Dünya Basını
“Çin barış yanlısı, ABD savaş kışkırtıcısı”

Foreign Policy’ye göre Beyaz Saray, Orta Doğu’daki gelişmeler üzerine gelişen bu söylemle mücadele etmeli.
Orta Doğu’da İran-Suudi Arabistan normalleşmesiyle zirveye ulaşan, gerginliğin düşürülmesi ve normalleşme eğiliminin altında yatan motivasyonlar ve bu eğilimin devam edip etmeyeceği tartışılmaya devam ediyor. Foreign Policy’de yayınlanan, Pittsburgh Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve Orta Doğu Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı Ross Harrison ile Orta Doğu Enstitüsü İran Programı Direktörü Alex Vatanka imzalı makale bu sorulara yanıt vermeye çalışıyor. Yazarlar Orta Doğu’daki ülkelerin artık yabancıların dümen suyunda gitmek yerine kendi ulusal çıkarları doğrultusunda anlaşmalar yaptığına dikkat çekiyor ve “Büyük güçler arasındaki rekabet arttıkça, bölgesel güçlerin önüne daha fazla seçenek çıkıyor ve küresel güçlerin sadık müttefiklerinden ziyade serbest aktörler olarak hareket ediyorlar” diyor.
Makale, Çin’in Orta Doğu’daki diplomatik başarılarının Washington’u da diplomasiye itebileceğine dikkat çekiyor. Çünkü, “İtibar açısından Beyaz Saray, şimdi Çin’in barış yanlısı, ABD’nin ise sadece Ortadoğu’ya silah satmak isteyen bir savaş kışkırtıcısı olduğu söylemiyle mücadele etmek zorunda.”
Makalenin tamamını dikkatinize sunuyoruz:
***
Orta Doğu İstikrara Doğru İlerliyor Olabilir
Artan büyük güç rekabeti, ulusların kendi çıkarları doğrultusunda anlaşmalar yapmasına olanak sağlıyor.
Çok sayıda dışişleri bakanı bölgesel kargaşaya son vermek üzere müzakerelerde bulunmak için bir Asya başkentinde bir araya geldi. Toplantıda temsil edilen ülkelerden biri, diğerleri arasındaki düşmanlıkları sona erdirecek bir anlaşmaya aracılık etti.
Bu, İran ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri normalleştirmek için 2023 Pekin anlaşması olabilir. Ama aynı zamanda 1967’de Tayland Dışişleri Bakanı’nın Endonezya ve Malezya arasındaki düşmanlıkları sona erdirmek için bir anlaşma yapılmasına yardımcı olduğu Bangkok da olabilir. Bu toplantıda dünyanın en başarılı bölgesel örgütlerinden biri olan Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) konsepti doğdu.
60’lı yılların sonlarına gelindiğinde, Güneydoğu Asya devletlerinin iş birliği yapmadan ekonomik olarak gelişemeyecekleri açıktı. Ayrıca, özellikle yükselen Çin’e karşı kendi güvenliklerini de sağlayamayacaklardı. ASEAN’ın oluşumunda bölge ve dünyadaki dönüştürücü olaylar da aynı derecede önemliydi.
Vietnam’da savaş sürerken ve Çin destekli hareketlerin komünizmi yayacağına dair endişeler artarken, düşük performans gösteren ekonomiler Güneydoğu Asya’daki hükümetleri meşruiyetlerini kaybetmekle tehdit ediyordu. İngiltere bölgeden çekilmenin eşiğindeydi; küresel olarak ise yirmi yıl sonra Soğuk Savaş sona erdi. Bu faktörler ASEAN’ın kurulmasına ve daha sonra üye sayısının artmasına katkıda bulundu.
Son dönemde yaşanan gerilimler, 1960’larda Güneydoğu Asya’da görülen bölgesel farkındalığın Orta Doğu’da da görülmeye başlanabileceğine işaret ediyor. İran ve Suudi Arabistan arasındaki görüşmeler Nisan 2021’de Bağdat’ta başladı, Umman’ın Maskat kentine devam etti ve nihayetinde Pekin’e ulaştı ve burada sürdürülebilirlik vaat eden bir anlaşmayla sonuçlandı. İbrahim Anlaşması ve Türkiye ile Mısır arasında ortaya çıkan yakınlaşma gibi diğer gelişmeler de normalleşme yönünde bir eğilim olduğunu gösteriyor.
Orta Doğu’da diplomasinin geleceği konusunda şüpheci olmak kolay. Bu durum özellikle İran-Suudi normalleşmesi için geçerli, taraflardan birine ya da diğerine orantısız fayda sağladığına dair soru işaretleri normalleşmenin ne kadar süreceğine ilişkin endişeleri artırıyor. Ancak 1960’larda Güneydoğu Asya’da olduğu gibi bugün de Orta Doğu’da ve dünyada şüpheciliğimizi yumuşatacak güçler iş başında.
İçinde bulunduğumuz dönemin temalarından biri, Orta Doğu’daki ülkelerin yabancıların dümen suyunda gitmek yerine kendi ulusal çıkarları doğrultusunda anlaşmalar yapması. Bu bağımsızlık paradoksal bir şekilde bölgedeki büyük güç rekabetine rağmen değil, bu rekabet nedeniyle ortaya çıkıyor. Büyük güçler arasındaki rekabet arttıkça, bölgesel güçlerin önüne daha fazla seçenek çıkıyor ve küresel güçlerin sadık müttefiklerinden ziyade serbest aktörler olarak hareket ediyorlar.
Örneğin İsrail ve Suudi Arabistan, enerji politikalarından Rusya’nın Ukrayna’daki savaşına yönelik yaklaşımlarına kadar çeşitli konularda ABD’den önemli ölçüde bağımsızlık sergiliyor. Rusya-Ukrayna savaşı için Rusya’ya insansız hava aracı tedarik etmedeki rolü bağlamında İran da kendini daha güvende hissediyor.
Dahası, ABD Orta Doğu’dan çekilmese de Basra Körfezi’ndeki müttefikleri onun bir güvenlik garantörü ve ortağı olarak güvenilirliğini sorgulamaya başladı. Bu da onları İran’dan uzaklaştırmak yerine daha da yakınlaştırıyor. Suudi Arabistan için bardağı taşıran son damla, 2019 yılında devlet şirketi Aramco’ya ait Bıkayk ve Hırays adlı iki petrol rafinerisine düzenlenen insansız hava aracı saldırıları oldu. Bu saldırıların Tahran’ın işi olduğuna inanılıyordu ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın yönetimi İran’a yönelik sürdürdüğü kuru gürültüye rağmen karşılık vermek için neredeyse hiçbir şey yapmadı. Suudiler için, 1980’de ABD’nin Basra Körfezi’ndeki çıkarlarını korumak için güç kullanma taahhüdü olarak formüle edilen Carter Doktrini’nin süresi dolmuştu. Bu gelişme hiç şüphesiz Suudileri İran ile müzakereye yatkın hale getirdi. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Umman da 2021 yılına kadar İran’la diyaloglarını genişletmek için tüm hızlarıyla çalıştılar.
Washington’da Orta Doğu’nun ABD müdahalesi olmaksızın istikrara kavuşamayacağına dair bir inanç var. Ancak mevcut ortamda istikrarı sağlamaya yönelik birincil itici gücün bölgesel güçlerden gelmesi gerektiği açık. Diyaloga yönelik bu son hamlelerin de gösterdiği gibi, Yemen ve Suriye’deki iç savaşlardan Lübnan ve Irak’taki sorunlara kadar bölgede istikrar ve gerilimin azaltılmasının, ABD’nin müdahalesi olsun ya da olmasın, bölgesel aktörler arasında iş birliğini gerektirdiği görüşü hâkim olmaya başladı.
Çin’in Orta Doğu’daki yeni diplomatik rolü de gerilimi azaltma eğilimlerinin sürdürülmesine yardımcı olabilecek diğer bir faktör. Pekin, ABD’nin Suudi Arabistan ve İsrail aracılığıyla İran’a karşı, denizaşırı dengeleme yaklaşımından kaçınıyor; böyle bir yaklaşımın gerilimi tırmandıracağını düşünüyor. Bunun yerine Çin, bölgesel çatışmalarda daha tarafsız bir yaklaşım benimseyerek gerilimi tırmandırmak yerine yatıştırmayı tercih ediyor.
Bazı İranlı kaynaklar Çin’in bölgesel bir dengeleyici olarak ortaya çıkan kritik rolüne dikkat çekiyor. İran devlet medyası, İran’ın 2019’da Suudi petrol varlıklarına saldırmasının ardından Çin’in Tahran’ı, bu tür eylemlerin Pekin’in çıkarlarına zarar verdiği konusunda uyardığını bildirdi. Çünkü Pekin’in enerji güvenliği politikası Suudi ve Körfez petrolünün kesintisiz ithalatına dayanıyor.
Çin-Suudi ticareti Çin-İran ticaretinden yaklaşık altı kat daha büyük olmasına rağmen Pekin hem İran hem de Suudi Arabistan’ın en büyük ticaret ortağı. Çin’in, petrolün yarısını Basra Körfezi’nden aldığı düşünüldüğünde enerji güvenliği, Tahran’daki İranlılar ile Riyad’daki Suudiler arasında çatışma olasılığını azaltacak politikaları zorlamasını gerektiriyor. İran ve Suudi Arabistan’ın, Avrupa kıtasının İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda gördüğü türden bir ekonomik entegrasyona gitmelerine Çin’in yardımcı olacak güce ve siyasi iradeye sahip olup olmadığını göreceğiz. Bu Çin için büyük bir sınav olacak.
Çin’in Orta Doğu’daki diplomatik atakları belki de sezgisel olarak Washington’u da diplomasiye itebilir. Çin’in hamleleri, İran ile ABD arasında nükleer konuda gayrı resmi bir anlaşmaya varılması için itici güç olmuş olabilir. İtibar açısından Beyaz Saray, şimdi Çin’in barış yanlısı, ABD’nin ise sadece Ortadoğu’ya silah satmak isteyen bir savaş kışkırtıcısı olduğu söylemiyle mücadele etmek zorunda.
Dengede ve kısa vadede, Çin’in dahlinden en kazançlı çıkacak Riyad olacak. Çin, Tahran’a Yemen’deki Husileri Suudi Arabistan’la siyasi bir anlaşmaya varmaya zorlaması ve Suudi altyapısına, ticaretine ve ekonomik planlarına yönelik tehdidi durdurması için baskı yapabilirse Riyad kazanır. İranlılar bunu yapmada da Suudiler yine kazanır çünkü Riyad Pekin’e gerilimi azaltma konusunda ciddi olmayanların İranlılar olduğunu gösterebilir.
Diplomasinin yeniden başlamasının Riyad için başka bir faydası daha var: İran ile ABD ya da İran ile İsrail arasında olası bir askeri çatışma durumunda Suudiler, Suudi Arabistan’ın İran’ın misillemesinin hedefi olma ihtimalini çok daha düşürdüler.
Tahran için kısa vadeli kazanç, Riyad’la yapılan bu anlaşmanın Suudi Arabistan’ı en azından şimdilik İsrail’den uzaklaştırabilecek olması. Daha da önemlisi, bu anlaşma en azından Tahran ve Riyad arasında yeni bir “soğuk barış” dönemine işaret edebilir ve bu dönemde her iki taraf da birbirlerinin içişlerine karışmaktan vazgeçebilir. Suudi Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud’un 17 Haziran’da Tahran’a yaptığı ziyaret sırasında da tekrarlanan bu mesaj, her iki tarafın da bu müdahale etmeme vaadini çok önemli bulduğunu gösteriyor.
Bu değişen hesaplar, sadece bölgesel ve küresel düzeyde değişen gerçekleri değil, aynı zamanda İranlı ve Suudi yönetici elitlerin yerel düzeyde karşılaştıkları baskıları da yansıtıyor.
Suudi Arabistan örneğinde, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın gündemi Suudi toplumunda büyük bir dönüşüm gerçekleştirmek. Her şeyden önce Riyad’daki liderlik, ülkenin geleceği için en iyi ulusal stratejinin, Veliaht Prens’in Vizyon 2030 tasarısına bağlılık da dahil ülke içinde ekonomik kalkınmaya odaklanan bir strateji olduğuna inanıyor.
Öte yandan İran’ın radikal Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin gelişi de Tahran ve Riyad’ı birbirine yaklaştırmış olabilir. Hasan Ruhani’nin sözde pragmatik hükümetinin 2021’de görevden ayrılmasının ardından Suudiler, tüm gücün radikal grubun elinde olduğu bir İran rejimiyle karşı karşıya kaldı. Bu arada Tahran’daki bu sertlik yanlısı grup da sonuç alma baskısı altındaydı. Dolayısıyla, Tahran’ın bölgesel gündeminin sertlik yanlısı Devrim Muhafızları’nın elinde olduğu düşünüldüğünde, İran’ın vaatlerini yerine getirme olasılığı özellikle de bölgesel politikalarını düzenleme konusunda arttı.
Bu arada Tahran’da rejim Washington ile girdiği çıkmazdan bir çıkış yolu göremiyordu. Bunun yerine, ABD yaptırımlarını aşmak amacıyla Arap rakiplerine yönelik yeni bir politika arayışına girebilirdi. Tahran’daki politika yapıcılar, yakın komşuların küresel ticaret için bir kanal olarak faydasını fark etti.
Bu sayede BAE, Irak ve Umman son dönemde İran’ın en büyük ticaret ortakları arasında yer aldı. En azından Tahran’daki rejim, Riyad’la yakınlaşmanın İran’ın geniş diasporasındaki muhalif medya faaliyetlerine mali destek de dahil Suudilerin İran karşıtı eylemlerini azaltacağını umuyor; bu, 2022 Eylül’ünde Mahsa Amini’nin rejim gözetiminde ölümü üzerine patlak veren protestolardan bu yana Tahran için aciliyet arz eden bir konu.
Tahran’da iktidarın el değiştirmesi faktörü de var. Ancak şimdilik, 84 yaşındaki dini lider Ali Hamaney’in gündeminin kendi siyasi ihtiyaçlarıyla örtüşmesi Reisi için bir şans.
Bölgesel istikrarın devamı yerel, bölgesel ve küresel güçlerin aynı yönde hareket etmesiyle sağlanabilir. İzlenmesi gereken bir husus da İbrahim Anlaşması ile İran-Suudi yakınlaşmasının birbirini tamamlayıp tamamlamayacağı ya da birbiriyle çatışıp çatışmayacağı. İsrail ve İran arasında resmi bir iş birliği ihtimali düşük olsa da İbrahim Anlaşması’nın Suudi-İran yakınlaşmasına paralel ilerlemesi mümkün. Çin’in daha tarafsız tutumu buna olanak sağlayabilir. Asıl belirleyici olan Suudi Arabistan’ın İbrahim Anlaşmalarına katılıp katılmayacağı olacak ki bu da bir bakıma iki girişim arasında gayrı resmi bir köprü oluşturabilir.
İran ve Suudi Arabistan’ın son dönemde ilişkilerini normalleştirmesinin ardındaki motivasyonları sorgulamak ve iki ülkenin gerilimi azaltma yönündeki siyasi iradesini test etmek sağlıklı olsa da şüphecilik bizi bu sorunlu bölge için daha iyi bir gelecek olasılığına karşı körleştirebilir.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












