Amerika
Epstein e-postalarına kenar notları

ABD Adalet Bakanlığının yayınladığı yeni Jeffrey Epstein dosyaları, önceki partilere göre çok daha fazla ses getirmiş gibi görünüyor.
Trump yönetiminin önce kulağının üstüne yattığı, sonra peyderpey açıklamaya başladığı bu belgelerde hakikat, dedikodu, komplo, yalan, vahşet iç içe geçiyor.
Yahudilik, ezoterizm, çocuk kurban etme, okült arayışlarla finansal kapitalizm ve emperyalist işgal iç içe geçiyor. Epstein ve çetesi o kadar çok kişiyle temas halindeki, bu karmaşık bilgi ve belge yığını insanı büyülüyor, afallatıyor, dermansızlaştırıyor. İnsan, belgelerin bu şekilde yayınlanmasının tam da bunu amaçladığını düşünmeden edemiyor.
Bu nedenle, kısmen sadeleşmeye, kısmen kimi soru işaretlerini koyarak cevap aramaya yeltenerek bazı eğilimleri ortaya sermeye çalışacağım.
- Sosyal medya tuzağı: Cui bono?
Sosyal medyada parça parça paylaşılan bazı e-postalar, Epstein’in ilişkilerine dair fikir verse de bunun politik sonuçlarına dair kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor.(1)
Nasıl yarasın ki? Epstein ve çetesi, hem Demokratik müesses nizamla ele ele vermiş, hem de “MAGA” Cumhuriyetçileri ve Amerikan milliyetçileri ile kol kola girmiş. Adam bir yandan Steve Bannon ve Peter Thiel ile takkeler alıp külahlar vermiş, diğer yandan Ehud Barak ve Lord Mandelson’a akıl dağıtmış. JPMorgan gibi “geleneksel” Wall Street devlerine de danışmanlık yapmış, Apollo gibi nevzuhur varlık yönetim şirketlerine de. Trans ideolojisini de benimsemiş, “woke” karşıtı X hesaplarını ve 4Chan ekibini de fonlamış. “Küreselciler” de orada, “milliyetçiler” de.(2)
Bu noktada Epstein için, kapitalizmin aşırı finansallaştığı dönemin en para getiren mesleklerinden biri olan “broker” veya “fixer” demek daha akla yatkın görünüyor: Paraya, nakde, finansmana, küresel finansın kumanda tepelerinde yer alan Amerikan dünyasına, City of London’a ve İsrail’e ulaşmak isteyen herkesin bir noktada Epstein veya çevresindeki herhangi biri ile temasa geçtiğini, aksi ispat edilmediği sürece, önden varsaymak durumundayız. Bu komisyonculuk ve iş bitiricilik mesleğinin “fiktif” sermayenin tüm kolları ile (gayrimenkul, kripto para, spekülasyon, kredi kurumları, varlık yönetimi, vs) iç içe geçmesi ve kişiler, kurumlar, devletlerle aracılık işine girmesi, 50 yıl önce kapitalist dünyanın krize verdiği yanıtla uyumludur.
Bu noktayı daha sonra etraflıca ele almayı umuyorum ama geçerken şunu hatırlatmam gerekiyor: Epstein’in suç ortağı Ghislaine Maxwell’in babası Robert Maxwell ile Adnan Kaşıkçı’nın ilişkisi; Kaşıkçı’nın ve BCCI’nın Afganistan cihadının örgütlenmesindeki kritik rolü bugün iyi biliniyor. Vergi cennetleri, offshore finans merkezleri 1970’lerdeki krize verilen yanıt olmuştu. Kaşıkçı-Maxwell-Epstein çizgisi, bu çatlaklarda, karanlık kovuklarda iş gören parazitlerdi. Bir kere işe koyulduktan sonra hem neden, hem sonuç haline geldiler.
- Sessizlikle geçiştirilenler
Belgelere üstünkörü de olsa göz atan herkes, Epstein ve çevresinin Yahudi karakterinin belirgin olmasına, kendilerini Yahudi olmayanlardan (“goyim”) üstün görmelerine, yine de herkesle sofraya oturmalarına rağmen, bir kişi ve çevresinin ortalıkta görünmediğini fark etmiştir: Binyamin Netanyahu ve Likud.
Mümkün mü? Hiç zannetmiyorum. Zaten bu nokta, belgelere ve yayınlanış biçimine şüpheyle yaklaşmak için bir başka neden daha sunuyor. Ayrıca, “Kime yarar?” sorusuna dair ipuçları da sunuyor. İsrail’in kurucu politik hattı İşçi Partisi ve öncülleri, o hattın liderlerinden Ehud Barak’ın Epstein ile ilişkileri gözümüze sokularak daha da gayrimeşru hale getiriliyor. Tekrar olacak ama, doğrularla yanlışlar, abartıyla hakikat iç içe geçtiğinde herkesin suçlu olduğu fikri, aslında “her şeyin aynı kalması için bazı şeyleri değiştirmemiz gerekiyor” düsturunu akla getiriyor.
Nitekim daha önce, gözden düşen Barak’ın Netanyahu’nun karşısına tekrar çıkarılmasında Epstein’in rol oynadığı iddia edilmiş, dahası Netanyahu, Epstein’in Mossad ajanı olduğunu yazan bir Jacobin makalesini paylaşmıştı.
- Bir oksimoron olarak siyonizmin evrenselleşmesi
Yukarıdaki noktayla bağlantılı olarak, Judaizmin tam anlamıyla siyonistleştirilmesi meselesi önem kazanıyor.
Ehud Barak ile Jeffrey Epstein arasındaki bir ses kaydında Barak’ın Yahudiliğin tanımının gevşetilmesini, kan bağı koşulunun ortadan kaldırılmasını, bu sayede devletin Yahudiliğe ihtida eden kitleyi “seçme” şansına sahip olarak, örneğin İsrail’in kurucularının yapmak zorunda kaldığı gibi Afrika ya da Arap dünyasından hiç kimseyi Yahudi saymayabileceği önerisi kayda değer. Bunun için ortodoks hahambaşılığın evlilik ve cenaze işleri gibi alanlardaki tekelinin kırılması gerekiyor.
Burada oksimoron iki şekilde ortaya çıkıyor: Sömürgeci/partikülarist bir proje olarak siyonizmin Judaizmin sınırlarını belirsizleştirmesi; ve Judaizmin evrenselleştirildiği oranda nativistleşmesi, kendi içine kapanması, ırkçı bir ideoloji olarak en yüksek seviyeye çıkarılması.
Epstein’in Thiel’e bir e-postasında Brexit’i “kabileciliğe” (tribalism) dönüş, küreselleşme karşıtlığının başlangıcı olarak müjdelemesi ve savunmasının esbab-ı mucibesi de burada aranmalı.
Bu noktada İsrail’in kuruluşunun sorgulanması ve siyonizmin temellerinin sarsılması kimseyi şaşırtmamalı. Hatta daha da ileri gidip siyonizmin evrenselleşmesi ile İsrail’in gereksizleşmesinin aynı sürecin farklı momentleri olabileceğini öne süreceğim.
Dijital olarak birbirine bağlanmış küresel bir ağ devleti fantezisinde, nativist eğilimlerin kendisine yer bulması, hatta desteklenmesi ilk bakışta göründüğü kadar tuhaf değil. İktisadi öznenin sözümona anonimleştiği/dijitalleştiği bir evrende, modernliğin çağrıldığı bir kültürel homojenleşmeden ziyade etno-milliyetçi akımların evrensel bir model haline geldiğini görmek daha olası.
Bu kapsamda evanjelizm, Hindutva ve siyonizmin heyecan uyandırması kaçınılmaz. Siyonistleştirilmiş Yahudilik ise tarihteki en “başarılı” örneklerden biri, belki de en başarılısı olduğu için, doğal olarak “birleştirici” bir rol oynuyor. “Batının/Batı değerlerinin yıkılışı” paniği ise yeni ve yer yer “Doğulu” kölelik biçimlerinin egemen sınıflarının repertuvarlarına dahil edilmesine yarıyor.
- İdeoloji: Yıkımın normalleştirilmesi ve iktidar
Peter Thiel ve çevresinin Amerikan “sınır zihniyeti” hakkında daha önce yazmıştım (bakınız ve bakınız). Ama bu Amerikan Yeni Sağ hareketlerinin siyonizme intisap etmelerinde siyonizmin sınırda yaşam alanı bulmasının önemine işaret etmek durumundayım.
Sınır zihniyeti kuralın, kanunun, durağanlığın olmadığı; orman kanunlarının, kaçak yaşamanın, yok etmenin ve yıkımın, inovasyonun kucaklandığı bir esriklik haline tekabül ediyor. Amerikan Kızılderililerin soyunun nasıl kırıldığını anlatan vahşet hikayeleri ile Epstein adasında yapılan karanlık ritüellerin birleştiği yer de burası. Kanlı-canlı insanın maddi varlığının ötesine geçme eğilimini yansıtan kadim ve karanlık öğretilerle, kapitalistin kanlı-canlı emekten kurtulma isteği ve sömürgecinin yerliyi ortadan kaldırma iştahı burada ortak. Sınırlar, mecazi ve gerçek anlamıyla ortadan kalkıyor.
Epstein burada “gerici modernizm”, karşı-Aydınlanma, Nietzsche’ci aristokratik isyan gibi temaların vücut bulmuş hali gibi görünüyor. Örnek: Bill Gates, Afrika’daki “hayırseverlik” işlerine Epstein’i de dahil etmek istiyor. Epstein, bundan çok rahatsız görünüyor. Gates’in, kendisini bu işe bulaştırmamasını istiyor. Tüm hayatların eşit olduğunu fikrini “gülünç” buluyor. Yapılan işi, “en kötü haliyle Katoliklik” olarak görüyor. İnsan, Nietzsche egemen sınıfların doğal filozofudur, diyesi geliyor. Merhamet, iyilik, sevgi gibi değerler “köle ideolojisi” sayılıyor, fıtrat değişiyor ama kan aynı kalıyor.
Başka bir örnek: Epstein, Steve Bannon’a verdiği önceden yayınlanmamış bir mülakatında, Newtoncu evrenin her şeyi ölçme eğiliminin başarısızlığından bahsediyor. Ona göre Newtoncu bilimler, öznel meseleleri, örneğin bilinç denen “tuhaf fenomeni” açıklayamıyor. Bu nedenle, maddeden ayrı bir ruh olması gerektiğine inanıyor.(3) Mucizelerden bahsediyor. Kadınların, kendi gibi erkeklerden farklı olarak, akılla açıklanamayacak bir sezgi gücüne sahip olduğunu ileri sürüyor. Ama tabii ki burada bitmiyor: Elbette rasyonel dünyanın dışına atılan kadınlar (ve azınlıklar), bir başka e-postada, “türünün son örneklerinden” sayılan “Zodiac” isimli gizli bir cemiyete üye olabilecek kapasitede değiller!
Ama bu sözümona “karmaşıklık” ve “öngörülemezlik” vehmi, finansal piyasaların krize eğilimli oluşu bahsinde de ortaya çıkıyor. Burada, kelimenin en kötü anlamıyla “ideoloji” sırıtıyor: Epstein, organik dünyadaki, örneğin vücudumuzdaki öngörülemezliği örnek göstererek, finansal dünyanın da böyle olduğunu savunuyor. Matematik, önceden tahmin, planlama… bunlar boş işler. Kimse sistemin nasıl çalıştığını anlamıyor; sistem, bir mucize. Mistikleştirme ve mitleştirme, yıkım ve güç istenci ile birleşiyor. Belki de bu eğilim, günümüzün her soy ve boydan “filozofunu” birleştiriyor: Bir arkadaşı Epstein’e, Aleksandr Dugin’i okumasını tavsiye ediyor. Görüşlerini ilgi çekici ve “belki de faydalı” buluyor.
Son örnek çok yaygınlaşan bir e-postadan: Thiel ile birlikte Libya’nın, Irak’ın, Suriye’nin yıkılmasından özel zevk alıyorlar. Thiel’e göre Orta Doğu’daki ülkeler ne kadar fazla karışır ve ne kadar fazla “kötü adam” birbirini yemeye başlarsa, ABD bu ülkelere o kadar az karışmak/müdahale etmek durumunda kalır. Epstein ise tüm bunları Obama’nın stratejisi olarak görüyor ve “zekice uygulandığını” savunuyor.
- Geç kalmış komplocular
Belgeler ortaya saçılınca, Fredric Jameson’ın bir tespiti tekrar yayıldı: Komplo teorileri, yoksul insanın postmodern dönemdeki “bilişsel haritalama” sisteminin bir parçasıydı.
Burada anlaşıl(a)mayan bir dünyayı anlamlandırmadan bahsediyoruz. Oysa Jameson, 20. yüzyılda Amerikan büyük şehirlerinin dönüşümünü takip ederken, hakiki bir komploya işaret eder: Finansal sermaye ve arazi spekülasyonu.
Robert Fitch’in The Assassination of New York [New York’a Suikast] kitabından bahseden Jameson, üretimin kentten (bilinçli olarak) uzaklaştırılıp finansal spekülasyonun galebe çalması çerçevesinde neyin bilinçli bir komplo, neyin sermaye mantığının doğal sonucu olduğunu ayırt etmeye çalışır.
1920’lerde hazırlanan bir kent planı, açıkça küçük işletmelerin ve emekçilerin oturduğu arazilere çökmeyi ve onları kenti dışına sürmeyi tartışıyor örneğin. Ortada bir “komplo” olduğu açık: Egemen sınıflar, büyük kentlerdeki işçi-göçmen-küçük burjuva hercümerci ile uğraşmak istemez, onların şerrinden korkarken, bir yandan da 1920’lerde tıkanan sermaye birikimini daha kârlı sektörlere, örneğin emlak ve sigorta gibi işlere kaydırmanın hesabını yapıyorlardı. “Eşitsiz yatırım fırsatları”, kapitalist üretimin krizinin hem sonucu hem nedeni haline geliyordu.
Burada, zenginliğin gitgide özel ellerde birikirken emekçi sınıfların yarattığı genel korkunun kendisinin komplo ürettiğini hatırlatmak istiyorum: Sayıca bir avuç diyebileceğimiz mülk sahiplerinin, mülksüzler kalabalığı karşısında direnmek, düzenini sürdürmek için dalavereye başvurmasından daha doğal ne olabilir? Kan ve irinle dünyaya geldiği andan itibaren üretimi insansızlaştırmayı hedefleyen, sürekli daha fazlasını biriktirmek için nüfusu “artıklaştıran”, kendi zenginliğini mülksüzlerden kaçırmak için uzayı bile fethetmeyi planlayan bir sınıfın bir zamanlar “ahlaklı” olduğu fikri nereden geliyor?
Adam Smith dahi, gizli anlaşmaların sosyal yaşamdaki (olumsuz) rolünü en kötü sözcüklerle dile getiriyor. Benzer zanaate mensup insanların, diyor Milletlerin Zenginliği’nde, eğlenmek veya oyalanmak için nadiren bir araya geldiği durumlarda bile, sohbetleri eninde sonunda gelip kamuya karşı bir komploya (tam olarak bu sözcüğü kullanıyor) ya da fiyatları yükseltmenin bir yolunu bulmaya gelir dayanır. Bunun “lonca” usulü örgütlenmenin rekabeti baskılama aracı olarak kullanılmasına karşı itiraz olduğunu söyleyenler çıkabilir; ama Smith’in aynı “kamuya karşı komplo” fikrini tacirler, koloni şirketleri, hatta soylular için de kullandığını hatırlatmak isterim. Sayıca az zenginler, sayıca çok mülksüzleri yönetmek için fesat ve komploya ihtiyaç duyarlar.
Jameson’a dönelim. New York kent planını hazırlayanlar, aynı zamanda o kentin iş dünyasına mensup kimselerdi. Mülk sahipleri, bir büyük altüst oluşu sermaye-planlama-bilimsel üretim ortaklığında bir komplo ile örgütlemişlerdi. Sınıf mücadelesi başka türlü yürütülemezdi.
- Eğilimler: Neyin şafağındayız?
Altını çizmemizin gerektiği tek yer şu: Yine Lukacs, proleter olmayan kitlelerin kendilerinin doğrudan sömürüldüklerinin farkına vardıkları yerin, parasal ve ticari sermaye olduğunu öne sürer. Faşizm, “gaspçı” sermaye ile “üretken” sermaye arasında ayrım yaparak, bunu ırkçı bir demagojiye dönüştürür.
Zannediyorum, Epstein belgelerinin bize geleceğe ilişkin belli belirsiz sunduğu eğilim, “eski tip” finansal rejimin geride bırakılacağına ilişkin bir anlatıdan oluşuyor. 2008 krizi ile sarsılan Wall Street elitlerine karşı, Trump ve arkasındaki sermaye grubunun “Main Street”e, üretime, yeniden sanayileşmeye yaptığı yer yer demagojik, yer yer sahici vurgu, belgelerin arka planını oluşturuyor olabilir.(4) Netanyahu bağlantısızlığı ve tekno-sermayenin siyonizm merakı da bu kanıyı güçlendiriyor. Proleterlerin temsilcilerinin pek nadir görüldüğü bir dünyada, proleter olmayan kitlelerin sömürünün kaynağı zannettiği zeminde taraf olması pek de şaşırtıcı değil.
Nitekim pislikler ortaya saçılırken bundan hiçbir adli sonuç çıkmaması da tasfiye edilmesi muhtemel bazı kişilerin, aslında temsil ettikleri çizgiyi sivriltmek için ayak altından temizlendiği anlamına gelir. Bu bakımdan, Clintonların ABD Kongresinde verecekleri ifadelerin içindekilere değil de dışarıda bırakılanlara bakmak daha iyi fikir sahibi olmamızı sağlayacak.
(1) Deli saçması fikirler veya sayıklamalar da mevcut: Örneğin eski Norveç Başbakanı Thorbjørn Jagland bir e-postada yeni dünya parasının renminbi değil ruble olmasını istiyor. Kimsenin ağzı torba değil ki büzesin!
(2) Çok çarpıcı bir örnek: Epstein, 2017’de o dönem New York Times muhabiri olan Landon Thomas’a gönderdiği bir e-postada, Katar-Deutsche Bank-Donald Trump ilişkisine dair önemli ipuçları sunuyor. Epstein’e göre Katar, Deutsche Bank’ın en büyük finansörü (piyasa verilerine göre BlackRock ile birlikte); Deutsche Bank ise Trump’ı finanse ediyor.
(3) György Lukacs, Aklın Yıkımı’nda, felsefi irrasyonalizmin ayırıcı özellikleri arasında, sezgi gibi “rasyonalite ötesi” (supra-rationality) kavramların devreye sokulmasını da sayar. Mekanik felsefi görüşün başarısızlığı ve yarattığı yeni sorunlar, böylece doğal fenomenlerde de “rasyonalite ötesi”nin kanıtı olarak görülür: “Bu, tüm toplumsal ilerlemenin sorgulanabileceği, Şeytan’ın ‘ilk devrimci’ olarak sunulabileceği ve özgürlük ve eşitlik yönündeki her türlü çabanın karalanabileceği temeldir.”
(4) Burada “Trumpist” kampta da anlaşmazlık olduğu bariz. Örneğin 2014 yılında Vatikan’da bir toplantıda konuşan Steve Bannon, “devletçi” kapitalizmin yanı sıra, “Ayn Rand kapitalizmi” olarak adlandırdığı liberteryen kapitalizme de karşı olduğunu söylemiş. Bannon, ikinci Trump döneminde tekno-liberter kampın önderlerinden Elon Musk ile girdiği ağız dalaşıyla da biliniyor.
Amerika
Mahkemeden 110 milyar dolarlık Paramount ve Warner Bros. birleşmesine onay

ABD federal mahkemesi, Paramount’un Warner Bros.’u 110 milyar dolara devralmasına yönelik uzlaşmayı onaylayarak birleşmenin önünü açtı. Şirket, varılan mutabakat uyarınca beş yıl boyunca yılda en az 30 film vizyona sokacak ve yerli yapımlara yıllık 300 milyon dolar ek yatırım yapacak.
ABD’de federal mahkeme, medya şirketi Paramount’un Warner Bros. Discovery’yi 110 milyar dolara devralmasına onay verdi.
ABD Bölge Yargıcı Araceli Martinez-Olguin, tarihin en büyük medya birleşmelerinden birini engellemek amacıyla Kaliforniya öncülüğündeki 12 eyaletin açtığı davada tarafların 21 Eylül’de vardığı uzlaşmayı onayladı.
Eyaletler, birleşmenin sinema ve televizyon alanında nihai tüketiciler için fiyatları artırabilecek bir tekel yaratacağını savunuyordu.
Yargıç Martinez-Olguin ise uzlaşmayı “makul, fiili ve hukuki bir çözüm” olarak nitelendirdi.
Onaylanan uzlaşma şartlarına göre şirket, beş yıl boyunca ABD sinemalarında her yıl en az 30 film vizyona sokmak ve ülke içindeki yapımlara yılda 300 milyon dolar ek kaynak aktarmak zorunda kalacak.
Şartların yerine getirilmemesi durumunda Paramount, Miramax film stüdyosunu satma yaptırımıyla karşılaşabilecek.
Anlaşma ayrıca kablolu yayın müzakerelerinin iki şirketin kanalları için ayrı ayrı yürütülmesini ve Paramount bünyesindeki CBS News ile Warner Bros.’a ait CNN’i denetleyecek bağımsız bir gazeteciler kurulu oluşturulmasını zorunlu kılıyor.
Kaliforniya Adalet Bakanlığı temsilcisi, varılan uzlaşmanın rekabet konusundaki endişeleri giderdiğini, tüketici tercihlerini güvenceye aldığını ve Kaliforniyalı çalışanların geleceğini gözettiğini açıkladı.
Şirketler ayrıca Amerika Yazarlar Birliği (WGA) ile yürütülen antitröst davasında da anlaşmaya vardı.
Bu kapsamda sendikanın sağlık fonuna 17,5 milyon dolar ödenecek ve CBS News bünyesindeki WGA istihdam seviyesi beş yıl boyunca korunacak.
Paramount, birleşmenin tamamlanmasıyla birlikte oyuncak üreticisi Mattel’in CEO’su Ynon Kreiz’in şirkette Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO David Ellison ile ortak CEO görevini üstleneceğini duyurdu. Satın alma sürecinin 6 Ekim Salı günü tamamlanması bekleniyor.
Yaklaşık 110 milyar dolarlık devralma işlemi, Paramount Pictures, CBS, Paramount+, HBO ve CNN gibi dev medya varlıklarını tek çatı altında toplayacak.
Süreç, Paramount’un Netflix ile girdiği rekabeti kazanmasının ardından şekillendi.
Warner Bros. daha önce stüdyo operasyonları, HBO ve HBO Max yayın platformu için Netflix ile 82,7 milyar dolarlık satış üzerinde anlaşmış, ancak Netflix’in teklif artırmaması üzerine Warner Bros. Discovery şubat ayında Paramount’un teklifini kabul etmişti.
Paramount ise süreçte rakibi Netflix’i “yakıp yıkma taktiği” izlemekle suçlamıştı.
Mahkemece onaylanan uzlaşmaya bazı eyalet başsavcıları tepki gösterdi. Süreçte özellikle Massachusetts, New York, Connecticut ve Minnesota eyaletlerinin savcıları uzlaşma şartlarına itiraz etti.
Connecticut Başsavcısı William Tong, ofisinin CNN ile CBS News birimlerinin tamamen elden çıkarılarak yapıdan ayrılmasını talep ettiğini, bağımsız bir denetim kurulu kurulmasının önemine rağmen tam ayrışmayı sağlayamadıklarını belirtti.
Söz konusu birleşme temmuz ayından bu yana federal mahkeme kararıyla askıya alınmış durumdaydı.
Paramount daha sonra yasal süreç tamamlanana veya birleşme anlaşmasının vadesi olan Haziran 2027’ye kadar devralmayı tamamlamamayı taahhüt etmişti.
Amerika
ABD’den gizlenen nükleer testleri yakalamak için yer altında deney

ABD Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi, yer altında gizlenen düşük kapasiteli nükleer patlamaları tespit etmek amacıyla Nevada sahasında kimyasal patlayıcılarla deney gerçekleştirdi. Ölçümlerde sismometreler, sesötesi sensörler ve radyoaktif izleyiciler kullanılırken kurum yönetimi nükleer tespit kapasitesinde geride kalmayacaklarını açıkladı.
ABD Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi (NNSA), düşük kapasiteli nükleer patlamaların tespit edilmesine yönelik bir deneme gerçekleştirdiğini duyurdu.
Kurumun basın servisinden yapılan açıklamaya göre çalışma, Nevada Ulusal Güvenlik Sahası’ndaki P Tüneli’nde kimyasal patlayıcılar ve radyoaktif izleyiciler kullanılarak yapıldı.
Denemeden elde edilen verilerin, ABD’nin nükleer patlamaları tespit etme kapasitesini güçlendirme çalışmaları kapsamında bilimsel modellerin sınanması ve algoritmaların hassaslaştırılması amacıyla kullanılacağı kaydedildi.
NNSA, deneyin özellikle sismik etkisi zayıflatılmış patlamaların tespit edilmesine odaklandığını bildirdi.
Klasik yer altı nükleer denemelerinde patlayıcı düzenek kayayla doğrudan temas edecek biçimde derin kuyulara yerleştiriliyor ve patlama dalgası çevreye tam olarak ulaşıyor.
Öte yandan sismik etkisi azaltılmış yöntemde düzenek geniş bir yer altı odasında patlatılıyor; bu uygulama patlamanın yarattığı sismik izi önemli ölçüde düşürüyor.
Deney sırasındaki ölçümler ivmeölçerler, sismometreler, elektromanyetik ve sesötesi sensörler, radyoaktif izleyici örnekleyicileri ile meteoroloji aygıtlarını kapsayan gelişmiş algılayıcı sistemleriyle yürütüldü.
NNSA Başkanı Brandon Williams, nükleer faaliyetlerin saptanmasının nükleer uzmanlık gerektirdiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Bu tür deneyler Amerika’nın tespit kabiliyetinde rakipsiz kalmasını sağlıyor. Başkan Donald Trump yönetimi, Birleşik Devletler’in güç konumundan hareket edeceğini açıkça ortaya koydu. Amerikan inovasyonundan kaçış yok. Bu deneyle net bir mesaj veriyoruz: Bu yönetim döneminde Amerika’nın geride kalmasına asla izin verilmeyecektir.”
Nevada’daki deneme planını mayıs ayı ortasında duyuran Williams, yabancı ülkelerdeki nükleer testleri tespit edecek sensörlerin bu sonbaharda test edileceğini belirtmişti.
Williams o dönemde, hasım ülkelerin Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması’nı (CTBT) arkadan dolanarak yürüttüğü nükleer denemeleri saptamak ve sismik sensörlerin verimini artırmak amacıyla merkezi olmayan testler uyguladıklarını dile getirmişti.
ABD’de nükleer test tartışması, Donald Trump’ın geçen yıl nükleer silah denemelerine “eşit şartlarda” yeniden başlayacaklarını açıklamasının ardından hareketlendi.
ABD’nin deneme yapmayan tek ülke olarak kalmasını istemediğini savunan Trump, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve Pakistan’ın nükleer testler gerçekleştirdiğini öne sürdü.
Washington yönetimi şubat ayında da Rusya ve Çin ile eşit şartlar temelinde nükleer denemelere dönmeye hazır olduğunu bildirdi.
Birleşmiş Milletler ise mayıs ayı başında yaptığı değerlendirmede, Rusya ve ABD’nin nükleer testlere yeniden başlamasının dünya genelindeki diğer ülkeleri de aynı yönde adım atmaya sevk edeceği uyarısında bulundu.
Amerika
Pentagon’dan Boeing’e 20 milyar dolarlık yeni nesil savaş uçağı sözleşmesi

ABD Donanması, uçak gemisi filosunun yeni nesil muharip uçağı F/A-XX için Boeing ile 20 milyar doları aşan bir geliştirme sözleşmesi imzaladı. 2030’lu yıllarda envantere girmesi hedeflenen sistem, Super Hornet uçaklarının yerini alacak ve insansız hava araçlarıyla koordineli görev yapacak.
ABD Donanması, uçak gemisi filosunda görev yapacak altıncı nesil F/A-XX savaş uçağının kapsamlı geliştirme süreci için havacılık şirketi Boeing ile 20 milyar doları aşan bir sözleşme imzaladı.
29 Eylül’de duyurulan anlaşma uyarınca üretici firma, donanmanın gelecek nesil hava muharebe filosunu şekillendirecek.
Pentagon yetkilileri, geliştirilecek uçağın çekişmeli hava sahalarında üstünlük sağlama ve uçak gemisi görev gruplarının operasyon menzilini artırma hedefi taşıdığını bildirdi.
Pentagon’un tedarik ve idame işlerinden sorumlu müsteşarı Michael P. Duffey, askeri personelin caydırıcılık, güç gösterisi ve hava hakimiyeti için yüksek ateş gücüne sahip ağ bağlantılı sistemlerle donatılacağını belirtti.
Duffey, programı ABD’nin ulusal güvenliği ve hava muharebe kabiliyeti açısından vazgeçilmez bir yatırım olarak tanımladı.
Donanma Bakan Vekili Hung Cao ise işbirliğinden duyulan memnuniyeti dile getirerek hedeflerinin hava sahasındaki hakimiyeti sürdürmek olduğunu kaydetti.
Yeni Nesil Hava Üstünlüğü programı çerçevesinde imzalanan sözleşme; yer testleri, uçuşa elverişlilik denetimleri ile silah ve sistem entegrasyonunda kullanılacak birden fazla test platformunu kapsıyor.
F/A-XX modelinin 2030’lu yıllardan başlayarak hizmetteki F/A-18E/F Super Hornet ve EA-18G Growler filolarını desteklemesi, sonraki aşamada ise bu uçakların yerini alması öngörülüyor.
Uçak, mevcut F-35C filolarıyla ortak görev icra edecek; insanlı ve insansız hava araçlarının birlikte kullanıldığı müşterek harekâtlarda görev üstlenecek.
Bu anlaşma, Boeing’in üstlendiği ikinci altıncı nesil muharip uçak projesi oldu. ABD Hava Kuvvetleri, 2025 yılındaki F-47 projesi için de aynı üreticiyi tercih etmişti.
Şirket, ulusal güvenlik ve ihracat mevzuatı gerekçesiyle F/A-XX’in teknik verilerinin gizli tutulduğunu açıkladı.
Gelişmenin ardından şirketin New York borsasındaki hisseleri yaklaşık yüzde 2 değer kazandı.
Boeing, aynı süreçte İsrail ordusunun hava unsurlarına yönelik tedarik faaliyetlerini de sürdürüyor.
İsrail Savunma Bakanlığı, 3 Mayıs’ta Boeing yapımı F-15IA modellerinden oluşan ikinci bir filonun yanı sıra Lockheed Martin üretimi F-35’lerden oluşan dördüncü filonun alımına onay verdi.
Toplam 119 milyar dolarlık savunma planı kapsamında konuşan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, adımın hava sahasındaki operasyonel üstünlüğü pekiştireceğini ifade etti.
Ekim 2023’ten bu yana İsrail ordusu Gazze Şeridi, Lübnan, Suriye ve İran’da geniş kapsamlı hava saldırıları düzenliyor.
Gazze’de büyük bir yıkıma ve çoğunluğunu kadın ile çocukların oluşturduğu on binlerce sivilin ölümüne yol açan saldırılarda ABD menşeli savaş uçaklarının yanı sıra Boeing üretimi güdümlü mühimmatın okul binaları ve çadır kampları hedef alan operasyonlarda kullanıldığı kaydedildi.
Washington yönetimi, çatışma sürecinde İsrail’e aralarında F-15 uçakları ve hassas güdümlü bombaların da yer aldığı milyarlarca dolarlık askeri sevkiyat anlaşmalarını onaylamayı sürdürdü.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









