Bizi Takip Edin

Diplomasi

Geoffrey Roberts: Ukrayna’daki savaşın sona ermesi için müzakere zorunlu

Yayınlanma

Rusya tarihi ve askeri tarih uzmanı Profesör Geoffrey Roberts, Ukrayna’daki savaşın sonuna dair umutlu olduğunu ancak mevcut siyasi iklim nedeniyle iyimserlik eksikliği yaşadığını belirtti. Roberts, barış müzakerelerinin önündeki temel engeli Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy ve Avrupalı destekçileri olarak nitelendirirken, Trump yönetiminin Rusya ile işbirliğine dayalı bir ilişki geliştirme konusundaki samimiyetine vurgu yaptı.

Rusya tarihi ve askeri tarih uzmanı Profesör Geoffrey Roberts, Harici kanalında Hasan Ünal’ın konuğu oldu. Ukrayna’daki çatışmaların gidişatına dair değerlendirmelerde bulunan Roberts, savaşın yakın gelecekte sona ermesine dair umut beslediğini ancak bu konuda temkinli olduğunu ifade etti.

Roberts, “Dürüst olmak gerekirse, savaşın çok uzak olmayan bir gelecekte sona erebileceğine dair umutluyum ama pek iyimser değilim. Savaşın çok daha uzun bir süre devam etme ihtimali var. Ancak bir tür anlaşmaya varılabileceği konusunda umutluyum” diye konuştu.

Prof. Roberts, barışın önündeki engellere dair analizinde Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’i işaret etti. Roberts, “Sanırım iyimserlik eksikliğim, çoğunlukla Zelenskiy’nin barış müzakereleri konusundaki tutumuyla ilgili. Çünkü bana göre şu anda barışın önündeki temel engel Zelenskiy ve onun Avrupalı destekçileri. Korkum o ki Zelenskiy, savaşı sonuna kadar sürdürmek istiyor. O ve Avrupalı destekçileri, her türlü anlaşmayı mümkün olduğunca uzun süre engelleyecekler” değerlendirmesinde bulundu.

“Trump yönetimi Rusya ile işbirliği yapmaya istekli”

Söyleşi sırasında Trump yönetiminin Rusya ile olan ilişkilerine dair soruları yanıtlayan Roberts, ABD’nin bu çatışmayı sona erdirmek için daha önce görülmemiş bir çaba içinde olduğunu vurguladı. Roberts, “ABD çok daha istekli görünüyor. Rusya ile sadece Ukrayna’da barış konusunda değil, çeşitli başka alanlarda da küresel düzeyde işbirliği yapmaya ve uzlaşmaya hazır görünüyorlar. Özellikle Arktik Okyanusu, Rusya’daki enerji sektörü, değerli metaller, nadir toprak mineralleri gibi alanlarda işbirliği öngörüyorlar” ifadelerini kullandı.

Roberts, Trump’ın geçmişteki öngörülemez tavırlarına rağmen Ukrayna konusunda tutarlı olduğunu savundu: “Trump; istikrarsız, öngörülemez, fevri olmasıyla meşhurdur. Ancak en az iki konuda oldukça tutarlıydı. Birincisi Ukrayna’da barış istemesi, savaşı sona erdirmek istemesi. İkincisi ise Rusya ile işbirliğine dayalı bir ilişki geliştirmek. Trump başkanlığı olmasaydı Ukrayna’da müzakere edilmiş bir barış ihtimali olmazdı. Ukrayna ve Rusya ile ilgili olarak, onun ve yönetiminin eylemleri hakkında oldukça olumlu bir değerlendirmem olurdu.”

Roberts ayrıca, Ruslar ve Amerikalılar arasında temel parametrelerin aslında Alaska zirvesi sırasında kararlaştırıldığını öne sürdü: “İnsanlar unutuyor ama aslında Ukrayna’da barış anlaşması Ruslar ve Amerikalılar tarafından Alaska zirvesi sırasında yapılmıştı. Ruslar ve Amerikalılar için barış aslında tamamlanmış bir mesele. Sorun, Ukraynalıları ve Avrupalıları bu anlaşmaya uymaya veya Ruslarla Amerikalıların sunduğu paket temelinde ciddi şekilde müzakere etmeye ikna etmek oldu.”

“Avrupalı liderler yenilgiyi kabul etmeyi reddediyor”

Prof. Roberts, Avrupa Birliği ülkelerinin ve Zelenskiy’nin savaşı uzatma eğiliminde olduğunu belirtti. Avrupalı liderlerin Ukrayna’daki bir yenilgiyle yüzleşmekten çekindiğini dile getiren Roberts, “Avrupalılar sadece Ukrayna’daki yenilgiyle yüzleşmeyi reddediyorlar. Bu yenilgiyi kabul etmeyi reddediyorlar çünkü siyasi olarak onlar için felaket olur. Bu yüzden temel duruşları, savaşı mümkün olduğunca uzun süre devam ettirmek için ellerinden geleni yapmak oldu” dedi.

Zelenskiy’nin niyetini sorgulayan Roberts, “Zelenskiy’nin savaşı mümkün olduğunca uzun süre sürdürmeye mi niyetli, yoksa Amerika’dan, özellikle de olası bir barışın Amerikan güvenlik garantisi konusunda alabileceği kadar taviz koparmak için mi bu pozu takınıyor, emin değilim. Zelenskiy’nin savaşı mümkün olduğunca uzun süre sürdürme konusunda yüzde 100 kararlı olduğundan o kadar emin değilim” açıklamasında bulundu.

“Rus taarruzu yıpratma savaşı stratejisine dayanıyor”

Sahadaki askeri duruma ilişkin gözlemlerini aktaran Roberts, Rus ordusunun yavaş ama kararlı bir ilerleme kaydettiğini, bu yavaşlığın arkasında insan kaynağını koruma motivasyonu olduğunu vurguladı. Roberts, “Ruslar, savaşın başından olmasa da erken aşamalarından itibaren kuvvet tasarrufu politikasını benimsemiş olmalarıdır. İnsan kaynaklarını mümkün olduğunca korumak istiyorlar. Bu yüzden kayıplarını asgari düzeyde tutmaya çalışarak yavaş ilerliyorlar” dedi.

Yıpratma savaşının birikimli bir süreç olduğunu belirten Roberts, şu ifadeleri kullandı: “Rusların yaptığı şey Ukraynalıları yıpratmak. Ne kadar toprak ele geçirdikleri ya da ilerlemenin ne kadar yavaş olduğu o kadar da önemli değil. Ukraynalıları yıpratmaya devam ettikleri sürece süreç işliyor. Rusya, Ukraynalıların sahip olduğu insani ve maddi kaynakların katbekat fazlasına sahip. Ukrayna ordusundan 200 bin asker firar etmiş, zorunlu askerlik çağındaki 2 milyon Ukraynalı erkek askere alınmaktan kaçıyor.”

Savaşın sona erme zamanlamasına dair tahminini paylaşan Roberts, “Savaşın birkaç ay daha kesinlikle devam edebileceğini düşünüyorum. Ancak savaşın bu yılın yaz ayları ötesine çok sarkacağını sanmıyorum. Önümüzdeki birkaç ay içinde Donbass’ın geri kalanı Rus ordusu tarafından ele geçirilecek. Eğer bu herhangi bir barış anlaşmasından önce gerçekleşirse o zaman işler değişir; çünkü Rusların Ukrayna’ya taviz verme motivasyonu kalmaz” diye ekledi.

“Avrupa’nın militarizasyonu tehlikeli bir sürecin habercisi”

Roberts, savaş sonrası Avrupa’nın durumuna dair kaygılarını dile getirdi. Avrupa’nın içine girdiği militarizasyon sürecinin, kaçınmaya çalıştıkları çatışmaları kışkırtabileceğini savunan Roberts, “Beni asıl korkutan savaş bittikten sonrası. Ukrayna savaşı sonrası Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerinde ne olacağı. Tüm işaretler bir hazırlık içinde olduklarını gösteriyor. Toplumlarını yeniden militarize etmeleri, silahlanmaları, Rusya’ya karşı tehditkar hamleler yapmaları aslında ‘kendini gerçekleştiren kehanet’ haline gelebilir” dedi.

Avrupa’nın Rusya ile siyasi ilişkileri yeniden inşa etme ihtiyacına dikkat çeken Roberts, “Ukrayna savaşı bittiğinde tüm Avrupa ülkelerinde Putin, Rusya ve burada olup bitenler hakkında daha sağduyulu bir görüşe sahip olanların sesi duyulacaktır. Avrupa’nın Rusya ile güvenlik sağlamasının yolunun militarizasyon değil siyaset ve etkileşim olduğunu göreceklerdir” ifadelerini kullandı.

“Çok kutuplu düzende iç işlerine karışmama ilkesi esastır”

Söyleşinin son bölümünde küresel düzen ve çok kutupluluk kavramlarına değinen Prof. Roberts, devletlerin egemenliklerine ve iç işlerine saygının, istikrarlı bir dünya düzeninin temel taşı olduğunu vurguladı. Roberts, “Eğer istikrarlı ve karşılıklı fayda sağlayan bir çok kutupluluk istiyorsak, diğer devletlerin iç işlerine karışmama ilkesi kesinlikle ama kesinlikle çok temeldir. Rubio ve Amerikalılar, sadece onlar değil, herkes diğer devletlerin iç işlerine karışıyor. Bu yüzden diğer devletlerin iç işlerine karışmama ilkesini yeniden tesis etmenin, siyasi müdahalenin önlenmesinin, yeniden vurgulanması gereken en temel ilkelerden biri olduğunu düşünüyorum” dedi.

Yeni küresel düzenin henüz oluşum aşamasında olduğunu belirten Roberts, “Trump yönetiminin tüm resmi değiştirmiş olması, yeni çok kutuplu düzenin karakterini şekillendirme konusunda yepyeni olasılıklar dizisi açmış olması muhtemeldir. Rusya, Çin, Türkiye, Brezilya; yani diğer büyük güçlerin üzerinde gerçekten çalışabileceği bir şey. Ama bence devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmaması, istikrarlı bir yeni küresel düzen oluşturmak için gerçekten temel bir esastır” diyerek sözlerini noktaladı.

Diplomasi

Prof. Abdullah Baabood: Körfez kendi güvenliğini yeniden düşünmeli

Yayınlanma

Editörün notu: 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da konuşan Prof. Abdullah Baabood, Ortadoğu’daki savaşların ve yıkımın bölge halklarına yüklediği ağır bedeli ele aldı. İran’a yönelik saldırının, Amerikan güvenlik şemsiyesi altında bulunan Körfez ülkelerini de tehlikeye attığını kaydeden Baabood, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının petrol ve doğal gaz ticaretini, ithalatı ve bölge ekonomilerini olumsuz etkilediğini belirtti. ABD’yle ilişkilerin ve bölgedeki Amerikan askeri varlığının geleceğinin artık daha fazla sorgulandığını söyleyen Baabood, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini dış başkentlerin kararlarına bırakmak yerine ortak bir anlayışla şekillendirmesi gerektiğini vurguladı.


Öncelikle herkese iyi günler. Umarım hâlâ uyanıksınızdır.

Teşekkürler Pascal. Nazik davetleri için Tunç’a ve Harici’ye de teşekkür ederim.

Son konuşmacı olmak her zaman güzeldir. Çünkü farklı panellerde duyduğunuz bütün iyi fikirleri yeniden kullanabilirsiniz. Ama sizi bundan kurtarıp oldukça farklı şeyler söyleyeceğim.

Aslında başka bir konu hakkında konuşacağımı düşünmüştüm. Şimdi fikrimi değiştirdim, çünkü değinmek istediğim bazı konulara zaten değinildi.

Size bölgeden gelen birinin düşüncelerini aktarayım. Waseda University’den geldiğim yazıyor olsa da, ki orası Japonya’da, ikimiz de aynı üniversitede çalıştık, ben hâlâ oradayım, aslen Ummanlıyım. Bu yüzden orada Maskat yazıyor.

Bugün Orta Doğu’ya baktığınızda, İngilizlerin çekilmesinden bu yana, hatta öncesinden beri ne görüyorsunuz? Çatışma, yıkım, on yıllardır süren savaşlar.

Bunun daha ne kadar süreceğini kendimize soruyoruz. Çevremize baktığımızda harap olmuş devletler görüyoruz. İnsanlar neredeyse her gün öldürülüyor.

Yalnızca Filistin’de değil. O ayrı bir mesele ve daha önce söz edildi. Lübnan’a bakın, Suriye’ye bakın, Libya’ya, Sudan’a, Somali’ye, Yemen’e, Irak’a bakın.

Bir keresinde bir diplomatla konuşuyordum. Şöyle dedim: “Bütün bunlar yaşanıyor. Bu bir komplo teorisi olabilir mi? Ben komploya inanmıyorum.”

Şöyle dedi: “Komplo değilse nedir? Bütün bunları nasıl açıklarsın?”

Hâlâ bir anlam veremiyorum. Belki siz verebiliyorsunuzdur.

Bölgede geriye kalan istikrarlı, güvenli birkaç ülke, Amerika’nın şemsiyesi altında olduğu söylenen, petrol ve doğal gaz sayesinde refah içindeki Körfez ülkeleriydi.

Peki ne oldu? Başkan Trump, komşu bir ülkeye hukuka aykırı biçimde saldırmaya karar verdi. İran’ın bölgedeki Amerikan varlığına misilleme yapacağını gayet iyi biliyordu.

Bu ne demek? Bölgemizdeki ülkelerimizin İran’ın saldırısına uğrayacağı demek. Elbette altyapımızın bir kısmı da öyle.

Üstelik Hürmüz Boğazı artık kapalı. Açıktı, şimdi kapalı. Belki Umman dışında bütün Körfez ülkeleri, petrol ve doğal gaz ihracatında ve ithalatlarında Hürmüz Boğazı’na bağımlı.

Şimdi ekonomileri zarar görüyor. Altı, yedi ay oldu. Bunun daha ne kadar süreceğini bilmiyoruz. Bölge, birilerinin kararı yüzünden çok ağır bir bedel ödüyor.

Tel Aviv’de biri, Washington’da biri, bunu yapmak istediklerine karar verdi. Nedenini bile anlamıyoruz.

Mesele nükleer programsa, bu zaten çok önceden Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) kapsamında çözülmüştü. Ayrıca İran her zaman nükleer silah ve bomba yapmak için asla zenginleştirme yapmayacağını söyledi.

Üstelik savaştan önce de Umman Dışişleri Bakanı, İranlılar ve Amerikalılarla müzakere yürütüyordu. İranlılar, Başkan Trump’ın istediği neredeyse her şeyi kabul etmişti.

Bu yüzden Umman Dışişleri Bakanı televizyona çıkıp şaşırdığını söyledi. Müzakereler hâlâ sürerken savaş kararının çoktan alınmış olmasına şaşırmıştı.

Bölgenin gözünden bakınca şöyle düşünüyoruz: Peki, her yeri harap ettiniz. Çevremizdeki bütün bölge harap oldu, şimdi de biz. Üstelik biz müttefikiz. ABD’nin şemsiyesi altındayız.

İhtiyacınız olan bütün desteği size verdik. Petrol ve doğal gaz almanızı sağladık. Küresel ekonominin ihtiyaç duyduğu enerjiyi alıp iyi işlemesini sağladık.

Petrol ve doğal gaz gelirlerini ekonominize, teknolojinize, teknik bilginize ve silahlarınıza yatırdık. Bunun karşılığını da böyle alıyoruz.

Bence artık ABD’yle ilişkilerin geleceğine dair pek çok soru gündeme geldi. Bölgedeki Amerikan üsleri ve Amerikan varlığı bakımından da ilişkilerin geleceği sorgulanıyor.

Bence Amerika bu durumda kendi ayağına kurşun sıktı. Belki de bundan biraz daha fazlasını yaptı.

Halkta büyük bir öfke var. Yalnızca tanık oldukları, Gazze konusunda İsrail’e verilen koşulsuz destek, katliamlar ve soykırım yüzünden değil; şimdi yaşananlar yüzünden de.

Bu yüzden pek çok sorunun gündeme geleceğini düşünüyorum. Bence bu çatışma, küresel düzeyde yaşanan değişimi daha da hızlandıracak.

Son olarak şunu söyleyeyim: Bence bölge artık alışılmış kalıpların dışında düşünmeye, ABD’nin ya da başka ülkelerin güvenlik şemsiyelerine bel bağlamanın ötesine geçmeye başlamalı.

Bölgenin kendi güvenliğini düşünmesinin zamanı geldi. Güvenliğine Washington’da, Londra’da ya da başka bir yerde karar verilmesi gerekmiyor. Bölge içinde, bölge ülkelerinin iş birliğiyle karar verilmeli.

Bölgede güvenliği ve istikrarı desteklemeye yardımcı olabilecek birçok ülke var. Bu, Amerikalılara veda etmek anlamına gelmiyor. Her zaman müttefik kalacaklar. Ama Çin’le, Rusya’yla, Hindistan’la ve diğer güçlerle ilişkilerimizi de çeşitlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Elbette Türkiye burada çok önemli bir rol oynuyor. Pakistan da öyle.

Bence güvenliği, istikrarı ve ekonomik kalkınmayı sağlayacak, bölgemizin güvenliği için yabancı güçlere bağımlılığımızı azaltacak bir bölgesel mekanizmaya ihtiyacımız var.

Çok teşekkürler.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD’li gazeteci Andrew Day: Ülkemizde savaş karşıtlığı güçleniyor

Yayınlanma

Editörün notu: 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da konuşan The American Conservative dergisinin kıdemli editörü Andrew Day, bölgesel vekâlet savaşlarını ABD’nin iç siyaseti ve dış politika anlayışı üzerinden değerlendirdi. American Conservative’in savaş karşıtı kuruluş çizgisini hatırlatarak muhafazakâr çevrelerde dış müdahalelere itirazın artık daha güçlü kabul gördüğünü belirten Day, Amerikan kamuoyunun, özellikle ABD-İsrail ilişkileri ve İran Savaşı konusunda hızla değiştiğini kaydetti. Day, İran’a karşı savaşı gereksiz bir saldırı savaşı olarak niteledi ve bunun ABD’nin göreli gerileyişini, silah stoklarının azalmasını ve liberal düzenin çözülmesini hızlandırdığını söyledi.


Herkese merhaba.

Bölgesel vekâlet savaşlarını konuşmamız bekleniyor. Ülkem ABD, bu savaşların hepsinden büyük ölçüde sorumlu göründüğü için ABD’deki iç siyasi durum hakkında birkaç şey söyleyeceğim. Umarım bu, jeopolitik duruma ışık tutar.

Bu jeopolitik durum elbette çok vahim. Belki düzenleyicilerin konferansı ilk planladığında beklediğinden de vahim. Ama konuşmamda iyimserlik için bazı dayanaklar aramaya çalışacağım. Bu biraz yavan gelebilir ama bu dayanakları uydurmayacağım. Bence gerçekten varlar.

Arkamdaki ekranda American Conservative’in kıdemli editörü olduğumu görüyorsunuz. Dergiyi tanımıyorsanız, 2002’de Irak Savaşı’na karşı çıkmak için kurulduğunu duymak sizi şaşırtabilir.

Elbette 2002’de kurulduğunda Irak Savaşı henüz başlamamıştı ama yaklaştığını biliyorduk. Kurucularımız, özellikle de Pat Buchanan, sağda savaş karşıtı, yaklaşan Irak Savaşı’na şiddetle karşı çıkan bir dergi olsun istiyordu.

İyimserliğin dayanaklarına gelince, şunu söyleyeyim: Kendimi yüceltmek istesem de bugünlerde savaş karşıtı mücadele yürüten bir muhafazakâr olmak pek az cesaret gerektiriyor. Pat Buchanan’ın 2002’de American Conservative’i kurduğu döneme hiç benzemiyor.

Kişiliğine yönelik bir saldırı yağmuruna tutulmuştu. Dışlanmış, Yahudi düşmanı diye karalanmıştı. Elbette insanlar internette kötü şeyler söylüyor ama artık durum çok farklı. Sözünüzü duyurmak daha kolay. Muhafazakâr hareketin bir üyesi ve ABD’de gerçekten güçlü olan bir sağ eğilimin temsilcisi olarak daha fazla kabul görüyorsunuz. Bu eğilim, dış savaşlara kuşkuyla bakmak ve şiddetle karşı çıkmak.

Bence bu, iyimserlik için gerçek bir dayanak. Önemli bir gerçeğe işaret ediyor: Amerikan kamuoyu, ABD-İsrail ilişkileri dahil çeşitli konularda muazzam ölçüde değişti. Bu değişim gerçekten yaşanıyor, üstelik inanılmaz bir hızla.

Buna rağmen yerleşik siyaset çevrelerinde durum biraz farklı ve oldukça hayal kırıklığına uğratıcı. Çünkü siyasetçiler seçim kampanyasında ne söylerse söylesin, seçimi kazanıp göreve başlayana kadar gizli bir ulusal güvenlik üniversitesine gidiyorlar sanki.

Anatol Lieven daha önce bir ifade kullanmıştı. Neydi? “Tuhaf yanılsamalar dünyası.” Bence bütün bu siyasetçilerin gittiği ulusal güvenlik üniversitesinin müfredatı bu. Çünkü göreve geldiklerinde hepsi aynı klişeleri tekrarlayıp duruyor. Bunların bugünkü jeopolitik durumla görünür hiçbir ilgisi yok.

Söyledikleri saçmalıklara gelince, Çin’e karşı şahinlik oldukça çılgınca. Rusya’ya karşı şahinlik de öyle. Ama ABD’deki en çılgın şahinlik açıkça İran’a karşı olanı.

Çünkü İran, dünyanın öbür ucunda orta ölçekli bir güç. Denk bir rakip değil, nükleer bir devlet değil. Üstelik ABD’yle nükleer anlaşma yapmaya istekli olmakla kalmadı, gerçekten bir nükleer anlaşma imzaladı. Trump’ın ilk dönemindeki kendi yönetimine göre de imzaladığı anlaşmaya uyuyordu.

Yine de anlaşmadan çıktık. Sonrasında olanları hepimiz biliyoruz.

İran Savaşı bence bir hızlandırıcı. Fransız romancı Michel Houellebecq’e, Covid salgınının başında bir gazeteci şöyle sormuştu: “Sizce Covid nasıl bir toplumsal dönüşüm yaratacak? Bunun sonunda nasıl bir durum bekliyorsunuz?”

Şöyle cevap vermişti: “Dönüşüm olmayacak. Aynı olacak ama daha kötü.”

Bence İran Savaşı da benzer biçimde, önceden var olan bazı eğilimleri güçlendiriyor: ABD’nin Çin karşısındaki gerileyişi, silah stoklarımızın azalması, ki bu Ukrayna Savaşı nedeniyle zaten yaşanıyordu, liberal düzenin çöküşü. Uluslararası liberal düzenin iyi yanları da buna dahil, örneğin uluslararası deniz taşımacılığı.

Ama her şeyin mutlaka daha kötü olup olmayacağını bilmiyorum. İran Savaşı’nda teselli aramak istemiyorum. Çünkü ABD’nin İran’a karşı savaşını bir saldırı savaşı olarak görüyorum. Tamamen gereksiz, tamamen aptalca. Amerika için de İran halkı için de kötü. Saldırıların ilk gününde 160 kız öğrenciyi öldürdük. Dolayısıyla burada teselli aramayacağım.

Ama şunu söyleyeyim: Bu İran Savaşı’nın sonunda, ABD’deki yerleşik siyaset çevreleri hata payının artık eskisi gibi olmadığını nihayet anlayabilir. Hata payı çok daha dar, geri tepme çok daha büyük. Üstelik artık gerçekten bize dönüyor ve siyasetçilere siyasi zarar veriyor.

Şunu özellikle vurgulamak gerekiyor: ABD’de bu savaş hiç destek görmüyor. Bu yalnızca benzin fiyatları yüzünden değil. İlk günden beri destek görmüyordu. O sırada tek bildiğimiz, Hamaney’in ve İranlı liderlerin öldürüldüğüydü. Pete Hegseth, “İran’da büyük, çok büyük bir zafer kazandık” diyebilirdi. Amerikan halkı buna kanmıyordu.

Bu, Amerikan tarihinde en az destek gören savaş. Bu muazzam bir değişim. Daha önce de belirttiğim gibi, Bush yönetimi döneminde Irak Savaşı başladığında büyük destek görüyordu. İran Savaşı ise pek görmüyor. Bence bu, vurgulanmaya değer önemli eğilimlere işaret ediyor.

Çin’in yükselişinin jeopolitik açıdan ABD için de birçok olumlu yanı olabileceğini düşünüyorum.

Ortaya çıkan Soğuk Savaş’ın bazı açılardan ilkinden daha kötü göründüğüne katılıyorum. Bunun bir nedeni, ABD’deki siyasi yönetimin hedefsiz ve stratejiden yoksun olması.

Zbigniew Brzezinski veya Henry Kissinger hakkında ne düşünürseniz düşünün, çeşitli nedenlerle onlardan nefret edebilirsiniz, bugün Dışişleri Bakanlığını yöneten fikri cücelerin yanında birer devdiler.

Brzezinski ile Blinken’ı kıyaslayın. Brzezinski’ye dâhi denebilirdi. Blinken’ın gözlerinin ardında bir bilinç var mı, belli değil. Yalnızca basmakalıp sözler söylüyor.

Kissinger ile bazı muhafazakâr dışişleri bakanları arasında da benzer bir kıyaslama yapabilirsiniz. Bunlardan biri şu anda görevde olabilir.

Amerika’nın stratejik kavrayışındaki bu yozlaşma gerçekten son derece kaygı verici. ABD’deki çevremde yer alan dış politika düşünürleri için de çok kaygı verici ve biraz anlaşılmaz.

Çünkü aslında yetkin insanlar var. Trump’ın profesyonel diplomat ekiplerine alıp Tahran’la, Moskova’yla ve Pekin’le görüşmeye gönderebileceği yetkin insanlar var. Golf arkadaşı Steve Witkoff’u bütün bu yerlere göndermek zorunda değil.

Yine de gönderiyor, bu da kaygı verici. Ama bence Çin’in yükselişi, Soğuk Savaş’ta olduğu gibi, zihinleri odaklanmaya zorlayabilir. Belki de en iyi ihtimalle stratejik düşüncemiz yeniden, parlak olmasa da en azından normal bir düzeye döner.

Teşekkürler.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Reuters: Barrack, Irak-Suriye boru hattı projesinde finansal çıkar sahibi

Yayınlanma

Thomas Barrack, Irak’tan Suriye’ye uzanan bir petrol boru hattının inşasına katılan şirkette finansal pay sahibi.

Reuters’ın haberine göre Temmuz ayında Irak ve Suriye, Hürmüz Boğazı’nı atlayacak olan boru hattının rehabilitasyonuna hazırlık amacıyla teknik ve finansal çalışmaların yürütülmesi için, söz konusu şirket, Kaliforniyalı yatırım grubu TI Capital ile Chevron ve Katar merkezli UCC Holding’den oluşan bir konsorsiyumla mutabakat zaptı imzaladı.

Hem Irak hem de Suriye’ye atanan ABD başkanlık özel temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Barrack’ın, TI Capital ve şirketin kurucusu Ziad Ghandour ile uzun süredir devam eden bir iş ilişkisi bulunuyor.

Kamu kayıtlarına göre, 2025 yılında yapılan onay duruşmaları sırasında, Kaliforniya’nın San Francisco kenti yakınlarında bulunan ve Ghandour’un genel müdürlüğünü yaptığı, TI Capital tarafından yönetilen bir gayrimenkul girişiminden elde edilen kârın beşte birine kadar hak kazandıran bir mali menfaati vardı ve bu menfaati elinde tutmayı planladığını belirtmişti.

İran’da savaşın başlamasının ardından Suriyeli ve Iraklı yetkililerle yapılan görüşmelerde Barrack, tartışmalar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan iki kişinin ifadesine göre, Ghandour’un şirketinin projeye dahil edilmesi için baskı yaptı.

16 Haziran’da, konsorsiyum anlaşmasının imzalanmasından bir ay önce, Barrack ve Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, Irak’ın “Kerkük-Banyas Boru Hattı’nı yeniden işler hale getirmek üzere TI Capital ile bir mutabakat zaptı hazırlama” kararını öven ortak bir bildiri yayınladılar. Bildiride, boru hattıyla bağlantılı olarak Chevron veya UCC’den hiç bahsedilmedi.

Reuters, Barrack’ın boru hattından veya diğer projelerden kazanç elde edeceğine dair herhangi bir kanıt bulamadı.

İki etik hukuku uzmanı Reuters’a, Barrack’ın Ghandour ile olan bağlarının, boru hattından doğrudan kazanç elde etmediği sürece cezai nitelikte bir çıkar çatışması oluşturmayacağını belirtti.

Fakat eski Beyaz Saray baş etik avukatı ve Minnesota Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörü Richard Painter, Barrack’ın Ghandour ile olan ilişkisinin, yetkililerin kişisel veya ticari ilişkiler nedeniyle tarafsızlıklarını sorgulanır hale getiren meselelere katılmasını yasaklayan düzenleme kapsamında bu tür bir savunuculuğu “ciddi bir sorun” haline getirdiğini belirtti.

Ceza kanunu niteliği taşımayan tarafsızlık kuralı, yetkilinin kendisinin mali menfaati olup olmadığına bakılmaksızın, bir iş ortağının projeye dahil olmasıyla devreye girebilir.

Santa Clara Üniversitesi Markkula Uygulamalı Etik Merkezi’nin geçici yönetici direktörü Ann Skeet, “Etik kaygı, çıkar çatışması izleniminin ortaya çıkmasıdır,” dedi.

Barrack’ın kurallara uymak için ne yapması gerektiği sorulduğunda Painter şöyle yanıt verdi:

“Bu boru hattıyla hiçbir ilgisi olmamalıydı. Kendini tamamen çekmeliydi. ‘Bu, benim katıldığım bir konu değil’ demeliydi.”

ABD Hükümet Etik Ofisi’nin eski genel danışmanı ve vekil direktörü Don Fox, Barrack’ın TI Capital’i tanıtmasının, yetkililerin görevlerini herhangi bir işletmeyi desteklemek veya bağlı oldukları kişilerin özel çıkarları için kullanmasını yasaklayan bir düzenlemeyi de ihlal edeceğini belirtti.

Reuters’ın bilgi edinme talebine göre, Barrack, projeye katılan şirketle olan bağları konusunda ABD Hükümet Etik Ofisi’ne herhangi bir çıkar çatışması feragatnamesi sunmadı.

Feragatnameler, potansiyel çıkar çatışması bulunan yetkililerin, aksi takdirde görevden çekilmesini gerektirecek konulara katılmalarına imkân tanır.

Geçen yılki onay duruşmalarından önce imzaladığı bir etik anlaşmasında, Barrack, önceden böyle bir feragat belgesi almadıkça, gayrimenkul girişiminin mali çıkarlarını doğrudan etkileyen konulardan çekileceğini taahhüt etmişti.

17 Temmuz’da X’te yayınlanan bir gönderide Barrack, ABD şirketlerinin Irak ve Suriye’deki faaliyetlerinin bölgeye netlik ve fırsat getirmeyi amaçlayan “yeni bir paradigma” olduğunu söylemişti.

Dördüncü bir etik avukatı, bir çalışanın mali varlıklarının potansiyel bir çıkar çatışması yaratıp yaratmadığının belirlenmesinin Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olduğunu belirtti.

Bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Reuters’a, “Büyükelçi Barrack’ın Kerkük-Banyas boru hattı projesiyle hiçbir bağlantısı, rolü veya mali menfaati bulunmamaktadır” derken, Barrack’ın TI Capital gayrimenkul girişimi ile olan ilişkisini de kabul etti.

Sözcü, boru hattı hakkındaki kamuoyuna yaptığı açıklamaların “bölgesel enerji entegrasyonuna yönelik uzun süredir devam eden ve kamuoyuna açıklanmış ABD politika çıkarlarını” yansıttığını belirterek, Barrack’ın etik kurallarına uygunluğunun onaylandığını da ekledi.

Barrack, diplomatik görevlerine başlamadan önce, Mart 2025’te ABD Hükümet Etik Ofisi’ne sunduğu mali beyanında, San Francisco yakınlarında büyük bir konut projesi inşa eden ACD-TI Oakley Investment LLC şirketinde hisseye sahip olduğunu beyan etti.

Beyan, hisse oranını açıklamasa da, kârın belirlenen asgari düzeye ulaştığı takdirde şirket kârının %20’sine hak kazandığını belirtti.

Kaliforniya eyaleti şirket kayıtlarına göre, ACD-TI, TI Capital tarafından yönetiliyor ve Ghandour tarafından yönetiliyor.

Beyannamede, kâr paylaşımı düzenlemesinin, Barrack’ın şirkete sağladığı hizmetlerin karşılığı olduğu belirtildi.

Barrack ayrıca, 2024 yılında bu girişimle ücretli bir danışmanlık görevi üstlendiğini OGE’ye bildirdi. Bildirimde, kendisine ödeme yapılıp yapılmadığı veya ne kadar ödeme aldığı belirtilmemiş.

Senato onay oturumundan üç hafta önce, 7 Mart 2025 tarihli ayrı bir imzalı etik anlaşmasında Barrack, ACD-TI Oakley’i satmak yerine elinde tutacağı varlıklar arasında listelemişti.

On yıllardır Irak ham petrolünü Suriye’nin Akdeniz kıyılarına taşıyan tarihi Kerkük-Banyas boru hattı, 1980’lerin başından itibaren ara sıra kesintilere maruz kaldı ve 2003’teki ABD’nin Irak işgalinden sonra hizmet dışı kaldı.

Boru hattını yeniden faaliyete geçirme yönündeki askıya alınmış planlar, bu yıl ABD’nin saldırısı altında İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği kısıtlayarak petrol fiyatlarını yükseltmesiyle yeni bir ivme kazandı.

Ağustos ayında birkaç kaynak Reuters’a, boru hattının inşasının en az dört yıl süreceğini ve 15 milyar dolara mal olacağını söylemişti.

TI Capital’i bu bölgesel projeye dahil etme fikri, Mayıs ayında Los Angeles’ta düzenlenen Milken Enstitüsü Küresel Konferansı’nda Barrack tarafından gündeme getirildi.

ABD’nin İran’a karşı sürdürdüğü savaşın şiddetini artırdığı bir dönemde, Barrack ve Ghandour konferansta sadece davetlilerin katılabildiği bir panele de katıldılar ve burada Orta Doğu’da yeni enerji tedarik hatlarına duyulan ihtiyacı daha genel hatlarıyla ele aldılar.

Milken Enstitüsü sözcüsü, panel tartışmasının basına kapalı olduğunu belirterek ayrıntıları paylaşmayı reddetti.

Barrack, en azından 2020 yılından beri Ghandour ile iş ilişkisi içindeydi. İki adam, o yıl 250 milyon dolarlık bir “blank-check” SPAC kurmuştu.

Fakat Barrack, 2021 yılında Birleşik Arap Emirlikleri’nin kayıt dışı temsilcisi olarak faaliyet gösterdiği suçlamasıyla tutuklandıktan sonra bu yapı feshedildi. Barrack, 2022 yılında beraat etti.

Irak kabinesi, Temmuz ayı sonlarında TI Capital’i, Irak’ın en büyük gelişmemiş rezervlerinden biri olan Akkas gaz sahasını değerlendirmek üzere UCC Holding ve ConocoPhillips ile oluşturulan başka bir konsorsiyumun parçası olarak atadı.

Şirket, internet sitesinde ayrıntılara girmeden Suriye’nin Tartus limanındaki projelerde yer aldığını iddia ediyor. Suriye liman idaresi, TI Capital ile ilgili sorulara yanıt vermedi ve Reuters, şirketin Tartus’taki rolünü doğrulayamadı.

Barrack’a yakın bir kişi, büyükelçinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak ve Suriye’yi ABD’ye yaklaştırma bölgesel stratejisinin uygulanmasında Ghandour’a güvendiğini söyledi.

Kaynak, “Ziad, seçilmiş adam. Barrack tarafından özenle seçildi,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English