Bizi Takip Edin

Amerika

Epstein e-postalarına kenar notları

Yayınlanma

ABD Adalet Bakanlığının yayınladığı yeni Jeffrey Epstein dosyaları, önceki partilere göre çok daha fazla ses getirmiş gibi görünüyor.

Trump yönetiminin önce kulağının üstüne yattığı, sonra peyderpey açıklamaya başladığı bu belgelerde hakikat, dedikodu, komplo, yalan, vahşet iç içe geçiyor.

Yahudilik, ezoterizm, çocuk kurban etme, okült arayışlarla finansal kapitalizm ve emperyalist işgal iç içe geçiyor. Epstein ve çetesi o kadar çok kişiyle temas halindeki, bu karmaşık bilgi ve belge yığını insanı büyülüyor, afallatıyor, dermansızlaştırıyor. İnsan, belgelerin bu şekilde yayınlanmasının tam da bunu amaçladığını düşünmeden edemiyor.

Bu nedenle, kısmen sadeleşmeye, kısmen kimi soru işaretlerini koyarak cevap aramaya yeltenerek bazı eğilimleri ortaya sermeye çalışacağım.

  • Sosyal medya tuzağı: Cui bono?

Sosyal medyada parça parça paylaşılan bazı e-postalar, Epstein’in ilişkilerine dair fikir verse de bunun politik sonuçlarına dair kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor.(1)

Nasıl yarasın ki? Epstein ve çetesi, hem Demokratik müesses nizamla ele ele vermiş, hem de “MAGA” Cumhuriyetçileri ve Amerikan milliyetçileri ile kol kola girmiş. Adam bir yandan Steve Bannon ve Peter Thiel ile takkeler alıp külahlar vermiş, diğer yandan Ehud Barak ve Lord Mandelson’a akıl dağıtmış. JPMorgan gibi “geleneksel” Wall Street devlerine de danışmanlık yapmış, Apollo gibi nevzuhur varlık yönetim şirketlerine de. Trans ideolojisini de benimsemiş, “woke” karşıtı X hesaplarını ve 4Chan ekibini de fonlamış. “Küreselciler” de orada, “milliyetçiler” de.(2)

Bu noktada Epstein için, kapitalizmin aşırı finansallaştığı dönemin en para getiren mesleklerinden biri olan “broker” veya “fixer” demek daha akla yatkın görünüyor: Paraya, nakde, finansmana, küresel finansın kumanda tepelerinde yer alan Amerikan dünyasına, City of London’a ve İsrail’e ulaşmak isteyen herkesin bir noktada Epstein veya çevresindeki herhangi biri ile temasa geçtiğini, aksi ispat edilmediği sürece, önden varsaymak durumundayız. Bu komisyonculuk ve iş bitiricilik mesleğinin “fiktif” sermayenin tüm kolları ile (gayrimenkul, kripto para, spekülasyon, kredi kurumları, varlık yönetimi, vs) iç içe geçmesi ve kişiler, kurumlar, devletlerle aracılık işine girmesi, 50 yıl önce kapitalist dünyanın krize verdiği yanıtla uyumludur.

Bu noktayı daha sonra etraflıca ele almayı umuyorum ama geçerken şunu hatırlatmam gerekiyor: Epstein’in suç ortağı Ghislaine Maxwell’in babası Robert Maxwell ile Adnan Kaşıkçı’nın ilişkisi; Kaşıkçı’nın ve BCCI’nın Afganistan cihadının örgütlenmesindeki kritik rolü bugün iyi biliniyor. Vergi cennetleri, offshore finans merkezleri 1970’lerdeki krize verilen yanıt olmuştu. Kaşıkçı-Maxwell-Epstein çizgisi, bu çatlaklarda, karanlık kovuklarda iş gören parazitlerdi. Bir kere işe koyulduktan sonra hem neden, hem sonuç haline geldiler.

  • Sessizlikle geçiştirilenler

Belgelere üstünkörü de olsa göz atan herkes, Epstein ve çevresinin Yahudi karakterinin belirgin olmasına, kendilerini Yahudi olmayanlardan (“goyim”) üstün görmelerine, yine de herkesle sofraya oturmalarına rağmen, bir kişi ve çevresinin ortalıkta görünmediğini fark etmiştir: Binyamin Netanyahu ve Likud.

Mümkün mü? Hiç zannetmiyorum. Zaten bu nokta, belgelere ve yayınlanış biçimine şüpheyle yaklaşmak için bir başka neden daha sunuyor. Ayrıca, “Kime yarar?” sorusuna dair ipuçları da sunuyor. İsrail’in kurucu politik hattı İşçi Partisi ve öncülleri, o hattın liderlerinden Ehud Barak’ın Epstein ile ilişkileri gözümüze sokularak daha da gayrimeşru hale getiriliyor. Tekrar olacak ama, doğrularla yanlışlar, abartıyla hakikat iç içe geçtiğinde herkesin suçlu olduğu fikri, aslında “her şeyin aynı kalması için bazı şeyleri değiştirmemiz gerekiyor” düsturunu akla getiriyor.

Nitekim daha önce, gözden düşen Barak’ın Netanyahu’nun karşısına tekrar çıkarılmasında Epstein’in rol oynadığı iddia edilmiş, dahası Netanyahu, Epstein’in Mossad ajanı olduğunu yazan bir Jacobin makalesini paylaşmıştı.

  • Bir oksimoron olarak siyonizmin evrenselleşmesi

Yukarıdaki noktayla bağlantılı olarak, Judaizmin tam anlamıyla siyonistleştirilmesi meselesi önem kazanıyor.

Ehud Barak ile Jeffrey Epstein arasındaki bir ses kaydında Barak’ın Yahudiliğin tanımının gevşetilmesini, kan bağı koşulunun ortadan kaldırılmasını, bu sayede devletin Yahudiliğe ihtida eden kitleyi “seçme” şansına sahip olarak, örneğin İsrail’in kurucularının yapmak zorunda kaldığı gibi Afrika ya da Arap dünyasından hiç kimseyi Yahudi saymayabileceği önerisi kayda değer. Bunun için ortodoks hahambaşılığın evlilik ve cenaze işleri gibi alanlardaki tekelinin kırılması gerekiyor.

Burada oksimoron iki şekilde ortaya çıkıyor: Sömürgeci/partikülarist bir proje olarak siyonizmin Judaizmin sınırlarını belirsizleştirmesi; ve Judaizmin evrenselleştirildiği oranda nativistleşmesi, kendi içine kapanması, ırkçı bir ideoloji olarak en yüksek seviyeye çıkarılması.

Epstein’in Thiel’e bir e-postasında Brexit’i “kabileciliğe” (tribalism) dönüş, küreselleşme karşıtlığının başlangıcı olarak müjdelemesi ve savunmasının esbab-ı mucibesi de burada aranmalı.

Bu noktada İsrail’in kuruluşunun sorgulanması ve siyonizmin temellerinin sarsılması kimseyi şaşırtmamalı. Hatta daha da ileri gidip siyonizmin evrenselleşmesi ile İsrail’in gereksizleşmesinin aynı sürecin farklı momentleri olabileceğini öne süreceğim.

Dijital olarak birbirine bağlanmış küresel bir ağ devleti fantezisinde, nativist eğilimlerin kendisine yer bulması, hatta desteklenmesi ilk bakışta göründüğü kadar tuhaf değil. İktisadi öznenin sözümona anonimleştiği/dijitalleştiği bir evrende, modernliğin çağrıldığı bir kültürel homojenleşmeden ziyade etno-milliyetçi akımların evrensel bir model haline geldiğini görmek daha olası.

Bu kapsamda evanjelizm, Hindutva ve siyonizmin heyecan uyandırması kaçınılmaz. Siyonistleştirilmiş Yahudilik ise tarihteki en “başarılı” örneklerden biri, belki de en başarılısı olduğu için, doğal olarak “birleştirici” bir rol oynuyor. “Batının/Batı değerlerinin yıkılışı” paniği ise yeni ve yer yer “Doğulu” kölelik biçimlerinin egemen sınıflarının repertuvarlarına dahil edilmesine yarıyor.

  • İdeoloji: Yıkımın normalleştirilmesi ve iktidar

Peter Thiel ve çevresinin Amerikan “sınır zihniyeti” hakkında daha önce yazmıştım (bakınız ve bakınız). Ama bu Amerikan Yeni Sağ hareketlerinin siyonizme intisap etmelerinde siyonizmin sınırda yaşam alanı bulmasının önemine işaret etmek durumundayım.

Sınır zihniyeti kuralın, kanunun, durağanlığın olmadığı; orman kanunlarının, kaçak yaşamanın, yok etmenin ve yıkımın, inovasyonun kucaklandığı bir esriklik haline tekabül ediyor. Amerikan Kızılderililerin soyunun nasıl kırıldığını anlatan vahşet hikayeleri ile Epstein adasında yapılan karanlık ritüellerin birleştiği yer de burası. Kanlı-canlı insanın maddi varlığının ötesine geçme eğilimini yansıtan kadim ve karanlık öğretilerle, kapitalistin kanlı-canlı emekten kurtulma isteği ve sömürgecinin yerliyi ortadan kaldırma iştahı burada ortak. Sınırlar, mecazi ve gerçek anlamıyla ortadan kalkıyor.

Epstein burada “gerici modernizm”, karşı-Aydınlanma, Nietzsche’ci aristokratik isyan gibi temaların vücut bulmuş hali gibi görünüyor. Örnek: Bill Gates, Afrika’daki “hayırseverlik” işlerine Epstein’i de dahil etmek istiyor. Epstein, bundan çok rahatsız görünüyor. Gates’in, kendisini bu işe bulaştırmamasını istiyor. Tüm hayatların eşit olduğunu fikrini “gülünç” buluyor. Yapılan işi, “en kötü haliyle Katoliklik” olarak görüyor. İnsan, Nietzsche egemen sınıfların doğal filozofudur, diyesi geliyor. Merhamet, iyilik, sevgi gibi değerler “köle ideolojisi” sayılıyor, fıtrat değişiyor ama kan aynı kalıyor.

Başka bir örnek: Epstein, Steve Bannon’a verdiği önceden yayınlanmamış bir mülakatında, Newtoncu evrenin her şeyi ölçme eğiliminin başarısızlığından bahsediyor. Ona göre Newtoncu bilimler, öznel meseleleri, örneğin bilinç denen “tuhaf fenomeni” açıklayamıyor. Bu nedenle, maddeden ayrı bir ruh olması gerektiğine inanıyor.(3) Mucizelerden bahsediyor. Kadınların, kendi gibi erkeklerden farklı olarak, akılla açıklanamayacak bir sezgi gücüne sahip olduğunu ileri sürüyor. Ama tabii ki burada bitmiyor: Elbette  rasyonel dünyanın dışına atılan kadınlar (ve azınlıklar), bir başka e-postada, “türünün son örneklerinden” sayılan “Zodiac” isimli gizli bir cemiyete üye olabilecek kapasitede değiller!

Ama bu sözümona “karmaşıklık” ve “öngörülemezlik” vehmi, finansal piyasaların krize eğilimli oluşu bahsinde de ortaya çıkıyor. Burada, kelimenin en kötü anlamıyla “ideoloji” sırıtıyor: Epstein, organik dünyadaki, örneğin vücudumuzdaki öngörülemezliği örnek göstererek, finansal dünyanın da böyle olduğunu savunuyor. Matematik, önceden tahmin, planlama… bunlar boş işler. Kimse sistemin nasıl çalıştığını anlamıyor; sistem, bir mucize. Mistikleştirme ve mitleştirme, yıkım ve güç istenci ile birleşiyor. Belki de bu eğilim, günümüzün her soy ve boydan “filozofunu” birleştiriyor: Bir arkadaşı Epstein’e, Aleksandr Dugin’i okumasını tavsiye ediyor. Görüşlerini ilgi çekici ve “belki de faydalı” buluyor.

Son örnek çok yaygınlaşan bir e-postadan: Thiel ile birlikte Libya’nın, Irak’ın, Suriye’nin yıkılmasından özel zevk alıyorlar. Thiel’e göre Orta Doğu’daki ülkeler ne kadar fazla karışır ve ne kadar fazla “kötü adam” birbirini yemeye başlarsa, ABD bu ülkelere o kadar az karışmak/müdahale etmek durumunda kalır. Epstein ise tüm bunları Obama’nın stratejisi olarak görüyor ve “zekice uygulandığını” savunuyor.

  • Geç kalmış komplocular

Belgeler ortaya saçılınca, Fredric Jameson’ın bir tespiti tekrar yayıldı: Komplo teorileri, yoksul insanın postmodern dönemdeki “bilişsel haritalama” sisteminin bir parçasıydı.

Burada anlaşıl(a)mayan bir dünyayı anlamlandırmadan bahsediyoruz. Oysa Jameson, 20. yüzyılda Amerikan büyük şehirlerinin dönüşümünü takip ederken, hakiki bir komploya işaret eder: Finansal sermaye ve arazi spekülasyonu.

Robert Fitch’in The Assassination of New York [New York’a Suikast] kitabından bahseden Jameson, üretimin kentten (bilinçli olarak) uzaklaştırılıp finansal spekülasyonun galebe çalması çerçevesinde neyin bilinçli bir komplo, neyin sermaye mantığının doğal sonucu olduğunu ayırt etmeye çalışır. 

1920’lerde hazırlanan bir kent planı, açıkça küçük işletmelerin ve emekçilerin oturduğu arazilere çökmeyi ve onları kenti dışına sürmeyi tartışıyor örneğin. Ortada bir “komplo” olduğu açık: Egemen sınıflar, büyük kentlerdeki işçi-göçmen-küçük burjuva hercümerci ile uğraşmak istemez, onların şerrinden korkarken, bir yandan da 1920’lerde tıkanan sermaye birikimini daha kârlı sektörlere, örneğin emlak ve sigorta gibi işlere kaydırmanın hesabını yapıyorlardı. “Eşitsiz yatırım fırsatları”, kapitalist üretimin krizinin hem sonucu hem nedeni haline geliyordu.

Burada, zenginliğin gitgide özel ellerde birikirken emekçi sınıfların yarattığı genel korkunun kendisinin komplo ürettiğini hatırlatmak istiyorum: Sayıca bir avuç diyebileceğimiz mülk sahiplerinin, mülksüzler kalabalığı karşısında direnmek, düzenini sürdürmek için dalavereye başvurmasından daha doğal ne olabilir? Kan ve irinle dünyaya geldiği andan itibaren üretimi insansızlaştırmayı hedefleyen, sürekli daha fazlasını biriktirmek için nüfusu “artıklaştıran”, kendi zenginliğini mülksüzlerden kaçırmak için uzayı bile fethetmeyi planlayan bir sınıfın bir zamanlar “ahlaklı” olduğu fikri nereden geliyor?

Adam Smith dahi, gizli anlaşmaların sosyal yaşamdaki (olumsuz) rolünü en kötü sözcüklerle dile getiriyor. Benzer zanaate mensup insanların, diyor Milletlerin Zenginliği’nde, eğlenmek veya oyalanmak için nadiren bir araya geldiği durumlarda bile, sohbetleri eninde sonunda gelip kamuya karşı bir komploya (tam olarak bu sözcüğü kullanıyor) ya da fiyatları yükseltmenin bir yolunu bulmaya gelir dayanır. Bunun “lonca” usulü örgütlenmenin rekabeti baskılama aracı olarak kullanılmasına karşı itiraz olduğunu söyleyenler çıkabilir; ama Smith’in aynı “kamuya karşı komplo” fikrini tacirler, koloni şirketleri, hatta soylular için de kullandığını hatırlatmak isterim. Sayıca az zenginler, sayıca çok mülksüzleri yönetmek için fesat ve komploya ihtiyaç duyarlar.

Jameson’a dönelim. New York kent planını hazırlayanlar, aynı zamanda o kentin iş dünyasına mensup kimselerdi. Mülk sahipleri, bir büyük altüst oluşu sermaye-planlama-bilimsel üretim ortaklığında bir komplo ile örgütlemişlerdi. Sınıf mücadelesi başka türlü yürütülemezdi.

  • Eğilimler: Neyin şafağındayız?

Altını çizmemizin gerektiği tek yer şu: Yine Lukacs, proleter olmayan kitlelerin kendilerinin doğrudan sömürüldüklerinin farkına vardıkları yerin, parasal ve ticari sermaye olduğunu öne sürer. Faşizm, “gaspçı” sermaye ile “üretken” sermaye arasında ayrım yaparak, bunu ırkçı bir demagojiye dönüştürür.

Zannediyorum, Epstein belgelerinin bize geleceğe ilişkin belli belirsiz sunduğu eğilim, “eski tip” finansal rejimin geride bırakılacağına ilişkin bir anlatıdan oluşuyor. 2008 krizi ile sarsılan Wall Street elitlerine karşı, Trump ve arkasındaki sermaye grubunun “Main Street”e, üretime, yeniden sanayileşmeye yaptığı yer yer demagojik, yer yer sahici vurgu, belgelerin arka planını oluşturuyor olabilir.(4) Netanyahu bağlantısızlığı ve tekno-sermayenin siyonizm merakı da bu kanıyı güçlendiriyor. Proleterlerin temsilcilerinin pek nadir görüldüğü bir dünyada, proleter olmayan kitlelerin sömürünün kaynağı zannettiği zeminde taraf olması pek de şaşırtıcı değil.

Nitekim pislikler ortaya saçılırken bundan hiçbir adli sonuç çıkmaması da tasfiye edilmesi muhtemel bazı kişilerin, aslında temsil ettikleri çizgiyi sivriltmek için ayak altından temizlendiği anlamına gelir. Bu bakımdan, Clintonların ABD Kongresinde verecekleri ifadelerin içindekilere değil de dışarıda bırakılanlara bakmak daha iyi fikir sahibi olmamızı sağlayacak.


(1) Deli saçması fikirler veya sayıklamalar da mevcut: Örneğin eski Norveç Başbakanı Thorbjørn Jagland bir e-postada yeni dünya parasının renminbi değil ruble olmasını istiyor. Kimsenin ağzı torba değil ki büzesin!
(2) Çok çarpıcı bir örnek: Epstein, 2017’de o dönem New York Times muhabiri olan Landon Thomas’a gönderdiği bir e-postada, Katar-Deutsche Bank-Donald Trump ilişkisine dair önemli ipuçları sunuyor. Epstein’e göre Katar, Deutsche Bank’ın en büyük finansörü (piyasa verilerine göre BlackRock ile birlikte); Deutsche Bank ise Trump’ı finanse ediyor.
(3) György Lukacs, Aklın Yıkımı’nda, felsefi irrasyonalizmin ayırıcı özellikleri arasında, sezgi gibi “rasyonalite ötesi” (supra-rationality) kavramların devreye sokulmasını da sayar. Mekanik felsefi görüşün başarısızlığı ve yarattığı yeni sorunlar, böylece doğal fenomenlerde de “rasyonalite ötesi”nin kanıtı olarak görülür: “Bu, tüm toplumsal ilerlemenin sorgulanabileceği, Şeytan’ın ‘ilk devrimci’ olarak sunulabileceği ve özgürlük ve eşitlik yönündeki her türlü çabanın karalanabileceği temeldir.”
(4) Burada “Trumpist” kampta da anlaşmazlık olduğu bariz. Örneğin 2014 yılında Vatikan’da bir toplantıda konuşan Steve Bannon, “devletçi” kapitalizmin yanı sıra, “Ayn Rand kapitalizmi” olarak adlandırdığı liberteryen kapitalizme de karşı olduğunu söylemiş. Bannon, ikinci Trump döneminde tekno-liberter kampın önderlerinden Elon Musk ile girdiği ağız dalaşıyla da biliniyor.

Amerika

JD Vance, Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi bağış tabanını oluşturuyor

Yayınlanma

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in ev sahipliğinde düzenlenen bir bağış etkinliği, genç siyasetçinin Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi tabanını oluşturmaya çalıştığının bir gösterfgesi.

İlk olarak Axios tarafından haber yapılan bu etkinlik, Tucker Carlson’ın medya şirketinin önemli destekçilerinden biri olan İran asıllı Amerikalı yatırımcı Omeed Malik’in evinde düzenlendi.

Malik’in yanı sıra, bağış etkinliğine Vance’in ve Carlson’ın yakın müttefiki Donald Trump Jr. da katıldı.

Malik, Trump Jr. ile ortak oldukları 1789 Capital yatırım şirketinde iş ortağı. Bu şirket, Orta Doğu ve diğer yabancı yatırımcılardan önemli miktarda fon topladı ve Katar Yatırım Kurumu ile de iş yaptı.

Ocak ayında Malik, Trump Jr. ve Carlson ile birlikte Katar’daki Doha Forumu’nda göründü.

Trump Jr. ve Malik de Mayıs 2025 Katar Ekonomi Forumunda “Amerika’ya Yatırım” başlıklı ortak bir panelde konuşma yapmıştı.

Polymarket’in kurucusu Shayne Coplan, GRV Strategies’in kurucusu Garrett Ventry, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in oğlu Brandon Lutnick, Trump’ın danışmanı Steve Witkoff’un oğlu ve World Liberty Financial’ın kurucu ortağı Zach Witkoff da etkinlikte yer aldı.

Zengin bağışçılar “Trump’tan sonra Trumpizm”i hazırlıyor

Vance’in önemli müttefiklerinden biri olan ve Rockbridge Network’ün başkanı Chris Buskirk, etkinliğin ev sahiplerinden biriydi.

Resepsiyonun ardından, yaklaşık 20 kişinin katıldığı daha samimi bir akşam yemeği düzenlendi. Resepsiyona katılanlar Cumhuriyetçi Ulusal Komite’ye 100.000 dolar bağışladı.

Akşam yemeğine katılanlar ise 250.000 dolar bağışladı.

Jewish Insider’a göre bu bağış etkinliği, Carlson’un İsrail hakkındaki görüşleri nedeniyle sert tepkilerle karşı karşıya kalmasına rağmen, Vance’in Carlson’un ağıyla devam eden bağlarını gözler önüne seriyor.

Carlson, İran’la savaş konusunda Başkan Donald Trump ile yollarını ayırdıktan sonra “üçüncü bir siyasi parti”nin kurulmasına ön ayak oluyor.

JD Vance’in de İran’a karşı savaşa özel konuşmalarında karşı çıktığı ileri sürülüyor.

Tucker Carlson: MAGA ihanete uğradı

5 milyon dolar toplandığı bildirilen bu bağış etkinliği, Vance’in, Trump sonrası dönemi şekillendirecek “popülist sağdaki” genç bağışçılardan oluşan bir koalisyon kurduğunu gösteriyor.

Jewish Insider, Vance’in faaliyetlerinin bazı “geleneksel Cumhuriyetçiler” arasındaki endişeleri artırdığına işaret ediyor.

Yahudi muhafazakârlar, davetiyenin perşembe günü internette ortaya çıkmasıyla birlikte sosyal medyada bu bağış etkinliğiyle ilgili endişelerini dile getirdiler.

Vance, son aylarda İsrail’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Örneğin, İsrail’in etki kampanyalarının ABD’nin İran savaşı hakkındaki görüşünü “manipüle ettiğini” iddia ederken, Tahran ile müzakerelere ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle İsrailli yetkilileri kamuoyu önünde suçladı.

2028’de kimin başkanlık yarışına gireceği ve Vance’in favori aday olup olmayacağına dair spekülasyonlar artarken, birçok Yahudi Cumhuriyetçi bağışçı Vance’e karşı temkinli davranmaya devam ediyor.

Başkan yardımcısı, Yahudi Cumhuriyetçilere bazı yakınlaşma girişimlerinde bulunmuş olsa da, çarşamba gecesi düzenlenen bağış etkinliği, İsrail yanlısı Cumhuriyetçiler arasında memnuniyetsizlik yarattı.

Vance: İsrail destekli kampanya İran mutabakatını sabote ediyor

Okumaya Devam Et

Amerika

S&P: Avrupa’da petrol işleme kapasitesi 2035’e kadar yüzde 20 azalacak

Yayınlanma

Yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin üretim artırma çağrılarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki rafineri kapasitelerinin önümüzdeki on yılda küçülmeye devam etmesi bekleniyor. S&P Global Energy verilerine göre 2035 yılına kadar Avrupa’da petrol işleme hacmi yüzde 20, ABD’de ise yüzde 7 oranında daralacak.

Financial Times’ın haberine göre, yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin istikrarlı arz sağlama çabalarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki petrol rafinerilerinin kapasiteleri önümüzdeki on yılda daralmayı sürdürecek.

S&P Global Energy projeksiyonlarına göre, 2035 yılına kadar Avrupa’da ham petrol işleme hacmi yüzde 20 azalarak günlük 9 milyon varilin biraz üzerine gerileyecek.

ABD’de ise söz konusu gösterge yüzde 7 düşüşle günlük 16,7 milyon varile inecek. Buna karşılık Çin, Hindistan, Ortadoğu ve Afrika’daki rafineri kapasiteleri artmaya devam ediyor.

Avrupa ve ABD’deki rafineriler, Ortadoğu’daki savaş kaynaklı yakıt açığı nedeniyle bu yıl neredeyse tam kapasiteyle çalışıyor. Ancak analistler bu durumun, eski ve küçük ölçekli işletmelerin kapatılması yönündeki uzun vadeli eğilimi değiştirmeyeceğini değerlendiriyor.

Avrupa’da yakıt talebinin azalmasındaki temel etkenlerden biri elektrikli araç satışlarındaki artış olarak öne çıkıyor. Yılın ilk yarısında elektrikli araç satışları Fransa’da yaklaşık yüzde 63, Almanya’da ise yüzde 48 arttı.

Uzmanlara göre bir diğer neden, hükümetlerin kapasite artırma çağrılarına rağmen yatırımcıların yeni projelere destek verme konusundaki isteksizliği oldu.

Reuters haber ajansı, Ortadoğu ve Ukrayna’daki çatışmalara bağlı küresel tedarik kesintilerinin yaşandığı bir ortamda Hindistan, ABD ve Çin’in yakıt ihracatını artırdığını aktardı.

Ajans ve görüşlerine yer verilen uzmanlar, fiyat artışları ile arz açığının bu ülkelere, daha önce Ortadoğu ve Rusya yakıtına bağımlı olan ülkelere sevkiyatı artırma imkanı tanıdığına işaret etti.

Reuters küresel petrol üretim hacimlerinde düşüş ihtimalini de dışlamadı. Temmuz ayında küresel yakıt işleme miktarı bir önceki yıla göre 5 milyon varil azalarak günlük yaklaşık 89 milyon varile geriledi; mevcut talep ise günlük 100 milyon varilin üzerinde seyrediyor.

Aynı dönemde ABD’den yapılan dizel ve fuel-oil ihracatı 7 Ağustos ile biten haftada günlük 1,9 milyon varille rekor seviyeye ulaştı.

Endonezya’nın benzin ithalatı ise temmuz ayındaki 9-10 milyon varil seviyesinden ağustos ayında 11-12 milyon varile yükseldi.

Bu süreçlere paralel olarak Hindistan, Asya için kilit tedarikçi konumunu korurken bölgesel rakibi Çin temmuz ayında yakıt sevkiyatını hazirandaki 240,9 bin ton seviyesinden 1,1 milyon tona çıkardı.

Doğalgaz alanında ise Avrupa Komisyonu verilerine göre Avrupa Birliği’nin en büyük tedarikçisi Norveç oldu.

Okumaya Devam Et

Amerika

Amerikan tahvil piyasasına müdahaleye Wall Street tepkisi

Yayınlanma

Hazine Bakanı Scott Bessent’in ABD tahvil piyasasını canlandırma girişimi, Washington’un 40 trilyon dolarlık borç yükü ve giderek tırmanan enflasyon konusundaki endişelerin artmasıyla birlikte yatırımcılar tarafından “kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” olarak nitelendirildi.

Financial Times’a (FT) göre ABD Hazine Bakanlığı çarşamba günü, önümüzdeki aydan itibaren uzun vadeli devlet tahvili alımlarını “en az iki katına çıkarma” planlarını açıklayarak Wall Street’i şaşkına çevirdi.

Duyurunun ardından uzun vadeli Hazine tahvilleri hızla yükseldi ve 30 yıllık borçlanma maliyetlerini, birkaç gün önce ulaştıkları 19 yılın en yüksek seviyesinden aşağı çekti.

Gelgelelim bu yükseliş kısa sürede sönümlendi. Perşembe günü Bessent, dünyanın en önemli piyasasını dizginlemek için elindeki “geniş araç setini” tanıtmak üzere CNBC’ye çıkmasına rağmen, getiriler yeniden yükselmeye başladı.

Morgan Stanley Investment Management’ın yatırım direktörü Jim Caron, “[Bessent] sorunu anlıyor. Fakat sorunu anlamakla, bu konuda somut bir şey yapabilmek iki farklı şey. Hazine, uzun vadeli getirileri kontrol edemez,” dedi.

Bessent’in geri alım stratejisi, eski hedge fon yöneticisinin önceki birçok Hazine başkanıdan çok daha alışılmadık bir yaklaşım benimsediğinin en son örneği.

Son haftalarda, avro satarak Japon yenini güçlendirmek için nadir görülen bir hamle başlattı ve İran’la müzakerelerde yakın zamanda ilerleme kaydedileceğine dair sinyaller vererek petrol fiyatlarını defalarca etkiledi.

Öte yandan bu girişim, onu 32 trilyon dolarlık piyasadaki “tahvil bekçileri” ile karşı karşıya getirdi.

Bu yatırımcılar, Amerika’nın kötüleşen kamu maliyesi, ısrarla yüksek seyreden enflasyon ve yapay zeka patlamasını finanse etmek için Büyük Teknoloji şirketlerinin aşırı borçlanma eğiliminden korkuyorlar.

Nomura’dan Charlie McElligott, Bessent’in Hazine tahvili geri alım planının “tek başına kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” niteliğinde olduğunu ve “piyasa güçlerini yatıştırmak için yeterli olmayacağını” söyledi.

Hazine Bakanlığı çarşamba günü yaptığı açıklamada, 9 Eylül’den itibaren vadesi 10 ila 30 yıl arasında olan Hazine tahvillerine yönelik düzenli alımlarını 2 milyar dolardan 4 milyar dolara veya daha fazla bir seviyeye çıkaracağını duyurdu.

Bu adım, başlangıçta eski Hazine tahvillerinin alım satımını kolaylaştırmak amacıyla tasarlanan programın büyük ölçüde genişletilmesi anlamına geliyor.

Bazı analistler, Hazine’nin normalde borçlanma stratejisini açıkladığı üç aylık yeniden finansman duyurusundan iki hafta sonra gelen bu ani hamlenin, kurumun güvenilirliğini zedelediğini belirtti.

Jefferies’in ABD baş ekonomisti Thomas Simons, “İletişim stratejisindeki bu kopukluğun, kurumun yönlendirmelerinin genel güvenilirliğini azalttığını söylemenin abartı olmadığını düşünüyoruz,” dedi.

Bessent bunu açıkça dile getirmemiş olsa da, çoğu yatırımcı Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli menkul kıymetlerin geri alımlarındaki artışı, daha fazla kısa vadeli borç ihraç ederek dengelemesini bekliyor.

Bu hamle, bakanlığı faiz oranlarındaki dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bessent’in 2024 yılında, o dönemki Hazine Bakanı Janet Yellen’ı benzer bir politika izlediği için eleştirdiği gözden kaçmadı.

Jones Trading’den Mike O’Rourke, “Asıl soru, Bessent’in eleştirdiği yolu izlemeye devam edip etmeyeceği,” dedi.

O’Rourke, Hazine Bakanı’nın “sorunları örtbas etmeye” devam etmeyi planlıyorsa “daha büyük ve daha agresif” adımlar atmak zorunda kalacağını öngörüyor.

Bessent, İran savaşının etkilerini ve 30 yıllık Hazine piyasasındaki “çok zayıf” likiditeyi gerekçe göstererek, “getirilerin temel iktisadi göstergeleri yansıtmadığını” savundu.

Washington’ın bu hafta sonu veya önümüzdeki hafta başında “mali konsolidasyona daha fazla odaklanılacağını” açıklayacağını belirten Bessent, ABD’nin kamu açıklarının zirveye ulaşmış olma ihtimalinin “çok yüksek” olduğunu da sözlerine ekledi.

ABD’de ulusal borç 40 trilyon dolara ulaştı, Kongre bölündü

Siyasi tarafsızlığıyla bilinen Kongre Bütçe Ofisi, ABD bütçe açığının bu yıl yüzde 5,8 seviyesinde gerçekleşeceğini öngörüyor.

Bu rakam 2025 yılına kıyasla sabit kalırken, Bessent’in uzun süredir dile getirdiği 2028 yılına kadar yüzde 3’e ulaşma hedefinin oldukça üzerinde.

Evercore’dan Sarah Bianchi, “Bessent’in açıklamaları, yüksek borçlanma maliyetlerinin temel etkenlerine odaklanılacağını işaret etse de, yönetimin bu noktada bütçe açığı konusunda gerçekçi ve önemli bir adım atabileceğine şüpheyle bakıyoruz. Bu hafta yapılan sürpriz hisse geri alım duyurusu sadece geçici bir etki yarattı ve bütçe açığıyla ilgili herhangi bir duyurunun da en az bunun kadar sınırlı olacağını düşünüyoruz,” dedi.

AllianceBernstein’ın sabit getirili menkul kıymetler başkanı Scott DiMaggio, geri alımların daha kalıcı bir etki yaratması için “Federal Rezerv’in harekete geçmesi gerekiyor. Ayrıca, bütçe açığı ve borç yönetimi konusunda da adımlar atılmalı,” dedi.

Diğer uzmanlar ise Bessent’in artırılmış geri alım planının, yükseliş eğilimini tamamen tersine çevirmek yerine, Hazine’nin endişesini göstermek ve tahvil getirilerindeki artışı yavaşlatmak amacıyla tasarlandığını vurguladı.

PGIM’in küresel tahvil bölüm başkanı Robert Tipp, Bessent’in müdahalesi olmasaydı ABD tahvil piyasasındaki satış dalgasının daha belirgin olacağını savundu.

Tipp, “Bu, setin çökmesini engellemek için atılan bir adım, ancak faiz oranlarının yükseldiği, mali israfın ve hedefin üzerinde enflasyonun hüküm sürdüğü bir dünyadasınız ve açıkçası ABD, diğer ülkelerin tahvil piyasalarına kıyasla daha iyi performans göstermiştir,” dedi.

JPMorgan: İpotek borcunu kredi kartıyla ödemek gibi

JPMorgan’a göre, ABD hükümetinin Hazine piyasasındaki baskıyı yönetmeye yönelik çabaları, küresel borç ihracındaki artışın yatırımcı talebini sınadığı bir ortamda, sorunu sadece geleceğe erteleyebilir.

JPMorgan’ın küresel temel araştırma bölümünün eş başkanı James Sullivan, bugün (21 Ağustos) CNBC’nin “Squawk Box” programında yaptığı açıklamada, Hazine’nin fiilen vadesi uzun tahvilleri geri alırken vadesi kısa tahviller ihraç ettiğini, bu stratejinin geçici bir rahatlama sağlayabileceğini ancak temel borç yükünü olduğu gibi bıraktığını belirtti.

Sullivan, bu yaklaşımı uzun vadeli yükümlülüklerin daha kısa vadeli borçlanma yoluyla yeniden finanse edilmesine benzetti.

Sullivan, “Bu, ipotek borcunuzu kredi kartınızla ödemek gibi bir şey. Bir süre işe yarayabilir ama eninde sonunda bu uyumsuzluk daha belirgin hale gelmeye başlar,” diye ekledi.

Bu müdahale, kısa vadede borçlanma maliyetlerinin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir; fakat Sullivan’ın endişesi, bunun asıl büyük sorunu çözmede pek bir işe yaramaması: Sonunda alıcı bulmak zorunda kalınacak olan, giderek yükselen devlet ve şirket borçları duvarı.

Sullivan, “Hükümetlerin piyasaları kontrol etmeye çalışması, çoğu zaman pek de cazip bir durum değil,” dedi.

Yabancıların Amerikan borcundaki etkisi azaldı

Öte yandan ABD devlet tahvili getirilerindeki son dönemdeki büyük dalgalanmalar, kısmen yeni bir finansal gerçeği yansıtıyor.

Uzun bir süredir yabancı hükümetler, eskisine kıyasla ABD’nin bütçe açıklarını finanse etmeye eskisi kadar istekli değil.

ABD Hazine piyasasının, yabancı hükümetlerin nakitlerini güvenli bir şekilde sakladıkları yer olarak üstlendiği rol, ABD hükümetine ve ekonomisine büyük avantajlar sağladı ve borçlanma maliyetlerini normalde olacağından daha düşük seviyede tuttu.

Axios’a konuşan analistlere göre, bu hamle dün tahvil piyasasını istikrara kavuşturmaya yardımcı oldu ve getirileri düşürdü ama aynı zamanda başka riskler de yaratabilir.

Evercore ISI analistleri, “Hazine’nin artan aktif rolü, eğer devam ederse, yatırımcıların daha yüksek oynaklığı ve politika sürprizleri riskini hesaba katmaya başlaması nedeniyle doların cazibesini azaltabilir,” diye yazdı.

BNP Paribas analistleri ise şöyle yazdı:

“Bunun, Fed’in faiz oranlarını hâlâ sabit tutarken uzun vadeli getirilerin [finansal kriz] öncesi zirve seviyelerine ulaşmasına bir tepki olduğunu düşünüyoruz. Hisse geri alımlarının, Fed’in güvenilirliğinde devam eden kaybı telafi etmek için yeterli olacağını düşünmüyoruz.”

Merkez bankaları, maliye bakanlıkları ve devlet varlık fonları gibi resmi yabancı kuruluşlar, ABD Hazine tahvillerinin toplamda yaklaşık %12’sine sahip.

Bu oran, finansal kriz sırasında ve sonrasında yaklaşık %40’tan bu seviyelere düştü.

Bu kuruluşlar, Hazine tahvillerini para kazandıran yatırımlar olarak değil, trilyonlarca dolarlık nakdi güvenli bir şekilde saklamak için bir araç olarak görüyorlardı.

Başka bir deyişle, Hazine piyasasını bir nevi inanılmaz büyüklükte bir banka hesabı olarak kullanıyorlardı ve banka hesabı olan sıradan insanlar gibi, bu kurumların da öncelikli kaygısı güvenlik, emniyet ve kullanım kolaylığıydı. Faiz oranı ise ikincil öneme sahipti.

Bu yabancı yatırımcılar genellikle “fiyata duyarsız” olarak nitelendirilirdi; bu da trilyonlarca dolarlık borç senetleri için alıcı bulmaya çalışırken son derece kullanışlı bir durumdu.

Bu tutumlar son yıllarda değişmeye başladı. Yabancı hükümetlerin Hazine tahvillerindeki toplam payındaki gerileme, 2016 yılında hız kazanmaya başladı.

O yıl Çin, ekonomik sıkıntılar sırasında para birimini korumak amacıyla elindeki Hazine tahvillerini elden çıkarmaya başlamıştı.

COVID salgını sırasında, dünya liderleri de pandeminin maliyetlerini karşılamak için Hazine tahvillerini nakde çevirmeye çalışırken, ABD hükümetinin toplam borç seviyesi keskin bir artış gösterdi ve bu düşüş hızlandı.

2022’de başlayan Rusya-Ukrayna karşı savaşı da bu baskıyı artırdı; zira Rus devlet varlıklarının dondurulması, ülkelerin ulusal servetlerini saklamak için dolar cinsinden varlıkları kullanma konusundaki kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden oldu.

Yabancı hükümetlerin davranışlarında bir değişiklik olsa da, Hazine tahvillerini toplu olarak elden çıkarmadılar.

Toplamda, tahvil tutarları yıllardır 4 trilyon doların biraz altında kalarak istikrarlı seyrediyor.

Fakat ABD devlet borcunun toplam tutarının patlama yaşayıp son zamanlarda 40 trilyon dolara –GSYİH’nin yaklaşık %120’sine– ulaşmasıyla birlikte, Hazine piyasasındaki payları keskin bir düşüş gösterdi.

Yabancı devlet alıcılarının geri çekilmesiyle birlikte, piyasanın daha büyük bir kısmı, güvenlik odaklı devlet rezerv yöneticileriyle pek az ortak noktası olan hedge fonları gibi tüccarların ve yatırımcıların eline geçti.

ABD Hazine Bakanlığı, daha fazla tahvil geri alacak

Fed, Hazine karşısında “ters ayakta” kaldı

Hazine Bakanlığı’nın borç yönetimi alanındaki değişikliklerinin ABD merkez bankasının para politikası tercihlerini nasıl etkileyebileceği sorulduğunda, iki Federal Rezerv yetkilisi temkinli bir tavır sergiledi.

Bu müdahale, finansal koşullara en büyük etkiyi hangi kurumun yaptığına dair finansal piyasalarda olası bir kafa karışıklığı yaratması nedeniyle Fed için potansiyel zorluklar doğuruyor.

Diğer tüm koşullar sabit kaldığı sürece, Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi finansal koşulları gevşetirken, enflasyonu dizginlemek için faiz artırımına gidebilecek olan Fed ile sürtüşmeye yol açabilir.

St. Louis Fed Başkanı Alberto Musalem, Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli devlet tahvillerinin geri alımında daha agresif bir tempoya geçme kararının sorulması üzerine, “Biz çok basit bir şekilde işgücü piyasasına ve enflasyona odaklanıyoruz; para politikasını, borç yönetimi veya maliye politikasından bağımsız olarak belirliyoruz,” dedi.

Bloomberg’e konuşan San Francisco Fed Başkanı Mary Daly, mevcut uzun vadeli tahvil getirilerinin “Fed’in politika ayarlamaları veya politika kalibrasyonu konusunda ne yapmamız gerektiğine dair bize pek fazla ipucu vermediğini” söyledi.

Daly, Fed politikasının “iyi bir noktada” olduğunu düşündüğünü belirtirken, uzun vadeli tahvilleri, bunların iktisadi görünüm için ne anlama geldiğini görmek amacıyla takip ettiğini de ekledi.

Geçen ay Fed’in faiz oranlarını değiştirmeden bırakma kararını güçlü bir şekilde desteklediğini belirtti.

Hazine tahvili ihraçlarının daha kısa vadeli tahvillere kaymasının Fed’in para politikasını yürütme şekli açısından sorun yaratıp yaratmayacağı sorulduğunda, “Henüz erken bir aşamadayız ve bu konuları derinlemesine düşünme fırsatımız olana kadar bu tür konuları tartışmak konusunda aceleci davranmak istemem,” dedi.

Bessent ise herhangi bir çatışma ihtimalini önemsiz gösterdi ve Fed’in faiz kararlarının Hazine Bakanlığı’nın yaptıklarından tamamen bağımsız olduğunu belirtti.

ABD merkez bankasının bilançosunu etkileyebilecek her türlü hususa gelince, iki kurum “(Fed) bilançosunda herhangi bir değişiklik olması halinde işbirliği yapacaktır ve biz de… onların gerçekleştirdiği her türlü tahvil satışına uyum sağlayacağız,” dedi.

Kısa vadeli tahvil ihracının artması, piyasa faiz oranları üzerinde yukarı yönlü baskı yaratarak, merkez bankasının faiz politikasını yönetme biçiminde teknik zorluklara yol açabilir.

Fed’in faiz kontrol sistemi, bir dizi araç ve likidite imkânı aracılığıyla faiz oranlarını yönetmek için para piyasası koşullarını etkilemeye dayanıyor.

Daly, Fed için asıl meselenin, enflasyon ve istihdam hedeflerine nasıl ulaştığına dair “mekanizmalar”dan ziyade, bu hedefleri gerçekleştirme konusundaki kararlılığı ve bunu başarma kabiliyeti olduğunu da sözlerine ekledi.

Warsh “daha az müdahale”den yana

Geçen ayki Fed basın toplantısında Başkan Kevin Warsh, uzun vadeli faiz oranlarındaki artışın, yatırımcıların iktisadi görünüşe daha bağımsız bir şekilde tepki verdiklerini gösterdiğini söylemişti.

Warsh şöyle konuşmuştu:

“Piyasa katılımcıları hakeme değil, topa odaklanmayı öğreniyorlar. Piyasa fiyatları, kendilerinin uygun gördüğü yönde ve ölçüde tepki vermeye devam edecek. Bu, bana göre olumlu bir değişim ve daha yeni başlıyoruz.”

Warsh, finansal koşulların belirlenmesinde piyasaların daha büyük bir rol üstlenmesini savunurken, Bessent ise borçlanma maliyetlerinin düşürülmesini Trump yönetiminin satın alınabilirlik gündeminin merkezi bir parçası haline getirdi.

Bu gerilim, uzun vadeli getiriler ani bir artış gösterdiğinde açıkça ortaya çıkıyor. Fed’in bir piyasa sinyali olarak gördüğü durum, hanehalkları ve işletmeler için daha yüksek borçlanma maliyetlerine yol açarak, yönetim yetkililerinin çözmeye çalıştığı satın alınabilirlik sorununu daha da kötüleştiriyor.

Warsh, yatırımcıların Washington’dan gelen sinyaller yerine ekonomiye odaklanmasını istiyor.

Fakat Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi, piyasalara Washington’ı takip etmeye devam etmeleri için yeni bir neden sunuyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English