Ortadoğu
Ehud Olmert: Netanyahu İsrail için değil kendisi için savaşıyor

İsrail’in eski başbakanı Ehud Olmert, aşağıda çevirisini okuyacağınız makalede, İsrail Başbakanı Netanyahu tarafından ilan edilen Hamas’ı tamamen ortadan kaldırma seçeneğinin gerçekçi olmadığını söylüyor. Olmert’e göre şu anda İsrail’in önünde iki seçenek var: Ya şimdi hayatta kalan rehineleri kurtarabilecek bir ateşkes ya da ölmüş rehineler ve somut bir başarı olmaksızın müttefik devletlerin baskısıyla yapılacak bir ateşkes.
***
İsrail’in Seçimi: Ateşkes ya şimdi ya da rehineler öldükten sonra
Ehud Olmert
Gazze Şeridi’nin kuzeyinde ve son zamanlarda Gazze’nin askeri kompleksinin kalbi olan Han Yunus’ta yaşanan çatışmalar zor ve alışılmadık. Hamas savaşçılarını ortadan kaldırmak ve örgütün askeri ve sivil altyapısını yok etmek gibi arzu edilen askeri hedefe ulaşmak ile aynı zamanda bizim tarafımızdaki can kaybını azaltmak ve terörle ilgisi olmayan Gazze vatandaşları arasındaki kaçınılmaz kayıpları en aza indirmek arasında doğru dengeyi bulma çabası.
İki aylık savaşın sonunda, bu askeri çabanın cesur ve kendini adamış yeni nesil komutanlar ve savaşçılar tarafından ortaya konduğunu söyleyebiliriz. Yavaş yavaş, bazen kasıtlı olarak yavaş ilerleyen birlikler gizli tünelleri ortaya çıkarıyor, camilerin ve okulların içindeki bomba yapım merkezlerini çökertiyor ve Hamas’ın direncini zayıflatıyor. Benim gibi bazıları İsrail kara kuvvetlerinin hazırlık seviyeleri konusunda endişeliydi.
İkinci Lübnan Savaşı ile başlayan ve yıllar boyunca Gazze Şeridi’nde yaşananlarla devam eden geçmiş olaylarda ortaya çıkan başarısızlıklar ışığında endişelendik. Şimdi hepimiz Herzi Halevi’nin ordusunun etkileyici bir profesyonel seviyede çalıştığını, hava ve kara kuvvetleri arasında olağanüstü bir koordinasyon olduğunu, savaş sırasında toplanan ve cephedeki birliklere aktarılan gerçek zamanlı istihbaratın uygulandığını ve çatışmada belirleyici olduğunu söyleyebiliriz.
Karargahlarını meskûn mahallerde kuran bir terör örgütüne karşı savaş, zırhlı birliklerin çölde kafa kafaya gelmesinden ya da uçakların hava muharebelerinden daha zor, daha karmaşık ve ne yazık ki daha kanlı.
Feci hükümetimizin savaşın hedeflerine ilişkin açıkladığı beklentiler daha ilk andan itibaren temelsiz, gerçek dışı ve ulaşılamazdı. Netanyahu, 7 Ekim’in ilk şokunu atlattıktan kısa bir süre sonra, kızarmış bir yüzle, titreyen gözlerle ve yapmacık bir tempoda hareket eden ellerle bunları dile getirdi. Dünyası başına yıkılmış bir adam gibi görünüyordu. Savaşın hedefleri kötü niyetli nedenlerle ilan edilmişti. Elbette hepimiz Hamas’ı ortadan kaldırmak istiyoruz- Hamas’ın yok olmasını istemeyen ve hatta öfke ve kriz anlarında Gazze’yi bir harabe yığını olarak hayal etmeyen akıllı bir insan yok aramızda.
Netanyahu, bu taahhüdünü böbürlenerek ilk kez dile getirdiğinde veya bunu tuhaf basın toplantılarının her birinde tekrarladığında tamamen bilinçli olsaydı, bunu başarmanın hiçbir ihtimali olmadığını bilmesi gerekirdi. Ne yazık ki Netanyahu başından beri İsrail vatandaşları için değil, kendisi için savaşıyor. Kendisinin ve ailesinin özel, kişisel, siyasi savaşı. Hedefin Hamas’ın imhası olarak formüle edilmesi, Netanyahu’nun altındaki tüm kademelerin bunu başaramadığı için suçlanmasına zemin hazırlıyor.
Ben – Bibi – istedim. Onlar yani Netanyahu destekçilerinin Ekim felaketine neden olan, Hamas ile hain bir komplo içinde olduklarını ima ettikleri savunma bakanı, genelkurmay başkanı, general ve askerler suçlu. Ben, kahraman Bibi, Hamas hareketini nihai olarak yok edene kadar saldırıya liderlik etmeye hazırdım.
Kibir, sahtekarlık, aldatma, tiyatro. Bibi- özünde, yalancılığının en saf halinde.
Bugün pek çok kişi IDF’nin ender rastlanan bir cesaret ve azimle, gerekli özeni göstererek ve acı kayıplar vererek savaşmasına rağmen Bibi’nin yarattığı beklentileri karşılama şansı olmadığını açıkça görüyor. Hamas’ın “yok edilmesi” diye bir şey olmayacak.
Gazze çöküyor, binlerce vatandaşı ne yazık ki bunu hayatlarıyla ödüyor, binlerce Hamas savaşçısı sevinçle öldürülüyor ama Hamas’ın yok edilmesi sağlanamayacak. Yahya Sinvar bulunsa da kendisi, Muhammed Deif ve Hamas liderliğindeki ortakları ortadan kaldırılana kadar saklanarak kısa bir yaşam sürse de Hamas çok zayıf, hırpalanmış, kanayan bir güç olarak devam edecek. Ancak Gazze’nin sınırında varlığını sürdürmeye devam edecek.
Durumun gerçek değerlendirmesi bu olduğuna göre, bir yön değişikliğine hazırlanmalıyız.
Bunun popüler olmayabileceğini biliyorum. Bu hükümetin ve başındaki kişinin davranışlarını karakterize eden kışkırtma, kabadayılık ve kibir atmosferinde, ulusal sorumluluk duygusuyla basit değil ama gerekli olan şeyleri söylemekten çekinmemeliyiz.
İsrail Devleti şimdi, iki ateşkes seçeneği ile karşı karşıya: Ya rehinelerin çoğunun hayatta olduğu umuduyla rehineleri eve getirebilecek bir anlaşmanın parçası olarak ateşkes yapacak. Ya da anlaşma olmadan, rehineler olmadan, görünürde bir başarı olmadan üstelik İsrail Devleti’nin cinayet örgütlerinin tehditleri olmadan var olma hakkına yönelik uluslararası kamuoyu desteğinin kalıntılarını tamamen kaybederek bir ateşkese mecbur kalacak.
Bu çatışmaların durdurulması ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın başını çektiği en yakın müttefiklerimiz tarafından bize dayatılacaktır. Askeri bir çözümün olmaması ile insani maliyetler doğuran savaşın devam etmesi arasındaki uçurum dikkate alındığında kendi kamuoyları nezdinde ödedikleri bedeli artık taşıyamayacaklar.
Önümüzde duran iki yol sadece bunlar. Çatışmaya devam etmek bize önemli yerel kazanımlar getirecek. Daha fazla Hamas savaşçısı öldürülecek, daha fazla tünel ortaya çıkarılacak, cinayet örgütünün daha fazla lideri ifşa edilecek. Hamas’ı ortadan kaldırmak diye bir şey olmayacak. Tanrı korusun, daha fazla rehine ölebilir.
Eğer İsrail, komutanlarımızın, askerlerimizin ve askeri liderliğimizin cesaret ve fedakârlıklarına rağmen bu savaşı uzun bir ölü rehine listesiyle bitirirse, halk ve toplum olarak kendimizi affetmemiz mümkün olmayacak.
Eğer sonumuz böyle olacaksa, bu boş haini başbakanlık tahtından indirmek, ülke olarak ahlaki başarısızlığımızı telafi etmeye yetmeyecek.
Şimdi karar zamanı. Hayattaki rehinelerle ateşkes ya da rehineler öldükten sonra çatışmaların zorla durdurulması.
Ortadoğu
Barrack, Golan Tepeleri açıklamasından çark etti

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, İsrail’in BM kararlarını ihlal ederek Golan Tepeleri’ni hâlâ işgal ettiği yönündeki açıklamalarından geri adım attı.
Barrack, Golan üzerindeki İsrail egemenliğini tanıyan ABD politikasının değişmediğini belirterek, yaptığı açıklamaların söz konusu bölgenin tarihsel durumunu yansıttığını ve BM’nin tutumunu desteklemek amacıyla yapılmadığını savundu
İsrail, 1967 Savaşı’nda Golan Tepeleri’ni Suriye’den ele geçirdi ve 1981’de burayı ilhak etti. Birleşmiş Milletler ve uluslararası toplumun büyük çoğunluğu, bu bölgeyi işgal altındaki Suriye toprağı olarak kabul ediyor ve İsrail’in ilhakını tanımıyor.
2019 yılında Trump, on yıllardır süren ABD politikasını tersine çevirerek, İsrail’in bu bölge üzerindeki egemenliğini tanımıştı.
Büyükelçi, cuma günü Lübnan asıllı Avustralyalı girişimci Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, İsrail’in söz konusu bölgeyi “hâlâ” işgal ettiğini söylemişti.
Barrack daha sonra bunun, Golan konusunda “Birleşmiş Milletler’in tutumuna bir destek değil”, bölgenin tarihsel statüsüne ilişkin bir açıklama olduğunu söyledi.
Pazar günü Associated Press’e yaptığı açıklamada, “Golan’a ilişkin ABD politikası 2019 yılında Başkan Trump tarafından belirlenmiştir ve bu politika değişmemiştir,” dedi.
Barrack, son İsrail-Hizbullah savaşının ardından İsrail güçlerinin güneyin bazı bölgelerini işgal ettiği Lübnan’da neden ilhakın gerçekleşmeyeceğini öngördüğünü açıklamayı amaçladığını ve toprak haritaları yerine müzakere yoluyla varılan anlaşmaların daha kalıcı olduğunu savunmak istediğini belirtti.
Ayrıca Golan’ı, “zorla ele geçirilen toprakların nesiller boyu ihtilaf konusu olmaya devam ettiği”ne dair bir örnek olarak gösterdiğini de ekledi.
Cuma günkü röportajda Barrack, geçen hafta başında İsrail’in Suriye’nin kuzeyindeki Ebu Zuhur hava üssüne düzenlediği saldırıları da eleştirmişti. İsrailli yetkililer, saldırıların Türkiye’nin üste varlık kurmasını engellemeyi amaçladığını belirtmişti.
Barrack’ın Golan ile ilgili açıklamaları Washington’da da tepkilere yol açtı.
Floridalı Cumhuriyetçi Senatör Rick Scott, X platformunda, büyükelçinin Trump’ın bu bölge üzerindeki İsrail egemenliğini tanıdığını “unutmuş” gibi göründüğünü yazdı.
Öte yandan Barrack, İsrail’in geri çekilmesi ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda İsrail ile Lübnan arasında devam eden müzakerelere ilişkin değerlendirmesine yöneltilen eleştirilere yanıt verdi.
Barrack, “(Müzakere) masasında iki kişinin –Hizbullah ve İran’ın– eksik olduğunu” söylemişti.
Bu sözler, Barrack’ın Tahran ve Hizbullah’ın ABD destekli müzakerelere katılması gerektiğini kastettiği yönünde spekülasyonlara yol açtı.
Pazar günü Barrack, ABD’nin Hizbullah ile müzakere etmediğini vurguladı fakat “söz konusu silahların İran tarafından tedarik edildiğini ve finanse edildiğini” belirttiğini, bunun da bu silahların akıbetine ilişkin müzakereleri zorlaştırdığını ifade etti.
Barrack, AP’ye verdiği demeçte şunları söyledi:
“Sorunun zorluğunu anlatıyordum, yeni bir müzakere masası önermiyordum. Hizbullah, yabancı terör örgütü olarak tanımlanmıştır. Biz onunla müzakere etmiyoruz ve söylediklerimin hiçbir kısmı aksini ima etmiyor.”
Ayrıca, Lübnan’ın güneyindeki Şii topluluklara Tahran’ın sağladığı mali desteğin yerini kimin alacağını sorgulayan açıklamalarını da savundu ve bu tür soruları gündeme getirmenin “kimseye bir hak tanımak anlamına gelmediğini” belirtti.
Ortadoğu
İran askeri doktrinini savunmadan taarruza kaydırdı

İran ordusu, ülkenin askeri doktrininin savunma odaklı yapıdan taarruz niteliğine kaydığını duyurdu. Tuğgeneral Muhammed Ekreminiya, yeni yaklaşım çerçevesinde Tahran’ın her türlü saldırgan eyleme derhal ve daha geniş çaplı yanıt vereceğini açıkladı.
İran ordusu, ülkenin askeri doktrininin savunma esaslı yaklaşımdan taarruz doktrinine doğru kaydığını bildirdi. İran Ordusu Sözcüsü Tuğgeneral Muhammed Ekreminiya, Donya-e Eqtesad gazetesine konuştu.
Söz konusu değişimin ABD ve İsrail ile yaşanan son çatışmalar sırasında görünür hale geldiğini belirten Ekreminiya, İran’ın gelen saldırılara çok daha hızlı tepki vermeye ve daha kapsamlı karşı saldırılar düzenlemeye başladığını kaydetti.
Ekreminiya, “Ülkenin askeri doktrini savunmadan taarruza doğru ilerliyor” değerlendirmesini yaptı.
Taarruz odaklı yeni yaklaşımın mutlaka önleyici operasyonlar icra edileceği anlamına gelmediğini vurgulayan Ekreminiya, buna karşılık son çatışma sırasında İran’ın, düşman kanadından gelecek saldırı henüz başlamadan önce Ürdün’deki bir ABD üssünü vurduğunu ifade etti.
Ordu sözcüsü, İran’ın benimsediği yeni yaklaşımın ülkeye yönelik her türlü saldırgan eyleme anında karşılık verilmesini öngördüğünü, verilecek yanıtın ise bizzat saldırının kendisinden çok daha kapsamlı olabileceğini dile getirdi.
ABD, İsrail ile birlikte şubat ayı sonunda İran’a yönelik savaş başlattı. Saldırılar 28 Şubat’ta başlarken, Tahran yönetimi de buna karşılık bölgedeki İsrail hedefleri ile ABD askeri tesislerine misilleme darbeleri indirdi.
Taraflar nisan ayında geçici bir ateşkes mutabakatına vardı. Ateşkesin ardından taraflar, diğer ülkelerin arabuluculuğunda müzakereleri sürdürdü.
Tahran ve Washington 18 Haziran’da bir mutabakat zaptı imzaladı ancak kısa süre sonra çatışmalar yeniden başladı. Ateşkesin bozulmasının ardından İran, Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını duyurdu.
ABD Başkanı Donald Trump ise bu karara karşılık olarak boğazı Amerikan toprağı ilan etti ve Truth Social isimli sosyal medya platformundaki hesabından buna dair bir görsel paylaştı.
Donald Trump, 20 Ağustos’ta İran’a karşı eşi benzeri görülmemiş bir tecrit tehdidinde bulunarak en yıkıcı ekonomik operasyonun başlatıldığını açıkladı. Trump paylaşımında, “İran İslam Cumhuriyeti’ne bir anlaşmaya varabilmesi için benden daha büyük bir fırsat sunan hiç kimse olmadı. Kendileri açısından bir trajedi olarak, bu fırsatı değerlendirmediler” ifadelerine yer verdi.
Ortadoğu
Mekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor

İran Parlamentosu resmi haber ajansının başkanı Mehdi Rahimi, Tahran’ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılım daveti aldığını açıkladı. Henüz üye ülkelerin dışişleri bakanlıklarınca resmi olarak doğrulanmayan teklifin Tahran yönetimi tarafından değerlendirildiği bildirildi.
İran Parlamentosunun resmi haber ajansının başkanı Mehdi Rahimi, 23 Ağustos’ta el-Meyadin’e verdiği mülakatta, Tahran’ın Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılım daveti aldığını ve bu teklifi değerlendirdiğini açıkladı.
Rahimi, “Batı Asya ülkelerinin bölgesel bir güvenlik şemsiyesi oluşturma çabalarını” memnuniyetle karşıladıklarını belirterek İran’ın uzun süredir bu yönde bir girişimi savunduğunu ifade etti. İran’la yaşanan son savaşın, Washington’ın bölgedeki müttefiklerine güvenlik sağlama vaatlerini yerine getirmek yerine Batı Asya’yı istikrarsızlaştırdığını herkese gösterdiğini ekledi.
İran’ın ittifaka davet edildiği yönündeki açıklama, ülkenin Dışişleri Bakanlığı veya anlaşmanın tarafı olan üç üye ülke tarafından henüz resmi olarak doğrulanmadı.
Söz konusu ortak savunma anlaşması, 7 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı. NATO Antlaşması’nın 5. maddesine benzer bir ortak savunma ilkesi getiren anlaşmaya göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırı tüm üyelere yapılmış kabul edilecek.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’ta yaptığı açıklamada Tahran’ın ittifakın kurulmasından “endişe duyması için herhangi bir neden bulunmadığını” söylemişti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan merkezli Şarku’l Avsat gazetesinde 12 Ağustos’ta yayımlanan yazılı mülakatında, anlaşmanın yalnızca mevcut üyelerle sınırlı olmadığını ve Ankara’nın paktın bütün bölge ülkelerini kapsayacak biçimde genişlemesini istediğini belirtmişti.
Erdoğan mülakatta şu ifadeleri kullandı: “Vizyonumuz üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, belki bir gün bölgedeki bütün ülkelerin bu şemsiye altında bir araya gelmesi için uygun koşulların oluşmasını arzuluyoruz. Bu, bölgede kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en uygun adım olacaktır.”
Erdoğan ayrıca girişimin “günübirlik ortaya çıkmadığını”, teklifin üç imzacı ülke ile diğer bölge devletleri arasında daha önce de defalarca gündeme geldiğini vurguladı.
Anlaşmanın, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş ile bunun zincirleme küresel etkilerine verilmiş bir tepki olarak görülmesinin yanlış olacağını kaydetti.
Ortak savunma anlaşmasına yönelik girişimler, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşın ardından hız kazandı. İran’ın misillemelerinin ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerini ağır biçimde vurması, bu ülkelerde Washington’ın sağladığı güvenlik şemsiyesinin değeri konusunda kuşkular doğurdu.
Erdoğan’ın üçlü savunma anlaşmasının yeni katılımlara açık olduğunu duyurmasının ardından üç Suudi kaynak, Middle East Eye’a yaptıkları açıklamada Riyad’ın Mısır’ın pakta dahil edilmesine karşı çıktığını aktardı.
Kaynaklar, bu yaklaşımın gerekçesi olarak Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi yönetiminin bölgesel tercihlerinden duyulan rahatsızlığı ve Kahire’nin geçmişte sahip olduğu stratejik ve askeri ağırlığı artık taşımadığı yönündeki değerlendirmeyi gösterdi.
Tahran Mekke paktına katılım için kurucu rol talep etti
Öte yandan İran’da Düzenin Maslahatını Teşhis Komitesi Genel Sekreteri Tümgeneral Muhsin Rızai, ülkesinin Mekke paktına ancak anlaşmanın prensiplerini belirleyen bir “kurucu ortak” olarak katılabileceğini söyledi.
Rızai, 22 Ağustos’ta devlet televizyonu IRINN’e yaptığı açıklamada İran ve Mısır’ın bu tür düzenlemelerin dışında bırakılamayacağını, iki ülkenin anlaşmanın temel prensiplerinin şekillendirilmesinde rol oynaması gerektiğini belirtti.
Rızai, “İran ve Mısır bu tür anlaşmalarda yer almamazlık edemez ancak kurucu olarak, orada imzalanan belgelerin fikirsel çerçevesini oluşturan taraflar olarak yer almalıdırlar” dedi.
Mekke paktına değinen Rızai, “bu dostların” kendi aralarında bir anlaşma yapıp ardından İran’dan bunu onaylamasını istemelerinin kabul edilemez olduğunu söyledi.
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in kıdemli danışmanlarından Rızai, girişimin ABD’nin bölgedeki etkisinin zayıflaması ve Washington’ın rolünü azaltma kararı olarak tanımladığı gelişmelerden kaynaklandığını savundu.
Rızai, “Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’daki dostlarımız ve kardeşlerimiz bir anlaşma imzaladı. Neden? Çünkü Amerika onlara ‘Hoşça kalın, gidiyoruz’ dedi” ifadelerini kullandı.
Rızai, ülkelerin ABD’nin bölgedeki varlığının azalmasıyla oluşan boşluğu doldurmaya çalıştığını, bu boşluğun da İran’ın Washington ile yürüttüğü mücadele sonucunda ortaya çıktığını söyledi.
“Amerika’nın bölgedeki zayıflığı ve ortaya çıkan boşluk, İran milletinin savaş ganimetidir” diyen Rızai, diğer ülkelerin de ABD’nin geri çekilmesi olarak nitelediği gelişmelerden yararlanmaya çalıştığını belirtti.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’taki açıklamasında anlaşmaya ilişkin büyük ölçüde tarafsız bir tutum sergilemiş ve paktı bölgedeki güvenlik anlayışının değiştiğinin bir göstergesi olarak nitelendirmişti.
Bekayi, İran’ın üç kurucu ülkeyle temas halinde olduğunu ve girişim hakkında bilgilendirildiğini söylerken, Tahran’ın anlaşmaya katılma ihtimaline de açık kapı bırakmıştı.
Galibaf: ABD İsrail uğruna müttefiklerinin güvenliğini zayıflatıyor
Bölgesel güvenliğe ilişkin ayrı bir açıklama da İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf’tan geldi.
Galibaf, 22 Ağustos’ta X platformundaki paylaşımında Tahran’ın yeni bölgesel güvenlik ve ekonomik düzenlemelerin oluşturulmasına ilişkin komşu ülkelerden mesajlar aldığını söyledi.
Bu temasların ABD’nin “İsrail uğruna” müttefiklerinin güvenliğini zayıflattığı bir dönemde gerçekleştiğini belirten Galibaf’ın açıklaması, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin sürdüğü bir döneme rastladı.
ABD Başkanı Donald Trump da 19 Ağustos’ta sosyal medya hesabından İran’a karşı “bir ülkeye karşı şimdiye kadar uygulanan en yıkıcı ekonomik operasyonu” başlatma sözü vermişti.
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Amerika3 gün önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını6 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya1 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Buz İpek Yolu yarışını kazanıyor










