Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Güncel bir Etiyopya ve Somali karşılaştırması: Somaliland, Eş-Şebab ve Türkiye

Yayınlanma

Editörün notu: Doğu Afrika’da, Afrika Boynuzu’nda Etiyopya, Somali ve Somaliland arasında devam eden gerilim yalnızca bölgeyi değil, Körfez’den Türkiye’ye kadar birçok ülkeyi ilgilendiriyor. Bu bölgede ABD, Çin ve Türkiye’nin askeri varlığı bulunurken, Eş-Şebab gibi örgütler istikrarı tehdit ediyor. Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale Etiyopya ve Somali arasında yaşanan olaylara daha bölgesel bir perspektiften bakıyor.


Güncel bir Etiyopya ve Somali karşılaştırması: Somaliland, Eş-Şebab ve Türkiye

Mukerrem Miftah
EthioExplorer
18 temmuz 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Etiyopya ve Somali arasındaki ilişkiler 2018 yılından bu yana en az iki büyük epizodik an yaşadı. Birincisi, Etiyopya, Eritre ve Somali arasındaki üçlü anlaşma ve bunun kısa ömürlü de olsa yarattığı coşkuyla ilgili. “Afrika Boynuzu”(*) tarihsel olarak çözülmemiş şikayetler ve çekişmeler biriktirdiğinden, anlaşmanın bölgenin modern siyasi tarihinde yeni bir dönemi müjdelemesi bekleniyordu. 1998’deki sınır savaşının tetiklediği çözülmemiş anlaşmazlıklar, vekalet savaşları ve diplomatik düşmanlıklarla geçen neredeyse üç asırlık karşılıklı kuşkular göz önüne alındığında, artık Etiyopya ve Eritre arasında sağlıklı ilişkilerin başlayabileceği düşünülüyordu. Aslına bakılırsa, Eritre-Somali ilişkileri de pek barışçıl olmamıştı. Eritre hükümeti Somali’deki Hareket eş-Şebab el-Mücahidin (Eş-Şebab) militanlarını doğrudan desteklemekle suçlanmıştı, keza ülkenin Cibuti ile de çözülmemiş sınır sorunları mevcut.

Pek çok gözlemciyi şaşkına çevirse de Abiy’nin [2018’deki] gelişi bölge için umut çıtasını yükseltti. Büyük ölçüde Abiy’nin öncülük ettiği düşünülen üçlü koalisyonun Boynuz’da yeni bir yol çizmesi bekleniyordu. Etiyopya, Somali ve Eritre arasında kapsamlı iş birliği kurulmasına ilişkin bildiri 5 Eylül 2018’de Asmara’da imzalanmıştı. Ocak 2020’de Eritre, Etiyopya ve Somali liderleri, “2020 için Ortak Eylem Planı” adını verdikleri plan kapsamında aralarındaki bağları daha da derinleştirme sözü verdiler. Bu plan, barış, istikrar ve güvenliği pekiştirmenin yanı sıra ekonomik ve sosyal kalkınmayı teşvik etmek gibi iki ana ve iç içe geçmiş hedefe odaklanmayı da amaçlıyordu.

Fakat ne yazık ki, dört yıl içinde yaşananlar, bölgede on yıllardır süregelen karşılıklı kuşku ve siyasi çekişmeleri yeniden canlandırdı ve katmerledi. Tigray bölgesindeki iki yıllık yıkıcı savaş ve Etiyopya’nın Somaliland ile yakın zamanda imzaladığı Mutabakat Zaptı, genel olarak Afrika Boynuzu’nu, özel olarak ise bölgedeki barış ve güvenliği yeniden tanımlıyor. Pretoria Anlaşması’nın imzalanmasından bu yana, Etiyopya-Eritre ilişkileri, devletlerarası ilişkilerin olası tüm göstergeleriyle birlikte ölçüldüğünde, evet kötüye gidiyor. Eritre’nin anlaşmaya katılmaması ve/veya katılmayı reddetmesi, Etiyopyalı yetkililerin Kızıldeniz’e Eritre üzerinden erişim konusunda yaptıkları iddia edilen bazı “saldırgan” yorumlar, İsaias liderliğindeki Demokrasi ve Adalet için Halk Cephesi’nin (PFDJ) Etiyopya’nın devam eden savaşında vekalet savaşına sponsor olduğu gibi iddialar Nobel öncesi açmazı yeniden kuruyor gibi görünüyor.

Etiyopya’nın Somaliland ile yaptığı anlaşma ve 1 Ocak 2024’te imzalanan Mutabakat Zaptı, önemli sonuçları olan bir diğer büyük epizodik andır. Söz konusu Mutabakat Zaptı, Etiyopya-Somali ilişkilerini birçok yönden zayıflatma potansiyeline sahip. Mesela Eş-Şebab’ın Boynuz’daki varlığını ve etkisini kesinlikle güçlendirdi. Yine komşu ve Afrikalı olmayan aktörler buraya dönük hamlelerini yeniden tanımlıyor ve belki de büyüyen bu fiyaskoyu araçsallaştırıyorlar. Eritre, Mısır, Türkiye, Avrupa ve ABD gibi kimi aktörler ise bölgede kendi ihtiyaçlarını güvence altına almak için taktik ve stratejik hamleler yapıyor.

Bununla birlikte, Mutabakat Zaptı Etiyopya ve Somaliland’ın karşılıklı ihtiyaçlarını karşılıyor gibi görünüyor. Etiyopya için bu anlaşmanın iki büyük faydası var ve başka bir nedenden ötürü, öyle kolayca vazgeçilmesi pek olası değil. İlk olarak, anlaşma Etiyopya’nın Kızıldeniz’e ticari erişimini güvence altına alacaktır. Etiyopya, Eritre’nin bağımsızlığından bu yana denize kıyısı olmayan bir ülke konumunda. Anlaşma uyarınca Somaliland, elli yıl boyunca kıyı şeridinin 20 kilometresini Etiyopya’ya kiralayacak. İkinci olarak, Somaliland’ın kıyı şeridi Etiyopya’yı Kızıldeniz bölgesinde bir deniz gücü haline getirecek çünkü Etiyopya burada bir askeri üs inşa etmeyi planlıyor. Üçüncüsü, Etiyopya, Dubai’nin DP World’ü ve Somaliland 2017’de Berbera limanını geliştirmek ve yönetmek için bir anlaşma imzalamış olsa da, Etiyopya’nın sahiplik anlaşmasını tamamlamak için gereken koşulları yerine getirememesi nedeniyle yüzde 19’luk payını kaybettiği bildirildi. Sonuç olarak, Eritre ile barışçıl yollarla Kızıldeniz’e erişim fırsatını ve üçlü Berbera anlaşmasını zaten kaybetmiş olan Etiyopya, ekonomik ve stratejik çıkarları için büyük önem teşkil ettiğinden, Kızıldeniz’e erişim sağlayabilecek veya deniz ticareti yeteneklerini geliştirebilecek fırsatlara karşı oldukça korumacı olacaktır.

Yine bazı açılardan farklı olsa da, Etiyopya’nın siyasi ve kalkınma hedefleri açısından tartışmalı bir proje olan Büyük Etiyopya Rönesans Barajı’nın (Grand Ethiopian Renaissance Dam – GERD) inşasını sürdürme konusundaki kararlılığı, Somaliland ile imzalanan Mutabakat Zaptı’nın izleyeceği olası rotaya işaret edebilir. Mutabakat Zaptı başarıyla uygulanırsa, hem önemli ekonomik ve siyasi faydalar sağlanır hem de Etiyopya’nın genel olarak Afrika’da ve özel olarak ise Doğu Afrika’daki göreceli konumu güçlenir. Somaliland için ise Etiyopya’nın Somaliland’i resmen tanıması gerekecektir. Nitekim bu, otuz yıldır uluslararası toplum tarafından hayal kırıklığına uğratılan bir süreç olarak görülüyor.

Fakat Somali anlaşmayı reddetti ve daha fazla ilerleme kaydedilmesine şiddetle karşı çıktı. Anlaşmaya yönelik ilk tepki, bunu ülkesinin “egemenliğine ve toprak bütünlüğüne karşı bir saldırı eylemi” olarak gören Somali hükümetinden geldi. Aralarında Mısır, ABD ve Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülke, Somali’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne desteklerini ifade ederek konuya dönük endişelerini dile getirdiler. Ancak bu tepkilerin anlamlı bir sonuç doğurup doğurmayacağı ya da diplomatik bir laf kalabalığı olup olmayacağı halen belirsizliğini koruyor.

Uluslararası topluma yapılan diplomatik çağrılara ek olarak, Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud bir dizi önlem açıkladı. Etiyopya’yı iç işlerine “açıkça müdahale etmekle” suçlayarak, Etiyopya büyükelçisinin sınır dışı edilmesini ve Somali’deki iki konsolosluğun kapatılmasını emretti. Hasan hükümeti ayrıca hem ikili düzenlemeler kapsamında gelenler hem de Somali’deki Afrika Birliği Geçiş Misyonu (ATMIS) olmak üzere tüm Etiyopya birliklerinin 2024 yılı sonuna kadar Somali’den ayrılmasını talep etti. Somali Ulusal Güvenlik Danışmanı Hüseyin Şeyh Ali’ye göre bunun Somali açısından manası, Etiyopya’nın Somaliland ile yaptığı anlaşmayı reddettiğini göstermek.

Yine de Somali Federal Hükümeti’nin (SFG) bu anlaşmazlığı ele almadaki yaklaşımı olumlu sonuçlar doğurmayabilir. Zaten anlaşmadan sonraki günlerde çığ gibi büyüyen kanıtlar bunun aksini gösteriyor. Her şeyden öte, federal hükümetin (yeniden giriştiği) eylemler, onun ve ortaklarının Afrika Boynuzu’ndaki Eş-Şebab’a karşı çabalarını zayıflatacaktır. Mutabakat Zaptı’nın imzalanmasının ardından anlaşmayı açıkça kınayan yalnızca federal hükümet değil aynı zamanda Eş-Şebab da oldu. Eş-Şebab, Zapt’ı reddeden basın duyurusunda, Etiyopya’nın bu zapttaki rolü ile tarihi haçlı seferleri arasında yakın bir paralellik çizdi. Eş-Şebab’ın açıklaması şöyle idi:

“Hareket eş-Şebab el-Mücahidin (EşŞebab), Somali topraklarının veyahut kıyı şeridinin bir karışının dahi Etiyopyalı Hıristiyan haçlılara teklif edilmesini, teslim edilmesini veya tek bir santiminde misafir edilmelerini dahi kesin bir dille reddetmektedir. Ahmed Gurey, Hasan Barsane ve Seyyid Muhammed Abdullah Hasan gibi atalarımızın yürüttüğü cihad, Etiyopya’nın Afrika Boynuzu’ndaki hedeflerini gerçekleştirmesini daha önce engellemişti ve Allah’ın izniyle EşŞebab, Etiyopyalı haçlılarla savaşmaya ve dinimizi, topraklarımızı, onurumuzu ve kaynaklarımızı savunma mirasını sürdürecektir (Eş-Şebab, basın açıklaması, 18 Ekim 2023).”

Durumu istismar eden Eş-Şebab şimdilerde Etiyopya’ya karşı büyük bir propaganda kampanyası yürütüyor ve bölgede yeni bir terör dalgası için Etiyopyalılar da dâhil olmak üzere pek çok insanı silah altına alıyor. Eş-Şebab’ın güçlü bir şekilde ortaya çıkışı, hali hazırda zaten epey zayıf olan SFG’nin Boynuz’daki politik ve güvenlik krizini daha da karmaşık hale getirebilir. Başka bir yerde Somali ulusal ordusunun “zayıf askeri strateji, deneyimsiz saha komutanları ve karaborsada satmak üzere gıda tayınları, askeri teçhizat, silah ve mühimmat hırsızlığını da içerecek şekilde liderler arasında yolsuzluktan” mustarip olduğu belirtilmişti. Bu nedenle, SFG’nin zaten zayıf olan askeri kapasitesi ve propaganda kampanyası göz önüne alındığında, Eş-Şebab daha fazla güç toplamaya, federal hükümeti daha da güçten düşürmeye ve komşu ülkelere dönük saldırılara devam etmeye ve sonuç olarak da bölgeyi kırılgan ve güçsüz devletler için uygun bir alana dönüştürecektir.

Her halükarda, SFG’nin talebinin aksine, Etiyopya güçlerinin Somali’yi terk edip etmeyeceği, ne zaman terk edeceği ve hatta bunun gerekli olup olmadığı belirsizliğini koruyor. Etiyopya’nın güvenliği ve siyasi çıkarları –hatta buna siyasi grupları da ekleyin- göz önüne alındığında, Etiyopya güçleri Somali’den ayrılmayı hiçbir zaman düşünmeyebilir. Bu da Etiyopya’nın varlığının her iki ülke için de işlevsel olabileceği anlamına geliyor. Etiyopya kuvvetlerinin olası geri çekilmesi, Eş-Şebab’ın operasyonlarını orta ve güney Somali’nin ötesine genişletmesi için elverişli bir ortam yaratacaktır. Her iki senaryoda da Somali’nin Etiyopya ve/veya Somaliland’a planladığı ortak girişimlerden vazgeçmesi için baskı yapacak başka bir mekanizmaya ihtiyacı var.

Türkiye bu çıkmazdan barışçıl- ya da en azından çatışmasız- bir çıkış yolu bulmak için aktif olarak çalışıyor gibi görünüyor. Türkiye’nin müdahalesi, mevcut siyasi ve ekonomik çıkarlarını korumayı ya da Afrika Boynuzu’ndaki “stratejik derinliğini” (Bu kavram, Türkiye’nin eski Başbakanı, şimdilerde ise hükümete muhalif olan Ahmet Davutoğlu tarafından popülerleştirilmişti) ve varlığını ya da her ikisini birden genişletmeyi amaçladığı için haklı görülebilir. Eğer başarılı olursa, Türkiye’nin fiili müdahalesinin iki olası sonuca yol açması muhtemel. İlki, iki ülke arasındaki diplomatik gerilimin azalması. Türkiye, bu noktada, doğrudan görüşmeleri ve karşılıklı anlaşmayı kolaylaştırabilir. Bu da çatışan aktörlerin tek taraflı eylemlerinin potansiyel tırmanışını azaltabilir ve hatta önleyebilir.

Ankara’da yapılan ilk tur görüşmeler sahiden de bu yöndeki umutları yeşertti. Etiyopya Dışişleri Bakanlığı toplantıyı “dostane ve şeffaf” olarak değerlendirdi. Ancak Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, “Şu ana kadar [Etiyopya’nın] bu yoldan geri döndüğüne dair hiçbir belirti yok” diyor. Eylül 2024’te Ankara’da başka bir görüşme turunun daha yapılması planlanıyor. Yine de, [sırasıyla Etiyopya ve Somaliland kastediliyor] Addis Ababa ve Hargeisa Mutabakat Zaptı’nı uygulamakta ısrarcı olursa Türkiye’nin rolü sadece bu zaptın koşullarını hafifletmek ve çatışan aktörlerin kaçınılmaz olanı küçük sürtüşmelerle kabul etmelerine yardımcı olmak ile sınırlı kalabilir.

Ancak Somali’nin böyle bir sonucu kolayca kabul edip etmeyeceği, etmeyeceği bir durumda hangi yollarla yanıt vereceği gibi konular belirsiz. Bir başka zorluk da Somaliland’ın Türkiye’nin öncülük ettiği bu tartışmaya aktif olarak katılmıyor gibi görünmesi. Pek anlaşılır bir şekilde, bu durum Somali’yi tedirgin ediyor, zira ülkenin fiili olarak tanınması ve dolayısıyla Etiyopya ile yaptığı anlaşmanın kabul görmesi gibi bir anlam taşıyor. Yine de tüm bu bulmacanın vazgeçilmez bir parçası olarak Türkiye’nin Somaliland’ı dâhil etmek için daha başka yenilikçi yollar bulması gerekecektir. Son olarak ise, herhangi bir yanlış adım veya yanlış bir hesap, masanın tüm tarafları için büyük sonuçlar doğurma potansiyeli taşıyor.


(*) Afrika kıtasının doğu kısmından Aden Körfezi’nin doğusuna doğru uzanan coğrafi bölge. Bir gergedan boynuzunu andırdığı için bu şekilde isimlendirilmektedir. Bu coğrafi bölge genellikle Somali, Cibuti, Etiyopya ve Eritre’yi imlese de kimi yorumcular, Boynuz’a Sudan ve Kenya’yı da eklemektedir. (ç.n)

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English