Diplomasi
Doğu Ege adaları krizinde tarafların eli ne kadar güçlü?

Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis’in ABD Kongresi’nde yaptığı Türkiye’yi hedef alan açıklamaları, iki yıldır süren sakinliği bozdu. Türkiye en yüksek perdeden tepki gösterirken Yunanistan’ın anlaşmalara aykırı biçimde silahlandırdığı Doğu Akdeniz adaları yeniden gündeme geldi.
Türkiye ile Yunanistan arasında 2020’nin yaz aylarında zirve yapan Doğu Akdeniz’deki sondaj gerilimi Almanya’nın devreye girmesiyle yerini istikşafı görüşmelere bırakmıştı. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki sismik araştırma gemilerini, iyi niyet göstergesi olarak geri çekmişti. İki ülke de kendi iç kamuoylarına dönük açıklamalara göz yummuş ve yapıcı tutum almıştı. Ta ki Miçatokis’in ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmaya kadar… Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın, PKK/PYD’ye desteğe devam ettikleri sürece NATO üyeliklerini veto edeceğini ilan ettiği ve NATO üyelerinin buna tepki gösterdiği bir süreçte ABD Kongresi’ne seslenen Miçatokis, Kıbrıs’taki bölünme için Türkiye’yi suçladı, Türkiye’ye F-16 satışının durmasını talep etti. Kongre Miçatokis’i dakikalarca ayakta alkışlarken ABD Başkanı Joe Biden da Miçotakis’e güçlü destek mesajı verdi.
Yanıt: Adaya asker çıkarma tatbikatı
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Artık benim için Miçotakis diye birisi yok” dedi ve Türk kıyılarına sadece 1,5 kilometre ötedeki Sisam adasının karşısında Seferihisar’da düzenlenen “bir adaya askeri çıkarma” senaryosuna dayalı Efes 2022 tatbikatında Doğu Ege adalarını gündeme getirdi: “Yunanistan’ı bir asır önce olduğu gibi pişmanlıkla sonuçlanacak hamlelerden uzak durmaya, aklını başına almaya davet ediyoruz. Kendine gel. Türkiye adaların silahlandırılması konusunda uluslararası anlaşmaların kendine tanıdığı hakları kullanmaktan geri durmayacaktır.”
İki ülke arasında adalar üzerinden sıcak çatışma olması ihtimali çok düşük. Ancak Ege Denizi, Türkiye ile Yunanistan arasında kangren haline gelmiş bir sorun. Peki tartışmaya konu adalar hangileri, tarafların argümanları ve dayandıkları hukuki temeller ile gelebilecek olası hamleler neler?
Adaların Yunanistan’a geçme süreci
Doğu Ege adaları Birinci Balkan Savaşı sırasında Yunanistan tarafından işgal edildi. Osmanlı’nın yenilgisiyle sonuçlanan savaş sonunda, 1913’te imzalanan Londra Protokolü gereği Osmanlı Girit’teki haklarından vazgeçerken, Doğu Ege adalarının (Taşoz, Semadirek, Limni, Bozbaba, Midilli, Sakız, İpsara, Sisam ve Ahikerya) geleceğine Avusturya-Macaristan, İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve Almanya’nın karar vermesi hükme bağlandı. Altı devletin 1914’te aldığı, adaların Yunan egemenliğinde kalacağına ilişkin karar, 1923 Lozan Barış Antlaşması ile de onaylandı.
Doğu Ege Adaları’nın geriye kalanlarını oluşturan Oniki Ada (Batnoz, Lipsi, İleriye, Kelemez, İstanköy, İncirli, İstanbulya, İleki, Herke, Kerpe, Çoban, Sömbeki, Rodos ve Meis) ise Trablusgarp Savaşı sırasında 1912’de İtalya tarafından işgal edildi. Uşi Anlaşması ile adalardan çekileceğini kabul eden İtalya, Birinci Dünya Savaşı’nı bahane ederek adalarda kalmaya devam etti. İkinci Dünya Savaşı’nda kaybeden tarafta yer alan İtalya, 1947’de müttefik ülkelerle imzaladığı Paris Barış Antlaşması ile bu adaları Yunanistan’a devretti.
Antlaşmalarla silahsızlandırma
Doğu Ege adaları için Londra Protokolü ile yetkilendirilen altı devlet, 1914’te Yunanistan’a bırakılan adaların askeri amaçla kullanılmayacağına dair hükümler getirdi. 1923 Lozan Barış Antlaşması’nın 12. maddesi de bu kararın aynen onaylandığı belirtiyor. Buna göre, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adaları ismen sayılarak, Taşoz, Bozbaba ve İpsara Adaları ise 1914 tarihli karara atıf yapılarak askeri amaçlarla kullanmaması kaydıyla Yunanistan’a devrediliyor. Ayrıca Lozan’ın 13. maddesinde, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adalarında hiçbir deniz üssü kurulmayacağı ve hiçbir istihkam yapılmayacağı hükme bağlanıyor: “Barışın sürekli olmasını sağlamak amacıyla, Yunan Hükümeti, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya (Nikarya) Adaları’nda, aşağıdaki tedbirlere uymayı taahhüt eder. Buna göre; önce, bu adalarda hiçbir deniz üssü kurulmayacak, hiçbir istihkâm yapılmayacak, ikincisi, Yunan askerî uçaklarının Anadolu kıyısı toprakları üstünde uçmaları ve buna karşılık, Türk askerî uçaklarının da bu adalar üstünde uçmalarını yasak olacaktır. Üçüncüsü, bu adalarda, Yunan askerî kuvvetleri, askerlik hizmetine çağrılmış ve bulundukları yerde eğitilebilecek normal asker sayısından çok olmayacağı gibi, jandarma ve polis kuvvetleri de, bütün Yunan ülkesindeki jandarma ve polis kuvvetlerine orantılı bir sayıda kalacaktır.”
14 adadan oluşan Oniki Ada ise 1947 Paris Barış Antlaşması’yla “askerden arındırılacak ve öyle kalacak” denilerek İtalya’dan Yunanistan’a devrediliyor.
Yunanistan’ın tezleri ve gerçekler
Buna rağmen Yunanistan, 1960’lara doğru ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra açıktan Doğu Ege adalarını silahlandırarak yukarıda işaret edilen uluslararası antlaşmaları hiçe saymaya başladı. Yunanistan bu ihlallerini temelde şu hukuki argümanlara dayandırıyor:
İddia 1: Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi yürürlükten kalkmıştır. Böylece Montrö’de Türk Boğazları’na tanınan silahlanma hakkı, Yunanistan’ın egemenliğindeki Limni ve Semadirek adaları için de geçerlidir.
Gerçek: 1923 Boğazlar Sözleşmesi, Lozan Antlaşması’nın doğal bir uzantısı konumunda. Yunanistan, 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yürürlüğe girmesiyle 1923 Boğazlar Sözleşmesi’nin sadece yeniden düzenlenen maddelerinin mi yoksa tamamının mı yürürlükten kalktığına ilişkin açık bir hükmün olmamasından faydalanmaya çalışıyor. Ancak, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ek protokolü Türkiye’nin Türk Boğazları’nda askeri faaliyetlerde bulunmasının önünü açan açık hükme sahipken aynı durum Yunan adaları için geçerli değildir.
İddia 2: Lozan Anlaşması’nın 13. maddesi Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya Adaları’nda sadece “deniz üssü kurulmasını” ve “istihkâm yapılmasını” yasaklamıştır. Bu hüküm, Yunanistan’ın bu adaları silahlandırmasının önünde engel değildir.
Gerçek: 13. maddede açıktan “silahsızlandırma” terimi kullanılmıyor, ancak 1914 tarihli altı devletin almış olduğu karara yaptığı atıfla birlikte okunduğunda silahlandırmanın önünde engel olduğu görülmektedir. 13. madde, üs kurulması ve tahkimat yapılmasını yasaklamanın yanı sıra “Bu adalarda, Yunan askerî kuvvetleri, askerlik hizmetine çağrılmış ve bulundukları yerde eğitilebilecek normal asker sayısından çok olmayacağı gibi, jandarma ve polis kuvvetleri de, bütün Yunan ülkesindeki jandarma ve polis kuvvetlerine orantılı bir sayıda kalacaktır” hükmüne de yer vermektedir.
İddia 3: Türkiye, Oniki Adayı Yunan egemenliğine bırakan Paris Barış Anlaşması’na taraf değildir. Dolayısıyla Yunanistan’ın bu anlaşmada yer alan silahsızlandırma hükmünü çiğnediği gerekçesiyle itirazda bulunamaz.
Gerçek: Türkiye, Paris Barış Antlaşması’nın imzacılarından biri değildir, ancak silahsızlandırma maddesinin Türkiye’nin güvenlik endişeleri nedeniyle eklendiği açıktır. Bu sebeple taraf olmasa dahi, ihlallerden güvenlik çıkarları doğrudan etkilenen bir ülke olarak, taraflardan anlaşma hükümlerine uymalarını talep etmek Türkiye’nin en doğal hakkıdır.
Hukuki tezlerini kendi de yeterli bulmayan Yunanistan, söz konusu adalardaki yasadışı askeri konuşlanmanın uluslararası yargıya taşınmasını engelleyecek adımı 1993’te attı. Bu tarihte Uluslararası Adalet Divanı’nın zorunlu yargı yetkisini kabul eden Atina, askeri önlemlerden kaynaklı hususlara ilişkin zorunlu yargı yetkisine çekince koydu.
Müttefik ve saldırgan…
Ayrıca, Yunanistan’ın biri Türkiye ile müttefik olduğu diğeri de Türkiye’nin saldırgan olduğu gerekçesiyle iki ayrı tezi daha mevcut. İlkine göre, iki ülke de NATO’ya üye olarak ittifak ilişkisi kurmuştur ve bu yeni durum adaların silahsızlandırılmasına dair hükümlerin varlık sebebini ortadan kaldırmıştır. İkincisi ise, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, NATO’dan bağımsız kurulan Ege Ordusu ve Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarmasının savaş sebebi sayacağına ilişkin TBMM kararına dayanmaktadır. Yunanistan’a göre tüm bunlar Türkiye’nin “saldırgan bir devlet olduğunu” göstermektedir ve Yunanistan’ın da meşru müdafaa hakkı vardır, yani silahsızlandırma hükümleri sona ermiştir.

Yunanistan, gerçeklerden uzak iddia ve tezlerle dokuz adadan yedisinde (Semadirek, Limni, Midilli, Sisam, Sakız, İpsara ile Ahikerya) 1923 Lozan Antlaşması’nı ihlal ederek silah ve asker bulunduruyor. Yine Paris Anlaşması gereği silahsız olması gereken Oniki Adadan Batnoz, İleriye, Kelemez, İstanköy, İleki, Kerpe, Sömbeki, Rodos ve Meis’te de Yunan ordusunun tahkimatları olduğu görülüyor.
Yunanistan’ın adaları silahlandırmasına en başından beri karşı çıkan Türkiye, konuyu Birleşmiş Milletler ve NATO nezdinde çözüme kavuşturmak için diplomatik girişimlerde bulunuyor. Türkiye’yi kuvvet kullanmaya mecbur edecek şartlar oluşmadıkça yani söz konusu adalardan Türkiye’ye yönelik askeri bir adım atılmadıkça Türkiye’nin adalara müdahalede bulunması beklenmiyor. Ancak yine de Türkiye’nin elini güçlendirecek hukuki delilleri uluslararası kamuoyuna iletmesi önem taşıyor.
Yunanistan’ın güvencesi
Her ne kadar ABD ve Fransa ile deniz ve hava savunmasını güçlendirecek silah ve gemilerin alımı için anlaşmış olsa da Yunanistan’ın bugün Türkiye karşısında insan gücü ve askeri bir üstünlüğü olmadığı aşikar. Ankara için sorun, askeri dengeden çok Türkiye’ye karşı kurulan bölgesel ve bölge dışı ittifaklar. Uzun yıllar izlenen “Müslüman Kardeşler” çizgisi sonucu Suriye ve Mısır gibi Akdeniz ülkeleri ile ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölge ülkeleri ile arası açılan Türkiye, Akdeniz’deki yalnızlığının farkına vararak bu durumu telafi edecek diplomatik adımları atmaya başladı, ancak adı geçen ülkelerle geliştirilecek işbirlikleri için daha çok yolu var.
Yunanistan’ın Türkiye karşısında, kurmuş olduğu bölgesel ittifaklardan ziyade ABD ve Fransa başta olmak üzere Atlantik’e güvendiği de bilinen bir gerçek. Gelinen noktada Yunanistan bölgede NATO’nun “ileri karakolu” olarak konumlandırılacak gibi görünüyor.
Bunun en bariz göstergesi Yunanistan’ın hızla ABD üsleri ile donatılması oldu. ABD, Dedeağaç’tan Suda’ya kadar Yunanistan’a silah yığmaya devam ediyor. Eski Yunanistan Başbakanı Syriza Partisi Genel Başkanı Aleksis Çipras, bu yeni durumu şöyle eleştiriyor: “Yunanistan, sadece sabit dış politika dogmasını terk etmiyor, aynı zamanda günün sonunda üçüncü güçlerin satranç tahtasındaki piyonu haline gelen, Batı’nın uysal ve sadık müttefiki de oluyor.”
Türkiye ne yapabilir?
Hükümet çevresindeki kimi yorumculara göre ABD, Türkiye’yi kendi hattında tutmaya çalışıyor. Türkiye, Yunanistan’a yapılan yığınağın doğrudan hedefi değil. ABD Türkiye’ye “alternatifin var” mesajı veriyor. Ancak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre ABD’nin sınıra yaptığı yığınağın hedefi Türkiye. Peki Türkiye, hem Yunanistan’ın Atlantik güvencesiyle attığı Doğu Ege’deki adımları hem de Yunanistan üzerinden kendisine yönelen tehditleri nasıl bertaraf edebilir?
Barışın en büyük teminatının caydırıcılık olduğu bir gerçek. Caydırıcılığın ilk unsuru da kuşkusuz askeri güç. Yunanistan, ekonomik kapasitesinin çok üzerinde askeri harcamalarıyla Türkiye ile arasındaki gücü dengelemeye çalışıyor. Türkiye, bu açığın kapanmasına izin vermeyecek adımları atmaya mecbur. Bu noktada savunma sanayinin yerlileştirilmesi projelerinin kritik önemde olduğu, F-35 krizinde görüldü.
Caydırıcılığın en az ilk unsuru kadar önemli ikinci unsuru da ortak çıkara dayalı bölgesel-bölge dışı ittifaklar inşa etmek. Doğu Akdeniz özelinde Mısır ve Suriye için daha kararlı diplomatik adımların atılması artık ertelenemez bir zorunluluk haline geldi. Türkiye, bölge ülkeleri ile ortak çıkarları gözeten, hakkaniyete dayalı ekonomik anlaşmalar ve sosyal, kültürel projelerle kendisine yönelik çevreleme çemberini yarmalı.
Bugün, Doğu Ege adalarının statüsü için, doğrudan kendisine yönelen bir saldırı olmadığı sürece, Türkiye’nin askeri seçeneği gündeme getirmesi çıkarına olmayacaktır. Ancak Doğu Akdeniz’de kazanılacak her mevzi, Doğu Ege’de de Yunanistan’ın elini zayıflatacaktır. Libya ile yapılan deniz yetki sınırlandırma anlaşmasının hızla Mısır’la da gündeme getirilmesi gerekiyor. Öte yandan Yunanistan’la istikşafı görüşmeler nedeniyle iki yıldır ara verilen doğalgaz arama çalışmaları yeniden başlatılmalı. Tabi ki Doğu Akdeniz’deki en büyük koz olan KKTC’yi bir daha Birleşmiş Milletler’in çözümsüz süreçlerine sürüklememek ve KKTC’nin bağımsız devlet olarak tanınması yönünde somut adımlar atmak da Türkiye’nin elini ve caydırıcılığını güçlendirecektir.
Diplomasi
G20 bakanlar zirvesine Amerikan ekonomi gündemi damga vurdu

G20 maliye bakanları, küresel faiz oranlarının yükselişi ve devasa borç yükü karşısında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde bir araya geldi.
Daha güçlü büyüme arayışı zirvenin ana gündemi olsa da, bu konudaki ayrıntılar ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, iktisadi büyümeye odaklanarak G20 maliye gündemini sadeleştirdi.
Maliye toplantısının açılış konuşmasında Bessent, yıllardır süren “görev sapması”nın grubu asıl amacından uzaklaştırdığını savundu.
Bu yılki gündemde, son yıllarda G20 toplantılarının ana gündem maddeleri olan iklim değişikliği ve eşitsizlik konularına ayrılan yer büyük ölçüde azaltıldı.
Bu durum, özellikle Avrupa delegasyonlarını büyük ölçüde tedirgin etti.
Bunun yerine ABD, deregülasyon, özel sektör yatırımları, küresel (ticari) dengesizlikler ve devlet borçlarına odaklandı.
ABD’li yetkililer, G20 üyelerinin büyümeye odaklanılması gerektiği konusunda Bessent ile büyük ölçüde hemfikir olduklarını belirtiyorlar.
Bununla birlikte, bir ekonomide işe yarayan bir şeyin, başka bir ekonomide aynı sonucu vermeyebileceğini kabul ediyorlar.
Örneğin Hazine Müsteşarı Erin Browne, konferansın kenarında Axios’a verdiği röportajda, “Bence Bakan Bessent’in ortaya koyduğu ilkeler; bunlar iyi anlaşılmış ve üzerinde uzlaşılmış ilkeler,” dedi ama ekledi:
“Fakat farklı ekonomilerin farklı zorlukları var. Burada Afrika Birliği’nden üyelerimiz var ve örneğin Almanya’dan çok farklı zorluklarla karşı karşıyalar.”
Browne, yurtdışı ticaret ve yatırımlardan gönderdiklerinden daha fazlasını alan ülkelere atıfta bulunarak, “Yeterli yatırım talebiniz olmadığı için fazla veren bir ülke olabilirsiniz ya da yeterli tüketim talebiniz olmadığı için fazla veren bir ülke olabilirsiniz,” dedi.
Fed Başkanı Kevin Warsh da açılış konuşmasında benzer bir noktaya değinerek “küresel ekonomide yaşanan muazzam değişim”den bahsetti ve “Hepimiz bunu biraz farklı şekilde yaşıyoruz,” dedi Warsh.
İklim değişikliği gündemde yer almamasına rağmen, Avrupalı yetkililer toplantı aralarında bu konunun hâlâ bir öncelik olduğunu belirttiler.
Avrupa Komisyonu Üyesi Valdis Dombrovskis gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bu, iktisadi büyüme ve iktisadi dayanıklılıkla ilgili sorunun bir parçası,” dedi ve giderek daha fazla aşırı hava olayı gördüklerini, bunların da ekonomi ile kamu maliyesine zarar verdiğini savundu.
Dombrovskis şöyle devam etti:
“İran savaşından kaynaklanan bu yeni enerji açığı, fosil yakıtlara olan bağımlılığımızı azaltma ve yeşil üretimi güçlendirme ihtiyacını bir kez daha ortaya koyuyor.”
Bu arada, Çin’in ihracat patlaması, Avrupa’nın büyüme modeline ABD’ninkinden çok daha fazla baskı uyguluyor.
“Çin şoku 2.0”, Almanya’nın imalat sektörünü mahvediyor ve yetkilileri daha sert önlemler almayı düşünmeye zorluyor.
Nitekim Ekonomi ve Üretkenlik Komiseri Dombrovskis, “Analizden eyleme geçmek önemli,” dedi.
ABD’nin uyguladığı gümrük vergileri, Çin mallarının bir kısmının diğer pazarlara yönelmesine katkıda bulundu.
Bessent, “Gelişmiş dünyanın geri kalanına ve gelişmekte olan ülkelerin üst düzeylerine, ABD’nin gümrük vergisi duvarını diktiğinde Çin’den gelen fazla malların onların kıyılarına ulaşacağı konusunda uyarıda bulunmuştum. Ve ne yazık ki haklı çıktım,” dedi ve şöyle devam etti:
“Bu, ABD hariç G7-plus-plus’ın bir sorunu. Biz önlemlerimizi aldık… ve şimdi bu malları alan ülkelerin bu konuda bir şeyler yapması gerekiyor.”
Finansal İstikrar Kurulu’na başkanlık eden İngiltere Merkez Bankası Başkanı Andrew Bailey, toplantılar öncesinde G20 bakanlarını uyararak, İran savaşının enerji enflasyonunu ve faiz oranlarının yükselmesini tetikleyen “önemli bir arz şoku”na yol açtığını söyledi.
Bessent ise uzun vadeli iktisadi riski önemsiz göstermeye çalışarak, “Bu İran çatışmasının üstesinden geleceğiz ve dünya bu sayede daha iyi bir yer haline gelecek,” dedi.
Çin, G20 bildirisine karşı çıktı
Bessent Salı günü yaptığı açıklamada, “piyasa ekonomisi olmayan ülkelerin bitmek bilmeyen ucuz ihracat akışını sürdürmesinin sürdürülebilir olmadığı” yönündeki ortak bildirgeye karşı çıkan tek G20 üyesi ülkenin Çin olduğunu belirtti.
Bessent, diğer G20 üyelerinin “önümüzdeki günler, haftalar veya aylar içinde” “bu sürdürülemez dengeye ilişkin bir çözüme ulaşmak” için harekete geçeceğini belirtti.
Salı günü ilerleyen saatlerde Hazine Bakanlığı tarafından yayınlanan bildiride, Çin’in, 19 üyenin “ülkelerin dengesizlikleri şiddetlendiren piyasa dışı politika ve uygulamaları ortadan kaldırmak için adımlar atması gerektiği” konusunda mutabık kaldığı bir paragrafa itiraz ettiğini belirten bir dipnot yer alıyor.
Söz konusu paragrafta, “Özellikle, aşırı ve kalıcı dış fazla veren ülkeler, iç tüketimi kısıtlayan ve büyüme için ihracata aşırı bağımlılığa yol açan çarpıklıkları ortadan kaldırmalıdır,” deniyor.
Hazine Bakanlığı, Çin’in ayrıca, İran’ın ABD ile sürdürdüğü savaş kapsamında fiilen engellediği hayati bir petrol nakil yolu olan Hürmüz Boğazı’ndaki devam eden deniz taşımacılığı aksaklıklarına ilişkin endişeleri dile getiren bir paragrafa da itiraz ettiğini belirtti.
Çin ayrıca, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) “küresel dengesizliklere yönelik gözetimini” öven ve “dış borcunun önemli bir kısmını G20 üyelerine borçlu olan ülkeleri” özellikle vurgulayan paragraflara da karşı çıktı.
Bessent basın toplantısında, “Bugün oybirliğiyle kabul edilmiş bir ortak bildiri açıklayabilmeyi umuyordum,” derken, diğer 19 üyenin mutabakatının “sorunun ne kadar büyük olduğunu gösterdiğini” vurguladı.
Bessent ayrıca İran ve Çin meselesine dair şunları söyledi:
“İran konusunda Çin ile aramızdaki ortak noktalar, farklılıklarımızdan daha fazla. Çin, İran’ın nükleer silaha sahip olamayacağı konusunda hemfikir. Çin, Hürmüz Boğazı’nda serbest deniz ticaretinin olması gerektiği konusunda da hemfikir. Çin, enerjisinin yüzde 50’sini Körfez’den temin ediyor. Bu nedenle, bir çözüm bulmak için çaba göstermenin Çin’e bağlı olduğunu ya da Çin’in sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Bunu nasıl hayata geçireceklerini göreceğiz.”
Avrupa ve Kanada’dan Çin konusunda karışık sinyaller
Dombrovskis bir basın toplantısında, Çin’in iktisadi dengesizliklerin başlıca kaynağı olduğunu belirtirken, ABD ve Avrupa’nın da bu dengesizliği gidermede üstlenmeleri gereken roller olduğunu söyledi.
Daha doğrudan ifadelerle, Almanya Maliye Bakanı Lars Klingbeil, ABD ve İsrail öncülüğündeki İran savaşının, devam eden ABD gümrük vergisi anlaşmazlıklarıyla birlikte, küresel ekonomiyi frenleyen belirsizliğin başlıca nedenleri olduğunu söyledi:
“Belirsizlik, iktisadi büyüme için zehirdir. ABD’nin sürdürdüğü gümrük vergisi çatışmaları, örneğin Kanada ile şu anki anlaşmazlık gibi, güveni yok ediyor.”
İngiltere, dengesizlikleri azaltmaya çalışmanın hassas bir konu olduğunu belirterek, Çin ile pragmatik bir ticaret ilişkisi sürdüreceğini açıkladı.
Yıl başından bu yana Çin ile daha yakın iktisadi bağlar kuran Kanada’nın Maliye Bakanı Francois-Philippe Champagne, ülkesinin diğer G7 ülkeleriyle aynı şekilde ve “net sınırlar” çerçevesinde Çin ile ilişkiler kurduğunu belirtti.
IMF Genel Direktörü Kristalina Georgieva, Reuters’a yaptığı açıklamada, Çin’in harekete geçmesi gerektiğini fark ettiğine inandığını, fakat Çin’in daha çok, aşırı ithalat talebine katkıda bulunan artan mali açıklarını azaltması gibi, ABD gibi diğer ülkelerle koordineli bir eylem çağrısında bulunduğunu belirtti.
Pazartesi günü geç saatlerde bir açıklama yapan Japonya Maliye Bakanı Satsuki Katayama, G20’daki meslektaşlarına kritik minerallere yönelik keyfi ihracat kısıtlamalarının küresel ekonomiye zarar verdiğini ilettiğini söyledi.
Bu konu, G20 başkanının açıklamasına da dahil edildi.
Açıklamada, “Küresel tedarik zincirlerinin normal şekilde işleyişini sürdürmesini sağlamak için ülkeleri gereksiz ihracat kısıtlamalarından kaçınmaya çağırıyoruz,” denildi.
Pekin, ABD Başkanı Donald Trump’ın uyguladığı ve ABD dışındaki şirketleri de etkileyen gümrük vergilerine yanıt olarak, Nisan 2025’te nadir toprak elementlerine ihracat kısıtlamaları getirerek kritik minerallerin işlenmesindeki hakimiyetini de kullanmıştı.
ABD’den yapay zeka baskısı
ABD, Salı günü Kuzey Carolina’da düzenlenen ve sektörün önde gelen isimleri ile ticaret bakanlarının katıldığı bir toplantıda, G20 üyelerine yapay zeka düzenlemeleri konusunda müdahaleci olmayan bir yaklaşım benimsemeleri ve bu teknoloji için yeni kurallar getirmekten kaçınmaları yönünde baskı uyguladı.
ABD’nin hedefleri, neredeyse tamamı Amerikan olan dünyanın en büyük yapay zeka şirketlerinin düşünceleriyle büyük ölçüde örtüşüyor.
Bu şirketler, hızla büyüyen işleri için dünya çapında daha az düzenleme yapılmasını ya da kuralların kendileri tarafından şekillendirilmesini istiyor.
Federal hükümetin getireceği şartlar, yeni modellerin piyasaya sürülmesini yavaşlatırsa veya şirketleri güvenlik endişelerini gidermek için ürünlerinin işleyişini değiştirmeye zorlarsa, sektörün kârını olumsuz etkileyebilir.
İki günlük toplantıya eş başkanlık eden ABD teknoloji danışmanı Michael Kratsios, ülkelerin “Carolina İlkeleri”ni benimsemelerini savundu.
Kratsios, toplantıda G20 yetkililerine yaptığı açıklamada, bu ilkeleri imzalayan ülkelerin yapay zeka ile ilgili kurallar oluştururken “yeni düzenlemeleri yalnızca yeni hususlara ayırmayı” kabul ettiklerini söyledi.
Ayrıca bu ülkelerin, “keşifleri hızlandırmak için temel araştırmalara” yatırım yapacaklarını ve yeni teknolojiler için ticari fırsatları güçlendireceklerini de sözlerine ekledi.
Kratsios, “Politika yapıcılar her yeniliği tek başına ele almak zorunda değiller ve ortaya çıkan her teknolojiyi türünün ilk örneği olan bir politika sorunu olarak görmemelidirler,” dedi.
Büyük Teknoloji yöneticileri G20 bakanlarına seslenecek
SpaceX CEO’su Elon Musk, Salı sabahı Avrupa Birliği’nin teknoloji düzenlemelerini eleştirerek, AB’nin politikasının şirketler için “ilerlemeyi engellediğini” belirtti.
Ayrıca, Çin dışındaki liderleri veri merkezlerine enerji sağlamak üzere yeni enerji kaynakları geliştirmeye çağırdı.
ABD Ticaret Bakanlığı sözcüsü, Meta CEO’su Mark Zuckerberg’in, daha önce konuşma yapmayı planlayan şirket başkanı Dina Powell McCormick’in yerine video konferans yoluyla bakanlara hitap edeceğini söyledi.
Google sözcüsü Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Google DeepMind’ın kurucu ortağı Demis Hassabis’in de bakanlara video konferans yoluyla hitap edecek konuşmacılar listesine eklendiğini belirtti.
Reuters daha önce, OpenAI CEO’su Sam Altman ve Nvidia CEO’su Jensen Huang’ın Çarşamba günü, toplantıya ev sahipliği yapan Ticaret Bakanı Howard Lutnick ile birlikte delegelerin karşısına ayrı ayrı çıkacaklarını bildirmişti.
Bir Beyaz Saray yetkilisi, G20 teknoloji toplantısında ABD’nin üye ülkelere, yapay zeka gelişimini denetlemek üzere yeni düzenleyici kurumlar kurmamaları konusunda baskı yapacağını söyledi.
Diplomasi
Xi Jinping 10 yıl sonra Kahire’de: Hedef stratejik ortaklık

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, diplomatik ilişkilerin 70’inci yılında iki günlük resmi ziyaret kapsamında Mısır’a gitti. Kahire Uluslararası Havalimanı’nda Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi tarafından karşılanan Xi, iki ülke arasındaki kapsamlı stratejik ortaklığı derinleştirmeyi hedefliyor. Taraflar, ticaretin yanı sıra savunma, uzay ve bilgi teknolojileri alanlarındaki işbirliğini hızlandırmayı planlıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, diplomatik ilişkilerin kurulmasının 70’inci yılı dolayısıyla iki günlük resmi ziyaret için Mısır’ın başkenti Kahire’ye gitti.
Xi’yi Kahire Uluslararası Havalimanı’nda Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi karşıladı. Xi, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütünün 26’ncı zirvesinin ardından Mısır’a geçti.
İki günlük temaslar kapsamında liderlerin, ikili ilişkilerin geliştirilmesini, 2014 yılında kurulan kapsamlı stratejik ortaklığın uygulanmasını ve bölgesel ile küresel meseleleri ele almaları öngörülüyor.
Mısır ile Çin arasındaki ilişkiler Aralık 2014’te kapsamlı stratejik ortaklık düzeyine yükseltilmiş, Xi Mısır’ı son olarak Ocak 2016’da ziyaret etmişti. İki lider en son mayıs ayında Çin-Arap Devletleri İşbirliği Forumu çerçevesinde görüşmüştü.
Liderlerden stratejik ortaklığı güçlendirme mesajı
Xi, ziyareti öncesinde Mısır’ın El-Ahram, El-Ahbar ve El-Cumhuriyye gazetelerinde yayımlanan makalesinde, 70 yıllık diplomatik ilişkilerin ardından bağların “tarihinin en iyi döneminde” olduğunu belirtti. İki ülkenin güvenilir ortaklar olduğunu kaydeden Xi, “Çin ve Mısır bugün eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde uluslararası düzenin istikrarı için birlikte çalışmaya kararlıdır” ifadesini kullandı.
Xi, siyasi güvenin güçlendirilmesi, temel çıkarlarda karşılıklı destek ve Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında somut işbirliğinin genişletilmesi çağrısında bulundu.
Cumhurbaşkanı Sisi ise El-Ahram Weekly’de yayımlanan makalesinde, Mısır’ın 1956’da Çin ile diplomatik ilişki kuran ilk Arap ve Afrika ülkesi olduğunu hatırlattı.
Ortak mirasın teknolojik ilerlemeye eşit katılım arzusunu beslediğini vurgulayan Sisi, teknolojik işbirliğinin halkların kalkınmasına katkı sağlayacağını ifade etti.
Sisi ayrıca Kahire ile Pekin’in, silahlı çatışmaların yayılmasının hiçbir bölgesel ya da uluslararası aktörün çıkarına olmadığı görüşünü paylaştığını kaydetti.
Çin’in resmi yayın organlarından Global Times ise başyazısında ziyareti “Çin-Mısır dostluk bayrağının kuşaktan kuşağa devredilmesi” olarak tanımladı. Yazıda, iki ülkenin ilişkilerinin temeli 1955 Bandung Konferansı’na ve Pekin’in Mısır’ın Süveyş Kanalı üzerindeki egemenlik mücadelesine verdiği desteğe dayandırıldı.
Teknoloji ve savunma işbirliğinde yeni eksen
Kahire merkezli Avrupalı bir diplomat, El-Ahram Weekly’ye yaptığı değerlendirmede işbirliğinde bilgi teknolojileri ve savunma alanlarının öne çıkacağını belirtti.
Diplomat, Kahire’nin bilgi teknolojilerine öncelik verdiğini ve askeri tedarikini geleneksel ABD merkezli yapının dışına taşımayı amaçladığını ifade etti.
Bazı yabancı diplomatlar ise Pekin ile artan savunma ve teknoloji işbirliğinin Washington ve Moskova’da rahatsızlık yaratabileceğine dikkat çekiyor.
Mısırlı bir hükümet yetkilisi ise Çin ile ilişkilerin pragmatik ve koşulsuz olduğunu, Kahire’nin Sudan, Afrika Boynuzu, İran, Filistin-İsrail meselesi ve Babülmendep konularında bölgesel istikrar hedefinde Pekin ile mutabık kaldığını vurguladı.
Ticaret, enerji ve uzay projeleri genişliyor
Mısır’daki toplam yatırımları 10 milyar dolara ulaşan Çin’in yatırımlarının bir iki yıl içinde 15 milyar dolara çıkabileceği öngörülüyor.
Pekin yönetimi mayıs ayında Mısır’dan yapılan ithalata tam gümrük vergisi muafiyeti getirdi; bu muafiyetten yararlanan ilk ürün portakal oldu.
Yenilenebilir enerji, elektrikli araçlar, güneş paneli camı, tekstil ve alüminyum üretimi yatırımların yoğunlaştığı sektörler arasında yer alıyor.
Süveyş Kanalı Ekonomik Bölgesi Başkanı Velid Cemaleddin, bölgedeki Çin yatırımlarının 3 milyar doları aştığını duyurdu.
Mali alanda ise Mısır, Ekim 2023’te Afrika Kalkınma Bankası ve Asya Altyapı Yatırım Bankasının desteğiyle 500 milyon dolar karşılığı yuan cinsinden sürdürülebilir Panda tahvili ihraç etti.
İki ülke askeri alanda 22 Ağustos’ta “Medeniyet Kartalları 2026” tatbikatını başlattı.
Uzay alanında ise Çin’in 2018 ve 2019 yıllarında sağladığı toplam 117 milyon dolarlık hibe ile inşa edilen ve 2024’te Mısır’a devredilen Uydu Montaj, Entegrasyon ve Test Merkezi, Kahire’ye kendi uydularını test etme ve birleştirme kapasitesi sağladı.
Diplomasi
AB, Mekke Paktı’na olumlu bakıyor

Brüksel, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında yakın zamanda imzalanan Mekke savunma anlaşmasını olumlu değerlendiriyor.
7 Ağustos’ta imzalanan pakt, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip Türkiye’yi, nükleer silaha sahip tek Müslüman devlet olan Pakistan’ı ve Körfez’in finansal açıdan en güçlü ülkesi Suudi Arabistan’ı bir araya getiriyor.
Avrupa Komisyonu sözcüsü Euractiv’e yaptığı açıklamada, “Uluslararası hukuka ve BM Şartı ilkelerine tam saygı çerçevesinde, kapsayıcı ve işbirliğine dayalı bir güvenlik ortamına katkıda bulunan bölgesel girişimler, bölgesel istikrara olumlu katkı sağlayabilir ve bölgesel ortaklar arasında güvenin tesis edilmesine yardımcı olabilir,” dedi.
Anlaşma, imzacı ülkelerden birine yönelik silahlı bir saldırı durumunda askeri destek sağlanmasını öngören bir karşılıklı savunma maddesi içeriyor.
Bir başka mesele de anlaşmanın ortak savunma sanayi projelerini ilerletmeye yönelik hükümler içermesi. Bu durum, Pakistan’ın Çin ile savunma ilişkileri nedeniyle askeri çevrelerde Çin’in olası niyetleri konusunda endişeleri artırıyor.
Yunanistan eski Kara Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Georgios Kampas, Euractiv’e verdiği demeçte, “Mekke anlaşmasının önemli bir kısmı savunma sanayi işbirliğini içerdiğinden, Pakistan AB ve NATO içinde bir Truva atı görevi görebilir. Türkiye, NATO standartlarındaki sistemlere güveniyor ve ağırlıklı olarak Çin askeri teknolojisine dayanan Pakistan ile bu kadar yakın işbirliği yapmak, endüstriyel casusluk riskini artırıyor,” iddiasında bulundu.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün raporuna göre, Çin 2025 yılında Pakistan’ın başlıca silah tedarikçisiydi.
Kampas ayrıca, Çin’in NATO’yu ve Yunanistan’ı hedef alan askeri casusluk girişimleri olduğunu iddia etti.
Ayrıca, Mayıs 2025’te Hindistan ile Pakistan arasında yaşanan çatışma sırasında, Hindistan’ın Fransız yapımı Rafale savaş uçaklarının Pakistan tarafından Çin füzeleriyle vurulduğu bildirilen bir olaya da değindi.
Komisyon sözcüsü, üç ülkeden hiçbiri AB’nin “Avrupa için Güvenlik Eylemi” (SAFE) savunma programının parçası olmadığı sürece, olası Çin casusluğu konusunda spekülasyon yapılmaması gerektiğini belirtti.
Türkiye, kısmen iki ülke arasındaki deniz anlaşmazlıklarına bağlı Yunanistan’ın itirazları nedeniyle, resmi olarak SAFE’nin bir parçası değildir.
Fakat Türk şirketleri, SAFE tarafından finanse edilen bir projenin %35’ine kadarını oluşturan bileşenleri tedarik etmeye devam edebilir.
İkili düzeyde Türkiye, İspanya ve İtalya dahil olmak üzere AB ülkeleriyle çok sayıda savunma sanayi anlaşması imzaladı.
En sonuncusu, mayıs ayında düzenlenen bir iktisadi heyet ziyareti sırasında Belçika ile imzalanmıştır.
Ayrıca Ankara, İtalyan Piaggio Aerospace şirketini satın alması ve Leonardo ile insansız sistemlerin ortak üretimini gerçekleştirmesi yoluyla SAFE’de bir yer edindi.
AB yetkilileri, Türkiye’nin Mekke Anlaşması’nı imzalamadan önce Brüksel’e bildirimde bulunmadığını belirtti.
Türk diplomatik kaynaklar Euractiv’e, 23’ü AB ülkesi olmak üzere tüm NATO müttefiklerine bildirimde bulunulduğunu ve Mekke Anlaşması’nın “NATO ve AB’nin çabalarını tamamlayıcı” bir unsur olarak görülmesi gerektiğini söyledi.
Kaynaklar, “Anlaşma, Orta Doğu’da istikrar, öngörülebilirlik ve barışa katkıda bulunmayı amaçlıyor,” dedi.
Ayrıca kaynaklar, anlaşmanın Türkiye’nin NATO kapsamındaki yükümlülüklerinin hiçbirini ortadan kaldırmadığını veya yerine geçmediğini savunuyor:
“Türkiye, son kullanıcı düzenlemeleri de dahil olmak üzere yasal sorumluluklarını ve taahhütlerini tam olarak yerine getirerek tüm muhataplarıyla savunma sanayi işbirliğini yürütmektedir.”
Bu arada Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ilk toplantının yapıldığı İstanbul’da, “ittifakın hiçbir devlete karşı yönelik olmadığını” vurguladı.
Türk diplomatik kaynaklar da bu görüşe katılarak Euractiv’e, girişimin tamamen savunma amaçlı olduğunu ve “bölgesel sahiplenme anlayışını benimseyen” her ülkenin katılımına açık olduğunu belirttiler.
Kaynaklar, paktın “bölge genelinde işbirliğine dayalı bir güvenlik anlayışını teşvik etmeyi amaçladığını” eklediler.
Anlaşmanın imzalandığı aynı gün, Yunanistan ve İsrail, Ege Denizi üzerinde bir hava savunma şemsiyesi oluşturarak ve iki ülke arasındaki askeri bağları önemli ölçüde derinleştiren, tarihi öneme sahip “Aşil Kalkanı” hava savunma anlaşmasını imzaladılar.
Atina, Mekke anlaşması konusunda temkinli bir tutum sergiliyor. Resmi olarak, Riyad’ın yakın bir müttefik olduğunu ve Suudi Arabistan’da konuşlandırılmış Yunan Patriot füzelerinin son aylarda İran’ın füze saldırılarını engellediğini vurguluyor.
Fakat gayri resmi olarak, Yunan diplomatik çevreleri Suudi Arabistan’ın tutumundan duydukları memnuniyetsizliği dile getirdiler ve hatta Patriot füzelerinin geri çekilmesini talep ettiler.
Komisyon yetkilisi ise, Körfez’in ve daha geniş bölgenin güvenliği ile istikrarının Avrupa’nın güvenliğiyle yakından bağlantılı olduğunu belirtti.
AB yetkilisi, “Bu nedenle bunlar Avrupa Birliği için stratejik öneme sahiptir. Güvenlik ve savunma dahil olmak üzere Körfez’deki ortaklarımızla işbirliğimizi daha da derinleştirmek istiyoruz,” dedi.
AB yetkilisi, 24 Ekim’de yapılması planlanan ikinci AB-Körfez İşbirliği Konseyi Zirvesi’nin bölgeyle ilişkileri daha da derinleştirmesinin beklendiğini belirtti.
Bir AB diplomatı, Suudi Arabistan gibi Körfez devletlerinin İran saldırılarının ardından artık Washington’a güvenemeyeceklerini fark etmeleri nedeniyle Mekke anlaşmasının bölgede alternatif bir savunma yapısı oluşturmayı amaçladığını belirtti.
AB diplomatı, “Bu durum, Amerikan güvenlik garantilerine duyulan güven eksikliğini gösterirken, İsrail’in ortaya çıkan askeri hegemonyası karşısında potansiyel bir caydırıcılık unsuru da oluşturabilir,” yorumunda bulundu.
Fakat başka bir AB diplomatı, Mısır’ın anlaşmaya katılması halinde durumun daha da karmaşık hale gelebileceğini belirtti.
Amerika2 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını1 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler
Ortadoğu1 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor
Amerika1 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Rusya1 hafta önceTürkiye’den Rusya’ya ilk deniz yolu benzin sevkiyatı yola çıktı
Dünya Basını2 hafta önceRon Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor
Avrupa1 hafta önceAlman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu












