Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı Kujat: ABD iki cepheli savaş yürütemeyeceğinin farkında

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Rusya’nın Ukrayna’daki askeri müdahalesi bir yılı geçti ve savaş hala ivme kaybetmeden devam ediyor. Şubat ayının başında Almanya’nın Kiev yönetimine Leopard ağır muharebe tankı tedarik etme konusunda ikna edilmesinin hemen ardından Zelenskiy yönetiminden savaş uçağı tedariki talepleri yükselmeye başladı. Savaş, iktisadi anlamda Avrupa’nın yeteri kadar belini büktü ve artık Brüksel’in Kiev’e ancak borçlanarak hibe sunacağı bir dönemin gelmesi de muhtemel. Savaş uçaklarından sonra NATO üyelerinden Ukrayna’ya askeri sokması talebi de gelebilir ki bu da Rusya ile NATO’yu doğrudan savaşa sürükler, böyle bir senaryonun nükleer savaşla sonuçlanması işten bile değil. Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı, emekli Tümgeneral Harald Kujat [Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldürülen bir Nazinin oğlu], İsviçre merkezli Zeitgeschehen im Fokus dergisine verdiği söyleşide savaşın gidişatına, Çin’in buradaki konumuna, ABD’nin hedeflerine, Almanya ve Fransa’nın lokomotifi olduğu Avrupa Birliği’nin atması gereken adımalra ve muhtemel müzakere sürecinin hangi rotada ilerlemesi gerektiği konusunda değerlendirmede bulunmuş. Kujat, Batı cenahından konuyla alakalı en dürüst konuşan isim olabilir.


“İleriye dönük politika, Avrupa’da yeni bir barış ve güvenlik rejimi planlamalı”

Thomas Kaiser — Zeitgeschehen im Fokus

8 Mart 2023

“Hem Ukrayna hem de Rusya bu süreçte yer almalı”

Emekli General Harald Kujat* ile söyleşi

Zeitgeschehen im Fokus: Avrupa’da yine savaş var. Geçen yüzyılın iki büyük savaşında olduğu gibi kıtamızın geleceği söz konusu ve ABD yine merkezi bir rol oynuyor. Çin de ateşkes çağrısında bulunan bir pozisyon metni yayımladı. Ukrayna savaşının jeopolitik boyutu ne?

Emekli General Harald Kujat: 21. yüzyıla Çin’in ekonomik ve askeri bir dünya gücü olarak yükselişi ve büyük güçler olan ABD, Rusya ve Çin’in rekabeti damga vuruyor. Dünyanın lider gücü olarak ABD’nin yerini Rusya değil, yalnızca Çin alabilir.

Dolayısıyla ABD, Ukrayna savaşında iki numaralı jeopolitik rakibi olan Rusya’yı siyasi, iktisadi ve askerî açıdan zayıflatarak Çin ile çatışmaya odaklanmayı kolaylaştırma hedefinde. Bu hedefe ulaşmak için Avrupa ile omuz omuza, yakın işbirliği gerekli. Avrupa ülkeleri, Rusya’ya karşı olduğu gibi mümkünse Çin ile olan çatışmaya da dahil olmalı ve bölgesel müttefikleri Avustralya, Japonya ve Güney Kore ile birlikte bir Hint-Pasifik ortak ve müttefik ağı oluşturmalı.

Bu yüzden Kuzey Atlantik İttifakı liderleri, 29 Haziran 2022 tarihli yeni stratejik konseptte Çin’in üye ülkelerin çıkarlarına, güvenliklerine ve değerlerine meydan okuduğunu beyan ettiler. Çin’in Avrupa-Atlantik güvenliğine dönük “sistematik meydan okumalarına” karşı durmak ve NATO müttefiklerinin savunma ve güvenliğini teminat altına alma kabiliyetini kalıcı hale getirmek istiyorlar.

Dahası Ukrayna savaşı, rakip jeopolitik blokların oluşumunu körüklüyor. ABD, Avrupa Birliği ve NATO birbirine yaklaşırken Çin ve Rusya etrafında ikinci bir jeopolitik blok oluşmaya başladı bile. Bu blokun merkezinde BRICS ülkeleri olan Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın yanı sıra Çin, Hindistan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Pakistan, Rusya, Tacikistan ve Özbekistan’dan oluşan Şanghay İşbirliği Örgütü yer alıyor. BRICS ülkeleri şu anda dünya nüfusunun yüzde 40’ını, Japonya dahil Batılı G7 ülkeleri ise yalnızca yüzde 12,5’ini temsil ediyor. BRICS ülkelerinin gayrisafi yurtiçi hasılası G7 ülkelerinden daha büyük.

Bu jeopolitik takımyıldızında Avrupa’nın yeri ne?

Enerji tedariki açısından Rusya’ya bağımlı, güvenliği açısından ABD’ye bağımlı, iktisadi ve teknolojik olarak — özellikle de dijitalleşme alanında — hem ABD hem de Çin’e bağımlı, Rusya’ya yönelik yaptırımlar nedeniyle iktisadi ve enerji politikaları açısından ciddi biçimde zayıflamış, iç çelişkiler ve merkezkaç kuvvetler nedeniyle kendi yarattığı zorluklarla mücadele eden Avrupa, büyük güçlerin güç aritmetiğinde giderek daha da geriye düştü.

Trump, Avrupa’nın güvenliği açısından oldukça önemli olan Avrupa Stratejik Nükleer Silahlar Antlaşması INF’i 2019’da feshettiğinde, bunu Avrupa açısından yarattığı riskler konusunda sadece Cumhurbaşkanı Macron eleştirmişti. Macron, kelimenin tam anlamıyla Avrupa’nın “Çin’e, Rusya’ya ve hatta ABD’ye karşı” kendini savunabilmesi gerektiğini söylemişti. Macron, Amerika’nın aldığı kararın Avrupa’nın bağımsız bir nükleer caydırıcılığı düşünmesi için fırsat olarak görülmesi gerektiğini de sözlerine eklemişti. Macron’un INF antlaşmasının feshini, Rusya’nın ikinci vuruş nükleer kapasitesi nedeniyle Amerikan kıtalararası nükleer silahlarının artık Avrupa’nın güvenliğini sağlayamayacağı ve antlaşmanın feshi sonucunda Rusya’nın artık Avrupa’da stratejik nükleer bileşeni inşa etme kısıtlamalarına tabi olmadığı şeklinde yorumladığı anlaşılıyor. Hatta ABD’nin Ukrayna savaşının NATO Avrupa’sına yayılması halinde stand-by yükümlülüklerini yerine getirmeye istekli ve muktedir olup olmadığı konusunda şüpheler de artıyor. 1990’lardaki “Şok ve Korku” doktrininin yazarı olan Amerikalı strateji uzmanı Harlan Ullman bu nedenle şimdiden kaygıyla şu soruyu soruyor: “ABD, Çin ve Rusya’ya karşı iki cepheli stratejik bir askeri çatışma başlatarak önlenmesi mümkün olan ya da olmayan bir hata mı yaptı?” Ullman, ABD’nin iki cepheli stratejisini “saatli bomba” olarak nitelendiriyor.

Ukrayna savaşı, Avrupa’yı bir yol ayrımına getirdi. Bu savaş sadece Ukrayna’nın güvenliği ve toprak bütünlüğüyle ilgili değil, aynı zamanda Rusya da dahil Avrupa kıtasındaki tüm ülkelerin yer aldığı Avrupa güvenlik ve barış düzeniyle ilgili. Bununla beraber bu savaşın bir sanayi ve iş merkezi olan Avrupa açısından yarattığı dramatik küresel iktisadi sonuçlar da giderek daha belirgin hale geliyor.

Avrupa Birliği, Rusya ile girdiği ekonomik savaşta kapsamlı yaptırımlar uygulamayı sürdürerek ABD’nin yanında durdu. Her ne kadar bu yaptırımlar Rusya’yı Ukrayna’ya saldırmaktan vazgeçmeye zorlamak amacıyla başlatılmış ve yaptırımların enerji maliyetlerini etkilemeyeceği ya da Avrupa ülkeleri açısından dezavantaj yaratmayacağı gibi naif bir önermeye dayandırılmış olsa da tam tersi oldu. Aynı zamanda Avrupa Birliği, savaşın uzamasıyla giderek daha fazla yıkıma uğrayan Ukrayna’nın siyasi ve iktisadi istikrarı için milyarlarca euro yatırım yapıyor. Daha bugünden yeniden inşa maliyetinin 750 milyar euro olduğu tahmin ediliyor. Savaşın sonunda bu meblağın kaça tekabül edeceğini kimse bilmiyor.

Özellikle Almanya, Avrupa’nın artık eskisi gibi olmadığından yakınıyor. Bu neyle ilgili?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’nın savaş sonrası güvenli ve istikrarlı bir düzenin yaratılması için büyük yatırımlar yaptığını, ancak bunun karşılığında yeniden birleşme yoluyla çok şey aldığını bilmek önemli. Almanya çok erken bir tarihte Fransa ve Polonya ile uzlaşma arayışına girdi ve Willy Brandt’ın Ostpolitik’i ile Soğuk Savaş döneminde bile Doğu Avrupa ülkeleriyle yakınlaşarak gerilimin azaltılmasına ve uluslararası durumun istikrara kavuşmasına katkıda bulundu. En önemli katkılardan biri de Almanya’nın kaybettiği topraklardan nihayet vazgeçmeyi kabul etmesiydi. Bu politika, Kuzey Atlantik İttifakı çerçevesinde ve 1967’den bu yana “güvenlik ve yumuşama” kavramı ve ABD’nin korumasıyla güvence altına alındığı içinde başarılı oldu.

Birleşmeden sonra Alman siyaseti nasıldı?

Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Avrupa’nın güvenlik politikasındaki hedeflerle her zaman uyumlu olmasa da ABD ile Almanya arasındaki yakın bağlar devam etti.

Almanya, Rusya’nın yeniden birleşme konusundaki tavizini de göz önünde bulundurarak Rusya’ya dönük önceki yumuşama politikasını bir dereceye kadar sürdürdü. Aynı zamanda Alman hükümeti, eski Varşova Paktı ülkelerinin NATO’ya entegrasyonunu diğer hiçbir NATO üyesi ülkede olmadığı kadar destekledi. Bu öncelikle kültürel ve tarihsel sebeplerden ileri geliyordu, fakat aynı zamanda Avrupa’da kalıcı bir barış ve güvenlik düzeni yaratmayı da amaçlıyordu. Aynı zamanda Rusya’nın NATO ile yakınlaşması, Rusya’nın ortaklaşa tanınan kurallara bağlı olması gerektiği inancıyla desteklendi.

Bu ABD’den onay almadı mı?

1989 yılında Başkan Baba Bush, programatik Mainz konuşmasında Sovyetler Birliği’ne meşru güvenlik çıkarlarına saygı gösterileceği konusunda güvence vermişti. Ancak 1997 gibi erken bir tarihte Zbigniew Brzeziński “Büyük Satranç Tahtası” adlı kitabında ABD’nin “tek gerçek dünya gücü” olarak yeni bir dünya düzeni için Avrasya’daki “büyük satranç tahtası” üzerindeki hakimiyetini teminat altına alması gerektiğini yazdı. Almanya hem Almanya’nın Avrupa’daki nüfuzu hem de Almanya’nın Rusya ile ilişkileri açısından ABD’nin jeopolitik ve güç dengelerine dayalı siyasi satranç tahtasında kayda değer bir figür. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, ABD’nin Alman sermayesi ve teknolojilerinin Rus hammaddeleri ve üretim potansiyeliyle ilişkilenmesi konusunda uzun süredir var olan çekincelerini belirgin kıldı.

Bu Almanya için ne anlama geliyor?

Almanya, Amerika’nın Alman-Rus ilişkileri konusundaki kaygılarını gidermek için büyük iktisadi dezavantajları kabul etti. Alman hükümeti, Rusya’dan enerji tedarikini kesti ve mali katkılar, silah ve askeri teçhizat tedariki ve Rusya’ya karşı yaptırımlar yoluyla Ukrayna’ya kayda değer bir destek sağlıyor. Mültecilerin cömertçe karşılanması Ukrayna halkıyla empati kurulduğunun bir göstergesi. Sonuç olarak Alman vatandaşlarına mali ve iktisadi yüklerin yanı sıra hayatın pek çok alanında giderek daha fazla kısıtlama dayatılıyor.

Alman hükümetinin dayanışma temelli tutumunun Amerika’nın Ukrayna savaşına ilişkin korkularını giderip gidermediğini bilmiyoruz ama her halükârda buna dair bir işaret yok. Çin ile yaşanan çatışmada Almanya’nın G7 ve NATO üyesi bir ülke olarak konumu da ABD için büyük önem taşıyor. ABD’nin elinde Çin’in Rusya’ya silah tedarik etmek istediğine dair “istihbarat” olduğu iddia ediliyor. Bu yüzden Çin’e yaptırım uygulanırsa Alman hükümeti, en önemli ticaret ortağına karşı harekete geçmek zorunda kalacak ve bu Alman ekonomisini daha fazla zarara uğratacak.

Almanya, Ukrayna savaşına özellikle siyasi, mali ve Ukrayna’ya silah tedariki yoluyla müdahil oluyor. Bunun siyasi gerekçeleri neler?

Ukrayna’ya karşı yürütülen saldırı savaşı, “kurallara dayalı uluslararası düzen” olarak adlandırılan düzenin ihlali. Bu, özellikle Birleşmiş Milletler Şartı temelinde, halkların barış içinde bir arada yaşamasına yönelik uluslararası anlaşmalar ve hukuki normlar sistemine işaret ediyor. Geçen yüzyılın ikinci yarısında pek çok uluslararası çatışma ve savaş yaşandı ve şu anda bile dünyanın pek çok yerinde bu düzen hunharca ihlal ediliyor. ABD de buna riayet etmekte başarısız oldu. Ayrıca, örneğin Paris Şartı yoluyla Avrupa’da istikrarlı bir barış ve güvenlik düzeni yaratma teşebbüsleri de başarısızlıkla sonuçlandı. Dahası bu savaş siyasi, iktisadi ve askeri etkileri nedeniyle özel bir öneme sahip. Zira bu savaşın ortaya çıkmasına yol açan nedenler savaşın sonunda — nasıl ve ne zaman biterse bitsin — ortadan kalkmış olmayacak. Bu nedenle ileriye dönük politika, Avrupa’da hem Ukrayna’nın hem de Rusya’nın içinde yer alacağı yeni bir barış ve güvenlik düzenini şimdiden planlamalı. Buna Almanya, Fransa ve Polonya’nın öncülük etmesi iyi olur.

Şu an bu yönde herhangi bir işaret görüyor musunuz?

Hayır, ne yazık ki böyle bir şey söz konusu değil. Modern muharebe tanklarının teslimatına ilişkin tartışmanın da gösterdiği gibi Alman hükümeti, ABD’nin bazı Avrupalı müttefiklerin de destek olduğu ağır baskısına maruz kalıyor. Almanya’nın kendi modern muharebe tanklarını tedarik etme kararının ardından Amerikan hükümetinin gözle görülür isteksizliği, Almanya’yı Ukrayna’ya silah tedarik ederek Rusya karşısında tek başına bırakma gayesi olduğunu akla getiriyor. Dolayısıyla silah sevkiyatı konusunda rasyonel bir askeri amaç-araç ilişkisine dayanan ve ulusal güvenlik çıkarlarımız doğrultusunda gerçekçi hedefler tanımlayan bir stratejinin olmaması son derece riskli. Rasyonel bir genel strateji aşağıdaki sorulara yanıt vermeli:

Alman hükümeti, Ukrayna’nın hangi askeri ve siyasi hedeflerini desteklemek istiyor?

Bu destek yalnızca Ukrayna’nın hedefleri Almanya’nın güvenlik çıkarlarıyla uyumlu olduğu sürece mi yoksa Almanya’nın güvenliğine yönelik tehditleri tetiklemesine göre mi sağlanacak?

Federal hükümet, yaptırımların Alman ekonomisine uzun vadede ve muhtemelen geri dönüşü olmayan zararlar vermesini kabul etmeye en kadar hazır?

Rusya, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak tanımlamış ve savaştan önce ABD ve NATO’dan güvenlik garantileri talep etmişti. Bu taleplerin gerekçesi ne?

Yeni üyelerin rotası 1997 yılında Madrid’de yapılan NATO zirvesinde belirlenmişti. Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan ile yapılan ilk katılım müzakerelerinde Rusya’nın jeostratejik gerekçelerle bazı üye adayları hakkında çekinceleri olduğu ortaya çıkmıştı. Öte yandan Rusya’nın kendisi de üyelik hedefi olmaksızın NATO ile yakınlaşma niyetindeydi. Rus hükümeti, aralarında bulunan eski Varşova Paktı ülkeleri nedeniyle NATO ile gerginlik ve hatta çatışma yaşanabileceğinden endişe ediyordu. Bunu önlemek için ortak düzenlemeler ve karar alma mekanizmaları üzerinde mutabık kalınması gerekiyordu. Bu nedenle Temel Antlaşma müzakerelerinde Rusya, güvenlik çıkarlarını etkileyen konularda ortak karar hakkı talep etti. Sadece üye ülkelere tanınan ortak karar alma hakkı tanınmaksızın bu durumu dikkate alan bir formül bulundu. Rusya hem Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi’ne hem de NATO-Rusya Konseyi’ne dahil oldu. Bu temelde, yakın güvenlik politikası koordinasyonu ve askeri işbirliği aşaması başladı. Fakat bu durum Rusya’nın NATO’nun genişlemesine ilişkin temel çekincelerini ortadan kaldırmadı. Bu durum 2008 yılında dönemin ABD Başkanı Bush’un Bükreş’teki NATO zirvesinde Gürcistan ve Ukrayna’yı NATO’ya katılmaya davet etmesiyle belirginleşti. Bunda başarısız olunca da — bu tür durumlarda alışılageldiği üzere — zevahiri kurtarmak için temel bir katılım perspektifi telaffuz edildi. Ancak Rusya’nın bakış açısına göre bu kırmızı çizgiyi aşıyordu. O dönemde ABD’nin Moskova Büyükelçisi olan şimdiki CIA Direktörü William Burns, Amerikan hükümetini uyarmıştı: “[…] Stratejik sonuçları göz ardı edilemez; bu, Rusya’nın Kırım ve Ukrayna’nın doğusuna müdahalesi için uygun bir zemin yaratacaktır. […] Putin’in buna sert bir şekilde karşılık vereceğine şüphe yok.”

Rusya’nın ABD’nin politikasından ötürü duyduğu kuşkular makul muydu?

İki büyük güç arasındaki ilişkilerde yaşanan diğer dönüm noktaları net olarak Rusya’nın kaygılarını doğruladı; ABD’nin aldığı kararlar, Rusya tarafından stratejik dengeyi kendi aleyhine değiştirme teşebbüsü olarak yorumlandı. Örneğin Anti-Balistik Füze Antlaşması’nın feshi, INF Antlaşması ve Açık Semalar Antlaşmasından çekilme gibi. NATO Balistik Füze Savunma Sistemi’ndeki Amerikan sistemlerinin Polonya ve Romanya’ya konuşlandırılması, bu sistemlerden fırlatılacak seyir füzelerinin Rus kıtalararası balistik füze silolarına ulaşabileceği ve Rusya’nın ikinci vuruş kabiliyetini devre dışı bırakabileceği endişelerini de beraberinde getirdi.

İkinci Minsk Anlaşması’nın Ukrayna-Rusya ilişkilerindeki önemi ne? Merkel ve Hollande, anlaşmayı hiçbir zaman uygulamak istemediklerini itiraf etmediler mi?

Anlaşmanın kilit unsurlarından biri, Ukrayna hükümetinin Donbass’taki Rusça konuşan nüfusa 2015 yılı sonuna kadar bir anayasa değişikliği yoluyla özerklik şeklinde daha fazla azınlık hakkı tanıma taahhüdüydü. Ukrayna bu taahhüdü yerine getirmedi ve Rusya da bunu saldırısının bir başka gerekçesi olarak gösterdi. Sayın Merkel ve eski Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, Ukrayna’nın anlaşmaya riayet etme niyetinin hiçbir zaman olmadığını açıkça teyit ettiler. Bu, ayrıca Ukrayna’ya askeri yığınak yapması için zaman kazandırmıştı. Bu arada İkinci Minsk Anlaşması, BM Güvenlik Konseyi kararıyla uluslararası hukuk açısından bağlayıcı hale geldi. İmzacı ülkeler ek bir deklarasyonla kararı uygulayacaklarını açıkça taahhüt ettiler. Bunun gerçekleşmemiş olması “kurallara dayalı uluslararası düzenin” ihlali ve BM Güvenlik Konseyi kararına karşı yapıldığı için daha da ciddi.

ABD’de de bu iki hususun —Ukrayna’nın NATO’ya üye olmaması ve Ukrayna federe devleti içerisinde Rusça konuşan nüfusa daha fazla özerklik tanınması— ciddi bir şekilde tartışılmış olması halinde savaşın önlenebileceğine inanan çok sayıda insan var.

Bu savaşla birlikte, insanın gerçekliği, özellikle de savaşla ilişkili riskleri görmesini engelleyen “savaş sisi” ifadesi hatırlatılıyor.

Benim izlenimim de bu yönde. Gelen manada Batılı olarak adlandırılan ülkeler, yani öncelikler NATO üyesi ülkeler, geniş çapta saldırı altındaki Ukrayna’nın safında birleşmiş durumdalar. Ve bunu savaşın her üç boyutunda da yapıyorlar: Silah ve teçhizat tedarikinin yanı sıra Ukraynalı askerlerin eğitimi yoluyla askeri çatışmada, Rusya’ya karşı yaptırımlar ve Ukrayna’ya mali bağışlar yoluyla ekonomik savaşta, ağırlıklı olarak tek taraflı habercilik ve kısmen de hedefli dezenformasyon yoluyla medya savaşında. Savaş uzadıkça uluslararası hukuka ve BM Şartı’nın 51. maddesine uygun destek ile savaş eylemlerine dolaylı ve doğrudan katılım arasındaki sınırı belirlemek giderek zorlaşıyor. Özellikle de bir ülke doğrudan operasyonel amaçlara hizmet eden ve stratejik hedeflerin uygulanmasına kararlı bir şekilde katkıda bulunan keşif ve hedefleme bilgileri sağladığında. Bu durum Ukrayna’daki savaşın Ukrayna adına bir savaşa dönüşmesi ve tüm Avrupa kıtası açısından risklerin giderek daha az yönetilebilir hale gelmesi tehlikesini artırıyor.

Riskleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir savaşın başlangıç noktası belirli bir siyasi gruplaşmadır, siyasi sebepleri olur. Savaş yeni bir siyasi duruma yol açar ve bu durum devam edecekse siyasi olarak kabul edilmelidir. Bu yüzden Clausewitz savaşta siyasetin üstün gelmesini ve savaşa rağmen devam etmesini salık verir. Buradan hareketle savunma kabiliyetinin güvence altına alınması ve eş zamanlı olarak üzerinde müzakere edilmiş bir barışa ulaşılması için çaba sarf edilmesi şeklinde ikili bir yaklaşım ortaya çıkıyor. Eğer siyaset ve diplomasi aylardır olduğu gibi askıda kalırsa o zaman savaş, Clausewitz’in tanımladığı gibi sadece bir “güç gösterisi olur ve bu gücün kullanımında sınır olmaz; böylece her biri diğerine ültimatom verir ve kavramın tanımı gereği aşırıya götüren bir etkileşim ortaya çıkar”. Ve şu anda şahit olduğumuz gelişme de tam olarak bu. Dolayısıyla can alıcı soru şu: Gitmekte olduğumuz en uç nokta ne?

Bunlardan biri, savaşı sona erdirecek gerçekçi bir strateji olmaksızın devam eden silah ve mühimmat sevkiyatıyla beslenen ve yıllarca sürebilecek bir yıpratma savaşı. Bir diğer risk ise çatışmaların diğer ülkelere yayılması ve bunun neticesinde Rusya ile NATO’nun doğrudan karşı karşıya gelmesi. Son olarak nükleer savaş riski de göz ardı edilemez.

Nükleer savaş riskinin gerçekçi olduğunu düşünüyor musunuz?

Gerçekleşme ihtimali düşük ama sonuçları hesaplanamayacak kadar büyük ve muhtemelen yönetilemez olan riskler; bu, gerçekleşme ihtimali yüksek ama sonuçları daha az ciddi ve yönetilebilir olan risklerden daha fazla ilgi gösterilmeyi hak ediyor. Ukrayna adına verilen savaşın varoluşsal bir boyutu var; Rusya için de Ukrayna’nın, kullanılması Rusya için varoluşsal bir tehdit oluşturan geniş kapsamlı silah sistemleri elde etmesi durumunda benzer etkileri olabilir. Bu durum Kırım’a yönelik saldırılar için de geçerli.

Rusya’nın tehditlerinden kaçınmak gerektiği argümanı, bana göre “taktik” veya nükleer “savaş alanı” silahlarının kullanımının kontrol edilebilir olduğu iddiası kadar sorumsuzca. Bir nükleer silahın her ilk kullanımı savaşın tabiatını temelden değiştirir.

Neden taktik nükleer silahlardan söz ediyoruz?

Öncelikle nükleer savaş riskini bir perspektife oturtmak için. Taktik silah sistemleri menzillerine göre atılan araçlar. Nükleer savaş başlığı, Hiroşima’ya atılan bombanın on katı bir patlayıcı güce ulaşabilir. İlk nükleer saldırıda bile öncelikle amaç, mümkünse rakibin askeri potansiyeline karşı belirleyici bir darbe ile birlikte siyasi bir etki elde etmek olur. Savaş alanıyla ve düşmanın münferit birliklerine karşı sınırlı bir nükleer konuşlandırma olası değil zira etkisi, tetikleyeceği nükleer savaşın riskleriyle orantısız olur.

Ukrayna’nın savaşı kazanmasından başka alternatif olmadığı tekrar tekrar dile getiriliyor. Bu gerçekçi bir alternatif mi?

Bir savaşı, düşmanınıza karşı uğruna savaştığınız siyasi hedeflerinize ulaşırsanız kazanırsınız. Bu savaşın ne Rusya ne de ABD ve ne de kesinlikle Ukrayna, kazananı var. İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmesi bile tek başına ciddi bir gerileme olur. ABD de aynı şekilde jeopolitik rakibi olan Rusya’yı ortadan kaldırmayı başaramayacak. Ukrayna’nın en büyük nükleer güce askeri bir yenilgi tattıramayacağı da anlaşılmalı. Fakat çok daha yüksek bir olasılıkla Batı’dan silah ve mühimmat akışının devam etmesine rağmen Ukrayna kuvvetleri, en azından şimdiye kadar başarıya ulaşan fetihlerin pekiştirilmesi söz konusu olduğu takdirde Rusya’nın askeri başarısını önleyemeyecek. Rus kuvvetlerini konvansiyonel yenilginin eşiğine ancak NATO’nun tamamının katılacağı geniş çaplı bir askerî harekât getirebilir. Böyle bir durumda Rus liderliği, varoluşsal krizi önlemek için nükleer bir ilk saldırı sorunuyla karşı karşıya kalacak.

ABD, Çin’in böyle bir gelişmeye izin vermeyeceğinin ve Rusya’yı teskin edeceği, nükleer savaşı engelleyeceği ve en önemlisi Tayvan’a karşı kendi çıkarlarını savunmak için harekete geçeceğinin farkında. Fakat aynı zamanda ABD de iki cepheli bir savaş yürütemeyeceğinin farkında.

Çin’den tekrar tekrar bahsettiniz. Çin esasında ne kadar güçlü?

Nükleer strateji açısından Çin, iki nükleer süper güç olan ABD ve Rusya’yı yakaladı. Konvansiyonel silahlı kuvvetlerinin büyük ölçüde silahlandırılması da ilerleme kaydediyor. Bugün Çin, halihazırda en güçlü ikinci askeri güç konumunda. Çin ordusunun 2035 yılına kadar tümüyle modernize edilmesi ve 2049 yılına kadar dünya standartlarına ulaşması hedefleniyor. Bununla kastedilen, Çin’in ABD’yi yakalayacağı ve önemli alt başlıklarda üstün olacağı. İktisadi açıdan Çin, ABD’nin ardından ikinci sıraya yerleşti ve birkaç yıl içinde bir numara olacak. Bu nedenle ABD Savunma Bakanı Austin, ülkesinin yeni askeri stratejisinde Çin’i açıkça “önümüzdeki on yıllar boyunca en önemli stratejik rakip” olarak nitelendiriyor. Hatta ABD Stratejik Komutanlığının eski komutanı Amiral Charles Richard, 2022’de şunları söylemişti: “Şu anda içinde bulunduğumuz Ukrayna krizi sadece bir ısınma turu. Asıl büyük kriz henüz gelmedi. Uzun zamandır sınanmadığımız bir şekilde sınanacağız. […] Çin’e karşı caydırıcılığımızın seviyesini değerlendirecek olursam, gemimiz ağır ağır batmakta.”

Burada Avrupa’nın konumu ne?

Yalnızca Amerikan yönetimi değil, Avrupalılar da Ukrayna angajmanlarının jeostratejik dinamiklerini net biçimde hafife aldılar. Ukrayna savaşı, Avrupa’nın siyasi, iktisadi, teknolojik ve en önemlisi askerî açıdan jeopolitik olarak kendini kanıtlama yolunda kararlılıkla ilerlemesinin bir işareti.

Başkan Biden savaşın müzakerelerle sona ereceğini söylüyor. Bu müzakereleri beraberinde getirecek bir strateji var mı?

Başkan Biden, geçen yılın mayıs ayında New York Times’ta yayımlanan makalesinde savaşın “ancak diplomasi yoluyla sona ereceğini” ilan etmişti. Muhtemel toprak kayıpları konusunda ise diplomatik bir dille şunları ifade etmişti: “Ukrayna hükümetine toprak tavizi vermesi için baskı yapmayacağım”. Şubat sonunda New York Times, Moskova ve Kiev’in savaşın başlamasından çok kısa bir süre sonra önce Belarus’ta sonra da Türkiye’de doğrudan müzakerelerde bulunduğuna dikkat çekti. Anlaşma, Rusya’nın askerlerini savaş başlamadan önce bulundukları yere çekmesi ve karşılığında Ukrayna’nın da NATO üyeliğinden feragat etmesiydi.

Fakat müzakerelerin başarısızlığa uğramasının ardından her iki taraf da yeni bir başlangıç için ön koşulları o kadar yüksek tuttu ki müzakerelere yeniden başlamak zor olacak. Yine de aralık ayının sonlarında Putin, “İlgili herkesle makul çözümleri müzakere etmeye hazırız” açıklamasında bulundu. ABD de Zelenskiy’i müzakereler konusunda daha diplomatik olmaya çağırdı.

ABD’nin gerçekten başarmak istediği şey ne?

ABD, barış müzakereleri için konumunu güçlendirmek amacıyla Ukrayna’yı gerektiği kadar destekleme niyetinde ama zaman sınırı koymuyor. Alman hükümeti de benzer bir tutuma sahip. BM Genel Kurulu kararı ve Çin yönetiminin Şubat 2023 tarihli pozisyon belgesi, savaşın sona erdirilmesi yönündeki uluslararası baskının arttığı izlenimini veriyor. Her iki belge de üzerinde müzakere edilmiş bir barış için diplomatik çaba gösterilmesi çağrısında bulunuyor, fakat Çin açıkça müzakerelerin yeniden başlatılmasını talep ediyor.

Peki burada Almanya nasıl bir rol oynayabilir?

Savaşın sona erdirilmesi konusunda müzakere edilip edilmeyeceği ve ne zaman sona erdirileceği kararının Ukrayna hükümetine bırakılması gerektiği görüşü, bu savaşın halihazırda Avrupa’ya ve bazı durumlarda küresel yansımaları olduğu ve tüm Avrupa’nın bir Rusya-NATO savaşına ve hatta muhtemelen nükleer bir savaşa evrilme riskiyle karşı karşıya olduğu hakikatini göz ardı ediyor.

Alman hükümeti, 2 Mart 2022 tarihinde Ukrayna tarafından hazırlanan ve diğer hususların yanı sıra BM’nin, “Genel Kurul, Rusya Federasyonu ile Ukrayna arasındaki ihtilafın siyasi diyalog, müzakereler, arabuluculuk ve diğer barışçıl yollarla derhal barışçıl bir çözüme kavuşturulması çağrısında bulunur” ifadelerini içeren karar taslağını imzalamıştı.

Şubat ayında BM Genel Kurulu’nda Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısını kınayan ve Rus kuvvetlerinin ülkeden koşulsuz olarak geri çekilmesi çağrısında bulunan bir başka karar kabul edildi. Fakat aynı zamanda üye ülkelere ve uluslararası kurumlara “Ukrayna’da kapsamlı, adil ve kalıcı bir barışın sağlanmasına yönelik diplomatik çabalara olan desteklerini iki katına çıkarmaları” çağrısında bulunuldu.

Almanya, özellikle de anayasanın barış yükümlülüğü gereği, çatışmaların sona ermesi için çalışmakla yükümlü. Savaşı yalnızca siyasi yollarla sınırlandırmak ve en kısa diplomatik yolla sona erdirmek mantıklı bir dış ve güvenlik politikasına karşılık gelir ve bizim kadar Ukrayna’nın da çıkarlarına hizmet eder. Bu nedenle Şansölye, savaşı sona erdirecek bir strateji için Başkan Biden’a dönük lobi faaliyetlerinde Cumhurbaşkanı Macron’un yanında yer almalı. Şansölye, Başkan Biden ile olan yakın ilişkisini vurguluyordu, dolayısıyla en iyi ön koşullara sahip. Cumhurbaşkanı Macron, Çin ziyareti sırasında Şi Cinping’in desteği için Putin’e yönelik lobi yapabilir.

Umulur ki kısa süre içerisinde savaşı kontrol altına almak ve tüm Avrupa’ya yayılmasını önlemek mümkün olur. Tarihçiler, Avrupalı güçlerin nasıl olup da 20. yüzyılın ilk felaketi olan Birinci Dünya Savaşı’na sendeleyerek girdiklerini defalarca kez sormuşlardı. Umarım gelecekte tarihçiler Ukrayna savaşının nasıl olup da 21. yüzyılın ilk felaketi haline gelebildiğini sormak zorunda kalmazlar.

Sayın General Kujat, söyleşi için teşekkür ederim.


*1 Mart 1942 doğumlu emekli General Harald Kujat, Alman Silahlı Kuvvetleri Genel Müfettişi ve NATO Askeri Komitesi Başkanı olarak NATO’daki en yüksek rütbeli subay. Aynı zamanda NATO-Rusya Konseyi ve Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi başkanlığı görevlerinde bulundu. Harald Kujat, hizmetlerinden dolayı Fransa Cumhuriyeti Onur Lejyonu Komutan Haçı, Letonya, Estonya ve Polonya’dan Komutan Haçı Liyakat Nişanı, Liyakat Lejyonu dahil olmak üzere çok sayıda ödülle onurlandırıldı. ABD ve Belçika Krallığından Büyük Leopold Nişanı Kurdelesi, Federal Almanya Cumhuriyeti Büyük Liyakat Madalyası ve Malta, Macaristan ve NATO’dan da dahil olmak üzere diğer yüksek ödüller aldı.

Dünya Basını

Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

Yayınlanma

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.

Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.

Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.

Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.

“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”

Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.

Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.

Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.

Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.

Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”

Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.

Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.

“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”

Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.

Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:

“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”

Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.

Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.

“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”

Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.

Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.

Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.

“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”

Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.

Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.

ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.

“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”

Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.

Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:

“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”

Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.

“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”

Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.

Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.

Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.

Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.

Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.

Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Yayınlanma

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.

Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.

“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”

Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:

“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”

Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.

Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.

“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”

Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”

Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”

Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”

“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”

Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.

Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.

İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.

“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”

İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:

“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”

Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.

“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.

Miller, şu açıklamalarda bulundu:

“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”

“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”

Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.

Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.

Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.

“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”

Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”

Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.

Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Mercogliano: Küresel petrol rezervleri beş yıllık ortalamanın altına iniyor

Yayınlanma

Yayıncı Mario Nawfal, küresel denizcilik ve lojistik ağlarında yaşanan son gelişmeleri, denizcilik tarihçisi ve eski askeri yetkili Profesör Sal Mercogliano ile gerçekleştirdiği mülakatta ele aldı.

Mülakatta, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı başta olmak üzere dünya ticaretinin kilit noktalarındaki askeri ve ekonomik dengeler ile Rusya, Ukrayna ve Ortadoğu eksenindeki küresel krizler analiz edildi.

Yayıncı Mario Nawfal, sahada yaşanan gelişmeler ile siyasi söylemler arasında büyük bir tezat olduğunu belirterek mülakatı açtı. Donald Trump tarafından paylaşılan mesajların oldukça iyimser bir tablo çizdiğini, Lübnan’da ateşkes ilan edildiği ve ablukanın kaldırıldığının öne sürüldüğünü ifade eden Nawfal, “Şu anda iki farklı gerçeklik yaşanıyor. Sahada ise Lübnan’da bir ateşkes yok, Amerikan tarafındaki abluka kaldırılmadı ve İran da Babülmendep Boğazı’nı abluka altına almakla tehdit ediyor” şeklinde konuştu.

Nawfal, her hafta bir çözüme yaklaşıldığı izlenimi doğduğunu ancak pazartesi günleri aynı kriz ortamına geri dönüldüğünü kaydederek, durumu bir kısırdöngüye benzetti.

Denizcilik tarihçisi Profesör Sal Mercogliano, Hürmüz Boğazı’ndaki güncel duruma ilişkin verileri paylaşarak gemi hareketliliklerini aktardı.

Umman’ın hemen kuzeyinde, boğazın güney kesiminden bazı gemilerin çıkış yaptığına dair bilgiler bulunduğunu belirten Mercogliano, “Bu gemilerin ABD desteği aldığını görüyoruz. Bunun temelde uçaklar, helikopterler ve jetler vasıtasıyla sağlanan bir yardım olduğunu düşünüyoruz; bölgede Amerikan gemilerinin bulunduğunu sanmıyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu yöntemle günde yaklaşık iki ila üç geminin bölgeden çıkabildiğini dile getiren Mercogliano, asıl büyük sorunun çok sayıda geminin otomatik tanımlama sistemi vericilerini kapatarak seyretmesi olduğunu bildirdi. Vericilerini kapatan gemilerin Hürmüz Boğazı’nın dışındaki Umman Körfezi ve Arap Denizi’ne ulaşana kadar tespit edilemediğini ekledi.

Boğazda mahsur kalan tankerlerin durumuna değinen Mercogliano, derin taslaklı büyük ham petrol taşıyıcıları ile büyük tankerlerin yaklaşık dörtte birinin körfezden çıkmayı başardığını açıkladı.

Körfezde mahsur kalan 109 tankerin 29’unun çıkış yaptığını belirten Mercogliano, “Bu olumlu bir gelişme gibi görünse de günde sadece birkaç geminin çıkabildiği düşünüldüğünde aslında çok az bir miktar” dedi.

ABD’nin, İran tarafından kurulan Fars Körfezi Boğazı Kurumu’nu yaptırım listesine aldığını hatırlatan Mercogliano, bu kurumla iş yapan, geçiş ücreti ödeyen ya da herhangi bir ticari ilişki kuran tüm yapıların yaptırıma maruz kalacağını vurguladı.

“Konteyner gemisi insansız deniz aracıyla vuruldu”

Profesör Mercogliano, mülakatın yapıldığı gün Irak’ın Ümmü Kasr Limanı’ndan çıkan Akdeniz Denizcilik Şirketi’ne ait bir geminin, insansız deniz aracı tarafından vurulduğunu açıkladı.

Saldırıya uğrayan geminin krizin başından beri Basra Körfezi’nde mahsur kaldığını ve limanlar arasında bir mekik gemisi olarak işletildiğini belirten Mercogliano, “Denizcilik şirketlerinin geliştirdiği yöntemlerden biri kara yolu rotaları oluşturmak oldu. Kargoları Kızıldeniz’de, Umman Körfezi’ndeki Füceyre’de, Yenbu’da ve Cidde’de tahliye edip kara yoluyla taşıyorlar ancak malların körfez içinde dahili olarak da hareket ettirilmesi gerekiyor” sözlerini kaydetti.

Hedef alınan Akdeniz Denizcilik Şirketi’nin geçmişte de İran tarafından hedef seçildiğini ifade eden Mercogliano, şirkete ait iki geminin birkaç hafta önce alıkonulduğunu hatırlattı.

ABD güçlerinin abluka hattını ihlal eden Gambiya bayraklı bir gemiyi hedef aldığını belirten Mercogliano, hedef alınan unsurun bir İran gemisi değil, sahte tescilli bir Gambiya gemisi olmasının dikkat çekici olduğunu söyledi.

Aynı süreçte Fransız donanmasının da Murmansk’tan gelen ve sahte Madagaskar bayrağı taşıyan bir Rus tankerini Atlantik’te, uluslararası sularda durdurduğunu bildirdi.

Küresel abluka uygulamalarının ekonomik sonuçlarına dikkat çeken Mercogliano, küresel petrol rezervlerindeki tehlikeli düşüşe işaret etti.

Hem karadaki hem de denizdeki tankerlerde bulunan küresel petrol rezerv haritalarının endişe verici olduğunu aktaran Mercogliano, “28 Şubat’tan bu yana petrol taşımacılığında meydana gelen ve benim ‘artan açık’ olarak adlandırdığım bu delik artık etkisini hissettirmeye başlıyor” uyarısında bulundu.

Denizde ve karada depolanan petrol miktarının beş yıllık ortalamanın altına düşmek üzere olduğunu belirten Mercogliano, bu durumun özellikle gelişmekte olan ülkelerde ciddi sıkıntılara ve kıtlıklara yol açacağını, gelişmiş ülkeler gibi petrol için yüksek kar marjlı rekabet edemeyen bu ülkelerin şimdiden rasyonelleşmeye ve kota uygulamalarına başladığını ifade etti.

“Gemiler açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt transferi yapıyor”

Mario Nawfal’ın, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan günde 30 civarında gemi geçtiği ve Fars Körfezi Boğazı Kurumu aracılığıyla gemilere refakat ederek 1,5 milyar dolardan fazla gelir elde ettiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu sayıların yanıltıcı olabileceğini belirtti.

Bu verilere küçük ahşap teknelerin ve kıyı gemilerinin dahil olduğunu açıklayan Mercogliano, Hürmüz Boğazı’nı geçmenin gemileri doğrudan açık okyanusa değil, Umman Körfezi’ne çıkardığını kaydetti.

ABD Donanması Merkez Komutanlığı’nın ticari gemilere yönelik bir uyarı yayımladığını belirten Mercogliano, “İran gemilerinin petrol yükleyerek dışarı çıktığı ancak Amerikan ablukasını geçemedikleri için ‘gemiden gemiye transfer’ olarak bilinen yönteme başvurdukları doğrulandı” dedi.

Gemilerin açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt kargolarını birbirine pompaladığını söyleyen Mercogliano, bu yöntemin daha önce Yunanistan, İspanya ve Malezya açıklarında kayıt dışı filo tarafından sistematik olarak uygulandığını anlattı.

Mercogliano, bu yolla Amerikan ablukasının arkasından dolanılmaya çalışıldığını doğrulayarak, ABD’nin bu transferlerde yakıtı teslim alan gemileri de doğrudan İran limanına giriş yapmış gibi suçlu sayacağını ve hedef alacağını ilan ettiğini duyurdu.

İran’ın açıkladığı geçiş sayılarının bölge içinde mekik dokuyan kıyı gemilerinden ibaret olduğunu, 30 geminin Hint Okyanusu’na çıkarak serbestçe dağıldığı anlamına gelmediğini, ABD Donanması’nın bu gemileri tespit etmede oldukça başarılı olduğunu ekledi.

Nawfal’ın, Amerikan tarafının günde üç-dört gemiyi vericilerini kapattırarak Hürmüz Boğazı’ndan gizlice geçirdiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu bilgilerin gelen duyumlarla uyuştuğunu söyledi.

Gemilerin boğazı geçip dışarı çıktıktan sonra sistemlerini tekrar açtıklarını kaydeden Mercogliano, 18. Hava İndirme Kolordusu’na bağlı 82. Hava İndirme Tümeni’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlu olduğunu bildirdi. Bu tümenin elinde kara saldırı yeteneklerinin yanı sıra gelişmiş radarlara sahip helikopterler bulunduğunu, bu unsurların insansız deniz ve hava araçlarına karşı oldukça etkili koruma sağladığını belirtti. Bölgedeki iki uçak gemisi grubunun da havadan koruma sağladığını sözlerine ekledi.

“Deniz hukuku eski ve karmaşık kurallardan oluşuyor”

Bölgedeki maden ve mayın tehlikesine de değinen Profesör Mercogliano, Umman tarafından yayımlanan bir videoda ilk kez bölgedeki sahipsiz bir deniz mayınının varlığının somut olarak kanıtlandığını aktardı.

ABD’nin bölgeyi mayından arındırmak amacıyla insansız su altı araçları kullanmaktan bahsettiğini ifade eden Mercogliano, akıntıya kapılan mayınların kıyıya vurmasının olağan olduğunu, benzer durumların Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Karadeniz’de de yaşandığını ve Romanya ile Türkiye kıyılarına mayınların ulaştığını hatırlattı.

Hürmüz Boğazı’ndaki egemenlik alanları ve deniz hukuku sınırları hakkındaki karmaşıklığa açıklık getiren Mercogliano, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca ülkelerin kıyılarından itibaren 12 deniz mili boyunca kara suları egemenliğine sahip olduğunu belirtti.

Boğazın en dar noktasının sadece 21 mil genişliğinde olması sebebiyle Umman ve İran’ın kara sularının üst üste bindiğini açıklayan Mercogliano, “En dar nokta olan kuzey hattı İran ve Umman arasında bölünmüştür ancak doğu ve batı yaklaşımlarında Birleşik Arap Emirlikleri de devreye girer” dedi.

Hem ABD’nin hem de İran’ın bu sözleşmeyi resmi olarak onaylamadığını hatırlatan Mercogliano, buna rağmen sözleşmenin devletlere “transit geçiş hakkı” tanıdığını, Basra Körfezi’nin iç kısımlarında mahsur kalan ülkelerin dış dünyaya açılabilmesi için bu hakkın hukuken korunması gerektiğini vurguladı.

İran’ın, limanları ve üsleri kullanan devletleri “muharip” olarak nitelendirerek geçiş hatlarını kapatma tehdidinde bulunduğunu belirten Mercogliano, “İran, mevcut sözleşmeleri reddederek kara sularını üç mil ile sınırlayan 1958 tarihli eski antlaşmalara göre hareket ettiğini savunuyor. Deniz hukuku oldukça eski, arkaik ve çok nüanslı bir yapıya sahip olduğu için bu tür büyük karmaşalar yaratıyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Kayıt dışı seyrüsefer küresel çevre güvenliğini tehdit ediyor”

Rusya’nın kayıt dışı gölge filosuna yönelik Batı yaptırımlarının işleyişini de analiz eden Profesör Mercogliano, G7 ve Avrupa Birliği’nin 2022 yılının şubat ayında küresel enerji piyasalarında büyük bir kesintiye yol açmadan Rusya’yı ekonomik olarak zayıflatmayı hedeflediğini hatırlattı.

Doğrudan bir boykot yerine sigorta sistemleri üzerinden bir yaptırım mekanizması kurulduğunu belirten Mercogliano, dünya denizciliğinin yüzde 90’ını sigortalayan büyük şirketlerin, tavan fiyatın üzerinde petrol taşıyan gemilere hizmet vermesinin yasaklandığını anlattı.

Ancak Rusya, İran ve Venezuela’nın bu kısıtlamaları kendi tescil ve sigorta sistemlerini kurarak veya sigortasız yürüyerek aştıklarını, böylece normal sınırların dışında işleyen “paralel bir filo” oluşturduklarını ifade etti.

Fransız donanması tarafından durdurulan Madagaskar bayraklı geminin durumuna değinen Mercogliano, Madagaskar hükümetinin gemiyi tanımadığını ve kendilerine ait bir tescil kaydı bulunmadığını açıkladığını aktardı.

Bu durumun uluslararası hukuka göre gemiye müdahale hakkı doğurduğunu belirten Mercogliano, “Eğer bir gemi düzgün bir şekilde tescil edilmemiş ve sigortalanmamışsa, yaşanacak bir kazada kıyılarınıza sızacak milyonlarca varil petrolün temizlik maliyetini hiçbir şirket üstlenmez; yük tamamen mağdur ülkenin üzerinde kalır” uyarısında bulundu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurallara dayalı işleyen centilmenlik antlaşmalarının, Rusya, İran ve Venezuela’ya yönelik ağır yaptırımlar nedeniyle sarsıldığını ve bu ülkelerin açık okyanusta kendi alternatif sistemlerini inşa ettiklerini sözlerine ekledi.

“Babülmendep Boğazı’nın kapanması rotayı 8 bin kilometre uzatır”

Ortadoğu’daki askeri tırmanışın deniz lojistiği üzerindeki etkilerini değerlendiren Profesör Mercogliano, krizin sadece ABD ve İran arasında iki taraflı bir denklem olmadığını, İsrail’in de dahil olduğu üçlü bir mekanizma olarak okunması gerektiğini vurguladı.

İran’ın hem Hürmüz Boğazı’nı hem de Babülmendep Boğazı’nı kilitleme kapasitesine sahip olduğunu belirten Mercogliano, “Şu anda Yenbu Limanı’ndan günde yaklaşık 5 milyon varil petrol çıkıyor ve bu miktar küresel piyasalar için tamamen hayati önem taşıyor. Kızıldeniz’in orta kesiminde yüklenmeyi bekleyen büyük bir tanker birikmesi var” dedi.

Babülmendep Boğazı’nın kapanması durumunda gemilerin Süveyş Kanalı’na yönelmek zorunda kalacağını ancak çok büyük ham petrol taşıyıcılarının kanaldan geçemeyecek kadar büyük olduğunu aktardı.

Bu durumun Akdeniz’de küçük gemiler arasında yük transferi yapılmasını ya da gemilerin tüm Afrika kıtasını dolaşmasını zorunlu kılacağını belirten Mercogliano, Afrika rotasının Asya’ya giden bir sefere fazladan 8 bin kilometre ekleyeceğini, bunun da petrol kıtlığı kaynaklı ekonomik krizi büyüteceğini bildirdi.

Süveyş Kanalı’nın 2021 yılında yaşanan kaza nedeniyle ne kadar kolay kapanabileceğinin görüldüğünü hatırlatan Mercogliano, Suudi Arabistan’ın tüm petrol akışını Yenbu üzerinden gerçekleştirdiğini, bu hatta yönelik bir füze veya mayın saldırısının tüm sistemi çökerteceğini ifade etti.

“Denizciler körfezde mahsur kalmak istemiyor”

Bölgedeki diplomatik müzakerelere karşı temkinli olduğunu dile getiren Mercogliano, 13 haftadır aynı kriz döngüsünün sürdüğünü ve siyasi liderler arasında bir uzlaşı sağlansa bile denizcilik şirketlerinin Basra Körfezi’ne dönmekte çok istekli olmayacağını savundu.

Bölgede kalıcı bir güvenlik garantisi verilmedikçe riskin süreceğini belirten Mercogliano, sigorta primlerinin çok yüksek kalacağını ifade etti.

Haberlere yansımayan önemli bir sorunun da gemilerde mahsur kalan yaklaşık 20 bin denizcinin rotasyonu olduğunu açıklayan Mercogliano, “Hava yolları çalışıyor ancak nakliye şirketleri bölgeye gönderecek yedek mürettebat bulmakta zorlanıyor. Kimse Basra Körfezi’nde mahsur kalacağı ve öldürülme riski taşıyan bir gemide sözleşme imzalamak istemiyor” şeklinde konuştu.

Gazze ve Yemen eksenindeki önceki uzlaşmalara rağmen Kızıldeniz ve Babülmendep hattında deniz ticaretinin hiçbir zaman bu yılın şubat ayı öncesindeki normal seviyelerine dönmediğini de sözlerine ekledi.

Ticari gemilerin kendilerini korsanlara veya insansız hava araçlarına karşı koruyacak askeri savunma sistemleriyle donatılması fikrine de değinen Profesör Mercogliano, ticari gemilerin savaş gemilerine dönüştürülmesinin liman otoriteleri tarafından kabul görmediğini açıkladı.

Somali’deki korsanlık döneminde gemilere üç-beş kişilik silahlı özel güvenlik ekiplerinin konulduğunu ancak bu ekiplerin uluslararası limanlara girmeden önce açık denizde gemiden indirilmesi gerektiğini anlattı.

Hiçbir ülkenin kendi limanlarına ağır silahlı sivillerin girmesini istemediğini belirten Mercogliano, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ticari filoların korunması görevinin tamamen ulusal donanmalara devredildiğini hatırlattı.

ABD bayraklı iki geminin geçişi sırasında gemilere Amerikan deniz piyadelerinin ve insansız hava araçlarına karşı savunma sistemlerinin yerleştirildiğini, geçiş tamamlandıktan sonra ise bu personelin ve silahların gemiden tahliye edildiğini aktardı.

Limanlardaki sıkı kontroller nedeniyle denizcilerin karaya çıkmasının bile zor olduğunu ekleyen Mercogliano, silah taşımak yerine radarları yanıltıcı sistemlerin ve sinyal karıştırıcı ekipmanların kullanımının daha olası bir çözüm olduğunu ifade etti.

“Trump uzun süren bir savaş istemiyor”

Donald Trump’ın diplomasi yürütme tarzını ve sosyal medya paylaşımlarını siyasi bir strateji olarak yorumlayan Mercogliano, Trump’ın kamuoyuna yönelik açıklamalarıyla bilgi savaşını yürüttüğünü belirtti.

“Eğer yeterince bilgi paylaşır ve çok şey söylerseniz, geçmişten bir anı cımbızla çekip kendinizin haklı olduğunu her zaman kanıtlayabilirsiniz” diyen Mercogliano, Trump’ın arka planda tamamen farklı bir siyasi oyun oynadığını ve ortalama seçmenin zihnini karıştırarak olası bir uzlaşmanın siyasi maliyetini düşürmeye çalıştığını savundu.

Askeri kanattan ve generallerden gelen bilgilere odaklanılması gerektiğini belirten Mercogliano, Trump yönetiminin krizin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmediğini, ablukayı uygulayacak deniz gücü unsurlarının bile operasyon başladıktan bir ay sonra bölgeye ulaştırılabildiğini kaydetti.

Trump’ın görev süresi boyunca uzun savaşlardan kaçındığını vurgulayan Mercogliano, Trump’ın zafer ilan ederek bölgedeki sorumluluğu Fransa ve İngiltere gibi müttefiklere devredip çıkış stratejisi arammasından endişe duyduğunu sözlerine ekledi.

Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşa da değinen Profesör Mercogliano, cephe hattının Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi bir kilitlenme noktasına ulaştığını söyledi.

Savaşın büyük lojistik hareketlerden ziyade devasa ölçekte bir insansız hava aracı mücadelesine dönüştüğünü belirten Mercogliano, Rusya’nın enerji sevkiyatı için Kuzey Kutbu rotasını kullanmaya başladığını ve Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin lojistik olarak sıkıştığı bu dönemde Çin’e sıvılaştırılmış doğalgaz tedarik ederek ekonomik olarak avantajlı bir konuma geçtiğini bildirdi.

Ukrayna’nın ise hava savunma mühimmatı sıkıntısı çektiğini ve ABD savunma sanayisinin üretim kapasitesinin öngörülen harcamaların gerisinde kalması nedeniyle zorlandığını ifade etti.

Savaşların askeri cephelerden ziyade ekonomik dayanıklılıkla kazanıldığını belirten Profesör Mercogliano, “Bir askeri çöküş yaşanmadığı sürece bu durum bir ekonomik yıpratma savaşıdır. Şu an için Rusya’nın yaptırımsız petrol akışı ve açık piyasadan topladığı tankerlerle ekonomik olarak tahmin edilenden daha uzun süre dayanabileceği görülüyor” diyerek mülakatı tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English