Amerika
Epstein e-postalarına kenar notları

ABD Adalet Bakanlığının yayınladığı yeni Jeffrey Epstein dosyaları, önceki partilere göre çok daha fazla ses getirmiş gibi görünüyor.
Trump yönetiminin önce kulağının üstüne yattığı, sonra peyderpey açıklamaya başladığı bu belgelerde hakikat, dedikodu, komplo, yalan, vahşet iç içe geçiyor.
Yahudilik, ezoterizm, çocuk kurban etme, okült arayışlarla finansal kapitalizm ve emperyalist işgal iç içe geçiyor. Epstein ve çetesi o kadar çok kişiyle temas halindeki, bu karmaşık bilgi ve belge yığını insanı büyülüyor, afallatıyor, dermansızlaştırıyor. İnsan, belgelerin bu şekilde yayınlanmasının tam da bunu amaçladığını düşünmeden edemiyor.
Bu nedenle, kısmen sadeleşmeye, kısmen kimi soru işaretlerini koyarak cevap aramaya yeltenerek bazı eğilimleri ortaya sermeye çalışacağım.
- Sosyal medya tuzağı: Cui bono?
Sosyal medyada parça parça paylaşılan bazı e-postalar, Epstein’in ilişkilerine dair fikir verse de bunun politik sonuçlarına dair kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor.(1)
Nasıl yarasın ki? Epstein ve çetesi, hem Demokratik müesses nizamla ele ele vermiş, hem de “MAGA” Cumhuriyetçileri ve Amerikan milliyetçileri ile kol kola girmiş. Adam bir yandan Steve Bannon ve Peter Thiel ile takkeler alıp külahlar vermiş, diğer yandan Ehud Barak ve Lord Mandelson’a akıl dağıtmış. JPMorgan gibi “geleneksel” Wall Street devlerine de danışmanlık yapmış, Apollo gibi nevzuhur varlık yönetim şirketlerine de. Trans ideolojisini de benimsemiş, “woke” karşıtı X hesaplarını ve 4Chan ekibini de fonlamış. “Küreselciler” de orada, “milliyetçiler” de.(2)
Bu noktada Epstein için, kapitalizmin aşırı finansallaştığı dönemin en para getiren mesleklerinden biri olan “broker” veya “fixer” demek daha akla yatkın görünüyor: Paraya, nakde, finansmana, küresel finansın kumanda tepelerinde yer alan Amerikan dünyasına, City of London’a ve İsrail’e ulaşmak isteyen herkesin bir noktada Epstein veya çevresindeki herhangi biri ile temasa geçtiğini, aksi ispat edilmediği sürece, önden varsaymak durumundayız. Bu komisyonculuk ve iş bitiricilik mesleğinin “fiktif” sermayenin tüm kolları ile (gayrimenkul, kripto para, spekülasyon, kredi kurumları, varlık yönetimi, vs) iç içe geçmesi ve kişiler, kurumlar, devletlerle aracılık işine girmesi, 50 yıl önce kapitalist dünyanın krize verdiği yanıtla uyumludur.
Bu noktayı daha sonra etraflıca ele almayı umuyorum ama geçerken şunu hatırlatmam gerekiyor: Epstein’in suç ortağı Ghislaine Maxwell’in babası Robert Maxwell ile Adnan Kaşıkçı’nın ilişkisi; Kaşıkçı’nın ve BCCI’nın Afganistan cihadının örgütlenmesindeki kritik rolü bugün iyi biliniyor. Vergi cennetleri, offshore finans merkezleri 1970’lerdeki krize verilen yanıt olmuştu. Kaşıkçı-Maxwell-Epstein çizgisi, bu çatlaklarda, karanlık kovuklarda iş gören parazitlerdi. Bir kere işe koyulduktan sonra hem neden, hem sonuç haline geldiler.
- Sessizlikle geçiştirilenler
Belgelere üstünkörü de olsa göz atan herkes, Epstein ve çevresinin Yahudi karakterinin belirgin olmasına, kendilerini Yahudi olmayanlardan (“goyim”) üstün görmelerine, yine de herkesle sofraya oturmalarına rağmen, bir kişi ve çevresinin ortalıkta görünmediğini fark etmiştir: Binyamin Netanyahu ve Likud.
Mümkün mü? Hiç zannetmiyorum. Zaten bu nokta, belgelere ve yayınlanış biçimine şüpheyle yaklaşmak için bir başka neden daha sunuyor. Ayrıca, “Kime yarar?” sorusuna dair ipuçları da sunuyor. İsrail’in kurucu politik hattı İşçi Partisi ve öncülleri, o hattın liderlerinden Ehud Barak’ın Epstein ile ilişkileri gözümüze sokularak daha da gayrimeşru hale getiriliyor. Tekrar olacak ama, doğrularla yanlışlar, abartıyla hakikat iç içe geçtiğinde herkesin suçlu olduğu fikri, aslında “her şeyin aynı kalması için bazı şeyleri değiştirmemiz gerekiyor” düsturunu akla getiriyor.
Nitekim daha önce, gözden düşen Barak’ın Netanyahu’nun karşısına tekrar çıkarılmasında Epstein’in rol oynadığı iddia edilmiş, dahası Netanyahu, Epstein’in Mossad ajanı olduğunu yazan bir Jacobin makalesini paylaşmıştı.
- Bir oksimoron olarak siyonizmin evrenselleşmesi
Yukarıdaki noktayla bağlantılı olarak, Judaizmin tam anlamıyla siyonistleştirilmesi meselesi önem kazanıyor.
Ehud Barak ile Jeffrey Epstein arasındaki bir ses kaydında Barak’ın Yahudiliğin tanımının gevşetilmesini, kan bağı koşulunun ortadan kaldırılmasını, bu sayede devletin Yahudiliğe ihtida eden kitleyi “seçme” şansına sahip olarak, örneğin İsrail’in kurucularının yapmak zorunda kaldığı gibi Afrika ya da Arap dünyasından hiç kimseyi Yahudi saymayabileceği önerisi kayda değer. Bunun için ortodoks hahambaşılığın evlilik ve cenaze işleri gibi alanlardaki tekelinin kırılması gerekiyor.
Burada oksimoron iki şekilde ortaya çıkıyor: Sömürgeci/partikülarist bir proje olarak siyonizmin Judaizmin sınırlarını belirsizleştirmesi; ve Judaizmin evrenselleştirildiği oranda nativistleşmesi, kendi içine kapanması, ırkçı bir ideoloji olarak en yüksek seviyeye çıkarılması.
Epstein’in Thiel’e bir e-postasında Brexit’i “kabileciliğe” (tribalism) dönüş, küreselleşme karşıtlığının başlangıcı olarak müjdelemesi ve savunmasının esbab-ı mucibesi de burada aranmalı.
Bu noktada İsrail’in kuruluşunun sorgulanması ve siyonizmin temellerinin sarsılması kimseyi şaşırtmamalı. Hatta daha da ileri gidip siyonizmin evrenselleşmesi ile İsrail’in gereksizleşmesinin aynı sürecin farklı momentleri olabileceğini öne süreceğim.
Dijital olarak birbirine bağlanmış küresel bir ağ devleti fantezisinde, nativist eğilimlerin kendisine yer bulması, hatta desteklenmesi ilk bakışta göründüğü kadar tuhaf değil. İktisadi öznenin sözümona anonimleştiği/dijitalleştiği bir evrende, modernliğin çağrıldığı bir kültürel homojenleşmeden ziyade etno-milliyetçi akımların evrensel bir model haline geldiğini görmek daha olası.
Bu kapsamda evanjelizm, Hindutva ve siyonizmin heyecan uyandırması kaçınılmaz. Siyonistleştirilmiş Yahudilik ise tarihteki en “başarılı” örneklerden biri, belki de en başarılısı olduğu için, doğal olarak “birleştirici” bir rol oynuyor. “Batının/Batı değerlerinin yıkılışı” paniği ise yeni ve yer yer “Doğulu” kölelik biçimlerinin egemen sınıflarının repertuvarlarına dahil edilmesine yarıyor.
- İdeoloji: Yıkımın normalleştirilmesi ve iktidar
Peter Thiel ve çevresinin Amerikan “sınır zihniyeti” hakkında daha önce yazmıştım (bakınız ve bakınız). Ama bu Amerikan Yeni Sağ hareketlerinin siyonizme intisap etmelerinde siyonizmin sınırda yaşam alanı bulmasının önemine işaret etmek durumundayım.
Sınır zihniyeti kuralın, kanunun, durağanlığın olmadığı; orman kanunlarının, kaçak yaşamanın, yok etmenin ve yıkımın, inovasyonun kucaklandığı bir esriklik haline tekabül ediyor. Amerikan Kızılderililerin soyunun nasıl kırıldığını anlatan vahşet hikayeleri ile Epstein adasında yapılan karanlık ritüellerin birleştiği yer de burası. Kanlı-canlı insanın maddi varlığının ötesine geçme eğilimini yansıtan kadim ve karanlık öğretilerle, kapitalistin kanlı-canlı emekten kurtulma isteği ve sömürgecinin yerliyi ortadan kaldırma iştahı burada ortak. Sınırlar, mecazi ve gerçek anlamıyla ortadan kalkıyor.
Epstein burada “gerici modernizm”, karşı-Aydınlanma, Nietzsche’ci aristokratik isyan gibi temaların vücut bulmuş hali gibi görünüyor. Örnek: Bill Gates, Afrika’daki “hayırseverlik” işlerine Epstein’i de dahil etmek istiyor. Epstein, bundan çok rahatsız görünüyor. Gates’in, kendisini bu işe bulaştırmamasını istiyor. Tüm hayatların eşit olduğunu fikrini “gülünç” buluyor. Yapılan işi, “en kötü haliyle Katoliklik” olarak görüyor. İnsan, Nietzsche egemen sınıfların doğal filozofudur, diyesi geliyor. Merhamet, iyilik, sevgi gibi değerler “köle ideolojisi” sayılıyor, fıtrat değişiyor ama kan aynı kalıyor.
Başka bir örnek: Epstein, Steve Bannon’a verdiği önceden yayınlanmamış bir mülakatında, Newtoncu evrenin her şeyi ölçme eğiliminin başarısızlığından bahsediyor. Ona göre Newtoncu bilimler, öznel meseleleri, örneğin bilinç denen “tuhaf fenomeni” açıklayamıyor. Bu nedenle, maddeden ayrı bir ruh olması gerektiğine inanıyor.(3) Mucizelerden bahsediyor. Kadınların, kendi gibi erkeklerden farklı olarak, akılla açıklanamayacak bir sezgi gücüne sahip olduğunu ileri sürüyor. Ama tabii ki burada bitmiyor: Elbette rasyonel dünyanın dışına atılan kadınlar (ve azınlıklar), bir başka e-postada, “türünün son örneklerinden” sayılan “Zodiac” isimli gizli bir cemiyete üye olabilecek kapasitede değiller!
Ama bu sözümona “karmaşıklık” ve “öngörülemezlik” vehmi, finansal piyasaların krize eğilimli oluşu bahsinde de ortaya çıkıyor. Burada, kelimenin en kötü anlamıyla “ideoloji” sırıtıyor: Epstein, organik dünyadaki, örneğin vücudumuzdaki öngörülemezliği örnek göstererek, finansal dünyanın da böyle olduğunu savunuyor. Matematik, önceden tahmin, planlama… bunlar boş işler. Kimse sistemin nasıl çalıştığını anlamıyor; sistem, bir mucize. Mistikleştirme ve mitleştirme, yıkım ve güç istenci ile birleşiyor. Belki de bu eğilim, günümüzün her soy ve boydan “filozofunu” birleştiriyor: Bir arkadaşı Epstein’e, Aleksandr Dugin’i okumasını tavsiye ediyor. Görüşlerini ilgi çekici ve “belki de faydalı” buluyor.
Son örnek çok yaygınlaşan bir e-postadan: Thiel ile birlikte Libya’nın, Irak’ın, Suriye’nin yıkılmasından özel zevk alıyorlar. Thiel’e göre Orta Doğu’daki ülkeler ne kadar fazla karışır ve ne kadar fazla “kötü adam” birbirini yemeye başlarsa, ABD bu ülkelere o kadar az karışmak/müdahale etmek durumunda kalır. Epstein ise tüm bunları Obama’nın stratejisi olarak görüyor ve “zekice uygulandığını” savunuyor.
- Geç kalmış komplocular
Belgeler ortaya saçılınca, Fredric Jameson’ın bir tespiti tekrar yayıldı: Komplo teorileri, yoksul insanın postmodern dönemdeki “bilişsel haritalama” sisteminin bir parçasıydı.
Burada anlaşıl(a)mayan bir dünyayı anlamlandırmadan bahsediyoruz. Oysa Jameson, 20. yüzyılda Amerikan büyük şehirlerinin dönüşümünü takip ederken, hakiki bir komploya işaret eder: Finansal sermaye ve arazi spekülasyonu.
Robert Fitch’in The Assassination of New York [New York’a Suikast] kitabından bahseden Jameson, üretimin kentten (bilinçli olarak) uzaklaştırılıp finansal spekülasyonun galebe çalması çerçevesinde neyin bilinçli bir komplo, neyin sermaye mantığının doğal sonucu olduğunu ayırt etmeye çalışır.
1920’lerde hazırlanan bir kent planı, açıkça küçük işletmelerin ve emekçilerin oturduğu arazilere çökmeyi ve onları kenti dışına sürmeyi tartışıyor örneğin. Ortada bir “komplo” olduğu açık: Egemen sınıflar, büyük kentlerdeki işçi-göçmen-küçük burjuva hercümerci ile uğraşmak istemez, onların şerrinden korkarken, bir yandan da 1920’lerde tıkanan sermaye birikimini daha kârlı sektörlere, örneğin emlak ve sigorta gibi işlere kaydırmanın hesabını yapıyorlardı. “Eşitsiz yatırım fırsatları”, kapitalist üretimin krizinin hem sonucu hem nedeni haline geliyordu.
Burada, zenginliğin gitgide özel ellerde birikirken emekçi sınıfların yarattığı genel korkunun kendisinin komplo ürettiğini hatırlatmak istiyorum: Sayıca bir avuç diyebileceğimiz mülk sahiplerinin, mülksüzler kalabalığı karşısında direnmek, düzenini sürdürmek için dalavereye başvurmasından daha doğal ne olabilir? Kan ve irinle dünyaya geldiği andan itibaren üretimi insansızlaştırmayı hedefleyen, sürekli daha fazlasını biriktirmek için nüfusu “artıklaştıran”, kendi zenginliğini mülksüzlerden kaçırmak için uzayı bile fethetmeyi planlayan bir sınıfın bir zamanlar “ahlaklı” olduğu fikri nereden geliyor?
Adam Smith dahi, gizli anlaşmaların sosyal yaşamdaki (olumsuz) rolünü en kötü sözcüklerle dile getiriyor. Benzer zanaate mensup insanların, diyor Milletlerin Zenginliği’nde, eğlenmek veya oyalanmak için nadiren bir araya geldiği durumlarda bile, sohbetleri eninde sonunda gelip kamuya karşı bir komploya (tam olarak bu sözcüğü kullanıyor) ya da fiyatları yükseltmenin bir yolunu bulmaya gelir dayanır. Bunun “lonca” usulü örgütlenmenin rekabeti baskılama aracı olarak kullanılmasına karşı itiraz olduğunu söyleyenler çıkabilir; ama Smith’in aynı “kamuya karşı komplo” fikrini tacirler, koloni şirketleri, hatta soylular için de kullandığını hatırlatmak isterim. Sayıca az zenginler, sayıca çok mülksüzleri yönetmek için fesat ve komploya ihtiyaç duyarlar.
Jameson’a dönelim. New York kent planını hazırlayanlar, aynı zamanda o kentin iş dünyasına mensup kimselerdi. Mülk sahipleri, bir büyük altüst oluşu sermaye-planlama-bilimsel üretim ortaklığında bir komplo ile örgütlemişlerdi. Sınıf mücadelesi başka türlü yürütülemezdi.
- Eğilimler: Neyin şafağındayız?
Altını çizmemizin gerektiği tek yer şu: Yine Lukacs, proleter olmayan kitlelerin kendilerinin doğrudan sömürüldüklerinin farkına vardıkları yerin, parasal ve ticari sermaye olduğunu öne sürer. Faşizm, “gaspçı” sermaye ile “üretken” sermaye arasında ayrım yaparak, bunu ırkçı bir demagojiye dönüştürür.
Zannediyorum, Epstein belgelerinin bize geleceğe ilişkin belli belirsiz sunduğu eğilim, “eski tip” finansal rejimin geride bırakılacağına ilişkin bir anlatıdan oluşuyor. 2008 krizi ile sarsılan Wall Street elitlerine karşı, Trump ve arkasındaki sermaye grubunun “Main Street”e, üretime, yeniden sanayileşmeye yaptığı yer yer demagojik, yer yer sahici vurgu, belgelerin arka planını oluşturuyor olabilir.(4) Netanyahu bağlantısızlığı ve tekno-sermayenin siyonizm merakı da bu kanıyı güçlendiriyor. Proleterlerin temsilcilerinin pek nadir görüldüğü bir dünyada, proleter olmayan kitlelerin sömürünün kaynağı zannettiği zeminde taraf olması pek de şaşırtıcı değil.
Nitekim pislikler ortaya saçılırken bundan hiçbir adli sonuç çıkmaması da tasfiye edilmesi muhtemel bazı kişilerin, aslında temsil ettikleri çizgiyi sivriltmek için ayak altından temizlendiği anlamına gelir. Bu bakımdan, Clintonların ABD Kongresinde verecekleri ifadelerin içindekilere değil de dışarıda bırakılanlara bakmak daha iyi fikir sahibi olmamızı sağlayacak.
(1) Deli saçması fikirler veya sayıklamalar da mevcut: Örneğin eski Norveç Başbakanı Thorbjørn Jagland bir e-postada yeni dünya parasının renminbi değil ruble olmasını istiyor. Kimsenin ağzı torba değil ki büzesin!
(2) Çok çarpıcı bir örnek: Epstein, 2017’de o dönem New York Times muhabiri olan Landon Thomas’a gönderdiği bir e-postada, Katar-Deutsche Bank-Donald Trump ilişkisine dair önemli ipuçları sunuyor. Epstein’e göre Katar, Deutsche Bank’ın en büyük finansörü (piyasa verilerine göre BlackRock ile birlikte); Deutsche Bank ise Trump’ı finanse ediyor.
(3) György Lukacs, Aklın Yıkımı’nda, felsefi irrasyonalizmin ayırıcı özellikleri arasında, sezgi gibi “rasyonalite ötesi” (supra-rationality) kavramların devreye sokulmasını da sayar. Mekanik felsefi görüşün başarısızlığı ve yarattığı yeni sorunlar, böylece doğal fenomenlerde de “rasyonalite ötesi”nin kanıtı olarak görülür: “Bu, tüm toplumsal ilerlemenin sorgulanabileceği, Şeytan’ın ‘ilk devrimci’ olarak sunulabileceği ve özgürlük ve eşitlik yönündeki her türlü çabanın karalanabileceği temeldir.”
(4) Burada “Trumpist” kampta da anlaşmazlık olduğu bariz. Örneğin 2014 yılında Vatikan’da bir toplantıda konuşan Steve Bannon, “devletçi” kapitalizmin yanı sıra, “Ayn Rand kapitalizmi” olarak adlandırdığı liberteryen kapitalizme de karşı olduğunu söylemiş. Bannon, ikinci Trump döneminde tekno-liberter kampın önderlerinden Elon Musk ile girdiği ağız dalaşıyla da biliniyor.
Amerika
ABD, “Havana sendromu” mağdurlarına 3 milyon dolar ödedi

ABD ordusu ve istihbarat personeli, gizemli “Havana sendromu” rahatsızlığı sebebiyle ilk kez resmi tazminat aldı. Pentagon, sinirsel saldırı mağdurları için çıkarılan yasa kapsamında yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını duyurdu. Diplomatlar ve ajanlarda görülen bu rahatsızlığın nedeni üzerindeki araştırmalar ise sürüyor.
ABD yönetimi, diplomatlar ve istihbarat görevlileri arasında görülen ve “Havana sendromu” olarak adlandırılan gizemli rahatsızlığın mağdurlarına ilk kez resmi tazminat ödemesi yaptı.
ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon), “Nörolojik Saldırı Mağduru Amerikalılara Yardım Yasası” (HAVANA) kapsamında hak sahiplerine toplamda yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını bildirdi.
Pentagon’dan konuya ilişkin yapılan açıklamada, bakanlığın zarar gören personele yardım ulaştırılması konusuna öncelik verdiği vurgulandı.
Açıklamada, “Bakanlık, etkilenen personele destek vermeyi öncelik haline getirdi ve herhangi bir başkanlık yönetimi döneminde HAVANA Yasası kapsamında yapılan ilk ödemeler olarak yaklaşık 3 milyon dolar tazminat dağıttı” ifadelerine yer verildi.
Savaş Bakanlığı, anormal tıbbi vakaları inceleyen departmanlar arası çalışma grubunu temel alarak yönlendirilmiş enerjinin biyolojik etkilerini araştıracak yeni bir ihtisas grubu kurulduğunu da duyurdu.
Açıklamada ayrıca, “Bakanlık, doğrulanmış sonuçlar elde etmek, mağdurların tedavisini iyileştirmek ve dinamik harekat ortamına uyum sağlamak amacıyla şeffaflık ile bilimsel dürüstlüğe odaklanmaya devam edecek” değerlendirmesi aktarıldı.
İlk vakalar Küba’da kaydedildi
Söz konusu rahatsızlık, ilk kez 2016 yılında Küba’da görev yapan Amerikalı diplomatlarda görülmesi nedeniyle “Havana sendromu” adını aldı.
Bölgedeki personel; ani baş ağrısı, işitme ve görme kaybı, denge bozukluğu ile mide bulantısı gibi şikayetlerle tıbbi yardım talep etti. Yapılan klinik muayenelerde, bazı çalışanlarda hafif beyin travması ve merkezi sinir sistemi hasarı saptandı.
Benzer semptomlar, 2018 yılında Çin’deki bir ABD’li diplomat üzerinde de görüldü. Amerikan medyasından The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, 2021 yılında Almanya’daki Amerikalı diplomatlar da aynı rahatsızlığı yaşadıklarını bildirdi.
Gazete aynı yıl, bir CIA personelinin de benzer şikayetler nedeniyle Sırbistan’dan tahliye edildiğini yazdı.
Cihaz iddiaları ve istihbarat raporları
CNN televizyonunun 13 Ocak tarihli haberine göre Pentagon, “Havana sendromu” yaratma kapasitesine sahip olduğu değerlendirilen gizli bir cihazı bir yılı aşkın süredir test ediyor.
Gizli bir operasyonla ele geçirildiği belirtilen ve sırt çantasına sığabilecek büyüklükte olan bu cihazın, darbeli radyo dalgaları ürettiği ifade ediliyor.
Televizyon kanalına konuşan ve konuya aşina kaynaklar, bazı hükümet yetkilileri ile bilim insanlarının bu dalgaları rahatsızlığın temel nedeni olarak gördüğünü kaydetti. Aynı kaynaklar, cihazın Rus yapımı parçalar içerdiğini ancak tamamen Rusya üretimi olmadığını öne sürdü.
Öte yandan, ABD istihbarat topluluğunda konuya ilişkin ciddi bir görüş ayrılığı yaşandığı kaydediliyor. Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, Ocak 2025’te yedi ABD istihbarat kurumundan beşi, söz konusu vakaların arkasında Washington karşıtı yabancı güçlerin bulunması ihtimalini “son derece düşük” gördü. Diğer iki istihbarat teşkilatı ise olaylardan yabancı servislerin sorumlu olabileceğini değerlendiriyor.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Amerika
Veri merkezleri ABD’li valilik adaylarının hedefinde

Yapay zekanın hızla yayılmasıyla inşa edilen devasa veri merkezleri, ABD genelindeki valilik yarışlarında adaylar için en kritik tartışma noktalarından biri haline geliyor. Artan enerji maliyetleri, arazi kullanımı ve çevreye etkiler seçmen nezdinde endişe yaratırken, adaylar eski kararlarını gözden geçirmek veya yeni kısıtlamalar vadetmek zorunda kalıyor.
Yapay zeka altyapısının fiziki temelini oluşturan devasa veri merkezlerine yönelik toplumsal tepki, valilik seçimlerinde yarışan adayları zor durumda bırakıyor.
Bu dev tesislerin varlığı, seçim pusulalarındaki pek çok yarışta en hararetli tartışma konularından biri haline geliyor.
Görevdeki valiler ve onların yerine geçmeyi hedefleyen rakipler, Amerikalıların yapay zeka hakkındaki artan endişeleriyle birlikte, veri merkezlerinin inşasından kaynaklanan enerji fiyatları ve arazi kullanımı korkularıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.
Yapay zeka modellerini, sistemlerini ve diğer teknolojileri çalıştırmak için kullanılan geniş alanlara yayılmış bu binalar, yapay zekanın hızlı gelişiminin somut olarak görülebildiği nadir alanlar arasında yer alıyor.
Teknoloji ve siyasetin kesişim noktasına odaklanan Silverman Strategy Group kurucusu Sam Silverman konu hakkında yaptığı değerlendirmede, “Çabalasanız bile bundan daha kolay bir siyasi hedef icat edemezdiniz” dedi. Silverman, stratejide devasa değişiklikler yapılmadığı takdirde bu durumun daha da kötüleşeceğini kaydetti.
En son Demokrat Temsilci Pat Ryan ile çalışan Silverman, “Genel olarak teknoloji iyimseriyim ancak kendi bölgesinde aktif olarak veri merkezi taraftarı bir kampanya yürüten herkese bunun seçimsel bir hata olduğunu söylerim” ifadelerini kullandı.
Eyaletlerde veri merkezlerine yönelik tartışmalar giderek büyüyor. Eyalet milletvekilleri, bu tesislerin çevresel ve ekonomik etkileriyle mücadele etmek amacıyla geçici durdurma kararları veya daha sıkı düzenlemeler getirilmesi yönünde adımlar atıyor.
Adaylar da seçmenlerin desteğini kazanmak için bu hareketlilikten faydalanıyor ya da yapay zeka altyapısına daha önce verdikleri desteklerden geri adım atıyor.
Silverman, valilik yarışlarının bu politikaların pratikte ilk kez ciddi şekilde sınandığı yerler olduğunu belirtiyor.
Pennsylvania
Pennsylvania valilik yarışı bu yeni dinamiğin en net görüldüğü yerlerden biri olarak öne çıkıyor. Demokrat Vali Josh Shapiro, Cumhuriyetçi Pennsylvania Saymanı Stacy Garrity karşısında zorlu bir sınav veriyor.
Gelecekte 2028 Demokrat başkan adaylığı için adı geçen isimlerden biri olan Shapiro, geçen yıl eyaletteki yeni Amazon veri merkezi projesini memnuniyetle karşıladıktan sonra, o tarihten bu yana daha temkinli bir yaklaşım sergiliyor.
Shapiro, mayıs ayında valiliğin Sorumlu Altyapı Geliştirme girişimi (GRID) olarak adlandırılan ve veri merkezlerine yönelik yasal sınırları belirleyen bir çerçeve plan açıkladı.
Geçen ay Pennsylvania Temsilciler Meclisinden geçen bu önlem, veri merkezi geliştiricilerinin elektrik maliyetlerini tüketicilerin üstlenmesini önlemek için kendi enerji üretimlerini finanse etmelerini ve planları konusunda yerel topluluklara karşı şeffaf olmalarını zorunlu kılıyor.
Düzenleme ayrıca veri merkezlerinin, belirli sayıda yeni istihdam güvencesi vermelerini ve çevreyi koruma taahhütlerini içeren toplumsal fayda sözleşmeleri imzalamak üzere belediyelerle işbirliği yapmasını talep ediyor.
Shapiro’nun seçim kampanyası sözcüsü Manuel Bonder, eyalet senatosundan da geçmesi gereken bu çerçevenin, valinin yerel topluluk, sendika ve çevre liderleriyle yürüttüğü çalışmalar doğrultusunda tasarlandığını ifade etti.
Vali, bu planı Amazon’un eyalet genelinde çok sayıda bulut bilişim ve yapay zeka kampüsü kurmak üzere en az 20 milyar dolarlık yatırım yapacağını duyurmasından bir yıldan kısa bir süre sonra hayata geçirdi.
Yeniden seçim yarışında açık ara önde olan Shapiro, bu projenin ardından dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Pennsylvania’nın büyük projeler için rekabet ettiğini ve inovasyona öncülük ettiğini belirten Bonder, Shapiro’nun sıkı standartlar belirlemeye, projelerin topluma fayda sağlamasına ve eyalet sakinlerine ek maliyet getirmemesine odaklandığını aktardı.
Buna rağmen rakibi Garrity, seçim kampanyasında Shapiro’nun bu projeye verdiği desteği hedef almayı sürdürüyor.
Garrity yaptığı açıklamada, “Bir yıldan kısa bir süre önce Josh Shapiro, Pennsylvania’da sınırsız veri merkezi gelişiminin en büyük amigo kızlığını yapıyordu ancak gördüğümüz üzere yerel topluluklara hiçbir liderlik göstermedi ve neredeyse hiç bilgi vermedi” diyerek hazırlanan çerçevenin sadece gönüllülük esasına dayandığına işaret etti.
Bununla birlikte Garrity de seçimler yaklaştıkça veri merkezlerine yönelik görüşlerini değiştirdi. Eyalet saymanı, o dönemde Amazon projesini övmüş ve daha sonra Pennsylvania’nın veri merkezi gelişiminde geri kaldığını savunarak kuralların esnetilmesini talep etmişti.
Geçen hafta ise yönünü değiştiren Garrity, yerel, bölge ve eyalet liderleriyle gerçekleştirdiği bir toplantıda veri merkezi geliştirme çalışmalarına ara verilmesi çağrısında bulundu.
Lehigh Üniversitesinde görev yapan siyaset bilimci Christopher Borick, valilik yarışının seçilmiş yetkililerin veri merkezleri konusundaki söylemlerini ve politikalarını ne kadar sert bir biçimde yeniden yapılandırmak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.
Borick, pek çok yetkilinin ve yeniden seçilmek için yarışan adayın bu konuda aceleci davrandığını ve kendilerini karmaşık bir dengenin ortasında bulduklarını kaydetti.
Texas
Shapiro gibi, görevdeki Cumhuriyetçi Vali Greg Abbott da bu sonbaharda yapılacak seçimler öncesinde veri merkezlerine yönelik bakış açısını değiştiriyor.
Abbott, geçen ay bir kampanya durağında eyaletin kırsal kesimlerinde yeni veri merkezi inşaatlarının engellenmesi çağrısında bulunarak dikkatleri üzerine çekmişti.
Yerel basına yansıyan haberlere göre Abbott, Doğu Texas değerlerini koruma mücadelesiyle doğrudan örtüşen bir diğer konunun, mahallelerde kurulmak istenen yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmak olduğunu belirtti.
Bu açıklamalar, Abbott’ın eyalet düzenleyici kurumlarına gönderdiği ve vatandaşların altyapı maliyetleri altında ezilmemesinin güvence altına alınmasını talep ettiği mektuptan birkaç hafta sonra geldi. Vali mektubunda, veri merkezlerine yönelik satış vergisi muafiyetlerinin kaldırılmasını, bu tesislerin Texas’ın elektrik kapasitesine katkıda bulunmasını ve su tasarruflu teknolojilerle inşa edilmesini önermişti.
Bu yaklaşım, Google’ın eyaletteki veri tesisleri yatırımı için sunduğu 40 milyar dolarlık projeyi memnuniyetle karşılayan ve Texas’ı yapay zeka gelişiminin merkez üssü olarak nitelendiren geçen kasım ayındaki Abbott portresinden ciddi bir sapma gösteriyor.
Demokrat valilik adayı ve Texas eyalet milletvekili Gina Hinojosa, Abbott’ın bu geçmişini kullanarak veri merkezlerini seçim kampanyasının ana gündem maddesi haline getiriyor.
Hinojosa yaptığı açıklamada, “Veri merkezleri Texas’a taşınıyor çünkü Greg Abbott, faturayı eyalet sakinlerinin ödemesi için ülkedeki en cömert vergi muafiyeti sisteminin kurulmasına yardımcı oldu” diyerek eyaletteki vergi muafiyetlerinin 2028 yılına kadar kamuda 3 milyar dolardan fazla kayba yol açabileceğine işaret etti.
Hinojosa, yapay zeka geliştiricilerinin artan elektrik ve su maliyetlerini ödemesi yönündeki toplumsal baskının artması sebebiyle valinin geri adım attığını savunuyor.
Hinojosa, “Abbott’ın bu konuda hiçbir inandırıcılığı yok, kimse yangını çıkaran kundakçının o yangını söndüreceğine inanmaz” diye ekledi.
Bu dönemdeki diğer Demokratlar gibi popülist bir yaklaşım benimseyen Hinojosa, seçmenlerin bu merkezlerin sahibi olan aşırı zengin teknoloji baronlarına karşı duyduğu tepkiyi arkasına alıyor.
Borick, veri merkezlerinin yapay zekayla bağlantılı güçlü teknoloji şirketlerine ve nüfuzlu kişilere yönelik duyulan öfkeyle doğrudan kesiştiğini belirtiyor.
Georgia
Kritik seçim eyaletlerinden Georgia’da anketörler, valilik yarışının eski Atlanta Belediye Başkanı Demokrat Keisha Lance Bottoms ile milyarder sağlık sektörü yöneticisi Rick Jackson arasında başabaş geçeceğini öngörüyor.
Vergi teşvikleri ve ucuz elektrik tarifeleri sayesinde ülkedeki en fazla veri merkezine ev sahipliği yapan eyaletlerden biri olan Georgia’da, iki adayın bu konudaki yaklaşımları tamamen ayrışıyor.
Bottoms, faturaların yükselmesine ve su kaynaklarının tükenmesine yol açtığını iddia ettiği veri merkezlerinin genişlemesinin durdurulmasını ve durumun yeniden değerlendirilmesini istiyor. Demokrat aday, bu değerlendirmeler sürerken yeni inşaatlara geçici bir yasak getirilmesini öneriyor.
Bottoms’ın kampanya iletişim direktörü TaNisha Cameron, Georgia’da bir plan olmadan kontrolsüz bir şekilde veri merkezi inşa edilmesini kabul etmeyeceklerini belirtti.
Mevcut Vali Brian Kemp ise geçen ay bu yaklaşımı sorumsuzluk olarak nitelendirerek eleştirdi.
Veri merkezi projesinde yatırımı olan rakip aday Jackson ise bu merkezlerin topluma ekonomik fayda sağlayabileceğini savunarak sektörü destekliyor. Jackson, yine de tesislerin nereye kurulacağı konusunda yerel toplulukların söz hakkı olması gerektiğine inanıyor.
Sektörün zorlu mücadelesi
Adaylar veri merkezlerine yönelik tepkileri yönetmeye ve bazı durumlarda bu tepkilerden siyasi fayda sağlamaya çalışırken, veri merkezi sektörü temsilcileri ise bu tesislerin farklı kullanım alanları olmasına rağmen sadece yapay zekayla ilişkilendirilmesinden rahatsızlık duyuyor.
Bir veri merkezi sektörü uzmanı, seçim yılında olunması nedeniyle uygun fiyatlılık tartışmalarının odağında veri merkezlerinin günah keçisi ilan edildiğini kaydetti.
Uzman, “Bu görüşmelerde altyapı ile uygulamayı birbirinden ayırmak zor oluyor, bu da bizi hayal kırıklığına uğratıyor çünkü uygulamanın nasıl kullanılacağı konusunda bizim bir etkimiz olmuyor” dedi.
Veri merkezleri ve yapay zekaya yönelik toplumsal algıyı ölçen Fairleigh Dickinson Üniversitesi Anketi Direktörü Dan Cassino ise tepkilerin doğrudan yapay zekanın kendisine yönelik olduğunu vurguladı.
Cassino, insanların elektrik faturalarını artıran şeyin yapay zeka için kurulan veri merkezleri olduğuna inandığını belirterek, “İnsanlara yapay zeka hakkındaki görüşlerini sorduğumuzda, çoğunlukla olumsuz yanıtlar alıyoruz” dedi.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor










