Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Foreign Affairs: Filistin sorunu eski paradigmalara dönerek çözülemez

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, gündemde olan Gazze’deki savaş sonrası senaryoları inceliyor. Ortaya atılan senaryoların hiçbirinin başarı şansı olmadığını belirten makaleye göre bunun temel nedeni tüm senaryoların Gazze’yi tek başına ele alması. Gazze sorununun Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ten ayrı ele alınamayacağını savunan makale, bugüne kadar yapılan İsrail-Filistin müzakerelerinin neden başarısızlıkla sonuçlandığını da açıklamaya çalışıyor. Makalenin yazarı, başarılı bir müzakerenin nelere dayanması gerektiğini anlattıktan çözüm için atılabilecek adımları sıralıyor:

***

Gazze’deki Büyük Hedef

Kalıcı Barış İçin İsrail Filistin Topraklarındaki İşgaline Son Vermeli

Mervan Muasher

İsrail’in Gazze’deki savaşı dördüncü ayına girerken, çatışmalar sona erdiğinde bölgeyi kimin yönetmesi gerektiği konusunda yoğun bir tartışma yaşanıyor. Bazıları Mısır, Ürdün ve diğer Arap devletleri tarafından şimdiden reddedilen bir Arap gücü önerdi. Diğerleri ise Filistinlilerin yüzde onundan daha azının böyle bir sonucu destekleyeceği gerçeğini göz ardı ederek yeniden yapılandırılmış bir Filistin otoritesi gündeme getirdi. Üçüncü bir fikir ise Gazze’nin uluslararası kontrol altına alınması ki bu yaklaşım, böyle bir emsal oluşturmak istemeyen İsrail tarafından zaten reddedildi.

Ancak öngörülen bu çözümlerin başarısızlığa mahkûm olmasının daha büyük bir nedeni var: hepsi de Gazze’yi tek başına ele alıyor, sanki daha geniş anlamda Filistin devleti ve kendi kaderini tayin meselesi dikkate alınmadan ele alınabilirmiş gibi. Bu düşünce tarzına göre Hamas ortadan kalktığında ve Gazze’yi kimin yöneteceği sorusu cevaplandığında statükoya geri dönülebilir. Her iki varsayım da temelden hatalı ve bunlara dayalı herhangi bir politika felakete yol açacaktır.

Gazze’nin geleceğine yönelik bir çözümün gerçekten kalıcı olabilmesi planın İsrail kontrolü altındaki tüm Filistinliler için daha geniş bir çerçeveye oturtulmasına bağlı. Nihayetinde bitmek bilmeyen şiddetin temel nedenini ele almalı: İsrail’in Doğu Kudüs, Gazze ve Batı Şeria’daki işgali. Yıllar süren başarısız müzakereler böyle bir planın başarılı olabilmesi için nelere ihtiyaç duyacağını da açıkça ortaya koydu: kendinden önceki pek çok planın aksine, inandırıcı ve zamana bağlı olmalı ve oyunun sonu başlangıçta iyi tanımlanmalı.

Böylesine kapsamlı bir sürecin oluşturulması olağanüstü çaba gerektirecektir. Ancak bunun alternatifi çok daha kötü. Mevcut savaş, halihazırda çok sayıda sivilin ölümüne, Gazze’nin yıkımına, İsrail’in güvenliğinin ve uluslararası desteğinin zayıflamasına, 1,5 milyon Filistinli mültecinin daha ortaya çıkmasına ve Filistinlilerin atalarının topraklarından kitlesel olarak daha fazla sürülmesi tehdidine yol açtı. Bugünün sorununu eski paradigmalara dönerek çözmeye yönelik her türlü girişim, bu felaketlerin tekrarlanmasına davetiye çıkarmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

EKSİK OYUN SONU

Ertesi gün sorununun gerçek kapsamını anlamak için öncelikle mevcut çatışmanın Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısıyla başlamadığını kabul etmek gerekir.  Sadece Gazze ile de sınırlı değil. Filistin sorunu, tahminen 750.000 kişinin evlerinden edildiği 1948 savaşıyla başlasa da bugünkü kriz için en iyi başlangıç noktası 1967 savaşı. Bu çatışma İsrail’in Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü işgal etmesine ve tahminen 300,000 yeni Filistinli mültecinin ortaya çıkmasına neden oldu. Aynı zamanda işgalin sona erdirilmesi ve Filistinlilerin yaşayabilir bir geleceğe sahip olması için onlarca yıl süren çabaların da başlangıcını oluşturdu.

Bu yöndeki ilk girişim Kasım 1967’de kabul edilen 242 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı oldu. Karar “savaş yoluyla toprak kazanımının kabul edilemezliğine” atıfta bulunsa da ayrı bir Filistin devleti öngörmüyordu. Bunun yerine Gazze’nin Mısır’ın, Batı Şeria’nın ise Ürdün’ün kontrolüne geçmesi öngörülüyordu. Karar işgalin sona erdirilmesi için bir zaman dilimi de tanımlamıyor, sadece açık ve bağlayıcı olmayan bir siyasi süreç çağrısında bulunuyordu. Ürdün, Mısır ve İsrail tarafları arasında bir BM arabulucusu aracılığıyla dolaylı müzakereler yürütüldü ancak herhangi bir sonuç alınamadı.

Ardından 1993’te Oslo anlaşmaları geldi, belki de tüm bu barış çabaları arasında en çok bilineni. Bu durumda, iki taraf karşılıklı olarak birbirlerini tanımakla ve Gazze ile Batı Şeria’nın bir kısmında Filistin geçici otoritesini kurmakla kalmadılar, aynı zamanda kalıcı bir barış için beş yıllık bir müzakere süreci başlattılar. Ancak sürecin çatışmaya kalıcı bir çözüm getirmesi beklenirken, taraflar bu çözümün ne olduğunu belirleyemedi: başka bir deyişle, oyunun sonu başlangıçta net değildi. Dahası, Oslo anlaşmaları yerleşim faaliyetlerini dondurmadı, yani taraflardan biri -İsrailliler- bu toprakların coğrafyasını ve demografisini değiştirmeye devam ederken bile iki taraf işgal altındaki toprakların geleceği üzerine müzakere ediyordu. Nitekim Rabin, Eylül 1995’te parlamentonun Oslo anlaşmalarının ikinci bölümünü onayladığı Knesset’teki son konuşmasında İsrail’in hedefinin “devletten daha az bir Filistin varlığı” olduğunu ilan etti.

Aslında çatışmanın ana aktörleri, ABD Başkanı Bill Clinton’ın görev süresinin sonuna yakın 2000 yılına kadar iki devletli bir model üzerinde anlaşmaya varamadı. O dönemde Clinton iki tarafa, büyük ölçüde 1967 sınırlarıyla tanımlanan ve Kudüs, mülteciler ve güvenlik için özel düzenlemelerle İsrail devletinin yanında kurulacak bir Filistin devletine dayanan genel bir çerçeve sundu. Bu parametreler üzerindeki son dakika müzakereleri başarısızlıkla sonuçlanıp ikinci intifada patlak verdiğinde, her iki taraf da masanın diğer ucunda barış için ortakları olmadığına ikna oldu. O zamandan bu yana 2002 Arap Barış Girişimi, 2002-2003 Orta Doğu Yol Haritası, 2007 Annapolis konferansı ve ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin 2013’teki mekik diplomasisi -ABD’nin bir çözümün müzakere edilmesine yardımcı olmak için son resmi çabası- dahil birbirini izleyen çabaların hepsi başarısız oldu.

Bu müzakere turlarının her birinin karaya oturmasının birçok nedeni olsa da çoğunda ortak olan daha büyük eksiklikler vardı: neredeyse her zaman ya açık uçluydular ya da başlangıçta oyunun sonunu belirtmediler. Ayrıca tarafların kalıcı bir çözüme giden yolda adım adım yükümlülüklerini yerine getirdiklerinden emin olmak için güvenilir bir izleme mekanizması da yoktu. Dahası, pek çok kez müzakereler, bu hedefe ulaşmak için atılması gereken adımlardan ziyade nihai sonucun ne olması gerektiği konusunda tıkandı.

Yirmi beş yıl sonra, ilk Körfez Savaşı’nın ardından 1991 yılında Başkan George H. W. Bush tarafından başlatılan Madrid Konferansı nihayet Filistinlileri doğrudan müzakere masasına getirdi. Ancak süreç bir kez daha, İsrail tarafından uluslararası toplumdan oldukça farklı bir şekilde yorumlanan 242 sayılı karara atıfta bulunmanın ötesinde oyunun sonunu belirsiz bıraktı. (Karar İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngörse de İsrail bunu tüm bu topraklardan çekilmek değil, sadece hiçbir zaman belirtmediği sözde güvenli sınırlara çekilmek olarak yorumladı). Merhum İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’in Haziran 1992’de iktidara gelmesinin ardından Filistinliler İsrail ile ayrı ayrı müzakerelere başladıktan sonra bile süreç hiçbir zaman müzakerelerin hedefi olarak ayrı bir Filistin devletini tanımlamadı.

BAŞARISIZLIKTAN FELAKETE

Filistinliler için bu başarısızlıkların sonuçları yıkıcı oldu. İsrail, işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te (ve 2005’e kadar Gazze’de) uluslararası hukuka göre yasadışı olan yerleşim faaliyetlerine devam edebildi, Filistin topraklarını yuttu ve yaşayabilir bir Filistin devletinin kurulmasını giderek zorlaştırdı. Oslo anlaşmalarının imzalanmasından bu yana, İsrailli yerleşimci nüfusu yaklaşık 250.000’den 750.000’in üzerine çıkarak tüm Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki nüfusun neredeyse dörtte birine ulaşırken, yerleşimlerin durmaksızın genişlemesi bitişik Filistin topraklarını sürekli olarak parçaladı.

Bu başarısız müzakerelerin ortasında Gazze’nin kaderi özellikle ağır oldu. 2005 yılında dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron Gazze’den tek taraflı olarak çekilme kararı alarak İsrail’in doğrudan askeri varlığına son verdi. Ancak İsrail hükümeti bölgeyi izole etmek için etrafına bir güvenlik bariyeri inşa etti ve İsrail şeride kimin girip çıkacağını kontrol etmeye devam etti. İsrail ayrıca Filistinli sakinlerinin bir havaalanı ya da limana sahip olmasını engelleyerek Gazze’yi dünyadan fiilen kopardı. Sonuç olarak, İsrail’in işgali acımasız sonuçlara yol açarak etkin bir şekilde devam etti. Hamas’ın 2007’de Filistin Yönetimi’nden ayrılarak şeridin kontrolünü tamamen ele geçirmesinin ardından yaşam koşulları daha da kötüleşti ve Gazzelilerin kişi başına düşen geliri Batı Şeria’daki Filistinlilerin çok altında kaldı.

Ardından, Obama yönetimi sona erdiğinde, ABD iki taraf arasındaki müzakerelerden tamamen vazgeçti. Önce ABD Başkanı Donald Trump, ardından da ABD Başkanı Joe Biden döneminde Washington, barış çabalarının yerine, 242 sayılı karardan kaynaklanan “barış için toprak” formülüne dayanmayan, çeşitli Arap devletleri ve İsrail arasında bir dizi ikili anlaşma olan İbrahim Anlaşmalarını koydu. Filistinlilerin hiçbir dahli olmadı. Özellikle Biden yönetimi, bölgesel işbirliğini teşvik ederse, İsrailliler ve Filistinliler arasındaki barışın daha kolay olabileceğini varsaydı. İsrail hükümeti ise anlaşmaları, bölgedeki Arap devletleriyle ayrı anlaşmalar yapabilecekleri için Filistinlilerle bir çözüme varmanın artık gerekli olmadığını savunmak için kullandı.

İşte 7 Ekim saldırılarının gerçekleştiği bağlam budur. Sivillerin hedef alınması, failin hangi taraf olduğuna bakılmaksızın her türlü senaryoda iğrenç. Ancak Gazze’nin son on yılda duvarlarla çevrili dev bir hapishaneye dönüştüğü ve milyonlarca mahkûmun artık işgalin sona ereceğine inanmak için hiçbir nedeni kalmadığı gerçeğini görmezden gelmek mümkün değil.

BARIŞ IÇIN ÖNKOŞULLAR

Biden yönetimi Gazze’deki savaşın sona ermesinin ardından siyasi bir süreç başlatılması gerektiğini kabul etti. Nihayetinde Mısır ve İsrail arasında barışa yol açan Ekim 1973 savaşı ve Madrid konferansına yol açan 1991’deki ilk Körfez Savaşı’nın rehberliğinde Biden yönetimi Gazze için ertesi gün planlarını tartışmaya başladı. Ancak bu düşünce Hamas’tan sonra Gazze’yi kimin yöneteceği ile sınırlı kalırsa ya da Washington daha öncekilerin hatalarını tekrarlayan açık uçlu bir süreci taahhüt ederse, başarı ihtimali neredeyse yok denecek kadar az olur. Bugün Filistinlilerin büyük çoğunluğu, İsrail sahada iki devletli çözümü imkânsız kılan gerçekleri yaratırken, işgali sona erdirmek için barışçıl çabalar göstererek oyuna getirildiklerini düşünüyor. Dolayısıyla Gazze için herhangi bir siyasi süreç, müzakereler başlamadan önce inandırıcı, zamana bağlı ve net bir şekilde tanımlanmış bir nihai sonuca sahip olmalı. Aksi takdirde, bu sadece zaman kaybı olacaktır.

Şu an itibariyle, ABD öncülüğünde ciddi bir süreç için gerekli unsurların mevcut olmadığını kabul etmek çok önemli. ABD, başta İsrail olmak üzere tüm taraflara baskı uygulanmasını gerektiren bir barış sürecini başlatma şansının uzak olduğu bir seçim yılına giriyor. Mevcut sağcı İsrail hükümeti de işgali sona erdirmek ya da bir Filistin devletinin kurulmasına yardımcı olmak gibi bir niyetinin olmadığını defalarca ve açıkça ilan etti. Her ne kadar İsraillilerin çoğunluğunun 7 Ekim’deki güvenlik zafiyetinden mevcut hükümeti sorumlu tuttuğu doğru olsa da -ve anketler yarın yeni seçimler yapılsa muhalefetin büyük bir farkla kazanacağını gösterse de- bugün İsrail’de kamuoyu on yıllar önce olduğu gibi artık barış yanlısı ve barış karşıtı kamplar arasında bölünmüş değil. Bunun yerine, sadece Netanyahu yanlısı ve karşıtı kamplar arasında, her iki taraf da bir Filistin devletine karşı sert ve neredeyse aynı duruşu paylaşıyor.

Bu arada Filistin Yönetimi güvenilirliğini ve meşruiyetini büyük ölçüde yitirmiş durumda. Filistin Yönetimi 2006’dan bu yana seçim yapmadı ve 7 Ekim’den önce bile onaylanma oranı çok düşüktü. Filistin Politika ve Anket Araştırmaları Merkezi, Kasım ayı sonunda Gazze’deki kısa süreli ateşkes sırasında yaptığı bir ankette Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerin yüzde 88’inin Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’ın istifasını istediğini ortaya koydu. Abbas yönetimindeki Filistin Yönetimi’nin savaştan sonra da Gazze’yi yönetmesini isteyenlerin oranı ise sadece yüzde yedi. Seçimler olmadan hiçbir taraf siyasi süreçte Filistinlileri temsil ettiğini iddia edemez ancak ankete göre Hamas’ın oyların çoğunu alabileceği düşünüldüğünde Filistin Yönetimi, İsrail ve ABD’nin yakın vadede böyle bir seçime karşı çıkacağı neredeyse kesin. Aynı anket Mervan Barguti gibi isimlerin hem el Fetih hem de Hamas kamuoyunda geniş bir desteğe sahip olduğunu gösterse de İsrail’in Barguti’nin serbest bırakılmasını kabul edeceği şüpheli çünkü mevcut hükümet siyasi bir anlaşmayla ilgilenmiyor.

Ancak bu zorluklara rağmen, Washington’un geçmiş müzakerelerin tuzaklarından kaçınabilmesi için inandırıcı bir sürecin gerektireceği belirli unsurları ortaya koymaya değer. İlk olarak ABD, üç ila beş yıl gibi belirli bir zaman dilimi içerisinde işgalin sona erdirilmesine yönelik açıkça tanımlanmış bir hedefi ortaya koyacak siyasi bir plan sunmalı. Sınır boyunca yerleşimleri barındıracak küçük ve karşılıklı toprak takasları ile 1967 hatları temelinde kesin sınırlar müzakerelere tabi olmalı. Birleşmiş Milletler 1967 sınırları temelinde bir Filistin devletini tanıyan bir karar yayınlamalı ve ayrıntılar müzakereler yoluyla belirlenmeli. Yeni yerleşim inşaatları tamamen dondurulmalı.

Ardından, bu planı uygulamak için müzakereler oyunun sonunun nasıl göründüğünden ziyade hedefe ulaşmak için gereken adımlara odaklanmalı. Gerekli olası adımların birçoğu halihazırda atılmış durumda. Halk desteğini sağlamak için İsrail’de, Batı Şeria ve Gazze’de planla ilgili referandumlar düzenlenmeli: seçmenler planın açıkça tanımlanmış siyasi ufkuna göre sandığa gitmeli ve bu da her iki tarafta da iki devletli bir çözümün artık mümkün olmadığı izlenimini kırabilir. Bu çerçevede, Gazze’yi kimin yöneteceği meselesi kendi başına bir oyun sonu olmaktan ziyade işgalin sona erdirilmesine giden yolda bir adım haline gelecektir: yönetimle ilgili meselelerde Gazze ve Batı bir bütün olarak ele alınmalı.

Böyle bir süreç başladığında, her iki taraf da geçmişte genel bir siyasi çerçeve veya somut bir zaman çizelgesi olmadığı için reddedilen çözümleri yeniden gözden geçirmeye teşvik edilecektir. Örneğin Gazze’nin yeniden inşası nihai çözüme giden yolda bir adım olabilir ve Körfez ülkeleri, Avrupa Birliği ve Dünya Bankası gibi taraflar bugün olmadıkları şekilde sürece katılmaya hazır olabilirler. (Suriye örneği bu konuda yararlı bir ders sunuyor: iç savaş yaklaşık beş yıldır fiilen sona ermiş olmasına rağmen, ülkenin geleceğine ilişkin kapsamlı bir planın yokluğunda çok az yeniden yapılanma gerçekleşmişti). Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinlilerin kendi topraklarında kalmalarına yardımcı olmak için uluslararası bir fon oluşturularak Filistinlilerin tarihi topraklarının dışına toplu olarak nakledileceklerine dair korkuları azaltılabilir. Tüm Arap devletleri tarafından İsrail için toplu barış anlaşmaları ve toplu güvenlik garantileri öneren Arap Barış Girişimi yeniden canlandırılarak Arap devletlerine Filistin topraklarında siyasi, güvenlik ve ekonomik bir rol verilebilir ve İsraillilerin planı benimsemeleri için güçlü bir teşvik sağlanabilir.

Bu taslak iddialı görünse de gerçekçiliğe dayanıyor: amacı ciddi bir siyasi sürecin neleri gerektireceğini göstermek ve geçmişteki başarısız süreçlerin yeniden diriltilemeyeceğini açıkça ortaya koymak. Bu planın, mevcut yerleşimlerin ne yapılacağı gibi daha da zor bir konuyu bir kenara bıraktığını belirtmek gerekir. Her iki tarafta da işgali sona erdirmek ve iki devletli bir çözümü benimsemek için siyasi irade mevcut olsa bile, yerleşim sorununa ustaca bir çözüm bulmak yine de göz korkutucu bir görev olacaktır. Eğer uluslararası toplum bu genel planı gerçekleştirmenin gerçekçi olmadığına karar verirse, alternatiflerin maliyetlerini tartmalı.

KÖTÜDEN DAHA KÖTÜYE

Gazze’deki savaşın sonunda ciddi bir siyasi sürecin başlatılmasının imkânsız olduğu ortaya çıkarsa, üç alternatif senaryo gündeme gelebilir. Birincisi, taraflar daha sakin ve daha iyi bir zamanı beklemeye geri dönebilir- tıpkı ABD’nin 7 Ekim saldırılarına kadar yıllarca yaptığı gibi. Eğer şimdi dönülürse bu strateji kesinlikle başarısız olacaktır. Bu strateji, iki devletli bir çözümün nihayetinde tüm taraflar için tercih edilen sonuç olduğunu ve bunun gerçekleşmesi için sadece doğru siyasi güçlerin iktidarda olması gerektiğini varsayıyor. Ancak İsrail’de Knesset’te toprak paylaşımını öngören bir barış anlaşmasına verilen destek 30 yıl önce çoğunluktayken bugün 15 üyeye kadar düştü. Dahası, bekleme mantığı durağan bir statüko olduğunu varsayar ki İsrail’in yerleşim yerlerini genişletmeye devam ettiği göz önüne alındığında durumun böyle olmadığı açık. Eğer bugün yerleşimcilerin sayısı iki toplumu iki devlete ayırmayı son derece zorlaştırıyorsa, birkaç yıl içinde yerleşimci nüfusu bir milyonu aştığında durum geri dönülemez şekilde kötüleşebilir.

Ciddi bir siyasi sürecin yokluğunda ikinci bir alternatif daha da kötü olabilir: Filistinlilerin tarihi topraklarından ya zorla ya da işgal altındaki topraklarda Filistinlilerin yaşamını savunulamaz veya dayanılmaz hale getirerek kitlesel olarak göç ettirilmesi. Böylesine sert bir sonucun ciddiye alınmasının nedeni, İsrail’in şu anda karşı karşıya olduğu demografik gerçekliktir: İsrail’in kontrolü altındaki bölgelerdeki Filistinli Arapların sayısı şu anda 7.4 milyon- İsrail ve işgal altındaki topraklardaki 7.2 milyon İsrailli Yahudi’den daha fazla. İsrail’in şu anda işgali sona erdirmek ve iki devletli bir çözümü kabul etmek istemediği ve birçok insan hakları örgütünün apartheid olarak tanımladığı bir ortamda çoğunluğa hükmeden bir azınlık olmak istemediği göz önüne alındığında, tercih ettiği seçenek çok sayıda Filistinliyi İsrail’in kontrolü altındaki topraklardan çıkarmak olacaktır: Gazze’den Mısır’a ve Batı Şeria’dan Ürdün’e.

İsrail hükümeti daha şimdiden bu yönde düşündüğünü açıkça ortaya koydu. Gazze’nin büyük bir kısmı neredeyse yaşanmaz hale getirildi ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun kendisi de dahil birçok İsrailli kabine bakanı Filistinlilerin başka ülkelere taşınması fikrini doğrudan ya da dolaylı olarak destekledi. Bazı İsrailli ve uluslararası yorumcular da Mısır ve Ürdün’ün sınırlarını Filistinlilere kapatma kararlarını, belki de her iki ülkeye Filistinlilerin kaçmasına izin vermeleri için baskı yapmak amacıyla, insanlık dışı bir eylem olarak nitelendirdi. Ancak İsrail hükümetinin daha sonra geri gelmelerini engelleyeceği açık.

Ancak herhangi bir toplu göç girişiminin uygulanması kolay olmayacak. Ürdün ve Mısır daha şimdiden uluslararası kamuoyunun dikkatini bu senaryoya çekti, öyle ki ABD ve diğer ülkeler buna şiddetle karşı çıktı. Filistinlilerin kendileri de 750,000 kişinin topraklarını terk etmeye zorlandığı ve bir daha geri dönmelerine izin verilmediği 1948’den ders almış olarak, ayrılmaya pek istekli görünmüyorlar.

Geriye üçüncü ve en olası alternatif kalıyor: İsrail işgalinin devam etmesi, ancak şimdi daha da sürdürülemez koşullar altında. Filistinlilerin doğum oranı Yahudi İsraillilerden daha yüksek ve bir Filistin devletine dair umutlarını giderek kaybettikçe, İsraillilerle eşit haklara sahip olma talepleri daha yüksek sesle ve daha ısrarlı bir şekilde dile getirilecek. Bu durumda çatışma daha şiddetli bir hal alabilir. Filistin Politika ve Anket Araştırmaları Merkezi’nin anketine göre, bugün Filistinlilerin yüzde 63’ü işgali sona erdirmek için silahlı direnişi destekleyeceğini söylüyor. Aslında bu tür bir direniş 7 Ekim’den önceki aylarda Batı Şeria’da başlamış, genç ve lidersiz gençler silahlanıp İsraillilere ateş etmişti.

Dahası, eğer işgale devam etmeyi seçerse, İsrail’in sorunu sadece kendi içinde kalmayacak. Ülke aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri ve diğer birçok Batı ülkesinde Filistinlileri ve eşit haklar konusunu öncekilerden çok daha fazla desteklediğini gösteren genç bir nesille de karşı karşıya. Bu kuşak iktidar mevkilerine yükseldikçe, dünya İsrail işgalini giderek daha fazla eleştirecek ve odak noktası hayali bir barış anlaşması tanımlamaktan, süresiz olarak işgal edilmiş topraklardaki derin adaletsizlik sorununu ele almaya kayacak. Ayrıca İsrail’in dünya sahnesinde giderek yalnızlaşması da muhtemel.

Statükonun devamı muhtemelen bu noktada son bulacak. Uluslararası toplum bugün yaşanan şiddet olaylarından kesinlikle kısmen sorumlu. Batılı liderler ve bölgedeki hükümetler, son yıllarda çatışmanın altında yatan nedenleri ele almaya yönelik ciddi bir girişimde bulunmayarak, şu anda var olan savunulamaz durumun yaratılmasına yardımcı oldular. Daha önceki pek çok sürecin devamı niteliğinde yeni bir sürecin başlatılması mümkün. Bu gerçekleşirse, o da başarısız olacak ve şiddet İsraillilerin ve Filistinlilerin dünyasını tanımlamaya devam edecek. Ya Amerika Birleşik Devletleri ve uluslararası ortakları tarihi bir karar vererek çatışmayı şimdi sona erdirecek ve her iki tarafı da hızla iki devletli bir çözüme doğru götürecek ya da dünya daha da karanlık bir gelecekle mücadele etmek zorunda kalacak. Zira çok yakında mesele artık bir işgal meselesi değil, daha zor bir mesele olan düpedüz apartheid meselesi haline gelecektir. Seçim bundan daha net olamaz.

Dünya Basını

Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Yayınlanma

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.

Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.

“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:

“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”

Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”

“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”

Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.

Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:

“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”

Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:

“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”

Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:

“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”

“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”

Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.

Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”

Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:

“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”

“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”

Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.

Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”

Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”

Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:

“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”

“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”

Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.

Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:

“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”

Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:

“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”

“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”

Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.

İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:

“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”

Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:

“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”

“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”

Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.

Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:

“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”

Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:

“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”

“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”

Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.

Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:

“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”

Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”

“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”

Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.

Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”

Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:

“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”

“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”

Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.

Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:

“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”

Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:

“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”

“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”

Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.

Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:

“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”

Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”

“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”

Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.

Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”

Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:

“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English