Bizi Takip Edin

Diplomasi

Doğu Ege adaları krizinde tarafların eli ne kadar güçlü?

Yayınlanma

Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis’in ABD Kongresi’nde yaptığı Türkiye’yi hedef alan açıklamaları, iki yıldır süren sakinliği bozdu. Türkiye en yüksek perdeden tepki gösterirken Yunanistan’ın anlaşmalara aykırı biçimde silahlandırdığı Doğu Akdeniz adaları yeniden gündeme geldi.

Türkiye ile Yunanistan arasında 2020’nin yaz aylarında zirve yapan Doğu Akdeniz’deki sondaj gerilimi Almanya’nın devreye girmesiyle yerini istikşafı görüşmelere bırakmıştı. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki sismik araştırma gemilerini, iyi niyet göstergesi olarak geri çekmişti. İki ülke de kendi iç kamuoylarına dönük açıklamalara göz yummuş ve yapıcı tutum almıştı. Ta ki Miçatokis’in ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmaya kadar… Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın, PKK/PYD’ye desteğe devam ettikleri sürece NATO üyeliklerini veto edeceğini ilan ettiği ve NATO üyelerinin buna tepki gösterdiği bir süreçte ABD Kongresi’ne seslenen Miçatokis, Kıbrıs’taki bölünme için Türkiye’yi suçladı, Türkiye’ye F-16 satışının durmasını talep etti. Kongre Miçatokis’i dakikalarca ayakta alkışlarken ABD Başkanı Joe Biden da Miçotakis’e güçlü destek mesajı verdi.

Yanıt: Adaya asker çıkarma tatbikatı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Artık benim için Miçotakis diye birisi yok” dedi ve Türk kıyılarına sadece 1,5 kilometre ötedeki Sisam adasının karşısında Seferihisar’da düzenlenen “bir adaya askeri çıkarma” senaryosuna dayalı Efes 2022 tatbikatında Doğu Ege adalarını gündeme getirdi: “Yunanistan’ı bir asır önce olduğu gibi pişmanlıkla sonuçlanacak hamlelerden uzak durmaya, aklını başına almaya davet ediyoruz. Kendine gel. Türkiye adaların silahlandırılması konusunda uluslararası anlaşmaların kendine tanıdığı hakları kullanmaktan geri durmayacaktır.”

İki ülke arasında adalar üzerinden sıcak çatışma olması ihtimali çok düşük. Ancak Ege Denizi, Türkiye ile Yunanistan arasında kangren haline gelmiş bir sorun. Peki tartışmaya konu adalar hangileri, tarafların argümanları ve dayandıkları hukuki temeller ile gelebilecek olası hamleler neler?

Adaların Yunanistan’a geçme süreci

Doğu Ege adaları Birinci Balkan Savaşı sırasında Yunanistan tarafından işgal edildi. Osmanlı’nın yenilgisiyle sonuçlanan savaş sonunda, 1913’te imzalanan Londra Protokolü gereği Osmanlı Girit’teki haklarından vazgeçerken, Doğu Ege adalarının (Taşoz, Semadirek, Limni, Bozbaba, Midilli, Sakız, İpsara, Sisam ve Ahikerya) geleceğine Avusturya-Macaristan, İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve Almanya’nın karar vermesi hükme bağlandı. Altı devletin 1914’te aldığı, adaların Yunan egemenliğinde kalacağına ilişkin karar, 1923 Lozan Barış Antlaşması ile de onaylandı.

Doğu Ege Adaları’nın geriye kalanlarını oluşturan Oniki Ada (Batnoz, Lipsi, İleriye, Kelemez, İstanköy, İncirli, İstanbulya, İleki, Herke, Kerpe, Çoban, Sömbeki, Rodos ve Meis) ise Trablusgarp Savaşı sırasında 1912’de İtalya tarafından işgal edildi. Uşi Anlaşması ile adalardan çekileceğini kabul eden İtalya, Birinci Dünya Savaşı’nı bahane ederek adalarda kalmaya devam etti. İkinci Dünya Savaşı’nda kaybeden tarafta yer alan İtalya, 1947’de müttefik ülkelerle imzaladığı Paris Barış Antlaşması ile bu adaları Yunanistan’a devretti.

Antlaşmalarla silahsızlandırma

Doğu Ege adaları için Londra Protokolü ile yetkilendirilen altı devlet, 1914’te Yunanistan’a bırakılan adaların askeri amaçla kullanılmayacağına dair hükümler getirdi. 1923 Lozan Barış Antlaşması’nın 12. maddesi de bu kararın aynen onaylandığı belirtiyor. Buna göre, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adaları ismen sayılarak, Taşoz, Bozbaba ve İpsara Adaları ise 1914 tarihli karara atıf yapılarak askeri amaçlarla kullanmaması kaydıyla Yunanistan’a devrediliyor. Ayrıca Lozan’ın 13. maddesinde, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adalarında hiçbir deniz üssü kurulmayacağı ve hiçbir istihkam yapılmayacağı hükme bağlanıyor: “Barışın sürekli olmasını sağlamak amacıyla, Yunan Hükümeti, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya (Nikarya) Adaları’nda, aşağıdaki tedbirlere uymayı taahhüt eder. Buna göre; önce, bu adalarda hiçbir deniz üssü kurulmayacak, hiçbir istihkâm yapılmayacak, ikincisi, Yunan askerî uçaklarının Anadolu kıyısı toprakları üstünde uçmaları ve buna karşılık, Türk askerî uçaklarının da bu adalar üstünde uçmalarını yasak olacaktır. Üçüncüsü, bu adalarda, Yunan askerî kuvvetleri, askerlik hizmetine çağrılmış ve bulundukları yerde eğitilebilecek normal asker sayısından çok olmayacağı gibi, jandarma ve polis kuvvetleri de, bütün Yunan ülkesindeki jandarma ve polis kuvvetlerine orantılı bir sayıda kalacaktır.

14 adadan oluşan Oniki Ada ise 1947 Paris Barış Antlaşması’yla “askerden arındırılacak ve öyle kalacak” denilerek İtalya’dan Yunanistan’a devrediliyor.

Yunanistan’ın tezleri ve gerçekler

Buna rağmen Yunanistan, 1960’lara doğru ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra açıktan Doğu Ege adalarını silahlandırarak yukarıda işaret edilen uluslararası antlaşmaları hiçe saymaya başladı. Yunanistan bu ihlallerini temelde şu hukuki argümanlara dayandırıyor:

İddia 1: Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanmasıyla 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi yürürlükten kalkmıştır. Böylece Montrö’de Türk Boğazları’na tanınan silahlanma hakkı, Yunanistan’ın egemenliğindeki Limni ve Semadirek adaları için de geçerlidir.

Gerçek: 1923 Boğazlar Sözleşmesi, Lozan Antlaşması’nın doğal bir uzantısı konumunda. Yunanistan, 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yürürlüğe girmesiyle 1923 Boğazlar Sözleşmesi’nin sadece yeniden düzenlenen maddelerinin mi yoksa tamamının mı yürürlükten kalktığına ilişkin açık bir hükmün olmamasından faydalanmaya çalışıyor. Ancak, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ek protokolü Türkiye’nin Türk Boğazları’nda askeri faaliyetlerde bulunmasının önünü açan açık hükme sahipken aynı durum Yunan adaları için geçerli değildir.

İddia 2: Lozan Anlaşması’nın 13. maddesi Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya Adaları’nda sadece “deniz üssü kurulmasını” ve “istihkâm yapılmasını” yasaklamıştır. Bu hüküm, Yunanistan’ın bu adaları silahlandırmasının önünde engel değildir.

Gerçek: 13. maddede açıktan “silahsızlandırma” terimi kullanılmıyor, ancak 1914 tarihli altı devletin almış olduğu karara yaptığı atıfla birlikte okunduğunda silahlandırmanın önünde engel olduğu görülmektedir. 13. madde, üs kurulması ve tahkimat yapılmasını yasaklamanın yanı sıra “Bu adalarda, Yunan askerî kuvvetleri, askerlik hizmetine çağrılmış ve bulundukları yerde eğitilebilecek normal asker sayısından çok olmayacağı gibi, jandarma ve polis kuvvetleri de, bütün Yunan ülkesindeki jandarma ve polis kuvvetlerine orantılı bir sayıda kalacaktır” hükmüne de yer vermektedir.

İddia 3: Türkiye, Oniki Adayı Yunan egemenliğine bırakan Paris Barış Anlaşması’na taraf değildir. Dolayısıyla Yunanistan’ın bu anlaşmada yer alan silahsızlandırma hükmünü çiğnediği gerekçesiyle itirazda bulunamaz.

Gerçek: Türkiye, Paris Barış Antlaşması’nın imzacılarından biri değildir, ancak silahsızlandırma maddesinin Türkiye’nin güvenlik endişeleri nedeniyle eklendiği açıktır. Bu sebeple taraf olmasa dahi, ihlallerden güvenlik çıkarları doğrudan etkilenen bir ülke olarak, taraflardan anlaşma hükümlerine uymalarını talep etmek Türkiye’nin en doğal hakkıdır.

Hukuki tezlerini kendi de yeterli bulmayan Yunanistan, söz konusu adalardaki yasadışı askeri konuşlanmanın uluslararası yargıya taşınmasını engelleyecek adımı 1993’te attı. Bu tarihte Uluslararası Adalet Divanı’nın zorunlu yargı yetkisini kabul eden Atina, askeri önlemlerden kaynaklı hususlara ilişkin zorunlu yargı yetkisine çekince koydu.

Müttefik ve saldırgan…

Ayrıca, Yunanistan’ın biri Türkiye ile müttefik olduğu diğeri de Türkiye’nin saldırgan olduğu gerekçesiyle iki ayrı tezi daha mevcut. İlkine göre, iki ülke de NATO’ya üye olarak ittifak ilişkisi kurmuştur ve bu yeni durum adaların silahsızlandırılmasına dair hükümlerin varlık sebebini ortadan kaldırmıştır. İkincisi ise, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, NATO’dan bağımsız kurulan Ege Ordusu ve Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarmasının savaş sebebi sayacağına ilişkin TBMM kararına dayanmaktadır. Yunanistan’a göre tüm bunlar Türkiye’nin “saldırgan bir devlet olduğunu” göstermektedir ve Yunanistan’ın da meşru müdafaa hakkı vardır, yani silahsızlandırma hükümleri sona ermiştir.

Yunanistan, gerçeklerden uzak iddia ve tezlerle dokuz adadan yedisinde (Semadirek, Limni, Midilli, Sisam, Sakız, İpsara ile Ahikerya) 1923 Lozan Antlaşması’nı ihlal ederek silah ve asker bulunduruyor. Yine Paris Anlaşması gereği silahsız olması gereken Oniki Adadan Batnoz, İleriye, Kelemez, İstanköy, İleki, Kerpe, Sömbeki, Rodos ve Meis’te de Yunan ordusunun tahkimatları olduğu görülüyor.

Yunanistan’ın adaları silahlandırmasına en başından beri karşı çıkan Türkiye, konuyu Birleşmiş Milletler ve NATO nezdinde çözüme kavuşturmak için diplomatik girişimlerde bulunuyor. Türkiye’yi kuvvet kullanmaya mecbur edecek şartlar oluşmadıkça yani söz konusu adalardan Türkiye’ye yönelik askeri bir adım atılmadıkça Türkiye’nin adalara müdahalede bulunması beklenmiyor. Ancak yine de Türkiye’nin elini güçlendirecek hukuki delilleri uluslararası kamuoyuna iletmesi önem taşıyor.

Yunanistan’ın güvencesi

Her ne kadar ABD ve Fransa ile deniz ve hava savunmasını güçlendirecek silah ve gemilerin alımı için anlaşmış olsa da Yunanistan’ın bugün Türkiye karşısında insan gücü ve askeri bir üstünlüğü olmadığı aşikar. Ankara için sorun, askeri dengeden çok Türkiye’ye karşı kurulan bölgesel ve bölge dışı ittifaklar. Uzun yıllar izlenen “Müslüman Kardeşler” çizgisi sonucu Suriye ve Mısır gibi Akdeniz ülkeleri ile ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölge ülkeleri ile arası açılan Türkiye, Akdeniz’deki yalnızlığının farkına vararak bu durumu telafi edecek diplomatik adımları atmaya başladı, ancak adı geçen ülkelerle geliştirilecek işbirlikleri için daha çok yolu var.

Yunanistan’ın Türkiye karşısında, kurmuş olduğu bölgesel ittifaklardan ziyade ABD ve Fransa başta olmak üzere Atlantik’e güvendiği de bilinen bir gerçek. Gelinen noktada Yunanistan bölgede NATO’nun “ileri karakolu” olarak konumlandırılacak gibi görünüyor.

Bunun en bariz göstergesi Yunanistan’ın hızla ABD üsleri ile donatılması oldu. ABD, Dedeağaç’tan Suda’ya kadar Yunanistan’a silah yığmaya devam ediyor. Eski Yunanistan Başbakanı Syriza Partisi Genel Başkanı Aleksis Çipras, bu yeni durumu şöyle eleştiriyor: “Yunanistan, sadece sabit dış politika dogmasını terk etmiyor, aynı zamanda günün sonunda üçüncü güçlerin satranç tahtasındaki piyonu haline gelen, Batı’nın uysal ve sadık müttefiki de oluyor.”

Türkiye ne yapabilir?

Hükümet çevresindeki kimi yorumculara göre ABD, Türkiye’yi kendi hattında tutmaya çalışıyor. Türkiye, Yunanistan’a yapılan yığınağın doğrudan hedefi değil. ABD Türkiye’ye “alternatifin var” mesajı veriyor. Ancak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre ABD’nin sınıra yaptığı yığınağın hedefi Türkiye. Peki Türkiye, hem Yunanistan’ın Atlantik güvencesiyle attığı Doğu Ege’deki adımları hem de Yunanistan üzerinden kendisine yönelen tehditleri nasıl bertaraf edebilir?

Barışın en büyük teminatının caydırıcılık olduğu bir gerçek. Caydırıcılığın ilk unsuru da kuşkusuz askeri güç. Yunanistan, ekonomik kapasitesinin çok üzerinde askeri harcamalarıyla Türkiye ile arasındaki gücü dengelemeye çalışıyor. Türkiye, bu açığın kapanmasına izin vermeyecek adımları atmaya mecbur. Bu noktada savunma sanayinin yerlileştirilmesi projelerinin kritik önemde olduğu, F-35 krizinde görüldü.

Caydırıcılığın en az ilk unsuru kadar önemli ikinci unsuru da ortak çıkara dayalı bölgesel-bölge dışı ittifaklar inşa etmek. Doğu Akdeniz özelinde Mısır ve Suriye için daha kararlı diplomatik adımların atılması artık ertelenemez bir zorunluluk haline geldi. Türkiye, bölge ülkeleri ile ortak çıkarları gözeten, hakkaniyete dayalı ekonomik anlaşmalar ve sosyal, kültürel projelerle kendisine yönelik çevreleme çemberini yarmalı.

Bugün, Doğu Ege adalarının statüsü için, doğrudan kendisine yönelen bir saldırı olmadığı sürece, Türkiye’nin askeri seçeneği gündeme getirmesi çıkarına olmayacaktır. Ancak Doğu Akdeniz’de kazanılacak her mevzi, Doğu Ege’de de Yunanistan’ın elini zayıflatacaktır. Libya ile yapılan deniz yetki sınırlandırma anlaşmasının hızla Mısır’la da gündeme getirilmesi gerekiyor. Öte yandan Yunanistan’la istikşafı görüşmeler nedeniyle iki yıldır ara verilen doğalgaz arama çalışmaları yeniden başlatılmalı. Tabi ki Doğu Akdeniz’deki en büyük koz olan KKTC’yi bir daha Birleşmiş Milletler’in çözümsüz süreçlerine sürüklememek ve KKTC’nin bağımsız devlet olarak tanınması yönünde somut adımlar atmak da Türkiye’nin elini ve caydırıcılığını güçlendirecektir.

 

Diplomasi

BP net kârını Ortadoğu’daki savaşla ikiye katladı

Yayınlanma

İngiliz enerji devi BP, Ortadoğu’daki savaşın petrol ve doğalgaz piyasalarını sarsmasıyla ikinci çeyrek net kârını iki katından fazla artırdı. Şirket, nisan-haziran döneminde 3,91 milyar dolar net kâr elde ederken Kuzey Denizi’ndeki varlıklarını ve ABD’deki biyogaz işini satmayı planladığını duyurdu. ABD-İran savaşıyla fosil yakıt fiyatlarının yükselmesi, Batılı beş büyük enerji devinin toplam kârını 47 milyar dolara yaklaştırdı.

İngiliz enerji devi BP, nisan-haziran dönemini kapsayan ikinci çeyrekte net kârını iki katından fazla artırarak 3,91 milyar dolara çıkardığını duyurdu.

Şirket, geçen yılın aynı döneminde 1,62 milyar dolar net kâr açıklamıştı. Fosil yakıt fiyatlarının yıllık bazda keskin yükseliş kaydetmesi, BP’nin mali sonuçlarına doğrudan yansıdı.

ABD ile İran arasındaki savaşın etkisiyle kazançlarını katlayan Batılı en büyük beş enerji şirketi BP, Chevron, ExxonMobil, Shell ve TotalEnergies, ikinci çeyrekte toplam yaklaşık 47 milyar dolar net kâr bildirdi.

Nisan ayında göreve gelen BP Üst Yöneticisi (CEO) Meg O’Neill, bilanço açıklamasında son finansal dönemin “küresel enerji piyasasındaki en çalkantılı dönemlerden biri olarak kaydedildiğini” belirtti.

Dünya genelindeki enerji devleri, Ortadoğu’daki savaşa dair son haberlerle petrol ve doğalgaz vadeli işlem sözleşmelerinin sert dalgalanmalar yaşamasından ve ticaret hacimlerinden yüksek kazanç sağlıyor.

Küresel fosil yakıt arzındaki aksamalarla birlikte BP’nin toplam geliri ikinci çeyrekte geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 47 artarak 70 milyar dolara ulaştı.

Performansı son yıllarda rakiplerinin gerisinde kalan BP, O’Neill’ın atanması öncesinde temiz enerji yatırımlarında kesintiye gitmiş ve daha kârlı olan petrol ile doğalgaz faaliyetlerine yeniden ağırlık vermeye başlamıştı.

Ancak şirket, İngiltere’deki Kuzey Denizi operasyonlarını bu geleceğin parçası olarak görmüyor. Cuma günü yapılan duyuruda, Kuzey Denizi’ndeki işlerin satılmasının planlandığı bildirilmişti.

O’Neill, bilançoyla birlikte yaptığı açıklamada, “Potansiyelimizin tamamını kullanamıyoruz. Son birkaç yıldaki performansımız, hissedarlarımızın beklentilerini bir kenara bırakın, kendi beklentilerimizi bile karşılamadı” ifadelerini kullandı.

Salı günü çeyreklik temettü ödemesini yüzde 4 artıracağını duyuran BP’nin hisseleri, bilanço açıklamasının ardından Londra piyasasındaki ilk işlemlerde yüzde 0,5 değer kazandı.

Şirket, belirli kalemleri dışarıda bırakan temel kâr göstergesinin de beklentileri aşarak iki katından fazla artışla 5,7 milyar dolara yükseldiğini kaydetti.

Bilanço yapısını güçlendirme konusunda iyi bir ilerleme kaydettiklerini belirten O’Neill, şu bilgileri verdi:

“Son haftalarda Almanya’daki Gelsenkirchen rafinerimizi sattık, Avusturya’daki perakende işimizi satmak için anlaşmaya vardık ve İngiltere’deki Kuzey Denizi faaliyetlerimizi satma niyetimizi duyurduk. Bugün ise ABD’deki biyogaz şirketimiz Archaea’yı satma niyetimizi açıklıyoruz.”

O’Neill, şirketi son dönemde yaşanan iç çalkantılardan uzaklaştırmayı da hedefliyor.

BP, nisan ayındaki yıllık genel kurul toplantısında yatırımcıların iklim raporlama gerekliliklerini azaltacak karar tasarısını reddetmesiyle hissedar tepkisiyle karşılaşmıştı.

Bu gelişmeden bir ay sonra şirket, kurumsal yönetim standartları, denetim ve yürütülen faaliyetlere ilişkin “ciddi endişeleri” gerekçe göstererek BP Yönetim Kurulu Başkanı Albert Manifold’u beklenmedik şekilde görevden aldı. Manifold ise hakkındaki suçlamaları reddetti.

ExxonMobil’de 23 yıl görev yapan ve daha önce Avustralyalı Woodside Energy grubunu yöneten Amerikalı O’Neill, BP’nin 117 yıllık tarihinde dışarıdan atanan ilk CEO oldu.

O’Neill, görevde iki yıldan az bir süre kaldıktan sonra istifa eden Murray Auchincloss’un yerini almıştı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AstraZeneca-Bristol Myers birleşme görüşmeleri şaşkınlık yarattı

Yayınlanma

AstraZeneca hisseleri, şirketin Bristol Myers Squibb ile olası bir birleşme konusunda görüşmeler yaptığına dair haberlerin ardından %7’ye varan bir düşüş yaşadı.

Analistler, bu anlaşmanın ilaç sektörünün en güçlü büyüme hikayelerinden biri için şaşırtıcı bir stratejik hamle olacağını belirtti.

Anlaşma gerçekleşirse, şirketlerin toplam değeri yaklaşık 400 milyar dolara ulaşabilir ve bu, tarihteki en büyük ilaç sektörü birleşmeleri arasında yer alabilir.

Görüşmelerin ayrıntıları henüz netleşmemiş ve kaynaklar Financial Times’a (FT) bir anlaşmanın “asla gerçekleşmeyebileceğini” belirtmiş olsa da, analistler, güçlü ilaç geliştirme portföyü sayesinde CEO Pascal Soriot yönetiminde piyasa değeri hızla artan AstraZeneca’nın neden böyle bir işlemi peşinde olduğunu sorguladılar.

Londra Borsası’nda işlem gören AstraZeneca hisseleri son olarak %4,7 düşüşle işlem gördü ve büyük ölçüde yatay seyreden İngiltere’nin önemli endeksi FTSE 100 üzerinde baskı yarattı.

Bristol Myers hisseleri ise ABD piyasa açılış öncesi işlemlerde %6 değer kazandı.

Pazartesi günkü işlem seansına girerken, AstraZeneca’nın piyasa değeri 264 milyar dolardı.

Bu rakam, şirketin sağlam bir yeni ilaç portföyü geliştirmesiyle birlikte, son on yılda ve CEO Pascal Soriot’un 2012’de göreve gelmesinden bu yana istikrarlı bir şekilde yükseldi.

Şirket, geçen yılki 58,7 milyar dolardan 2030 yılına kadar 80 milyar dolarlık satış hedefliyor.

Bristol Myers’ın piyasa değeri yaklaşık 133 milyar dolar ve şirket birçok ilacın tekel hakkını kaybetme riskiyle karşı karşıya.

Patentlerin süresi doldukça ve kan inceltici Eliquis ile kanser ilacı Opdivo gibi en çok satan ilaçlar jenerik ilaçlarla rekabet etmeye başladıkça, şirketin büyüme oranının gelecek yıldan itibaren düşüş göstermesi bekleniyor.

Analistler, hem haberin kendisi hem de zamanlaması karşısında şaşkınlıklarını gizleyemedi.

Jefferies analistleri pazartesi sabahı yaptıkları açıklamada şunları söyledi:

“AZ’nin büyüme ve inovasyon profilinin gücü göz önüne alındığında, biraz şaşkın durumdayız. Elbette finansal değer artışı iyi görünebilir ve belki de daha fazla nakit akışı, daha fazla Ar-Ge’ye olanak sağlayabilir. Fakat finansal mühendisliğe ihtiyaç duymayan bir şirket varsa, o da AZ’dir.”

RBC Capital Markets analistleri, Bristol Myers’ın yeni kan inceltici ilacı milvexian için önemli klinik deneme sonuçlarının açıklanmasının yaklaştığını ve şizofreni ilacı Cobenfy’nin kullanım alanının genişletilmesinin de iki şirket arasındaki ürün yelpazesi sinerjisini belirsiz hale getirdiğini belirtti.

Birleşme görüşmelerinin ardındaki gerekçelerden biri, AstraZeneca’nın bu yılın başlarında önceki ADR programının yerine New York Borsası’nda doğrudan halka arz işlemini tamamlamasının ardından, kilit öneme sahip ABD pazarına daha fazla yaklaşma yönündeki stratejik isteği olabilir.

AstraZeneca’nın 2026 yılının ilk yarısındaki toplam satışlarının %42’sini ABD satışları oluşturdu ve şirket, büyüme hedeflerini gerçekleştirmek için açıkça ABD pazarını hedefliyor.

Öte yandan, New Jersey’nin Princeton kentinde bulunan Bristol Myers Squibb, son çeyrekte gelirlerinin %69’unu ABD pazarından elde etti.

Jefferies, odak noktasının muhtemelen daha da büyük bir onkoloji devi oluşturma potansiyeli üzerinde olacağını ve AstraZeneca ile Bristol Myers’ın birleşik kanser ilacı portföyünün sektördeki en geniş portföy olmasının, potansiyel olarak antitröst incelemesine yol açabileceğini belirtti.

Şirketlerin onkoloji, kardiyovasküler hastalıklar ve immünoloji alanlarında çakışmalar olsa da, ürün geliştirme programları büyük ölçüde birbirini tamamlayıcı nitelikte.

AstraZeneca katı tümörlerde daha güçlüyken, Bristol Myers Squibb ise kan kanserleri ve hücre tedavilerine daha fazla odaklanıyor.

Citi analistleri, birleşme görüşmeleriyle ilgili haberlerin doğru olması halinde, AstraZeneca’nın “sınıfının en iyisi” ürün yelpazesi göz önüne alındığında bunun bir “sürpriz” olacağını belirtti.

Bununla birlikte AstraZeneca, bir kalp hastalığı ilacına yönelik geç aşama klinik denemenin bu ayın başlarında hedefine ulaşamaması nedeniyle nadir görülen bir aksilik yaşadı.

Sonuçlar açıklanmadan önce yönetimin sergilediği güven göz önüne alındığında, bu durum yönetimin güvenilirliği konusunda bazı soru işaretleri doğurdu.

Buna rağmen çoğu analist, 80 milyar dolarlık satış hedefinin on yılın sonuna kadar ulaşılabilir olduğunu düşünmeye devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Zelenskiy büyükelçilere talimatı verdi: Herkes ülkeye silah getirecek

Yayınlanma

Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, diplomatik misyon şefleriyle yaptığı yıllık toplantıda büyükelçilerin performansının artık sağladıkları askeri ve finansal desteğe göre ölçüleceğini açıkladı. Büyükelçilere bulundukları ülkelerden silah ve hava savunma füzesi temin etme talimatı veren Zelenskiy, Avrupa ortaklığıyla yürütülen FREYJA füze projesinin ve Drone Deal girişiminin yeni ayrıntılarını paylaştı

Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, ülkenin dış diplomatik misyon şefleriyle gerçekleştirdiği yıllık toplantıda diplomasi anlayışında radikal bir değişime gidildiğini duyurdu.

Euractiv’in haberine göre Zelenskiy, büyükelçilerin başarısını belirleyen temel ölçütün bundan böyle Ukrayna’ya sağladıkları silah miktarı olacağını açıkladı.

Büyükelçilere protokol işlemlerini bir kenara bırakıp somut askeri yardıma odaklanmaları talimatını veren Zelenskiy, her diplomatın görev yaptığı ülkeden silah getirmesi ve hava savunma füzelerinin nereden tedarik edilebileceğini tam olarak bilmesi gerektiğini vurguladı.

Zelenskiy, büyükelçiliklerin performans göstergelerinin askeri teslimatlar ve finansal destek ekseninde yeniden yazılması çağrısında bulundu.

Askeri teçhizat ve savunma teknolojisi tedarikinin yalnızca askeri ateşelerin görevi olmadığını belirten Zelenskiy, bu sürecin doğrudan büyükelçilerin kendi diplomatik sorumluluğu haline geldiğini ifade etti.

Zelenskiy, diplomatik başarının düzenlenen toplantı sayıları veya sosyal medyadaki beğeni oranlarıyla değil; temin edilen silahlar, finansal kaynaklar ve alınan siyasi kararlarla ölçüleceğinin altını çizdi.

Konuşmasında Ukrayna’nın planlanan Avrupa anti-balistik füze projesi FREYJA hakkında da yeni ayrıntılar paylaşan Zelenskiy, bu çalışmayı ülkenin en iddialı fikirlerinden biri olarak tanımladı.

Tasarlanan girişim kapsamında Ukrayna, önleyici füze ile fırlatma sistemlerini üretecek; Avrupalı ortaklar ise radar, sensör ve diğer kritik teknolojileri sağlayacak.

Zelenskiy, şimdiden 10 ülkenin ve 12 savunma şirketinin katıldığı projenin yeni ortaklara açık kalmayı sürdürdüğünü kaydetti.

Kiev yönetiminin Drone Deal (İHA Anlaşması) girişimini de hızlandırdığını aktaran Ukrayna lideri, şu ana kadar dokuz ülkeyle anlaşma imzalandığını, 15 ülkeyle ise müzakerelerin devam ettiğini açıkladı.

Zelenskiy, oluşturulan bu çerçevenin Ukrayna savunma sanayisine her yıl düzenli finansman sağlayacağını, partner ülkelerin ise Ukrayna’nın muharebe sahasında test edilmiş teknolojilerine erişim elde ederek kendi güvenliklerini güçlendireceğini belirtti.

Güvenlik bürokrasisinde yeni atamalar

Zelenskiy, kabinede gerçekleştirdiği son revizyonun ardından güvenlik bürokrasisine yapılan iki yeni atamayı da duyurdu.

Eski Savunma Bakanı Rustem Umerov’un Ukrayna Dış İstihbarat Servisinin başına getirildiğini açıklayan Zelenskiy, bu görevlendirmenin diplomasiyi, savunma işbirliğini ve kilit ortaklarla yürütülen müzakereleri daha iyi koordine etmeyi sağlayacağını ifade etti.

Ukrayna Devlet Başkanı, İgor Klimenko’yu ise Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyinin yeni sekreteri olarak atadı. Konseyin, yaklaşan kış mevsimi öncesinde Ukrayna’nın direnç kabiliyetini koordine etmede daha büyük bir rol oynaması bekleniyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English