Rusya
Glazyev’den Rusya Merkez Bankası’na sert eleştiriler

Rusya Merkez Bankasının parlamentoya yaptığı sunumun ve elindeki kutsal faiz asasıyla mucizeler yaratma vaadini (politika faizini artırmaya devam edeceği müjdesi eşliğinde) tekrarının ardından bankanın para-kredi siyasetine olan eleştiriler daha önce benim rastlamadığım bir sertlik ve yaygınlığa ulaştı.
Çok uzun süredir Rusya’da neoliberal reçetelerin en amansız eleştirmenlerinden biri olan Sergey Glazyev bu ortamda eleştirilerini yeni baştan özetleyerek Duma’daki parlamenterlere gönderdi.
Kuşkusuz Rusya ve Türkiye ekonomileri yapısal olarak farklı ve biri için çözüm olan şey diğeri için çözümsüzlük anlamına gelebilir. Ancak yapılar farklı bile olsa yapısal sorunların pek çok ortak nedeni var. Aynı nedenler farklı yapısal ortamlarda farklı sonuçlar doğurur, ama nedenler doğru tespit edilmeden doğru çözüm yolları bulunamaz.
Glazyev’in söyledikleri yeni değil. Yazdıklarını ve çözüm önerilerini en azından birkaç yıldır sürekli takip etmeye çalışan biri olarak, onun görüşlerini çoğu zaman burada söylediklerinden daha derinlikli, daha fazla veri ve gözleme dayanan, daha kompleks formülasyonlarla ifade ettiğini söyleyebilirim. Ama bütün bunlar iktisadi kavramlar ve verilerle asgari tanışıklığı olan geniş kesimler açısından daha az anlaşılır şeyler. “Özellikle düşünen ve vicdan sahibi parlamenterler için” yazdığı bu görece kısa yazı ise sadece Rusya Merkez Bankası’na değil bütün merkez bankalarının dogmatizmine karşı az çok anlaşılır bir manifesto niteliği niteliği taşıyor.
Bir başka deyişle okur, Rusya ve başka ülkelerdeki (bu meyanda Türkiye’deki) sorunların aynı olduğunu düşünmemeli. Burada önemli olan, birincisi, Merkez Bankalarının sorunları çözme mantığının aynı olması. İkincisi de, Glazyev’in çizdiği tablonun karanlığı ancak Rusya ölçeğinde kavranabilir, başka karanlıklarla karşılaştırılamaz — neticede karanlıktan karanlığa fark var: kimisi akşam alacası, kimisi tanyeri, kimisi zifiri karanlık olabilir. Rusya Merkez Bankası’nın para-kredi siyaseti Rusya açısından bile yıkıcı sonuçlar doğurabilir, ama hükümetin ithal ikameci kanadı ve özellikle savunma sanayisiyle ilişkili sektörlerde bu yıkıcı etkiler devlet sübvansiyonları ve kredi ayrıcalıklarıyla hafifletiliyor. Dolayısıyla, ithal ikameciliğin olmadığı, kamu sektörünün neredeyse kalmadığı, ekonomi yönetiminde planlamaya dayanan direnç merkezlerinin hiç bulunmadığı yerlerle Rusya arasındaki yapısal paralellik zayıf, dogmatizm ise farklı etkiler doğursa bile aynı.
* * *
Özellikle düşünen ve vicdan sahibi parlamenterler için
Rusya Merkez Bankası başkanının “Devlet birleşik para-kredi siyasetinin temel istikametleri” üzerine raporunu dinleyen Devlet Dumasının üyelerinin çoğunluğu, aşağıdaki aşikar sonuçlara rağmen bunların hayata geçirilmesine delice yeşil ışık yaktılar:
— Son yıllarda başlayan ekonomide canlanmanın durdurulması ve stagflasyon kapanına düşülmesine;
— Milyarlarca dolar sermayenin ülke dışına çıkartılmasına devam edilmesine;
— Hayat seviyesinde stagnasyona, halkın reel ücret ve gelir artışının durdurulmasına;
— Hayati önem taşıyan binlerce işletmenin iflasına, üretimin düşmesine;
— Yatırımların kısılmasına ve ekonominin teknolojik geri kalmışlığının artmasına.
Merkez Bankası’nın bu siyaseti desteklemeleri için iyi ödeme yapılan kuklalarına itimat eden Duma üyeleri bankanın politika faizinde manipülasyon yoluyla “hedef enflasyona” ulaşılmasına dair açıkça başarısız argümantasyonu üzerine düşünmediler bile. Bu argümantasyon basitliğiyle, mantıklı düşünmeye yatkın olmayan dinleyicileri satın alıyor. Politika faizinin yükseltilmesinin enflasyonun düşürülmesi için zaruri olduğu iddiası, tıpkı hasta birinin vücut sıcaklığını düşürmek için buzdolabına tıkılması gerektiği iddiası kadar gibi. Sonuçları da benzer olacak: organizmanın çökmesi.
Merkez Bankası yönetiminin argümantasyonu, faizlerin yükseltilmesinin talepte daralmaya yol açacağına dayanıyor, çünkü harcamaların kredilendirilmesi kısılır ve gelirlerin tasarruf edilen kısmı büyür. Talebin kısılması ise fiyatların düşmesine yol açmalıdır: pazar dengesi kavramını öğrenen üniversite öğrencilerinin ders kitaplarında öyle yazıyor. Tıpla analojiye devam edersek, Merkez Bankası’nın eylemi, akşamdan kalma bir sarhoşun ellerinin titremesini durdurmak için tendonlarını kesen doktorla karşılaştırılabilir. Sonuçlar gene benzerdir: çalışmanın durması.
Mesele şu ki, mikroekonomi ders kitaplarındaki alabildiğine basit modellerden farklı olarak gerçek bir ekonomi asla denge durumunda bulunmaz, zira her dakika yeni teknolojiler ve ürünler ortaya çıkar, yeni işletmeler kurulur, varsayımsal denge noktasını belirsiz istikametlerde kaydıran işlemler yapılır. Ve politika faizinin artırılması da enflasyonda otomatik düşmeye neden olmaz: bu sonuçta pahalılaşan kredileri geri ödeme zarureti yüzünden emtia üretiminde azalmaya yahut aynı sebeplerle verimlilik yükseltmeye yönelik yatırımlardan vazgeçilmesine neden olabilir.
Bu durumda fiyatlar da talepteki daralmaya rağmen yükselebilir.
Merkez Bankası yönetiminin dogmatik düşüncesi burnunun ucunu görmesine izin vermiyor: enflasyonun düşmesinde başlıca faktörün bilimsel-teknolojik gelişme olduğunu, bu sayede birim üretkenlik ve meta kalitesinde kademeli bir düşüş meydana geldiğini bir türlü anlayamıyor. Bilimsel-teknolojik gelişmeye ise işletmelerin AR-GE harcamalarının ve yeni teknolojinin uygulamaya konmasının kredilendirilmesiyle erişilir. Bu nedenle politika faizinin yükseltilmesi kredi sıkışıklığı getirir, bu da yerli emtia üreticilerinin üretimi geliştirmek için ucuz kredi çekme imkanına sahip yabancı rakipleriyle karşılaştırıldığında inovasyon faaliyetinde düşmeye, teknoloji seviyesinde ve rekabet gücünde azalmaya yol açar. Rekabet gücünün azalması ise rublede enflasyonu körükleyecek devalüasyon için önşartları yaratır.
Bizim para otoritelerinin, Merkez Bankası’nın serbest dalgalanma rejimiyle göz yumduğu para spekülatörleri tarafından manipüle edilen rubledeki devalüasyonun apaçık ortada olan enflasyonist etkisini fark etmemeleri hayret verici. Merkez Bankası’nın “hedef” koyduğu enflasyondaki dalgalanmaların başlıca nedeni de rublenin periyodik şekilde devalüe edilmesidir. Banka yönetimi Rusya ekonomisini fiilen bir çöküş kısır döngüsüne itti: politika faizinin artırılması — yatırımların kredilendirilmesinde daralma — teknolojik seviyenin düşmesi — rekabet gücünün kötüleşmesi — rublede devalüasyon — enflasyonda sıçrama — politika faizinin yükseltilmesi. Para otoritelerimiz otuz yıldır ekonomimizi bu döngüde çeviriyor ve stagflasyon kapanına düşürüyor. Bu nedenle yatırımların hacmi hâlâ Sovyet seviyesinin yarısı kadar; oysa komşumuz Çin bu dönemde yatırımları on kat artırdı. Eğer Rusya Bilimler Akademisi Bilimsel Konseyi’nin önerileri hayata geçirilseydi Rusya ekonomisi de benzer bir tempoyla büyüyebilirdi.
Merkez Bankası yönetimi hâlâ iki yüz yıl öncenin kategorileriyle düşünüyor, paraya altın sikke tarzı bir emtia gözüyle bakıyor. Bu nedenle paranın değersizleşmesine karşı, mikroekonomi ders kitaplarında yazdığı gibi, talebin kısılması yoluyla mücadele etmeye çalışıyor. Oysa modern paralar fiducia (itibari — H.Y.) paralardır, bunların emisyonu altınla değil borç yükümlülükleriyle sağlanır. ABD FRC hazine bonosu alımı için dolar çıkarır; Avrupa Merkez Bankası Avrupa bölgesindeki ülkelerin tahvillerinin alımı için avro çıkarır, Çin Halk Cumhuriyeti Halk Bankası yatırım ihtiyaçlarına bağlı olarak eyaletlerin yükümlülükleri karşılığında bankalara kredi vermek için yuan çıkarır. Rusya Merkez Bankası ise ruble emisyonunu yabancı para alımına bağlayınca ekonomimizin evrimini de bu yabancı parayı çıkaran ülkelerin ihtiyaçlarına göre yönlendirmiş oluyor. Uzun yıllardır süren bu siyasetin sonucu olarak ekonomimiz hammadde ihracatına odaklandı ve eşdeğersiz bir dış iktisadi ilişkiye hapsoldu.
Modern ekonomide para, üretim faktörlerini ekonominin genişletilmiş yeniden üretimine katmak için bir bağlantı vasıtası rolü oynar. Para, üretim kapasitelerini, işgücü ve doğal kaynakları, bilimsel-teknolojik potansiyeli iktisadi dolaşıma katmak için ne kadar gerekliyse o kadar olmalıdır. Eğer dolaşımdaki para mevcut kaynakları bağlamak için yetersizse para fazlası olur ve bu da ekonominin verimliliğinde düşüşe yol açar. Bu da, tıpkı mevcut kaynakların ekonominin yeniden üretiminde tamamen bağlanması halinde para fazlalığının yaptığı gibi maliyet ve fiyat artışına neden olur. Bu ikinci durum ekonominin aşırı ısınması diye adlandırılır. Mevcut durumda Merkez Bankası yönetiminin gördüğü budur, oysa gerçekte durum tam tersidir. Bugün üretim kapasitesinin üçte biri atıl durumda, yurtdışına imalat yerine hammadde gidiyor, bilimsel-teknolojik potansiyel de aynı yere sızıyor. Merkez Bankası’nın verilerini dayandırdığı düşük resmi işsizlik oranı ekonominin birçok sektöründe gizli işsizliğin varlığını da, üretim kapasitelerinin kullanım ve modernizasyonu genişlerken işgücü verimliliğini artıracak büyük rezervlerin varlığını da yansıtmıyor. Neticede politika faizinin yükseltilmesi ve para arzının düşürülmesi, bizim durumumuzda, enflasyonun düşmesine değil artmasına yol açıyor, uzun yıllardır yapılan istatistik gözlemler de bunu teyit ediyor.
Merkez Bankası yönetiminin iddiasının tam tersine Rusya’da enflasyon faizler düştükçe ve para arzı arttıkça azalır. Bu da kullanılmayan üretim faktörlerinin bir sonucudur. Bunların genişletilmiş yeniden üretim sürecine faizlerin düşürülmesiyle ve kredilerin genişletilmesiyle katılması emtia üretiminin hacim ve etkinliğini artırır ve bu gene enflasyonun düşmesine yol açar. Bir kez daha tıp analojisine başvurursak, Merkez Bankası tarafından faizlerin artırılması ve para arzının daraltılması ekonominin bugünkü durumunda yüzyılın ortasındaki evrensel tedavi yöntemi olan kan almaya benziyor. Her iki durumda da sonuç ölümcül.
Dolayısıyla, Merkez Bankası tarafından yürütülen para siyaseti enflasyonun istikrarlı şekilde düşürülmesini sağlamaya imkan vermiyor. Tersine, ekonomiyi kısır bir bozulma döngüsüne sokarak otuz yıldır (Geraşçenko, Primakov ve Maslyukov’un para otoritelerinin yönetiminde olduğu kısa bir dönem dışında) muazzam bir sermaye kaçışının eşlik ettiği stagflasyon kapanında tutuyor. Bugünkü Merkez Bankası yönetiminde bu, kendi döviz rezervlerinin müsaderesi de dahil trilyon dolara vardı; üstelik bu müsadere, bize karşı askeri eylemlerin kredilendirilmesinde kullanılıyor. Şunu da eklemek gerek: eksik emtia üretiminin mevcut çıktı üretim potansiyeline oranı GSYH’nın yüzde 25’ini buluyor, 2014 öncesindeki eğilimle karşılaştırıldığında ise 60 trilyon rubleyi aşıyor. Yürütülen para-kredi siyasetinin sonucu yatırımların finansman yetersizliği GSYH’nın yüzde 10’undan fazlası; Merkez Bankası’nın bugünkü yönetiminin bütün faaliyet dönemi boyunca da yaklaşık 30 trilyon ruble.
Enflasyonu düşürmek ve uzun vadeli makroekonomik istikrarı yakalamak ancak yeni teknolojinin uygulandığı gelecek vaat eden üretimin gelişmesine yapılacak yatırımların düşük faizli kredilendirilmesi yoluyla mümkündür. Merkez Bankası ve devlet tarafından kontrol edilen bankalar stratejik planlama sistemine dahil edilmiş olsaydı ve bunların faaliyetleri üretken yatırımların kredilendirilme göstergesine göre değerlendirilseydi, devlet başkanının birikim normlarını GSYH’nın yüzde 27’sine yükseltme, 20 milyon yüksek teknolojili istihdam yeri yaratma, (hava ulaşımı dahil) geniş ithal ikamesini hayata geçirme yönündeki talimatları da yerine getirilir, ekonominin 2020’ye kadar uzun vadeli kalkınma konsepti gerçekleştirilir, milli projeler ve devlet programları zaruri kredi desteğini alır, üretimin geniş otomatizasyonu, dijitalizasyonu ve robotizasyonu yapılır, emek verimliliği ve enflasyon sonuçlarından bağımsız ücretler birkaç kat artırılırdı. Burada söz konusu olan politika faizi değil; bunun için ticari bankaların ve kalkınma kuruluşlarının devlet başkanı ve hükümetin stratejik planlarına uygun olarak yatırım projelerine kredi vermeleri için Merkez Bankası tarafından yeniden finanse edilmesine yönelik özel araçlar uygulanmalı. Politika faizi konusunda zaruri olan tek bir şey var: banka paralarının Merkez Bankası hesaplarına para yatırılmasının ve bunlara tahvil ihracının kesilmesi; oysa Merkez Bankası bu şekilde bankalara faiz ödemeleri için para ihraç ederek fiilen aylaklıklarını ödüllendiriyor.
Daha basit söylersek, eğer para-kredi siyaseti, halihazırda kabul edilmiş bulunan stratejik planlama belgelerine uygun olarak Rusya ekonomisinin kalkındırılması hedefiyle uygulansaydı iki kat daha iyi yaşayabilir, iki kat daha çok üretebilir ve yatırım yapabilirdik. Bu siyasetin aslında, ticari bankaların dönüşmüş olduğu para spekülatörlerinin menfaatlerine göre yürütüldüğünü kanıtlamak güç değil. Bunlar, başlıca işlevleri olan tasarrufları yatırıma dönüştürmek yerine yabancı para istifliyor ve rublenin sıralı devalüasyonlarında bunların değerlenmesiyle kâr ediyor. Yaptırımlara kadar rublenin “serbest” dalgalı kur siyasetinin en büyük faydalanıcıları, Rusya Merkez Bankası yönetiminin bunlara göz yummasıyla manipülasyon yapan Amerikalı hedge fonlarıydı; MB yönetimi de buna karşılık Washington finans kuruluşlarınca mütemadiyen dünyada en iyisi ilan edilir. Şimdi devlet ortaklıklı bankalarımız bunu yapıyor; dövizin değer kazanmasına ek olarak paranın faiz oranları üzerindeki banka marjları yoluyla üretim alanından ve halkın cebinden para hortumlayarak rekor kârlar elde ediyorlar. Bunların sorumlu yöneticilerinden bazıları da suni olarak iflas ettirdikleri borçluların mülklerine el koyarak teminat yağmacılığı işine daldılar.
Merkez Bankası başkanlığının politika faizlerinin artırılmasının iş dünyasının verimlilik talebini de artırdığına dair cüretkar açıklamalarına rağmen gerçekte bizim şartlarımızda bu mülkiyetin iyi niyetli girişimcilerden hiç de öyle olmayan bankacılara doğru yeniden dağılımına yol açıyor. Bankaların politika faizinin yükseltildiği bahanesiyle kredi şartlarını ağırlaştırması yüzünden verimli bir işletmenin iflası ve ardından kreditörle irtibatlı ve bu yağmadan kâr eden suç ortaklarına yeniden satılması, tipik bir durum. Bu durumda bulunan, toplam varlıkları 5 trilyon rubleden fazla binlerce işletme var. Merkez Bankası’nın kredi siyasetiyle de esasen, kredinin üretimdeki büyümeyi ilerleten bir enstrüman olmak yerine mülkiyetin yeniden dağıtımının vasıtası haline geldiği krimonolojik bir makroekonomik ortam yaratıldı.
Yukarıda sunulan argümanlar düşünen her insanın Merkez Bankası tarafından yürütülen para siyasetinin başarısız ve zararlı olduğunu kabul etmesi için yeterli. ABD yaptırımlarının Merkez Bankası’nın serbest dalgalanan ruble kuruna geçmesinden sonra uygulanmaya başlandığı ve döviz rezervlerinin müsaderesinden önce bu rezervlerin bizim çıkardığımız altında değil de doğal olmayan bir şekilde olası bir hasmın para biriminde biriktirilmiş olduğu göz önüne alındığında bu siyaseti çok daha sert sınıflandırmak da mümkündür. Ama bu siyasetten yararlananların Devlet Dumasında güçlü pozisyonları, ilgili komiteler üzerinde kontrolleri var ve parlamenter çoğunluğunu yanıltıyorlar; bu çoğunluk da bir kez daha büyümeyi durdurma ve ekonomimizin rekabet yeteneğini düşürme sorumluluğunu, keza seçmenlerinin hayat seviyesini düşürme sorumluluğunu üstlenmiş bulunuyor.
Doğru bir para-kredi siyaseti meseleleriyle ilgilenen, düşünmeye hevesli parlamenterler için atıflarını aşağıda verdiğim kendi kitaplarımı önerebilirim.
(Glazyev’in atıfta bulunduğu kendi kitabı, 2018 Moskova baskısı, “Geleceğe Sıçrayış” adını taşıyor.)
Rusya
RFKP lideri Zyuganov ekonomik güce işaret etti: Batı’nın potansiyeli 10 kat fazla

Rusya Komünist Partisi lideri Gennadiy Zyuganov, Avrupa ülkelerinin 2029-2030 yıllarında Rusya’ya karşı doğrudan bir taarruza hazırlandığını ifade etti. Batı’nın ekonomik kapasitesinin Rusya’dan on kat daha yüksek olduğunu vurgulayan Zyuganov, Moskova’nın uzun süreli bir yıpratma savaşına hazırlanması gerektiğini belirtti.
Rusya Federasyonu Komünist Partisi (RFKP) Genel Başkanı Gennadiy Zyuganov, alt parlamento kanadı Duma’da milletvekillerine hitaben yaptığı konuşmada, Rusya’nın geniş çaplı bir askeri çatışmanın eşiğinde olduğunu ifade etti.
Avrupa ülkelerinin 2029-2030 yıllarında doğrudan bir askeri taarruza geçebileceğini kaydeden Zyuganov, Moskova yönetiminin ekonomi politikasını bu ihtimale göre yeniden şekillendirmesi gerektiğini belirtti.
Zyuganov, 1 Ekim’de parlamentoda yaptığı konuşmada olası bir askeri çatışmanın süresi ile Rus ekonomisinin mevcut kaynakları arasındaki ilişkiye dikkat çekti.
Gelecekteki bir savaşın uzun süreli bir yıpratma mücadelesine dönüşebileceğini belirten RFKP lideri, “Büyük ve uzun bir savaşı kazanmak için bunun bir yıpratma savaşı olduğunu ve daha yüksek potansiyele sahip olanların galip geleceğini unutmamak gerekir. Bize, Rus dünyasına savaş açanların mali ve ekonomik potansiyeli bizimkinin on katı büyüklüğünde” ifadelerini kullandı.
Mevcut uluslararası sistemin çöktüğünü kaydeden Zyuganov, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Nürnberg yargılamalarına atıfta bulundu.
Yargılamaların üzerinden 80 yıl geçtiğini hatırlatan Rus siyasetçi, “O dönem suçlular en ağır şekilde cezalandırıldı. Bazıları asıldı, bazıları hapsedildi. Ancak bize savaş açanlar durulmadı. Kapımızda büyük bir savaş olduğunu kabul etmek zorundayız” dedi.
Avrupa ülkelerinin asıl hedefinin Rusya’nın doğal kaynaklarını ele geçirmek olduğunu dile getiren Zyuganov, Batı’nın geçmişte Asya, Afrika ve Latin Amerika’yı sömürdüğünü, şimdi ise benzer bir yaklaşımı Rusya’ya yönelttiğini de sözlerine ekledi.
Savaş süreçlerinin “karalama”, “zayıflatma” ve son olarak “taarruz” aşamalarından meydana geldiğini vurgulayan RFKP lideri, Avrupa’nın son aşamaya hazırlandığını belirterek, “Sıcak taarruzu 2029-2030 yılları için planlamış durumdalar” diye konuştu.
Moskova’daki siyasi ve askeri çevreler, 2029-2030 dönemini daha önce de NATO ile gerilimin tırmanabileceği olası bir takvim olarak dile getirmişti.
Viyana’da yürütülen askeri güvenlik ve silahların kontrolü müzakerelerindeki Rus heyetinin başkanı Yuliya Jdanova, eylül ayında yaptığı açıklamada NATO ülkelerinin Rusya ile gerilimi en geç 2029-2030 yıllarına kadar sıcak çatışma aşamasına taşımayı planladığını ifade etmişti.
Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR) Direktörü Sergey Narışkin de benzer şekilde Avrupa’daki silahlanma programlarını ve savunma hazırlıklarını gerekçe göstererek 2030 yılına işaret etmişti.
Rusya
Putin: Savaşı biz başlatmadık, bizimle savaşmaya başladılar

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Valday Uluslararası Tartışma Kulübü toplantısında yaptığı konuşmada Batı merkezli küresel güvenlik sisteminin çöktüğünü belirterek nükleer felaket ve dijital denetim risklerine dikkat çekti. Ukrayna’daki çatışmanın sorumluluğunun Rusya’yı stratejik yenilgiye uğratmak isteyen güçlere ait olduğunu kaydeden Putin, 1983 yılında nükleer faciayı önleyen Yarbay Stanislav Petrov örneğiyle yapay zekanın askeri karar alma süreçlerinden uzak tutulması gerektiğini vurguladı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya merkezli düşünce kuruluşu Valday Uluslararası Tartışma Kulübü Kalkınma ve Destekleme Vakfı Araştırma Direktörü Fyodor Lukyanov’un moderatörlüğünü üstlendiği geleneksel genel kurul oturumunda konuştu.
Dünya siyasetinde köklü bir kırılma yaşandığını dile getiren Putin, uluslararası güvenlik mimarisinin çöktüğü ve eski hukuki normların terk edildiği bir dönemde insanlığın en büyük tehlikelerle yüz yüze kaldığını belirtti.
Oturumun açılışını yapan Valday Uluslararası Tartışma Kulübü Araştırma Direktörü Fyodor Lukyanov, üç günlük forum çalışmalarında değişim, sorumluluk ve sükunet kavramlarının öne çıktığını aktardı. Bu yıl hazırladıkları yıllık raporun “Panik Yok” başlığını taşıdığını hatırlatan Lukyanov, “Böylesi karmaşık koşullarda en yanlış adımı atmaktan, yani gereksiz telaşa kapılmaktan kaçınmayı öneriyoruz” dedi.
Lukyanov, uluslararası plandaki çalkantıların her geçen gün hız kazandığını kaydederek sözü Rusya liderine devretti.
“Savaşla karşı karşıya bırakıldık”
Uluslararası kamuoyunun gündemindeki en sıcak başlık olan Ukrayna savaşına değinen Putin, krizin kökenlerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kimi çevrelerin Moskova’nın barış söylemlerini sorguladığını hatırlatan Rusya Devlet Başkanı Putin, “Birçok uzmanın kafasında ‘Rusya barıştan söz ediyor ama savaşı kendisi başlattı’ sorusu yer alıyor. Bu kürsüden bir kez daha gerçeği dile getirmek istiyorum. Gerçek şu ki, savaşı biz istemedik ve biz başlatmadık; bizimle savaşmaya başladılar” ifadelerini kullandı.
Ukrayna’nın yıllar boyunca Rusya karşıtı bir araç haline getirilmek istendiğini belirten Putin, Batı ittifakının adımlarına işaret etti.
Rusya Devlet Başkanı Putin, “Ukrayna’da saldırgan milliyetçiliği ve Rus karşıtlığını körüklememek gerekiyordu. NATO’nun kendi amaçları doğrultusunda tarihi topraklarımıza askeri olarak yerleşmeye kalkışmaması, orada üsler planlamaması gerekirdi. Kiev’deki radikalleri hükümet darbesine teşvik etmemek ve ardından bu yasa dışı yönetimi taarruz silahlarıyla donatmamak lazımdı” şeklinde konuştu.
Kırım ve Donbass bölgelerindeki sivil nüfusun hedef alındığını söyleyen Rusya lideri, askeri müdahalenin kaçınılmaz hale getirildiğini kaydetti.
Putin, “Donbass ve Kırım sakinleri için kamplar kurma planları yapılmamalıydı. İnsanları yalnızca etnik ve kültürel aidiyetleri nedeniyle tanklarla ezmemek, füzelerle vurmamak, uçaklarla taramamak ve diri diri yakmamak gerekirdi. Rusya, bu bariz saldırı karşısında kendisini silahla savunmak zorunda kalacağı bir noktaya kasten getirildi. Bizi bilerek bu çizgiye sürüklediler” dedi.
“Gelin dostça yaşayalım”
Rusya’yı stratejik bir yenilgiye uğratma hedefinin açıkça ilan edildiğini hatırlatan Vladimir Putin, karşı karşıya kalınan tehdidin büyüklüğüne dikkat çekti.
Putin, “Rusya’yı yok etmeyi bir devlet ideolojisi haline getirmemek ve karşımıza stratejik yenilgi hedefini koymamak gerekirdi. Bunların hepsi söylendi, kimse unutmadı. Biz kesinlikle unutmuyoruz. Eğer hepimiz hayatta kalmak istiyorsak, daha önce de söylediğim gibi, gelin dostça yaşayalım ve bunu nasıl başaracağımızın yollarını birlikte arayalım” değerlendirmesinde bulundu.
Güven tesis etmenin son derece kırılgan ve meşakkatli bir süreç olduğunu ifade eden Rusya Devlet Başkanı Putin, çıkarların en yakın ortaklar arasında bile bütünüyle örtüşemeyeceğine işaret etti.
Rekabet ve cepheleşme içindeki ülkeler için dengenin ancak karşılıklı tavizlerle kurulabileceğini kaydeden Putin, “Eski egemen güç, çok kutuplu dünyanın gerçeklerini kabullenmek zorunda kalacak. Küresel ekonomideki yönelimler bunu açıkça gösteriyor. Batı’nın, dünya çoğunluğunu oluşturan ülkelerle onların temel çıkarlarına saygı duyarak işbirliği yapmayı öğrenmesi gerekecek” sözlerini kullandı.
“Sovyet liderlerinin saflığı büyük zarar verdi”
Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecine ve son 35 yılda yaşanan köklü sarsıntılara değinen Rusya lideri Putin, tarihten ders çıkarılması gerektiğini vurguladı.
Milyonlarca insanın bir gecede kendisini sınırların ötesinde bulduğunu hatırlatan Putin, o dönemin Moskova yönetimine yönelik eleştirilerini paylaştı. Putin, “Sovyet döneminin son yıllarında devleti yöneten isimlerin belirli bir saflık, aşırı iyi niyet ve belki de kaygısızlık içinde hareket ettiğini kabul etmek gerekir. Batılı ortaklara duyulan körü körüne güven ve sözlü anlaşmaların yeterli olacağına dair inanç, Sovyetler Birliği’ne büyük zarar verdi” diye konuştu.
Geçmiş liderlerin hatalarını ayrıntılandıran Vladimir Putin, “Sovyet liderleri Batı’nın hoşuna gitmek istiyordu; Batılı liderler ise dünyayı kendi çıkarlarına göre yeniden biçimlendirip Sovyet mirasından olabildiğince büyük pay koparma peşindeydi. Dağılma, her şeyden önce içeride biriken dengesizliklerin ve nesiller boyu yapılan yönetim hatalarının sonucudur. Pragmatizm yerine dar ideolojik kalıpların benimsenmesi, sorunların halının altına süpürülmesi ve mesleki yetersizlik sistemi çöküşe götürdü” ifadelerini kullandı.
Almanya Sosyal Demokrat Partisi yöneticilerinden Egon Bahr’ın 1990 yılındaki öngörülerini salondakilerle paylaşan Putin, o dönemde yapılan uyarılara dikkat çekti.
Egon Bahr’ın Soğuk Savaş sonrası Avrupa’daki bölünmeyi engellemek adına sunduğu teklifleri anlatan Putin, “Bahr, Almanya’nın birleşmesinden sonra Avrupa’da cepheleşmenin sürmesinden ve NATO içindeki işbirliği karşıtı çevrelerin güç kazanmasından endişe duyuyordu. Bahr, ‘Eğer Avrupa’nın düşman bloklara bölünmesini aşacak kararlı adımlar atılmazsa, gelişmeler Sovyetler Birliği’ni uluslararası tecride mahkum edecek olumsuz bir yöne evrilebilir’ uyarısını yapmıştı” bilgisini verdi.
“Amaç Rusya Federasyonu’nu da parçalamaktı”
Egon Bahr’ın Doğu ve Orta Avrupa’yı kapsayan, hem Moskova’nın hem Washington’ın geniş yetkilerle yer alacağı bir ortak güvenlik konseyi önerdiğini belirten Putin, Batı’nın bu yolu seçmediğini kaydetti.
Rusya lideri, “Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından Batı’da ipleri eline alan güçler, Rusya’daki iç siyasi dönüşümleri hiçe sayarak bu ülkeyi tarihi Rus İmparatorluğu’nun ana omurgası olarak görmeyi sürdürdü. Amaç, Rusya Federasyonu’nu tamamen tecrit etmek ve parçalamaktı. Bugün Avrupa’da ve dünyada karşılaştığımız tehlikeli tablonun temelinde bu zihniyet yer alıyor” açıklamasını yaptı.
Tarihsel miras ile gelecek tasavvuru arasındaki ilişkiyi değerlendiren Putin, milletlerin geçmişine saygı duymasının bir zorunluluk olduğunu ifade etti.
Bununla birlikte geçmişe takılıp kalınamayacağını belirten Rusya Devlet Başkanı Putin, “Milletimizin geleceğe dönük bir perspektife ihtiyacı var. Atalarımızın başarıları ne kadar görkemli olursa olsun, geçmişin büyüklüğünü sergileyen bir müzeye dönüşemeyiz. Gerçek devlet büyüklüğü, zamanın ruhunu yakalamak ve mümkünse çağın önüne geçmekle mümkündür. Tarihsel köklerimizi korurken geleceğin canlı üretim ortamına odaklanmalıyız” değerlendirmesini yaptı.
“Nükleer silahların asla kullanılmayacağından emin olabilir miyiz? Elbette hayır”
Dünya siyasetindeki gerilimin denetimden çıkma ihtimaline işaret eden Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, kriz yönetiminde sağduyulu diplomasinin terk edildiğini aktardı.
Gerilimi tırmandırma politikalarının iki taraflı sonuçlar doğurduğunu vurgulayan Putin, “Gerçekçi diplomasiye yanaşmayanlar gerilimi tırmandırıyor, rest çekiyor ve karşı tarafı ezme umuduyla kırmızı çizgileri çiğniyor. Ancak tırmanma hiçbir zaman tek taraflı kalmaz; kışkırtıcı adımlara karşı adımlar verilir. Kibir ve aşırı özgüven insanlığı uçurumun kenarına sürüklüyor” uyarısında bulundu.
Nükleer ve kitle imha silahlarının mevcudiyetine atıfta bulunan Putin, tiyatro edebiyatının bilinen kuralını hatırlattı.
Putin, “Büyük güçlerin cephaneliğinde yeryüzündeki tüm yaşamı yok edebilecek güçte silahlar yer alıyor. Bu silahların asla kullanılmayacağından emin olabilir miyiz? Elbette hayır. Hepimizin bildiği bir kural vardır: Eğer tiyatro oyununun başında sahnede bir tüfek asılıysa, o tüfek eninde sonunda patlar. Çatışma ne kadar uzlaşmaz hale gelirse ve stratejik yenilgi hedefleri ne kadar açık dile getirilirse, mücadelenin en yıkıcı evreye taşınma ihtimali o kadar artar” diye konuştu.
“BM daha az demokratik yönetiliyor”
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan küresel denetim mekanizmalarının günümüz ihtiyaçlarını karşılayamadığını dile getiren Rusya Devlet Başkanı, uluslararası kurumlarda kapsamlı reform ihtiyacı olduğunu söyledi.
Birleşmiş Milletler teşkilatının mevcut yapısını eleştiren Putin, “Birleşmiş Milletler en geniş temsile sahip yapı olmasına rağmen, uygulamada tasarlandığından çok daha az katılımcı ve demokratik yöntemlerle yönetiliyor. Sayıca dünya azınlığını oluşturan Batılı ülkeler, örgüt mekanizmalarına orantısız biçimde hükmediyor ve yönetimi tekellerine almaya çalışıyor” görüşünü dile getirdi.
Dünya genelinde ağırlık merkezinin değiştiğine işaret eden Putin, Asya, Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu ülkelerinin karar alma süreçlerinde hak ettikleri konuma gelmeleri gerektiğini aktardı.
Rusya’nın adil bir Birleşmiş Milletler reformunu desteklediğini hatırlatan Putin, “Örgütün dönüşümü yalnızca Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesinden ibaret değildir. Faaliyetlerin içeriğinin yenilenmesi, coğrafi adaletin sağlanması ve küresel çoğunluğun iradesinin kurumlara yansıması şarttır. Ancak böylesi bir uzlaşı günümüz şartlarında kolay görünmüyor” sözlerini sarf etti.
“Yapay zeka dijital totalitarizme dönüşebilir”
Teknolojik ilerlemenin insanlığın geleceği açısından doğurduğu tehditlere geniş yer ayıran Vladimir Putin, yapay zekanın kontrolsüz kullanımına yönelik uyarılarda bulundu.
Algoritmaların insan ahlakı ve kültürel miras üzerindeki etkisinin titizlikle incelenmesi gerektiğini vurgulayan Rusya lideri, “Yapay zekanın yaygınlaşması, tüm toplumu belirli merkezlerce programlanan algoritmalara bağımlı kılarak tek tipleştirme tehlikesi taşıyor. Böyle bir dijital totalitarizm, geçmişin karanlık ve insanlık dışı totaliter rejimleri kadar tehlikeli bir çıkmaz sokak yaratacaktır” ifadelerini kullandı.
Biyoteknoloji ve genetik alanındaki gelişmelerin insan doğasını kökten değiştirebilecek seviyeye ulaştığını belirten Putin, küresel ölçekte etik kuralların belirlenmesi gerektiğini kaydetti.
İnsanın yaratılış alanına müdahale eden teknolojilere değinen Putin, “Kişilik gelişimi, davranışların yönlendirilmesi ve düşünce biçimlerinin programlanması gibi varoluşsal konularda ortak ilkeler oluşturulmalıdır. Ne var ki mevcut uluslararası yapılar, tüm insanlığın ilerlemesinden ziyade kendi iktidarını korumaya odaklanan dar bir kesimin kontrolü altındadır” değerlendirmesinde bulundu.
“Stanislav Petrov şüphe etmeseydi facia kaçınılmazdı”
Askeri alanda yapay zeka kullanımının yaratacağı riskleri tarihi bir hadiseyle örneklendiren Rusya Devlet Başkanı Putin, Sovyet subayı Yarbay Stanislav Petrov’un 1983 yılındaki tutumunu anlattı. Erken uyarı sistemlerinin yarattığı yanılgıya işaret eden Putin, “Eylül 1983’te Yarbay Stanislav Petrov nöbet görevindeyken erken uyarı sisteminden ABD’nin beş adet kıtalararası balistik füze fırlattığına dair sinyal aldı. O dönemde herhangi bir algoritma bunu derhal karşı nükleer saldırı gerekçesi sayardı. Ancak deneyimli bir subay olan Petrov teknik bir arıza olabileceğinden şüphe etti ve haklı çıktı. Onun yerinde bir yapay zeka bulunsaydı sonuç bambaşka olabilirdi” dedi.
Savaş teknolojilerinin otomatikleşmesinin yıkıcı sonuçlar doğuracağını aktaran Putin, makinelerin insan vicdanının yerine geçemeyeceğini vurguladı. Putin, “İnsan sezgisi, vicdanı ve beklenmedik anlarda en doğru kararı alma yeteneği makinelerde yoktur. Güvenlik sahasında yapay zekanın sınırlarını belirlemek insanlığın hayatta kalma meselesidir. Çatışmaların bilgisayar oyununa dönüştürülmesi, kan dökülmesinin sıradan bir mekanik rutine indirgenmesi insanlığın vahşileşmesine yol açar” uyarısını yaptı.
“Gözler küresel felaketlere kapatıldı”
Dünya siyasetindeki derin kutuplaşmanın ortak insanlık sorunlarını arka plana ittiğini söyleyen Rusya lideri, iklim krizi, çevre kirliliği, yoksulluk ve gelir adaletsizliği gibi başlıkların göz ardı edildiğini belirtti.
Vladimir Putin, “Uluslararası gerilim ortamında tüm insanlığı ilgilendiren acil küresel meseleler feda edildi. Yakın zamana kadar sürekli tartışılan iklim, ekoloji ve yoksulluk başlıkları kenara itildi. Mevcut uluslararası toplumun bu sorunları küresel ölçekte çözeceğine dair umut kalmadı. Eğer bu meseleler küresel düzeyde ele alınamıyorsa, bölgesel zeminlerde çözümler üretilmelidir” ifadelerini kullandı.
Geniş anlamıyla Avrasya bölgesinin Rusya’nın temel yaşam alanı olduğunu vurgulayan Vladimir Putin, çok kutuplu düzene geçişin sancılı olacağını kaydetti.
Konuşmasının sonunda yeni bir denge kurulmasının zaman alacağını yineleyen Putin, “Ortak evimiz Avrasya başta olmak üzere kendi coğrafyamızın güvenliği ve refahı için çalışmayı sürdüreceğiz. Önümüzdeki süreç belirsizliklerle dolu olsa da Rusya, eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde işbirliğine hazır tüm ülkelerle ortak geleceği inşa etmeye kararlıdır” diyerek sözlerini tamamladı.
Rusya
Bütçeye 838 milyar ruble: Rusya kamu temettü hedefini büyütüyor

Rusya Maliye Bakanlığı, 2027 yılı bütçe tasarısında kamu şirketlerinden sağlanacak kâr payı gelir hedefini 838,4 milyar rubleye çıkardı. Gelecek yıl bütçe açığının yaklaşık yüzde 2 seviyesinde kalması beklenirken, kamu bankası Sberbank tek başına 500 milyar rublelik kaynak sağlayacak.
Rusya Maliye Bakanlığı, devlete ait şirketlerden federal bütçeye aktarılacak kâr payı gelirlerine yönelik beklentilerini yukarı yönlü güncelledi.
2027-2029 bütçe yasa tasarısının gerekçe metnine göre Moskova, 2027 yılında kamu iştiraklerinden 838,4 milyar ruble temettü geliri hedefliyor.
Hükümet, 2026 bütçe tasarısında kâr payı gelirini başlangıçta 703 milyar ruble olarak öngörmüş, ardından bu tahmini 807,6 milyar rubleye yükseltmişti.
Yeni taslakta temettü gelirlerinin 2028’de 914 milyar rubleye, 2029’da ise 985,6 milyar rubleye ulaşması planlanıyor.
Belgede, kâr payı gelirlerindeki artışın makroekonomik göstergelerdeki toparlanma, şirketlerin olumlu beklentileri ve finansal piyasalardaki seyre dayandığı kaydedildi.
Hazineye aktarılacak kâr paylarında en büyük payı Sberbank üstlenecek. 2026 yılı bilançosunda rekor net kâr hedefleyen kamu bankası, bu kârın yarısını hissedarlarına dağıtmayı amaçlıyor.
Böylece Rusya bütçesine 2027 yılında Sberbank kaynaklı yaklaşık 500 milyar ruble aktarılması bekleniyor. Banka, 2025 yılı sonuçlarına dayanarak 2026’da toplam 850,17 milyar ruble kâr payı ödemiş, hakim ortak konumundaki devlet bu tutarın yarısı olan 425,1 milyar rubleyi kasasına koymuştu.
Bütçedeki kâr payı projeksiyonu, hem borsada işlem gören halka açık şirketleri hem de hisseleri işlem görmeyen kamu kuruluşlarını içeriyor.
Maliye Bakanlığı, 2027 yılı ile 2028 ve 2029 planlama dönemini kapsayan yasa teklifi paketini 24 Eylül’de hükümete sundu.
Gelecek yıl için bütçe gelirlerinin 43,3 trilyon ruble, harcamaların ise 48,8 trilyon ruble düzeyinde gerçekleşmesi öngörülüyor.
Önümüzdeki üç yıllık dönemde bütçe açığının yaklaşık yüzde 2 seviyesinde kalması hedefleniyor. Bakanlık ayrıca 2027 yılında devletin borçlanma hacmini 2,3 trilyon ruble artırmayı planlıyor.
Taslakta gösterge petrol fiyatı varil başına 50 dolar olarak belirlendi. Gerçekleşen petrol fiyatının bu eşiği aşması durumunda elde edilecek ek gelirler Ulusal Refah Fonu’na aktarılacak.
Bakanlığın bütçe paketinde vergi sistemine yönelik bir dizi düzenleme de yer aldı. Bu kapsamda gerçek kişilerin pasif gelirlerine yüzde 13 ila 22 aralığındaki beş basamaklı artan oranlı gelir vergisinin uygulanması, yatırım fonlarının pasif gelirlerine yüzde 15 kurumlar vergisi yükümlülüğü getirilmesi, “C” tipi hesaplara yerleşik olmayanlar adına ödenen temettülerdeki kurumlar vergisinin yüzde 35’e çıkarılması ve madencilik ile metalurji sektöründeki tabii kaynak rantı vergilerinin yeniden düzenlenmesi önerildi.
Borsadaki şirketlerin temettü dağıtımına ilişkin Alfa-Bank verileri ise farklı bir eğilime işaret ediyor. Moskova Borsası geniş pazar endeksinde (MOEXIBMI) yer alan 100 şirketten 49’u 2025 mali yılında kâr payı dağıtırken, analistler 2026 bilançolarıyla bu sayının 37’ye gerilemesini bekliyor.
Bankanın ağustos sonunda açıkladığı 12 aylık projeksiyona göre, halka açık şirketlerin dağıtacağı kâr paylarında petrol ve doğalgaz sektörü 1,7 trilyon ruble ile ilk sırada yer alıyor.
Finans sektörünün 1,2 trilyon ruble, bilişim ve telekomünikasyonun 252 milyar ruble, madencilik ve metal sektörünün 186 milyar ruble, tüketim sektörünün 110 milyar ruble, diğer sektörlerin ise 70 milyar ruble kâr payı dağıtacağı tahmin ediliyor.
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak











