Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Çinli akademisyen: ABD, Venezuela modelini İran’da tekrarlayamaz

Yayınlanma

ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırmasından bu yana, artan huzursuzluk ortamında dünya, ABD ve İsrail’in İran’a karşı askeri bir saldırı başlatıp başlatmayacağı veya İran’da mevcut rejimi devirmeye çalışıp çalışmayacağı konusunda giderek daha fazla endişeleniyor.

Gelişmelerle ilgili, Şanghay merkezli medya kuruluşu Guancha.cn, Şanghay Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü Orta Doğu Çalışmaları Merkezi Direktörü Jin Liangxiang ile röportaj gerçekleştirdi. Röportajın tamamının çevirisini aşağıda sunuyoruz:

Geçen yılın aralık ayından bu yana İran’da sürekli bir huzursuzluk yaşanıyor. Şu anda karmaşık ve çelişkili bir bilgi ortamıyla karşı karşıyayız. Bir yandan İran hükümeti hükümet yanlısı gösteriler düzenliyor ve iç durumun istikrara kavuştuğuna dair sürekli bilgi veriyor. Öte yandan, İran muhalefeti de zaman zaman İran’ın bazı bölgelerinin kontrolünü ele geçirdiğini iddia ediyor. Mevcut anlayışınıza göre, bu huzursuzluk döneminin temel nedeni nedir? İran İslam Cumhuriyeti hükümeti şu anda durumu kontrol altına alabilecek durumda mı?

Jin Liangxiang: Bu huzursuzluk dalgasının nedeni, İran içindeki ve dışındaki faktörlerin etkileşiminde yatmaktadır. Bir yandan, İran gerçekten de ciddi ekonomik ve geçim sorunlarıyla karşı karşıyadır. Uzun süreli ABD yaptırımları nedeniyle İran, kalkınma sorunlarını çözmekte zorlanmış ve ekonomisi uzun süredir zor koşullar altında faaliyet göstermiştir. Aynı zamanda, yaptırımların yol açtığı zorluklarla başa çıkmak için İran bazı özel ekonomik önlemler uygulamıştır. Bu önlemler zorlukları hafifletmiş olsa da, çeşitli ekonomik sübvansiyon sistemleri gibi ekonomik kalkınmayı engelleyen kronik sorunlar da yaratmıştır. Bu sübvansiyon sistemleri sadece yaygın yolsuzluğu teşvik etmekle ve kaynakların yanlış tahsisine neden olmakla kalmamış, aynı zamanda önemli miktarda ulusal kaynağı da tüketmiştir.

Öte yandan, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, sızma ve kışkırtma yoluyla İran rejimini devirmeye çalışıyor. İran, diğer ülkelerden farklı en önemli özellik olarak, yurtdışında büyük bir rejim karşıtı güçle karşı karşıya.

İran’da kurulu düzene karşı üç ana güç grubu bulunmaktadır: Birincisi, 1979 İran İslam Devrimi’nde devrilen ve eski Veliaht Prens Rıza Pehlavi tarafından temsil edilen güçler; ikincisi, 1979 devrimine katılan ancak siyasi farklılıklar nedeniyle İran’ı terk eden bazı solcu siyasi güçler, örneğin Halk Mücahitleri Örgütü; ve üçüncüsü, yüzyılın başından sonra çeşitli yollarla İran’ı terk eden ve sayıları 8 milyona ulaşan, İran nüfusunun yaklaşık %10’unu oluşturan, ya statükodan ya da İslam sisteminden memnun olmayan insanlar.

İran’da hükümet karşıtı protestocular Batı ülkelerinde toplanarak Pehlevi hanedanlığı ve İsrail bayraklarını salladılar.

Yukarıda bahsedilen üç denizaşırı muhalif güç, çoğunlukla Batı ülkelerinde ikamet eden ve ABD ile İsrail’in İran’daki siyasi istikrarı etkilemesinde önemli araçlar olarak hizmet eden önemli gruplardır. Dahası, İran içinde akrabaları, arkadaşları ve sınıf arkadaşları bulunmaktadır ve ülke içinde önemli bir etkiye sahiptirler. Başka bir deyişle, ABD ve İsrail’in İran’daki etkisi her yerde olabilir.

Aslında, İranlı yetkililerin verdiği bilgilere göre, isyanlara katılanların çoğu doğrudan Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’den nakit para aldı. Bazı ücra bölgelerde daha şiddetli huzursuzluk yaşandı; bunun başlıca nedeni, bu bölgelerdeki rejimlerin daha zayıf temellere sahip olması ve ABD ile İsrail’in sızmasına daha açık olmalarıdır.

13 Ocak’ta İranlı yetkililer, ABD ve İsrail’in İran’a sızma ve müdahalesini kınamak için geniş çaplı sokak gösterileri düzenleyerek İran’ın iç siyasi durumunu büyük ölçüde istikrara kavuşturduğunu gösterdi. Bununla birlikte, dış sızmayı önlemek ve zorlu koşullar altında devletin zorlayıcı önlemleriyle piyasa istikrarını sağlamak, İran hükümeti için hâlâ büyük zorluklar olmaya devam ediyor; bunlardan ikincisi belki de daha kritik önem taşıyor.

Bu karışıklık dönemine baktığımızda, para biriminin çöküşü ve İran’ın ithalatın ihracata eşit olmasını gerektiren düzenlemesi doğrudan tetikleyici faktörler olarak değerlendirilebilir. Benzer şekilde, sürekli yüksek enflasyon da İran halkına yapılan devlet yardımlarından kaynaklanmaktadır. Sizin bakış açınızdan, İran’ın ekonomik çıkmazının en temel nedeni nedir? Bir çözüm var mı?

Jin Liangxiang: İran hükümetinin sübvansiyon sistemi esas olarak gıda, benzin ve elektrik gibi temel ihtiyaçlara yönelik sübvansiyonların yanı sıra ithal edilen temel mallar için döviz kuru sübvansiyonlarını içermektedir. Bu sistemler İslami geleneğe uygundur ve yaptırımlar altında insanların geçim ihtiyaçlarını karşılamanın önemli bir aracıdır, bu nedenle olumlu bir değere sahiptir. Bununla birlikte, yüksek sübvansiyonlar ulusal hazineyi de zorlamış ve sürdürülemez hale gelmiştir; bu da İran’ın ekonomik çıkmazının iç nedenlerinden biridir.

Elbette İran, iç politikada da başka zorluklarla karşı karşıya. Örneğin, ordunun ekonomik kaynaklara aşırı bağımlılığı ekonomik verimsizliğe yol açıyor ve ordu ulusal istikrarın korunmasında hayati bir faktör olduğundan, kaynakları kolayca dağıtılamıyor. Ayrıca İran, yabancı yatırımları kısıtlayan çeşitli bürokratik prosedürlerle de karşı karşıya.

Dış yaptırımlar, İran’ın zorluklarının önemli bir nedenidir. Bu yaptırımlar nedeniyle İran, yabancı yatırım çekerek ekonomik kalkınmayı sağlamakta zorlanacak, bu da kalkınma sorunlarını ve dolayısıyla mali sorunlarını temelden çözmeyi zorlaştıracaktır. Dahası, yaptırımlar altında İran, su, elektrik ve ulaşım gibi altyapı projelerine yabancı yatırım çekmekte zorlanacak, bu da iç altyapı gelişiminde ciddi gecikmelere yol açacak ve elektrik ve su kıtlığı gibi temel geçim sorunlarını daha da kötüleştirecektir.

Yaptırımların yarattığı zorluklar son derece ciddi olsa da, bu zorlukları hafifletmenin yolları hala mevcut. Şu anda İran için en önemli şey, özellikle döviz kurları olmak üzere üretim, ulaşım ve piyasalarda istikrarı ekonomik araçlar ve devlet baskısı yoluyla nasıl sağlayacağıdır. Durum hafifledikten sonra, İran iç sistemini iyileştirebilir, yabancı yatırımı kısıtlayan bürokratik engelleri kaldırabilir, yolsuzlukla mücadele edebilir ve sübvansiyonları kademeli olarak azaltabilirse, yaptırımlar altında bile sağlıklı bir ekonomik kalkınma sağlamak mümkün olabilir.

İran, gıda ve enerji sıkıntısı çekmeyen, son derece kaynak zengini bir ülke olup, aynı zamanda geniş bir yetenek havuzuna da sahiptir. İç ekonomik döngüsü ve bazı iç ve dış bağlantılarıyla İran’ın ekonomik istikrarı sağlaması tamamen mümkündür.

Birçok ses İran’ın bir sonraki Venezuela olacağını öne sürüyor. Son zamanlarda, ABD ve İsrail’in İran’a karşı askeri saldırı planlarının son aşamalarında olduğuna dair çok sayıda kaynak gördük. 13’ünde ABD, vatandaşlarından İran’ı derhal terk etmelerini istedi. Sizce bu, yaklaşan bir savaşın habercisi mi? İran, ABD’nin bir sonraki hedefi mi olacak?

Jin Liangxiang: İsrail, kendisinden daha güçlü herhangi bir bölgesel gücün varlığını kabul edemez ve İran tam da böyle bir güçtür. İran son yıllarda birçok aksilik yaşamış ve zorluklarla karşılaşmış olsa da, bölgesel bir güç olmaya devam etmektedir ve füzelerinin niceliği ve niteliği İsrail için hâlâ bir tehdit oluşturmaktadır. İran’ın zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde İsrail’in İran’a karşı bir başka askeri saldırı girişiminde bulunma olasılığı çok yüksektir.

ABD Başkanı Trump’ın Netanyahu ile iyi bir ilişkisi var ve Netanyahu’nun görüşlerine oldukça açık, bu da onu kolayca ikna edilebilir kılıyor. Trump aynı zamanda askeri bir fırsatçı, sık sık kuralsız ve sürpriz saldırı taktikleri kullanıyor ve askeri eylemin sonuçlarına karşı gerekli siyasi duyarlılıktan yoksun ve belki de bu sonuçları umursamıyor. Tüm bu faktörler, ABD-İsrail’in İran’a bir başka askeri müdahalesinin olasılığının var olduğunu gösteriyor.

Öte yandan, İran ve Venezuela’yı karşılaştırmaya pek katılmıyorum, çünkü bu iki ülkedeki durumlar çok farklı. ABD’nin 3 Ocak’ta Venezuela’ya karşı gerçekleştirdiği askeri harekatın İran’da tekrarlanması zor olurdu. Venezuela’nın başkenti kıyıya yakın ve ABD, elektronik karıştırma gibi teknolojik araçlar kullanarak denizden doğrudan cumhurbaşkanının ikametgahına bir geçit oluşturabilir ve Venezuela cumhurbaşkanını kaçırma planını kolayca gerçekleştirebilirdi. Ancak İran’ın başkenti Tahran, kıyıdan binlerce kilometre uzakta, bu da ABD’nin bu kadar uzun bir mesafede elektronik karıştırma kanalı kurmasını çok zorlaştırıyor.

Aslında, 24 Nisan 1980’de ABD Başkanı Carter, “Kartal Pençesi Operasyonu” kod adıyla benzer bir rehine kurtarma operasyonu düzenlemişti. Ancak, helikopterlerin mekanik arızalar veya kum fırtınaları nedeniyle çalışamaz hale gelmesi sonucu bu operasyon başarısız olmuş ve sekiz ABD askeri hayatını kaybetmişti. Tahran ile kıyı arasındaki mesafe de önemli bir etkendi. Söz konusu operasyon ABD Delta Kuvvetleri tarafından gerçekleştirilmişti.

Özellikle vurgulamak gerekir ki, İran’ın Haziran 2025’teki 12 günlük savaşta verdiği kayıplara rağmen, misillemesi ABD ve İsrail’i İran’ın füze yetenekleri konusunda bir nebze de olsa tedirgin etmiştir. İran’ın iç güvenliğinin mevcut son derece hassas durumu göz önüne alındığında, İran’ın bir başka askeri işgalle karşı karşıya kalması durumunda, daha agresif misilleme önlemleri alması oldukça muhtemeldir. Bu da ABD ve İsrail’in karşı karşıya kaldığı belirsizliği artıracaktır.

Bazıları teokratik rejime karşı çıkıyor ve hatta sözde “Veliaht Prens Rıza Pehlevi”nin İran’ın “sekülerleşmesi” için bir umut olabileceğine ve İran’ı özgür kalkınma yoluna sokabileceğine inanıyor. Ancak çoğu insan bu “Veliaht Prens Pehvlevi’yi” ve babası “Son İmparator” Muhammed Rıza Pehlevi’yi tanımıyor. Onların siyasi görüşlerinden bazılarını ve Pehlevi hanedanlığının neden devrildiğini anlatabilir misiniz? ABD ve İsrail’in saldırıları İran İslam Cumhuriyeti’nin çöküşüne yol açarsa, Veliaht Prensi İran Kralı yapabilecekler mi?

Jin Liangxiang: Bu karışıklık sırasında, bazı İran vatandaşları eski Pehlevi Hanedanlığı Veliaht Prensi Rıza Pehlevi’nin geri dönüşünü kutlayan sloganlar attı. Bu, Rıza Pehlevi’nin yüksek bir itibara sahip olduğu anlamına gelmez. Bu tür sloganların atılmasının nedeni, isyancıların hâlâ dağınık ve düzensiz olmaları, arkalarında belirli bir yerel örgütlenmenin bulunmamasıdır. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran dışındaki hükümet karşıtı güçler onlara siyasi bir sembol dayatmaya çalışıyor ve Rıza Pehlevi bu bağlamda siyasi bir sembol haline geldi. Aslında, birçok insan Pehlevi hanedanını anlamıyor.

Eski Pehlevi hanedanı, tam bir Batılılaşma politikası izledi. İran’ın sanayileşmesinde bazı başarılar elde etmesine rağmen, şu konularda ciddi hatalar yaptı: Birincisi, İran’ın geleneksel İslami değerlerini terk etti; bu da İran’ın dindar sınıfı ve geleneksel güçleri arasında yaygın bir hoşnutsuzluğa yol açtı; ikincisi, sanayileşme sürecinde şehirlere göç eden topraksız çiftçilerin sorununu gerektiği gibi ele alamadı; bu da bu insanların yoksulluk nedeniyle dini rahatlama ve teselli arayışına girmelerine ve böylece İslam Devrimi’nde önemli bir güç haline gelmelerine yol açtı; üçüncüsü, uzun süre toplumu kontrol etmek için Savak ve diğer devlet aygıtlarına güvendi ve aşırı şiddet içeren yöntemleri yaygın toplumsal hoşnutsuzluğa neden oldu.

Zaman değişti ve bugün bazı İranlılar eski hanedanlığa özlem duyuyor, ancak o zamanların gerçeklerini açıkça unutmuş durumdalar. Eğer önceki hanedanlığın yönetimi gerçekten bu kadar rahat olsaydı, devrilmesi mümkün olabilir miydi?

Sürgündeki eski Pehlevi hanedanının veliaht prensi Rıza Pehlevi, 1960 yılında doğdu. İran Devrimi’nin başarısının ardından babası Kral Pehlevi ile birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne sürgüne gitti. 2013 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde “İran Ulusal Konseyi”ni kurdu ve bunu yurtdışındaki rejim karşıtı güçleri bir araya getirmek için bir platform olarak kullanmaya çalıştı. Ayrıca ABD hükümetini İran’ın iç işlerine müdahale etmeye ve İslam rejimini devirmeye ikna etmek için aktif olarak lobi faaliyetlerinde bulundu.

Bu amaçla Rıza Pehlevi, İsrail’in nüfuzundan da yararlanmaya çalıştı; 2023’te İsrail’i ziyaret etti ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile görüştü. İran’daki son karışıklıklar sırasında Pehlevi, İran halkına çeşitli yollarla mevcut rejimi devirmek için ayaklanmaları çağrısında bulundu. Bir miktar destek toplasa da, 47 yıldır İran’dan uzaktaydı ve ülkedeki gerçek halk desteği çok sınırlıydı.

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, İran’da daha uygun bir vekil güç bulmak istiyorlardı elbette, ancak İran içinde etkili, kurulu düzene karşı çıkan figürler yoktu. Bu koşullar altında, Rıza Pehlevi mantıksal olarak Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in dikkatini çekti.

ABD ve İsrail askeri bir saldırı başlatırsa İran’ın iç durumunda ne gibi değişiklikler meydana gelecek? Bunun jeopolitik açıdan ne gibi önemli etkileri olacak?

Jin Liangxiang: ABD ve İsrail, İran’a karşı askeri tehditler savuruyor; bu tehditler gerçek ve yalan karışımından oluşuyor ve her türlü senaryo mümkün. Bana göre, Venezuela modelinin tekrarlanması olası değil; kullanacakları yöntemler birçok insanın hayal gücünün ötesinde olabilir.

Nihai sonuçlar karmaşık olabilir. Bir yandan, dış müdahale İran’ın mevcut zorluklarını daha da kötüleştirebilir ve siyasi ve güvenlik sistemine sistemik bir tehdit oluşturabilir. Öte yandan, İran’ın krizi fırsata dönüştürme olasılığı da göz ardı edilemez. Eğer İran iyi hazırlanmışsa ve başarılı bir şekilde misilleme yapabilirse, beklenmedik bir gelişme yaşanması olasılığı vardır.

İran, Haziran 2025’teki savaş sırasında İsrail topraklarına balistik füzelerle saldırdı.

İran’ın son dönemdeki iç karışıklıklarla başa çıkma biçimine bakılırsa, İran’ın iç ve dış tehditlerle başa çıkmak için daha kapsamlı hazırlıklar yaptığı ve yeni bir askeri çatışma turuna da hazırlanıyor olabileceği anlaşılıyor.

İran sadece bir Orta Doğu ülkesi değil, aynı zamanda Avrasya’da da önemli bir ülkedir. Merhum Amerikalı stratejist Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası adlı kitabında, Çin, Rusya ve İran arasında üçlü bir ittifakı, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası Avrasya’yı kontrol etme stratejisi için bir kabus senaryosu olarak değerlendirmiştir. Bu üçlü ittifak hakkındaki görüşleri, özellikle Çin’in ittifak politikası olmaması nedeniyle, Çinli akademisyenler tarafından kabul görmemektedir. Bununla birlikte, İran’ın stratejik konumu hakkındaki bakış açısının bazı geçerlilikleri vardır.

Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Avrasya’nın kalbine hiçbir zaman tam anlamıyla nüfuz edememiş ve gerçek bir küresel imparatorluk haline gelmemiştir. Bu durum, İran’ın ABD’nin güneybatıdan Avrasya’ya erişimini kontrol etmedeki rolüyle yakından ilgilidir. İran’da ciddi bir siyasi kriz yaşanırsa, yakın gelecekte Batı ve Orta Asya’nın geniş bölgelerinde çok ciddi bir jeopolitik boşluk, hatta şiddetli bir jeopolitik felaket ortaya çıkacaktır.

Orta Asya, Çin için hayati bir güvenlik tampon bölgesi ve Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) önemli üyelerinin bulunduğu bölgedir. İran’da ciddi bir istikrarsızlık meydana gelirse, Orta Asya kaçınılmaz olarak ciddi şekilde etkilenecek ve Çin’in batısının güvenliği de kaçınılmaz olarak zarar görecektir. Uzun vadede, bu jeopolitik değişiklikler ŞİÖ’nün gelişimini de olumsuz etkileyebilir.

Batı Asya veya Orta Doğu, Çin’in enerji kaynaklarının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. 2024 ve 2025 yıllarında Çin’in ithal ettiği petrolün %40-50’si Hürmüz Boğazı’ndan geçmiştir. Bölge aynı zamanda Çin’in yeni enerji araçları ve yüksek teknoloji ürünleri için önemli bir pazar ve Çin’in finans sektöründe önemli bir ortaktır. ABD ve İran arasındaki askeri çatışmanın tırmanması durumunda, bu bölgenin istikrarı ciddi şekilde etkilenecek ve Çin’in enerji arz güvenliğini, yüksek teknoloji ihracat pazarlarını, bölgedeki yatırımlarını ve uluslararası finansal iş birliğini olumsuz yönde etkileyecektir.

Dünya Basını

Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Yayınlanma

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.


Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026

Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?

NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:

“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.

Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali

Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.

Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).

Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.

Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.

Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.

Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…

İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri

Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:

“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”

Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:

“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”

Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:

“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”

“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.

Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.

Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.

Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.

Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:

“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.

Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.

(…)

NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”

Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.

Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.

Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.

Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.

Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi

Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Yayınlanma

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.

Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.

“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”

Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.

Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.

Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.

Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.

Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.

Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.

Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.

Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.

Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.

“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”

Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.

Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.

Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.

Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.

Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.

“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”

Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.

Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.

Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.

Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.

The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.

“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”

Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.

Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.

Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.

Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.

Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Yayınlanma

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.


“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026

2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.

Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.

Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.

Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.

Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.

İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.

Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.

Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.

Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”

Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.

Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.

Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.

Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.

Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.

Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”

Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.

Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English