’ın bunu reddettiğini belirtti.

Irak, yaklaşık 400 Suriyeli tutuklunun IŞİD üyesi olmadığına karar verdi ve bu kişilerin serbest bırakılabileceğini söyledi. Yaklaşık 50 kişi halihazırda ülkelerine geri gönderildi.

Öte yandan Irak’ta hâlâ gözaltında tutulan yüzlerce Suriyelinin, IŞİD’in üst düzey üyeleri olduğu düşünülüyor.

El-Abudi, “Irak soruşturmalar yürütüyor ve Irak’ta suç işlediği kanıtlanan herkes Irak yasalarına göre yargılanacak,” dedi.

Danışman, bazı mahkumların, cezalarını tamamlamak üzere daha sonra kendi ülkelerine nakledilebileceğini söyledi.

Ocak ayında yeni Suriye güçleri ile, bu mahkumların tutulduğu gözaltı merkezlerini uzun süredir koruyan Suriye Demokratik Güçleri arasında çatışmaların patlak vermesinin ardından, IŞİD ile bağlantılı olduğu iddia edilen 5.700’den fazla mahkum (bunların arasında yaklaşık 4.000 Suriyeli de bulunuyor) Suriye’nin kuzeydoğusundan Irak’a nakledilmişti.

Çatışmaların yarattığı kargaşa sırasında IŞİD ile bağlantılı bazı tutuklular kaçmayı başardı ve daha büyük çaplı bir kaçışın yaşanacağına dair endişeler vardı. 

IŞİD yıllar önce Irak ve Suriye’de ele geçirdiği topraklar üzerindeki kontrolünü kaybetmiş olsa da, hücreleri her iki ülkede de hâlâ periyodik olarak saldırılar düzenliyor.

Mahkumların akıbetine ilişkin tartışmalar, ABD’nin Irak’ta IŞİD’le mücadeleye yönelik 12 yıllık misyonunu sona erdirmesinin ardından ortaya çıktı.

El-Abudi, Irak’ın mahkumların barındırılma masraflarına yardımcı olması için ABD’den ve IŞİD’e karşı küresel koalisyona katılan diğer ülkelerden mali destek talep ettiğini söyledi.

Danışman, “Irak, 500 milyon dolarlık bir ödenek talep etti. Koalisyon destek sözü verdi, ancak Irak hâlâ bekliyor,” dedi.

El-Abudi, idam cezasını uygulamayan ülkelerden gelen mahkumların idam cezasına çarptırılmayacağını söyledi.

Irak ile mahkum değişim anlaşmaları olan ülkelerden gelenlerin ise, mahkumiyetlerinin ardından cezalarını tamamlamak üzere ülkelerine nakledilebileceğini belirtti.

Fakat birçok Batılı ülke, IŞİD ile bağlantılı olmakla suçlanan veya bu suçtan mahkum edilen vatandaşlarının yanı sıra, militanların aile üyeleri olduğu düşünülen kadın ve çocukları da ülkelerine geri göndermekte isteksiz davranıyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İsrail muhalefetinden 7 Ekim kayıtları nedeniyle Netanyahu’ya soruşturma talebi

Yayınlanma

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun eski askeri sekreteri Avi Gil, 7 Ekim 2023 sabahına ait resmi telefon görüşmesi saatlerinin tahrif edilmek istendiğini öne sürdü. Muhalefet partileri, Başsavcıya başvurarak Netanyahu ve ekibi hakkında vatana ihanet ve sahtecilik suçlamalarıyla adli soruşturma açılmasını talep etti. İktidardaki Likud Partisi ise iddiaları reddederek Gil’in kendi ihmallerini gizlemeye çalıştığını savundu.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun eski askeri sekreteri Avi Gil, Başbakanlıkta 7 Ekim 2023 sabahına ait resmi telefon kayıtlarının saatlerinin değiştirilmek istendiğini ileri sürdü.

Bu açıklamaların ardından İsrail muhalefeti, Başsavcı Gali Baharav-Miara’ya başvurarak Netanyahu ve çalışma ekibi hakkında cezai soruşturma açılmasını talep etti.

Saldırının gerçekleştiği dönemde askeri sekreterlik görevini yürüten Gil, Israel Hayom gazetesi ile Kanal 12 televizyonuna verdiği mülakatta, Netanyahu’nun Özel Kalem Müdürü Tzachi Braverman’ın o sabah yapılan kritik bir görüşmenin saatini değiştirmeye çalıştığını söyledi.

Girişimin “suç teşkil eden bir davranış biçiminin” parçası olduğunu savunan Gil, devlet soruşturma komisyonu kurulmasını beklediği için bugüne kadar sustuğunu, ancak kamuoyuna anlatılanların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi.

Braverman’ın resmi tutanakları yasa dışı biçimde değiştirme şüphesiyle sahtecilik ve dolandırıcılık iddiaları kapsamında polis tarafından sorgulandığı ve soruşturulduğu biliniyor.

Resmi görüşme saatinin geriye çekilmek istendiği iddiası

Gil, 7 Ekim 2023 sabahı iç güvenlik servisi Şin Bet Başkanı Ronen Bar’ın ofisinden saat 06.12’de arandığını, saat 06.17’de güvenli hat üzerinden Bar ile yaptığı görüşmede Gazze’de SIM kartlarının etkinleştirildiği ve Hamas mensuplarının yer altına geçtiği bilgisini aldığını aktardı.

Netanyahu’yu ilk olarak saat 06.29’da arayarak uyandırdığını belirten Gil, Başbakana Hamas’ın sürpriz bir saldırı başlattığını ve bilgi toplamayı sürdürdüğünü söylediğini kaydetti.

Gil, saat 06.40’taki ikinci telefon görüşmesinde ise Netanyahu’ya “Savaştayız” bilgisini ilettiğini ifade etti.

Eski askeri sekreter, aylar sonra ocak ayında bir stenografın kendisine gelerek Braverman’ın ikinci görüşme saatini resmi tutanaklarda 06.40 yerine 06.29 olarak değiştirmesini talep ettiğini aktardığını söyledi.

Gil, bu adımla Netanyahu’nun saldırının ilk anından itibaren talimat verdiği izleniminin yaratılmak istenmiş olabileceğini ya da ikinci aramada iletilen bilgilerin ilk görüşmede zaten bilindiği algısıyla istihbaratın Başbakandan gizlendiği tezine zemin hazırlanmaya çalışılmış olabileceğini kaydetti.

Olayların başlamasından iki hafta sonra Netanyahu’nun çalışma ekibinin olağandışı biçimde belge topladığını fark ettiğini belirten Gil, tutanakların tahrif edilmesinden şüphelenerek Başsavcı Baharav-Miara’ya başvurduğunu ve kuralların netleştirilmesini istediğini söyledi. Gil, kurulacak olası bir komisyonun yazılı evrakla yetinmeyip orijinal ses kayıtlarını incelemesi gerektiğine dikkati çekti.

Mısır’ın saldırı öncesinde uyarı yaptığı iddialarına ilişkin soruyu da yanıtlayan Gil, böyle bir mesajı bilmediğini fakat eylül ayı sonunda İsrail’e bir Mısır istihbarat uçağının inerek bir saatten fazla kaldığını belirtti.

Gil, hiçbir uçağın sebepsiz yere gelmeyeceğini ifade ederek, heyeti karşılayan veya mesajı alan yetkililerin bunu halen sakladığını öne sürdü.

Netanyahu’nun devlet denetçisine sunduğu güvenlik evrakının da eksik olduğunu savunan Gil, belgenin gerçeğin tamamını yansıtmadığını kaydetti.

Likud iddiaları reddetti: “Gil Başbakanı zamanında uyandırmadı”

İktidardaki Likud Partisi, iddiaların Netanyahu ve partiye yönelik siyasi amaçlı bir propaganda olduğunu belirterek suçlamaları reddetti.

Netanyahu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda muhalefetin yalan kampanyasının gerçeği değiştiremeyeceğini savundu.

Likud’un açıklamasında, Gil’in kendi ihmallerini örtbas etmeye çalıştığı iddia edilerek, 7 Ekim sabahı saat 03.55’te askeri sekreterliğe bağlı istihbarat subayından gelen uyarı mesajına rağmen Gil’in hiçbir adım atmadığı ve Başbakanı zamanında uyandırmadığı öne sürüldü.

Parti, Netanyahu’nun zamanında bilgilendirilmesi durumunda gelişmelerin farklı yönde ilerleyeceğini savundu.

Muhalefetten vatana ihanet suçlaması

Muhalefet partileri ise açıklamaların ardından Netanyahu ve ekibine yönelik adli adımların hızlandırılmasını istedi.

Gadi Eisenkot liderliğindeki Yashar Partisi, Ronen Bergman’ın Yedioth Ahronoth’taki araştırması ve Gil’in açıklamalarını gerekçe göstererek Başsavcıya ceza soruşturması açması çağrısında bulundu. Parti, Netanyahu’yu Hamas’ın güçlenmesi ve İran ekseniyle bağlarına dair kritik değerlendirmeleri devlet denetçisinden gizlemekle suçladı.

İsrail Evimiz Partisi lideri Avigdor Liberman, Başsavcı Baharav-Miara’nın Netanyahu ve yardımcıları hakkında vatana ihanet ve komplo suçlamalarıyla derhal soruşturma başlatması gerektiğini söyledi.

Liberman, Genelkurmay Başkanına da ordunun siyasi amaçlarla kullanılması girişimlerine engel olma çağrısı yaptı.

Demokratlar Partisi lideri Yair Golan ise Gil’in ifadelerini tarihi bir tanıklık olarak nitelendirerek, 1200 kişinin öldüğü ve 251 kişinin esir alındığı olaylardaki sorumluluğun gizlenemeyeceğini kaydetti.

Golan, Başbakanlık bünyesindeki tüm özgün ses kayıtları ve belgelerin acilen koruma altına alınmasını talep etti.

7 Ekim Konseyi liderliği de Gil’in ifadelerinin, hükümetin saldırı öncesi durumdan habersiz olduğu yönündeki tezlerini çürüttüğünü bildirdi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

NYT: ABD Büyükelçiliğinde İsrail’e dair diplomatik raporlar sansürlendi

Yayınlanma

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin yardımcısı David Milstein’ın, İsrail’in eylemlerine ilişkin büyükelçilik raporlarını sansürlediği öne sürüldü. Engellenen belgeler arasında öldürülen dokuz Filistin kökenli ABD vatandaşı ile Gazze’deki yardım noktalarında 1400 kişinin ölümüne yol açan operasyonlara dair resmi tespitler yer alıyor.

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin üst düzey yardımcısı David Milstein’ın, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze’deki eylemlerine dair büyükelçilik tarafından Washington’a iletilen diplomatik raporları engellediği ve içeriklerini değiştirdiği öne sürüldü.

The New York Times gazetesinin Kudüs ve Washington’da Milstein ile çalışan 12 kişiye dayandırdığı haberine göre, Nisan 2025’te Kudüs’teki ABD Büyükelçiliğinde göreve başlayan ve fiilen Huckabee’nin özel kalem müdürlüğünü yürüten Milstein, Batı Şeria ile Gazze dosyalarını kapsamlı biçimde denetim altına aldı.

Milstein’ın makamını; yasa dışı yerleşimlerin genişletilmesi, yerleşimci saldırıları, Filistin kökenli ABD vatandaşlarının öldürülmesi ve Gazze’deki yardım dağıtımlarında yaşanan can kayıplarına ilişkin diplomatik yazışmaları durdurmak veya metinleri değiştirmek amacıyla kullandığı aktarıldı.

Öldürülen ABD vatandaşlarına ilişkin inceleme engellendi

Milstein’ın iletilmesini durdurduğu belgeler arasında, Batı Şeria’da dört yıl içinde İsrailli yerleşimciler ile askerler tarafından öldürülen dokuz Filistinli ABD vatandaşı hakkında büyükelçiliğin mart ayında hazırladığı inceleme yer aldı.

Yaşamını yitirenlerin sonuncusu olan 19 yaşındaki Nasrallah Ebu Siyam, şubat ayında köyündeki hayvanların gasbedilmesini engellemeye çalışırken bir yerleşimci tarafından açılan ateş sonucu hayatını kaybetti.

Söz konusu inceleme, Senatör Chris Van Hollen öncülüğündeki 30 Kongre üyesinin ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’dan açıklama talep etmesi üzerine hazırlandı.

Raporda, yürütülen soruşturmaların çoğunda ilerleme sağlanamadığı, bazı dosyaların kapatıldığı ve tek bir şüpheliye dahi suçlama yöneltilmediği kaydedildi.

Milstein’ın, hazırlanan raporu iletmek yerine Kongre üyelerine İsrail makamlarının vakaları gerektiği gibi ele aldığı yönünde güvence veren bir metin düzenlettiği bildirildi.

ABD Dışişleri Bakanlığının 4 Mayıs’ta Senatör Van Hollen’a ulaştırdığı mektupta inceleme bulgularına yer verilmediği, büyükelçiliğin savaş koşullarında İsrail ile yürüttüğü güvenlik işbirliğine odaklandığı ifade edildi.

Gelişmeye tepki gösteren Senatör Van Hollen, “Hesap sorulmasını sağlamazsanız daha fazla Amerikan vatandaşını tehlikeye atarsınız” değerlendirmesinde bulundu.

Gazze’deki yardım ölümleri ve komutanların uyarıları kayıtlardan çıkarıldı

Haberde, 2025 yazında gıda arayışındaki Filistinlilerin Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF) dağıtım noktalarında kitlesel şekilde öldürüldüğü bilgisine yer verildi. ABD ile İsrail ortak girişimi niteliğindeki bu yapının yardım dağıtım faaliyetleri sırasında en az 1400 kişi hayatını kaybetti.

Can kayıpları sürerken büyükelçilik diplomatları, operasyonların daha fazla toplu ölüme yol açabileceği yönünde Washington’ı uyardı. Milstein’ın ise diplomatik metni operasyonu bir başarı olarak sunacak biçimde yeniden yazdığı ve can kayıplarına dair bilgileri resmi kayıtlardan tamamen çıkardığı kaydedildi.

Nisan ayında üst düzey İsrailli askeri yetkililer, Batı Şeria’da tırmanan yerleşimci saldırılarının yeni bir Filistin ayaklanmasını tetikleyebileceği uyarısını kayda geçirdi.

Milstein’ın personelin hazırladığı bu uyarı raporlarını engellediği, bunun yerine kendi imzasıyla Washington’a, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun şiddetin üzerine kararlılıkla gittiğini öven bir metin gönderdiği bildirildi.

Öte yandan İsrail’in şubat ayında Batı Şeria’da gayrimenkul alımına ilişkin yasal kısıtlamaları kaldırması uluslararası alanda ilhakı hızlandırdığı gerekçesiyle kınanırken, büyükelçilik Washington’a bu kararın yerleşimcilerin “insani ihtiyaçlarına” hizmet ettiği bilgisini aktardı.

Diplomatlara yönelik tutum raporlama trafiğini düşürdü

Dört yetkilinin verdiği bilgiye göre Milstein, büyükelçilik çalışanlarını ideolojik sorgulamalara tabi tuttu. Personele “İsrail yanlısı” mı yoksa “Hamas yanlısı” mı oldukları yönünde sorular yöneltilmesi, çalışanların görüş bildirmekten çekinmesine neden oldu.

Uygulanan denetimler sebebiyle kimi çalışanların metinlerinin sansürlenmesi yerine rapor hazırlamaktan vazgeçtiği, bu durumun Filistin konularındaki diplomatik yazışma sıklığını haftalık düzeyden ayda birkaç rapora gerilettiği kaydedildi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English