Bizi Takip Edin

Dünya Basını

FP: Jeopolitikanın geleceğine bu 6 ülke yön verecek

Yayınlanma

Cliff Kupchan, Foreign Policy

6 Haziran 2023

Geçtiğimiz hafta Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski Ukrayna adına neredeyse bir hafta Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde ve Japonya’nın Hiroşima şehrinde bulunarak, eşi görülmemiş temaslarda bulundu. Bu temaslardaki amacı Rusya’nın Ukrayna’daki savaşını kenardan oturup izleyen 4 kilit ülke Brezilya, Hindistan, Endonezya ve Suudi Arabistan’ın desteklerini kazanmaktı. Bunun gibi Küresel Güneyin diğer baş aktörleri, şu ana kadar hiç olmadıkları kadar dünya arenasında söz sahibi. Yeni gelişen bu jeopolitik ağırlıklarının başlıca nedenleri ise: Devlet organlarının çokluğu, bölgeselleşmenin verdiği avantaj, ve ABD-Çin gerginliğinde kullandıkları kozlar.

Bu orta seviye güçler, İkinci Dünya Savaşından bu yana en kapsamlı devlet organlarına sahipler. Bunlar aynı zamanda ciddi ölçüde jeopolitik kozlara sahip ülkeler, ancak dünyanın en güçlü iki süper gücü olan Çin ve ABD’den çok daha güçsüz konuma sahipler. Bu grup aynı zamanda Küresel Kuzey’de Fransa, Almanya, Japonya, Rusya ve Güney Kore gibi birçok ülkeyi da kapsamaktadır. Rusya haricinde bu ülkeler farklı seviyelerde genelde ABD’ye yakın oldukları için, dünyada değişen güç dinamikleri veya kozlar hakkında pek aydınlatıcı olmazlar.

Çok daha ilginç olanlar ise, Küresel Güney’in altı baş aktörüdür: Brezilya, Hindistan, Endonezya, Suudi Arabistan, Güney Afrika ve Türkiye. Bu gibi salınımdaki Küresel Güney ülkeleri (swing states) iki süper güçle de bağlantılı olmadıkları gibi, yeni güç dinamikleri yaratmakta çok daha özgür davranabilirler. Bu ülkelerin tamamı G-20 üyesi olmakla beraber, jeopolitik ve jeoekonomik alanlarda oldukça aktiflerdir. Bu altılı aynı zamanda Küresel Güneydeki geniş kapsamlı jeopolitik trendlerde de barometre görevi görür.

Bu altı devletin öneminin artmasında birçok sebep bulunmaktadır, ancak bu sebepler iki ana kola ayrılabilir: uzun vadeli, tarihsel gelişmeler ve daha güncel global trendler. İlk kola baktığımızda, Soğuk Savaştan beri gelişen bazı olaylar bu güçlere uluslararası alanda çok daha kapsamlı organlar geliştirmelerine sebep olmuştur. Soğuk Savaş birbirine zıt blokların çok daha sert çizgilerle belirlenmesinde önemli bir paya sahipti, bu da günümüzün salınımdaki devletlerini bu kutuplara sıkıca çekmişti. Hemen ardından gelen tek kutuplu ABD dönemi, neredeyse tüm devletlerin Washington’a tam bağlılığını gerektiren bir ortam yarattı. Bugün ise Çin-ABD kutuplaşması çok daha zayıf bir halde, ve bu durum orta seviye güçler için çok daha fazla hareket özgürlüğü sunmakta.

İkinci olarak tarihsel kola baktığımızda: Son yirmi yılda dünyanın önemli alanlarda küreselleşmeden uzaklaşması, yeni jeopolitik ve jeoekonomik alanlarda farklı bölgesel ilişkilerin oluşmasına sebebiyet vermektedir. Salınımdaki ülkelerin tamamı bölgesel liderlerdir ve küresel güç bu bölgelere geri döndüğü için bu aktörlerin önemi de gittikçe artmaktadır. “Near-shoring”  (lojistik hatlarını uzak ülkelerden daha yakın komşulara geri çekme)ve “friend-shoring” (lojistik hatlarını rakip ülkelerden müttefik ülkelere aktarma) gibi süreçler, firmaları ve ticari ilişkileri Çin’den uzaklaştırıp çoğunlukla Küresel Güney’deki diğer bölgelere çekmiştir. Küresel Güney’deki bazı salınımdaki ülkeler, daha önce olduğundan çok daha işlek bölgesel ticari noktalara dönüşecektir. Bunun en iyi örneği olarak Hindistan’da bazı ABD firmaları üretim tesislerini burada kurup, lojistik hatlarını bu bölgeye yönlendirecek şekilde düzenlemektedir. Enerji pazarlarının da gittikçe bölgeselleşmesi, özellikle Suudi Arabistan’ın işine yaramaktadır. Benzer şekilde Suudilerin başkenti Riyad, bölgesel bir finans merkezi olarak öne çıkmaya başlamıştır. Ayrıca Uluslararası Para Fonu (IMF) de dünyanın giderek ayrıştığını belirtmekle, mantıksal olarak giderek ayrışan bir dünyada orta seviyedeki güçlerin giderek daha önemli bir rol oynayacaklarını öngörüyor.

Üçüncü olarak, Soğuk Savaş döneminde Hindistan ve Endonezya henüz yeni sömürgeci yöneticilerinden kurtulmuştular. Bu durum iki kutuplu dönemde onların küresel rollerini kısıtlayan bir etki yarattı. Bugün ise, bu altı salınımdaki ülke tamamen özerk aktörlerdir. Ama bu da Bağlantısızlar Hareketi’nin bir yeniden doğuşu gibi, ya da Küresel Güney’in domine ettiği pek gücü olmayan G-77 ya da BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) gibi örgütler nezdinde değerlendirilemez. Bu örgütler tamamen veya kısmi olarak ideolojik bir bağlantıya sahiplerdir, oysa söz ettiğimiz altılının böyle bir bağlantısı yoktur. Sözünü ettiğimiz bu ideolojik bağlantının eksikliği, dış siyasetlerinde çok daha sert geçişler içeren yaklaşımları yapabilmelerini uygun kılar, bu ise uluslararası meselelerdeki kümülatif etkilerini daha da arttırmaktadır.

Bu salınım ülkelerinin diğer itici güçleri, daha güncel küresel trendlerden gelmektedir. Salınım ülkelerinin sahip olduğu güç, özellikle de giderek ABD-Çin ilişkilerini tarif eden rekabet ve karşı karşıya gelmelerin yarattığı kozlarla, daha da artmaktadır. İki süper güç de salınımdaki ülkeleri kendi tarafına çekmeye çalışmakla birlikte, bu durum salınımdaki ülkelerin birbirlerini elemesinde de işe yaramaktadır. Örnek vermek gerekirse, Hindistan’ın gücü ve kozları, ABD’nin bölgedeki Çin gücünü dengelemek için kurduğu Dörtlü Güvenlik Diyaloğu’na (Quad) katıldığından bu yana ciddi ölçüde artmıştır. Öte yandan Brezilya ve Endonezya, Çin’in bu ülkelerdeki Lityum, Nikel ve Alüminyum gibi kritik maden anlaşmalarına karşı yoğun isteğinden oldukça olumlu faydalanmışlardır. Yakınlarda yapılan bir araştırmaya göre bu ülkeler belirli konularda ABD veya Çin’e yakın olsalar da, genel olarak ittifaklarında çok daha dengeli bir tutum sergilemektedirler. Şimdilik çoğu alanda iki büyük gücün birbirini elemeye çalıştığı bu oyunda rahatlıkla hareket edebilmektedirler. Yarı iletkenler, yapay zeka, kuantum teknolojisi, 5G iletişim ağı ve biyoteknoloji gibi alanlar, orta seviye güçlerin ABD veya Çin arasında ticari bir seçim yapma zorunluluğu olduğu sayılı temel teknoloji alanlarıdır.

Yine benzer şekilde, Küresel Güney’in salınım ülkeleri, uluslararası iklim politikalarında, büyük ve gelişen ekonomileri sayesinde büyük bir koza sahiptirler. Bu devletlerin de katılımı olmadan kirlilik ve iklim etkileri gibi sorunlarda çözüm bulunamamaktadır. Karbon pazarları, bu ülkelerin karbon salınımlarına bakmaksızın giderek kaynaklarını bu orta seviye güçlere aktarmaktadır, çünkü Batılı şirketler net-sıfır politikalarını yakalayabilmek için bu ülkelerden telafi sağlama ihtiyacı vardır. Daha kapsamlı konuşmak gerekirse, ormanların tahribatı ve karbon salınımını azaltma gibi konulardaki siyasetlerde salınımdaki ülkelerin yapıcı katılımları gerekmektedir –Brezilya ve Endonezya’da orman tahribatı konusunda ve Hindistan ve Endonezya için özellikle kömür kaynaklı karbon salınımını azaltma konusunda- . Son olarak Adil Enerji Dönüşümü Ortaklıkları (JETPs) iklim konularının finansmanında

Bu altı salınımdaki devlet, Ukrayna’daki savaşın merceklerini sabitlemede ve uygulanan yaptırımlarda da önemli bir rol oynadı. En başından beri Batı’nın Ukrayna’ya yaptığı yardımlara veya Rusya’ya uyguladığı yaptırımlarda hizalanmayı reddettiler. Bu ülkeler savaşın küresel güvenliğe değil sadece Avrupa güvenliğine etkisi olduğuna inanmakla beraber milli çıkarları için kalkınma, borçlar idaresi, gıda ve enerji güvenliği gibi alanlarda da bir hamle teşkil etmemektedir.

Ancak belki de bu devletlerin savaştaki en büyük etkileri, Batı’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlara karşı durma -hatta yer yer altını oyma- doğrultusundaki iradeleridir. Türkiye çift kullanımı olan varlıkların Rusya’ya yüksek miktarda akışını sağlayarak, Batı yaptırımlarını ruhen hatta fiilen ihlal eden birkaç ülkeden birisidir. Bu sebepten ötürü ABD daha önceden dört Türk firmasına yaptırım uygulamış durumdaydı. Diğer orta seviye güçler ise fazlasıyla tarafsız kalıp, Güney Afrika’nın Rusya’ya bir meyili gözlenmektedir. Altılının tamamı savaşın başından bu yana Rusya ile olan ticaretlerini ve diğer ilişkilerini ya korudular ya da artırdılar.

IMF Rusya ekonomisinin bu sene yüzde 0,7 büyüme yaşayacağını öngörmekle –Batının umduğu mahvedici etkiler neredeyse gözükmemektedir- . Salınımdaki devletler yaptırımların etkisinin azaltılmasında çok büyük yardım sunmuştur ve sunmaya devam edeceklerdir. Bu durum da, Kremlin’in ticaretini doğuya ve güneye kaydırarak geçinebileceğine inanmasının yegâne sebebidir.

Küresel Güney’in orta seviye güçleri aynı zamanda arabuluculuk faaliyetlerinde de kozlarını arttırmıştır. Türkiye Ukrayna’daki savaşta tek başına en büyük dış aktör olarak yer alıyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tahıl anlaşmalarında kilit bir müzakereci olup, savaşın başlarında barış diyaloğunda katkılar sunarak, gelecekte tarafların isteği doğrultusunda tekrar barış için diyaloga uygun bir konumda durmaktadır. Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva ise kendi atılımıyla ortaya çıkmıştır. Hindistan ise ileride gerçekleşebilecek bir barış görüşmesinde arabuluculuk rolünü daha sessiz bir şekilde beklemektedir. Bu devletler şu an diğer küresel çatışmalarda da arabuluculuk yapmak için uygun bir konumdadırlar. Bu konuda Hindistan’ın konumlanması, Şubat ayı itibariyle Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün aktif personelinin yaklaşık yüzde sekizini oluşturduğu için, özellikle sağlamdır. Endonezya ve Güney Afrika da hem arabulucu rolüyle hem de Barış Gücü olarak, oldukça aktif rollere sahiplerdir.

Son olarak, bilim ve mühendislik uzmanları gelecekte olası bir nükleer silahlanmanın muhtemelen bir Küresel Güney ülkesinde gerçekleşebileceğini öngörüyor. Öte yandan bu durum yakın gelecekte hiç olası gözükmemekle birlikte, nükleer silahlanmanın en olası gerçekleşeceği Suudi Arabistan-İran rekabetinde dahi İran’ın Suudilerle bir uzlaşması söz konusudur. Saklı bir nükleer güce –kısa süre içerisinde nükleer bir bomba yapabilecek- dönüşmesine yalnızca birkaç teknolojik adım kalmıştır. Riyad ile ilişkilerin suya düşmesi ve İran’ın hızla bir bomba çıkartması senaryosunda da, Suudiler ve Türkler de aynı arayışa gireceklerdir. İşte bu yüzden Suudiler İsrail ile diplomatik ilişkiler kurulmasının karşılığında birkaç diğer tavizle birlikte ABD’den nükleer silahları bizzat istemese de, nükleer bir şemsiye ile koruma talep etmektedir.

BRICS ülkelerine Batı karşısında denge güç olarak gösterilen yoğun ilgi, Küresel Güney’in asıl ilginç tarafını örtmektedir. Zira Çin ve Rusya’nın BRICS üyesi olması salınımdaki ülkelerin bu kritik yükselişlerini gizlemektedir.

Çin ve Rusya BRICS’i ve bu yolla Küresel Güney’i genişletmeyi hedeflemektedir, ve bu durum değinilmesi gereken çok ciddi bir tehdittir.

Çin bugün iki kutuplu dünyanın büyük güçlerinden birisidir. Çin’i Küresel Güney’in bir parçası olarak görmek hayli zordur, zira Çin’in ekonomik gücü ve kapsamlı jeopolitik emelleri onu farklı bir kategoriye sokmaktadır. Rusya orta seviye bir güçtür ancak, güç kaybına uğramaktadır. Ayrıca dünyaya yaklaşımı, diğer Küresel Güney salınım ülkelerinin aksine, oldukça hiper-revizyonisttir. Bu yüzden jeopolitik olarak en aktif iki BRICS üyesini açıklayabilmek için, salınım ülkelerini önüne katmaya çalışmaktan daha farklı bir mantık gerekmektedir.

Bununla birlikte Çin’in yönlendireceği BRICS’in daha resmi bir şekilde Küresel Güney’i temsil edip etmeyeceği de hala bir soru olarak kalmaktadır. Bu doğrultu, özellikle de 19 yeni ülkenin katılmayı istemesiyle de, Batı’ya doğrudan bir sıkıntı oluşturmaktadır. Ancak bu sıkıntının gerçekleşmesi pek muhtemel değildir. Hindistan Çin’in bu grubu yönlendirmesine hummalı bir şekilde karşı duracak etkili bir üyedir. Suudi Arabistan, Brezilya, Türkiye (NATO üyesi), Hindistan ve Güney Afrika güvenlik ve ticaret alanlarında ABD ve diğer Batılı ülkeler ile ciddi ilişkilere sahip ülkelerdir. Bu ülkeler ABD’den uzaklaşmış olsalar da, bu durum Çin’in başkanlık ve Rusya’nın yardımcılık ettiği aktif bir şekilde ABD’ye karşı duran bir örgüte katılmaktan çok daha farklıdır. BRICS ortak bir amaç ortaya koymayı henüz başaramadığı için, bu grubu Çin’in yönlendirebilmesi için gereken kurumsal güç bulunmamaktadır. Son olarak da BRICS bir konsensüs temeli ile işlemektedir, bu da kendi amaçları için yeni üye kabulünde konsensüsü daha da zorlaştıracaktır.

Kimileri bu altı salınımdaki ülkeye dikkat edilmesi gerektiği fikrine katılmayabilir. Nihayetinde bu ülkeler hala gelişmekte olan pazarlar ve son yıllar küresel ekonominin bu kısımlarına pek merhametli davranmadı. Hindistan harici salınımdaki ülkeler beklenen büyüme rakamlarını yakalayamadı. Bu grup hala hukukun üstünlüğünü benimsemiş kurumlar geliştirmede geri kalmış durumdadır. Yapay zeka da dahil olarak teknolojik devrimler, Küresel Güney’in yapay zekanın üretim gücüyle baş edebilecek yeteri kadar kaynağının olmaması nedeniyle bu bölgeyi, gelişmiş endüstriyel demokrasilerden daha sert vuracaktır. Dahası, her ne kadar salınımdaki devletlerin iklim hedeflerinde ciddi kozları bulunsa da, iklim kaynaklı etkiler bu devletlerden bazılarına çok ciddi miktarda tahribat ve sorunlara sebep olacaktır.

Ancak her şeyi toplayacak olursak, bu güçlerin jeopolitik olarak güçlendikleri ve daha da güçlenecekleri fikri daha kuvvetlidir. Dünyadaki en kuvvetli küresel trendlerden koz elde edebilmektedirler ve yeni güçlerinin de beyanatı oldukça açık bir şekilde bulunmaktadır.

Buradaki en önemli siyasi ima, ABD’nin küresel güç dengelerinde ciddi bir zayıflamaya uğramaması için, bu altılıya karşı elini güçlendirmesidir. Özellikle de Rusya-Ukrayna Savaşı veya Çin ile olan rekabet gibi konularda bu salınım devletlerinin ABD ile aynı hizada bulunmayı reddetmesiyle, bu ülkelerin çoğu çoktan uzaklaşmaya başlamıştır. Genişletilmiş bir BRICS’in Rusya-Çin tarafından yönlendirilmesi, -ve sonrasında Küresel Güney’in aynı şekilde yönlendirilmesi-, gerçek bir tehdittir ve değinilmesi elzemdir.

Washington’un sadece bu altı ülkeye ayrı ayrı olarak değil, tüm Küresel Güney’e genel bir iyi geliştirilmiş diplomatik strateji edinmesi gerekmektedir. Salınımdaki devletlerin birçoğunu G7 zirvesine davet etmek oldukça başarılı bir başlangıç olsa da, çok daha fazlası gerekmektedir. Daha iyi bir strateji önemli ABD’li diplomatların daha üst mertebeden yapacakları ziyaretlerle başlamalıdır. Daha iyi geliştirilmiş bir siyaset aynı şekilde ABD pazarının kabuğunu kıracak daha hassas bir ticari stratejiyle de başlamalıdır. Daha kapsamlı konuşmak gerekirse, ABD bu altı salınımdaki devletin ve Küresel Güney’in ABD’nin aldığı önemli kararlarda vereceği tepkileri daha iyi kestirebilmesi gerekmektedir. Örneğin, Batılı siyasetlerin Rusya’nın savaşında aldığı kararlardaki ölçüsünün Küresel Güney’de bir uzaklaşma yaratması Washington’u oldukça habersiz yakalayan bir gelişmeydi. İşgalin başladığı Şubat 2022’den beri ABD bir kovalamaca oyunu oynamakta ve onda dahi başarılı olamamaktadır. Buna benzer bir önsezi yeteneği, Küresel Güney’in üst düzey duygu ve düşüncelerini daha kapsamlı anlamayı da gerektirecektir.

İkinci olarak, ABD-Çin gerilimi aniden Soğuk Savaş benzeri bir karşılaşmaya dönüşürse, bu salınımdaki devletlerin ve nihayetin tüm orta seviye güçlerin güçleri ve kozları büyük zarar görecektir. Ayrışma daha da genişleyecek ve bu salınım devletleri o ya da bu şekilde bir tarafı seçmek zorunda bırakılacaktır.

Son olarak, salınımdaki devletlerin yükselişiyle birlikte, şimdiye kadar hiç olmamış sayıda çok ülkenin jeopolitik sonuçlarda kozları mevcuttur. Bu devletler arasında kendi çıkarlarını gözetmek dışında hiçbir davranışsal örüntü bulunmamaktadır. Bugün neredeyse bütün jeopolitik mevzularda daha fazla sayıda itici güç bulunmaktadır. Bu da zaten oldukça endişe verici jeopolitik sonuçların daha da çetin bir hale gelmesini sağlamaktadır.

Çeviren: Eren Türker Tek

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English