Diplomasi
Halden hâsıldan düşen Ukrayna’da son düzlük: Trump barışı ve sıhhi bölge planı
Ukrayna savaşı, başlangıcından bu yana sadece Doğu Avrupa’yı değil, tüm dünyayı yakından ilgilendiren derin bir kriz olarak gündemdeki yerini koruyor. Bu krizin başlamasıyla birlikte yaşanan diplomatik gerilimler, askeri müdahaleler ve ekonomik yaptırımlar, Avrupa kıtasının savaş ve barış arasındaki kritik sınırda durduğunu bir kez daha tüm açıklığıyla gösterdi.
Eski ABD Başkanı Donald Trump, seçim döneminde Ukrayna’daki savaşı “göreve gelirsem kısa sürede bitireceğim” şeklindeki iddialı laflarla öne çıkmıştı. Bu söylem, ABD’nin bugüne kadar Avrupa’ya yansıyan askeri ve maddi desteğinde önemli dönüşüm sinyalleri verebilir. Trump’ın planının net ayrıntılarını bilmemekle birlikte, kamuoyunda konuşulanlar ve bazı danışmanlarının dile getirdiği veriler, Avrupa ülkelerini çok boyutlu bir tartışmaya sürüklüyor.
Trump’ın hedefi kendi ifadesiyle “barışı tesis etmek” olsa da Amerika’nın geleneksel askeri sorumluluklarını daha fazla yüklenmek istemediği ortada. Öyle ki, Avrupa’nın önüne “ya bu denkleme daha fazla dahil olursunuz ya da sonuçlarına katlanırsınız” şeklinde bir tablo konabilir. Bu, zaten Ukrayna özelinde yoğun baskı altındaki Avrupa’nın güvenlik mimarisini yeniden gözden geçirmesine neden olacaktır.
Eş zamanlı olarak, Ukrayna’ya verilen mali ve askeri desteğin sürdürülmesi meselesi, Avrupa’nın siyasi iradesini ve ekonomik imkanlarını sınıyor. Zira Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, “Maddi destek olmadan kaybederiz,” diyerek çok açık bir yardım çağrısında bulunuyor ve savaşın yükünü Batılı müttefikleriyle paylaşmak istiyor. ABD’nin sağladığı ileri teknoloji silah sistemleri, istihbarat bilgileri ve operasyonel planlama desteği olmadan Ukrayna ordusunun Rusya karşısındaki zorlukları çok daha büyük hale gelecek. Diğer taraftan AB’nin lokomotifi Almanya, ABD’nin bu desteği çekmesi halinde kendi paylarına düşecek muhtemel sorumlulukları üstlenmeye ne kadar istekli olduklarını tartışıyor. Avrupa Birliği içinde “her koyun kendi bacağından asılır” misali, her ülkenin başka ajandaları var.
‘Trump barışı’ neleri öneriyor?
Donald Trump, başkan seçilmesi halinde Ukrayna’daki savaşı kısa sürede bitireceğini öne sürmüştü. Trump döneminde ABD’nin NATO’ya yaklaşımı da oldukça gelgitliydi. Özellikle Avrupa ülkelerine, savunma harcamalarını artırmaları ve Amerikan güvenlik şemsiyesine daha fazla katkı sağlamaları yönünde baskı yapmıştı. Şimdi, yeniden seçilirse Trump’ın Ukrayna savaşına dair atacağı adımlar, Avrupa’yı doğrudan ilgilendiriyor. Zira Avrupa, coğrafi yakınlık nedeniyle çatışmanın sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalan birincil taraf konumunda.
Trump’ın barış planının ayrıntıları kamuoyu tarafından çok bilinmese de, danışmanlarına yakın bazı siyasetçilerin, Ukrayna ve Rusya arasında askerden arındırılmış bölgelerin oluşturulmasından söz ettikleri sızdı. Bu bölgelerde Amerikan askerlerinin görev almayacağı, bunun yerine Avrupa ülkelerinden oluşan bir güç tarafından denetleneceği iddia ediliyor. Fakat bu Brüksel’in aleyhine bir senaryo. Çünkü böylesi bir tampon bölge veya “buffer zone” oluşturulduğunda, en ufak bir hata, Rusya ile Avrupa devletlerini doğrudan karşı karşıya getirme riski taşıyabilir.
Diğer taraftan, Birleşmiş Milletler çatısı altında oluşturulacak bir barış gücünün (mavi bereli askerlerin) devreye sokulması da gündeme geliyor. BM’nin Balkan Savaşları’ndaki tecrübeleri göz önüne alındığında, bu tür misyonların dezavantajları da fazla. Komuta zincirinin dağınık olması gibi durumlar, sahadaki askerlerin etkisini zayıflatabilir. Ayrıca BM bünyesinde böyle bir gücün oluşturulabilmesi için Çin, Rusya ve ABD gibi daimi üyelerin onayı gerekiyor ki, bu da diplomatik açmazları beraberinde getirir. Özellikle de Rusya’yı kınayan kararlarda veto hakkına sahip olduğu bilinen bir BM Güvenlik Konseyi gerçeği ortada dururken, “BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya vetosu” meselesi çözülmesi en zor konulardan biri.
Avrupa’nın kendi içinde de büyük çelişkiler var. Almanya, Ukrayna’ya mali ve askeri destek vermeye devam edeceğini açıklıyor, ancak aynı zamanda ABD’nin çekileceği bir tabloda Avrupa’nın yükü ne kadar taşıyabileceği tartışılıyor. Üstelik Ukrayna, savaşın devamı için para, silah ve asker ihtiyacı içinde çırpınıyor. Rusya’nın karşısında konvansiyonel güç ve lojistik olarak zayıflayan Ukrayna ordusu, Avrupa’nın çok daha fazla desteğine muhtaç. Bu desteğin sadece nakit veya silah olarak değil, aynı zamanda asker eğitimi, operasyon planlaması, istihbarat paylaşımı ve kritik lojistik hatların sürdürülmesi gibi konuları da kapsadığından söz etmeye de gerek yok. ABD’nin bu alanlardaki rolünü Avrupa’nın tek başına üstlenmesi çok zor. İspanya’dan tutun da Fransa’ya, Polonya’dan Yunanistan’a kadar birçok ülke, ortak bir askeri koordinasyonun gerekliliğini dile getirse de, pratikte herkesin kendine has çekinceleri var.
Kısacası Trump’ın barış çabalarının nasıl somutlanacağı belirsiz, fakat bu çabaların başarısız olma ihtimali Avrupa’yı daha büyük bir sorumlulukla yüz yüze bırakıyor. Zira ABD’nin desteği kesildiğinde, Avrupa ülkeleri hem iktisadi hem de askeri anlamda Ukrayna için daha büyük riskler almak durumunda kalacak. Ayrıca barış görüşmelerinin tıkanması halinde, çatışmanın daha büyük ölçekli bir savaşa dönüşme ihtimali de masada duracak.
Biden yönetiminin ATACMS kararı
Mevcut ABD Başkanı Joe Biden, savaşın başından bu yana Ukrayna’ya silah yardımı konusunda temkinli adımlar attı. Uzun menzilli silah sistemleri olan ATACMS füzeleri Ukrayna’ya vermekten, başta “Üçüncü Dünya Savaşı riskini” ileri sürerek kaçındı. Ne var ki, Biden, geldiğimiz noktada bu silahların Ukrayna topraklarından Rusya’nın derinliklerine dönük operasyonlarda kullanılmasına yeşil ışık yakmaya başladı. Bu karar değişikliği, kamuoyunda Biden’ın Trump’ın barış teşebbüsünü boşa çıkarmaya çalışması olarak okundu. Çünkü her ne kadar Ukrayna, saldırıların meşru müdafaa olduğunu savunsa da, Rusya topraklarına yönelik uzun menzilli füze kullanımı, nükleer kapasitesi bulunan bir devletle savaşı daha da tehlikeli bir boyuta sürükleyebilir.
Ukrayna ordusunun Rusya’nın stratejik üslerine veya hava savunma sistemlerine saldırmak için Batı menşeili silahlara ve istihbarata ihtiyacı olduğu biliniyor. Her ne kadar uluslararası hukuk açısından, işgal altındaki bir ülkenin kendini savunmak adına karşı tarafın lojistik merkezlerini veya askeri noktalarını vurması normal görülse de burada hassas bir durum söz konusu. Özellikle ABD’nin, “Biz yalnızca Ukrayna’nın meşru savunma hakkını tanıyoruz,” şeklindeki argümanı, “pratikte Ukrayna ordusunun hedef seçimine yardım ediyor, istihbarat sağlıyor ve silah veriyor,” gerçeğini gölgelemez. Tam da bu sebeple Almanya Başbakanı Olaf Scholz, ATACMS benzeri uzun menzilli Taurus füzelerini Ukrayna’ya vermeye direnmişti. Scholz, NATO’nun doğrudan taraf olmamasını ve Rusya ile cephede karşı karşıya gelmemesini stratejik bir zorunluluk olarak görüyor.
Bu nokta, aynı zamanda ABD’nin de kendi çıkarlarıyla çelişebileceği bir alan. Rusya ile gerilimin boyutu yükseldikçe, Biden yönetimi savaşın büyümesi riskini artırabilir. ABD’nin çıkarları, Rusya’yı yıpratmak üzerine kurulu olabilir, ancak bunun ne kadar ileriye gidebileceği meçhul. Bu yüzden kimi yorumcular, Biden yönetiminin bu konuda çelişkiler yaşadığını, diğer yandan da “Trump barış getirecek” söylemini önemsizleştirmek için Ukrayna cephesinde bazı “son hamleler” yapmak istediğini dile getiriyor. Neticede, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi ve beraberinde yaşananlar, Biden’ı “yeniden büyük bir geri adım atmaktan” alıkoyuyor olabilir. Dolayısıyla Washington, Rusya’yı köşeye sıkıştırırken, Avrupa’yı da bu krizin içine daha fazla çekiyor.
Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bu gelişmelere vereceği tepki önem taşıyor. Rusya’nın stratejik üslerinin veya uçak pistlerinin doğrudan Batı menşeli uzun menzilli füzelerle vurulması, Moskova’yı daha sert bir karşılık vermeye itebilir. Nükleer silah kullanımına dair tehditlerin çeşitli defalar dile getirildiği bir ortamda, en ufak bir yanlış anlaşılma dahi büyük bir felakete yol açabilir. Hatta bazı uzmanlar, Trump’ın iktidara gelmesiyle Biden’ın izlediği politikanın keskin bir şekilde tersine döneceğine ve müzakere masasına dönüleceğine inanıyor. Savaşın gidişatı açısından bakıldığında, Biden’ın elinde Ukrayna’ya ne kadar silah verirse versin, dengeleri kendi lehine tam anlamıyla değiştirecek bir kozu olmadığı da sıkça dile getiriliyor.
Avrupa’nın askeri kapasitesinin kısıtları
Ukrayna krizi boyunca en büyük tartışmalardan biri, Avrupa Birliği’nin ve NATO üyesi Avrupa devletlerinin kendi askeri kapasiteleri hakkında ne kadar kararlı olduklarıydı. Trump, “Avrupalılar kendi güvenliklerinin bedelini yeterince ödemiyor,” fikrini uzun süredir dile getiriyor. Nitekim NATO üyelerinin silah harcamalarının GSYİH’nin yüzde 2’sine çıkarılması yönündeki hedef, pek çok ülkede ciddi dirençle karşılandı. Şimdi ise yüzde 3 gibi daha yüksek oranlar bile tartışılıyor. Bunun pratikte ne anlama geleceği belirsiz. Avrupa’nın Rusya karşısında caydırıcı bir konvansiyonel güce sahip olması gerektiğini düşünenler, savunmaya yapılan harcamaları bir tür zorunlu sigorta olarak görüyor. Öte yandan, silah sanayisine ayrılan bu büyük bütçelerin sosyal harcamalarını kısacağı ve kamuoyunun tepkisini çekeceği de bir hakikat.
Burada Helmut Schmidt’i hatırlamak belki faydalı olabilir. Almanya’nın eski şansölyelerinden Schmidt, Soğuk Savaş döneminde “askeri denge” olgusunun önemini vurgulamış, ancak bunun tek başına barışı sağlamaya yetmeyeceğini de belirtmişti. Schmidt’e göre, askerî dengeyi siyasi uzlaşılar, silah kontrol anlaşmaları ve güven artırıcı tedbirlerle tamamlamak gerekir. Yani sadece silahlara yatırım yapmak yetmez, aynı zamanda diplomasiye de ağırlık vermek gerekir. Schmidt’in mirası, günümüz Avrupalı liderlere bir uyarı niteliği taşıyor: “Güçlü olmak önemlidir ama esnek diplomasi, diyaloğa açık olmak ve çatışmaların büyümemesi için aktif çaba göstermek de bir o kadar elzemdir.” Bunun somut yansıması, Rusya ile NATO arasında gerilimi düşürecek mekanizmaların yeniden inşa edilmesiyle mümkün olabilir. Ancak şu anki ortamda, özellikle Ukrayna sahasındaki fiili çatışmalar devam ederken, böyle bir diyalog zemini oldukça uzak görünüyor.
Diğer taraftan Avrupa’nın güvenlik mimarisinde “bütün Avrupa ülkelerinin yer alması gerektiği” fikri, sözde herkesin dile getirdiği ancak pratikte bir türlü somutlaştırılamayan bir ideal. Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi, Donbass bölgesindeki çatışmalar ve son olarak Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı saldırısı, “Rusya’yı Avrupa güvenlik sisteminin parçası olarak kabul etme” iddiasını temelden sarstı. Dolayısıyla bu yeni dönemde, barış girişimleri kapsamında Rusya’yla bir tür “anlaşma” aranacaksa bile, Avrupa’nın nereye kadar esneyebileceği şüpheli.
Zelenskiy’in ölü doğan ‘zafer planı’
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, savaşın başında “Zafer Planı” diyerek tam bir askeri başarıyı hedeflediğini dile getiriyordu. Hatta “Rusya’yı kendi sınırlarına kadar püskürteceğiz, topraklarımızdan tek bir karış bile vermeyeceğiz,” söylemi, Batı’da büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. Fakat zaman geçtikçe Ukrayna ordusunun kayıpları arttı, Rusya’nın uzun vadeli stratejisi devreye girdi ve Batı’nın sınırsız desteğinin olmadığı anlaşıldı. Özellikle ABD ve Almanya, Ukrayna’nın Rus topraklarına yönelik kapsamlı saldırılar gerçekleştirmesi halinde doğabilecek büyük çatışma riskini göze alamayacağını defalarca vurguladı.
Zelenskiy’nin barış planı olarak sunduğu 10 maddelik bir yol haritasında, Rusya’nın ilhak ettiği bölgeler dahil olmak üzere Ukrayna topraklarının tamamının iadesi ilk şart olarak öne çıkıyor. Rusya ise Kırım ve Donbass’ta referandumlar yoluyla kendi lehine meşruiyet iddiasında bulunuyor. Bu koşullar altında “Ortak bir uzlaşı zemini var mı?” sorusu yanıtsız kalıyor. Dahası Zelenskiy, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le doğrudan görüşmeyeceğini deklare etmiş ve hatta bununla ilgili bir kararname çıkararak, Putin yönetimini gayri meşru ilan etmişti. Bu tutum, diplomatik bir çözüm yolunu baştan tıkıyor. Buna rağmen bazı Avrupa liderleri, Zelenskiy’in barış konferansı düzenleme önerisini destekliyor ve Rusya’nın da bu konferansa katılmasının faydalı olacağını söylüyor.
Bu açmaz, Trump’ın “Ben seçilirsem oturur konuşurum,” söylemine alan açtı. Zira Avrupa’da ve ABD’de, “Savaşı durdurmak için masaya oturmaktan başka çare yok,” diyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Fakat masaya oturmak için öncelikle savaşı donduracak bir ateşkes gerekiyor. Ateşkes sonrası müzakerelerin ne yönde ilerleyeceği, Ukrayna ve Rusya’nın hangi koşullarda uzlaşacağı, Avrupa’nın hangi garantileri vereceği gibi konular derin bir muamma. BM çatısı altında bir barış gücünün sahaya inmesi de, ancak Rusya’nın veto hakkını kullanmaması halinde mümkün olabilir.
Burada, Avrupalı liderlerin Trump’ın barış girişimlerini desteklemek veya Biden’ın “Rusya’yı geri püskürtme” stratejisine katılmak arasında bir tercihle karşı karşıya kalacağı söylenebilir. Avrupa, her iki senaryoda da büyük bir risk üstlenmek zorunda kalacak. Eğer Trump başarırsa, Ukrayna ve Rusya arasında bir askerden arındırılmış bölge kurulabilir, ancak bu bölgenin güvenliği için AB ülkelerinin askerleri sahada olacak. Eğer Biden’ın politikası sürdürülecek olursa, uzun menzilli silahların kullanımıyla tırmanan gerilimde Avrupa, Rusya’nın hedefi haline gelebilir.
Bunun yanı sıra Avrupa Birliği, NATO, Birleşmiş Milletler gibi kurumlar da bu yeni güvenlik mimarisinde kendi varlık nedenlerini sorguluyorlar. Avrupa, ABD’den kopuk bir askeri yapılanma mı geliştirir, yoksa yine ABD şemsiyesi altında bir savunma iş birliğini mi derinleştirir, bütün bu soruların yanıtı hala belirsiz.
Bu noktada, en büyük ironi, “Barış umudu bir yandan Putin’in soğukkanlı davranmasına, diğer yandan Trump’ın başkan seçilip Biden’ın aldığı kararları geri çevirmesine bağlı,” gibi bir tablo çizilmesi. Bunun Avrupa açısından ne kadar sağlıklı bir beklenti olduğu tartışma konusu.
Diplomasi
Emekli Albay Zhou Bo: İdeolojik rekabet bitti, yeni mücadelenin alanı yapay zekâ

Editörün notu: Tsinghua Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Strateji Merkezi Uzmanı emekli albay Zhou Bo, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki hitabında tarihin her döneminde çok kutuplu olan uluslararası düzenin bugün de aynı niteliği koruduğunu belirtti. Soğuk Savaş tarzı ideolojik kamplaşmaların sona erdiğini dile getiren Zhou, ABD ile Çin arasındaki rekabetin düşmanlık boyutuna varmadan, aynı uluslararası çatı altında ve özellikle açık kaynaklı yapay zekâ ekseninde şekillendiğini ifade etti. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yükselen platformların aşırı genişleme nedeniyle karar alma felci yaşama riski taşıdığına dikkat çeken uzman, Avrupa güvenliğinin ise Rusya ile NATO’nun kaçınılmaz birlikteliğine dayandığını vurguladı.
Şunu belirtmek isterim ki ezelden beri uluslararası düzen, geçmişte olduğu gibi bugün de çok uluslu bir düzendir. Neden mi? Gayet basit. Bir zamanlar Büyük Britanya örneğinde görüldüğü üzere, tarihin en kudretli imparatorluğunun dahi bütün dünyayı tek başına fethedemediğini hatırlayın, değil mi? Demek ki insanlık tarihinin herhangi bir evresinde veya aynı zaman diliminde dünya; farklı kültürlerin, dinlerin ve medeniyetlerin serpilip boy verdiği bir yer olagelmiştir.
Evet, dünya her daim çok kutupluydu. Dolayısıyla buna tarihin geri dönüşü demeyeceğim; bu yalnızca yalın bir gerçek. Şayet kendinizi tepedeki o parıldayan şehir sanıyor ya da vazgeçilmez olduğunuza inanıyorsanız, bu yalnızca tarihsel bir miyopluğa tutulduğunuzu gösterir. Mesele bu kadar basit.
Zihnimi sık sık kurcalayan bir soru var: Artık hepimiz 21. yüzyılda yaşıyoruz; peki, 21. yüzyıl 20. yüzyıldan daha mı iyi? Kendi hayatımı doğrudan ilgilendirdiği için bu soruyu önemsiyorum. Vardığım netice şu: Evet, öyle olmasını umuyorum. “Umuyorum” diyorum çünkü 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini geride bıraktık ve geleceğin ne getireceğini kestiremiyorum. Yine de umutluyum. Neden derseniz; iki dünya savaşına ve her gün insanların topyekûn bir savaşa hazırlandığı, tehlikesi asla azımsanamayacak bir Soğuk Savaş’a sahne olan 20. yüzyılla kıyaslandığında bugünkü tablo çok daha farklı.
Evet, şu anda iki savaşın içindeyiz ancak bunların ölçeği sınırlı. Ukrayna’daki çatışmalar şimdiden Birinci Dünya Savaşı’ndan daha uzun sürse de, hatta altı yıl bir gün süren İkinci Dünya Savaşı’nı geride bırakma ihtimali taşısa da küresel çapta yaratacağı etki çok daha dar kalacaktır. Bu bağlamda Çin-ABD ilişkilerine de değinmem gerekir; zira Başkan Trump’ın mayıs ayındaki Çin ziyaretinin en can alıcı noktası soyut bir kavramda saklıydı: Her iki taraf da yapıcı bir stratejik istikrar ilişkisi kurma hususunda mutabık kaldı. Bu, Çin açısından son derece mühim bir adımdı.
Neden mi? Çünkü stratejik istikrar, ABD’nin tarihte ilk kez Çin’i kendi sikletinde, denk bir güç olarak tanıdığı anlamına gelir. Zira gerçek bir dengeden ve istikrardan söz edebilmek, ancak iki ülkenin veya iki insanın aynı ağırlıkta olmasıyla mümkündür.
Şimdilerde asıl mesele, Çin’in ABD ile nasıl bir münasebet yürüteceğidir. İşin sevindirici yanı, aynı uluslararası sistemin sınırları içinde rekabet ediyoruz. Rakibiz; fakat Soğuk Savaş devrindeki ABD ve Sovyetler Birliği gibi amansız düşmanlar değiliz…
20. yüzyıla dair beslediğim iyimserliğin ardında bir başka gerekçe daha yatıyor: İdeolojik rekabetin bir daha geri dönmemek üzere tarihe karıştığına inanıyorum. Aslında bunu söylemek için sabırsızlanıyorum dense yeridir; ideoloji kavgasının çoktan bittiği kanaatindeyim. Zira Başkan Joe Biden, demokrasi ile otokrasi karşıtlığını bayraklaştıran son liderdi.
Kendi döneminde dahi müttefiklerinin pek azı bu yolda arkasından gitti. Donald Trump’ın göreve gelişiyle birlikte, gelecekte hiçbir Amerikan başkanının böylesi bir ideolojik kamplaşmayı yeniden sahipleneceğini sanmıyorum. İşin ilginç yanı, Çin ile ABD kıyaslandığında Çin aslında ideolojiden çok daha uzaktır. Bu rekabette diğer ülkeleri taraf seçmeye zorlayan taraf hâlâ ABD; gerçi artık ideolojide değil, teknolojide taraf seçtiriyor.
ABD’nin diğer ülkelere nasıl baskı kurduğuna bizzat şahit oluyoruz. Endonezya gibi ülkeler dahi Çin’in 5G altyapısını kullanamıyor. Bir sonraki cephe ise yapay zekâ. Ancak ABD’nin yapay zekâ yarışında Çin’i alt edebileceğine pek ihtimal vermiyorum. Üstünlük salt teknolojiden değil, Çin yapay zekâsının açık kaynaklı doğasından kaynaklanıyor. Burada temsil edilen ülkeler de dâhil olmak üzere herkes, ABD’nin her adıma bedel biçen kapalı modeline kıyasla bu cömert yaklaşımı kucaklayacaktır. Açık ve paylaşımcı davrandığınızda insanların hem aklını hem gönlünü kazanırsınız. Çin ile ABD arasındaki rekabetin özü de budur: Kendi hatalarını asgariye indirmek ve diğer milletlerin desteğini kazanmak.
Bu oturumda BRICS ve benzeri yapılar üzerine konuşmam bekleniyor. Açık söylemek gerekirse, BRICS’in veya Şanghay İşbirliği Örgütünün tam olarak nereye evrildiğini ben de kestiremiyorum. Neden kurulduklarını iyi biliyorum; değişen uluslararası düzenin somut birer tezahürü olarak doğdular. Ne var ki yönlerinin nereye çevrildiği henüz o kadar berrak değil.
Gördüğümüz manzara son derece dikkat çekici: Tren hareket etti ve herkes geride kalma korkusuyla bir an önce trene atlama telaşında. Şanghay İşbirliği Örgütü ile BRICS’in kapısına dayanıp “Biz de katılmak istiyoruz” diyenlerin oluşturduğu kuyruk bundan ileri geliyor. Fakat bu yöneliş, bahsi geçen teşkilatlar için çetin bir ikilem doğuruyor; şayet üye sayısı aşırı artar ve her kararda oydaşma arama mecburiyeti sürerse, iki örgüt de işlevsizleşir. Yükselen bu yeni yapıların önündeki en büyük açmaz tam olarak bu.
Avrupa’ya da birkaç kelam etmek gerekir. Avrupa’nın güvenliğine dair çıkarımım son derece yalın: Mesele eninde sonunda Rusya ile NATO’nun nasıl bir arada yaşayabileceğine dayanıyor. İstediğiniz kadar yok saymaya çalışın, Rusya’yı haritadan silemezsiniz; onunla birlikte yaşamak zorundasınız. Çin’deyken katıldığım pek çok forumda Avrupalı yetkililerin, sanki Rusya bir Asya ülkesiymiş edasıyla “Rusya’nın gölgesi Avrupa’nın üzerinde” dediklerini duyardım. Çaykovski Çinli mi ki? Elbette değil.
Rusya, Asyalı olmaktan çok Avrupalı bir ülkedir. Bazı çevreleri endişelendiren Çin-Rusya ilişkisini ise tek bir cümleyle özetleyebilirim: Çin-Rusya münasebeti birbirine paralel iki çizgi gibidir; ne kadar yakınlaşırlarsa yaklaşsınlar, asla üst üste binip tek bir hatta dönüşmezler.
Son olarak Çin’in geleceğine değinelim. Çin artık yükselen bir güç değil, yükselmiş bir güçtür. Yirmi yıl evvel Afrika ülkelerinin Çin’den bir süper güç olarak söz ettiğini işitirdiniz. Şimdilerde Shangri-La Diyaloğu ve Münih Güvenlik Konferansı’nda Fransa Cumhurbaşkanı’nın veya İngiltere Başbakanı’nın kendi ülkelerini orta ölçekli güç, Çin’i ise süper güç olarak nitelendirmelerini hayretle dinledim; doğrusu bu bana aşırı bir iltifat gibi geliyor. Fazlasıyla tatlı, tıpkı bir Türk tatlısı gibi bünyeme fazla şekerli geliyor. Malum, biz Çinliler Ortadoğu tatlılarının damak tadımıza göre fazlaca şerbetli olduğuna inanırız.
Hülasa, Çin’in geleceği… Çin yükselmiş bir güçtür. Haliyle karşımıza şu sual çıkıyor: Çin, dünyayı daha güzel bir yer kılamasa bile daha az tehlikeli hale nasıl getirebilir? Dünyanın nasıl güzelleştirileceğini bilemem ama bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Çin sayesinde dünya bugün daha az tehlikeli. Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana Amerikalıların kaç cana kıydığını bir düşünün.
Tükenmek bilmeyen bahaneler ardına sığınılarak art arda çıkarılan savaşlar ve bu uğurda can veren sayısız Amerikan askeri… Oysa 1979 yılından bu yana Çin’in sınırlarında verdiği tek kayıp, bu sabah Zhang Weiwei’nin de bahsettiği o ölüm vadisinde yaşanan ve dört Çinli asker ile 20 Hint askerinin hayatını kaybettiği hadisedir. Bu tablo dahi daha güçlü bir Çin’in dünyaya illa ki yıkım getirmeyeceğini düşünmek için kâfi bir sebeptir.
Yine Zhang Weiwei’nin değindiği üzere, Güney Çin Denizi’nde süregelen bir gerilim var. Filipinliler karaya oturmuş paslı bir gemiye bir düzine asker yerleştirdiğinde, onlara fiili müdahalede bulunmak bizim için işten bile değildi.
Fakat hiçbir şey yapmadık. Bunun yerine Güney Çin Denizi’nde barışı muhafaza edecek bir davranış kuralları bütünü üzerinde müzakere yürütüyoruz. Sözün özü, Çin’in dünya için bir denge ve istikrar unsuru olduğuna güvenebilirsiniz. Gelecekte Çin’in barışın kolaylaştırıcısı, arabulucusu ve hatta yeri geldiğinde bir teminatçısı olarak daha fazla rol üstlenmesini temenni ediyorum. Teşekkür ederim.
Diplomasi
Rus Senatör Shenderyuk-Zhidkov, East-West Forum’da konuştu: “Türkiye bağımsız bir kutup olmalıdır”

Editörün notu: Rusya Federasyon Konseyi Kaliningrad Temsilcisi ve Bütçe Komisyonu Birinci Başkan Yardımcısı Alexander Shenderyuk-Zhidkov, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında gerçekleştirdiği konuşmada, Soğuk Savaş sonrası Rusya-Batı ilişkilerini ve güncel jeopolitik kırılmaları değerlendirdi. 1990’lı yıllarda Moskova’nın liberal dünyaya iyi niyetle kapılarını açtığını fakat karşılığında açlık ve çatışmayla yüzleştiğini belirten Shenderyuk-Zhidkov, Batı’nın egemenlik karşıtı tutumunun krizleri tetiklediğini ifade etti. Rus medeniyet telakkisini Dostoyevski ve Immanuel Kant’ın mirasları üzerinden temellendiren Rus temsilci, hakiki evrenselliğin öz kimlikten taviz vermeden ötekini anlayabilmek olduğunu dile getirdi. Senatör, yapay zekâ teknolojisinin yeni bir tek kutuplu tahakküm aracına dönüşmemesi gerektiğine dikkat çekerek çok kutuplu dünya düzeninin korunması çağrısında bulundu.
Ben Kaliningradlıyım. Kaliningrad’da doğdum ve 43 yıldır orada yaşıyorum. Bildiğiniz gibi Kaliningrad’ın eski adı Königsberg’di; aynı zamanda Immanuel Kant’ın anavatanıdır. Sözgelimi eşim şu an Hollanda’da; üniversiteye gitmek için her gün Kant’ın meşhur felsefe yolundan geçiyor. Dolayısıyla Kaliningrad’da doğduysanız bir filozof gibi düşünmemek elde değil. Bir de tabii ebedi barış meselesi var.
Ulrike Guérot’nun birkaç saat önce dile getirdiği gibi, bu arayış her Kaliningradlının yüreğindedir; bu yüzden barışa ve yaşananlara bakışımızı biraz anlatayım. Bu paneldeki herkes 1992 yılına değindi; ben de oradan başlayayım. 1992’de yeni liberal dünyaya kapılarımızı sonuna kadar açmıştık. Amerikalı analistler Kremlin’de oturup dönemin Devlet Başkanı Boris Yeltsin’e yeni bir Rusya kurması için yol gösteriyordu. Karşılığında elimize geçen ise açlık oldu; ardından da Çeçen savaşı patlak verdi. Liberal dünyaya yüreğimizi açtık, evimizin ortasında bir savaş bulduk.
Büyük bir keder içindeydik. Liberal dünyanın bizim mutluluğumuzu değil, egemenliğimizi istediğini o zaman anladık. 1999’da Putin Rusya’nın başına geçtiğinde tek bir sözle geldi: Trump’tan tam 16 yıl önce, “Rusya’yı yeniden büyük yapalım” dedi. Egemenliğimizi yeniden inşa etmeye giriştik. Ülkemizi tuğla tuğla baştan kurduk, topraklarımızı derleyip toparladık. Liberal dünya bu gidişattan hoşnut kalmadı ve 2022’de kapımıza yine savaşı getirdi. Haliyle biz de bir kez daha derin bir kedere gömüldük.
Benim Ukraynaca bir soyadım var; hatta iki soyadım var: Şenderyuk ve Jidkov. İkisi de Ukrayna kökenli. Ailemin atası olan Ukraynalı Kazak Yakov Jidkov, 18. yüzyılda İmparator Büyük Petro’nun huzuruna çıkıp Rusya’nın merkezinde, Kiev’den bin kilometreden daha uzakta bir toprak talep etmişti. Rus İmparatorluğu buna karşı çıkmadı. Rusları, Ukraynalı ve Rus diye ikiye ayırmadı; hepimiz tek bir milletin parçasıydık. Nitekim Oswald Spengler bizi genç bir Rus medeniyeti olarak niteler, Dostoyevski’nin çocukları diye tanımlardı. Bütün Rusları Dostoyevski’nin çocukları sayardı.
Fakat belki de bazıları Dostoyevski’yi hiç okumadı. Ben Dostoyevski’yi okudum; Kaliningrad’ın merkezine bir Dostoyevski anıtı diktirdim. Şimdi Dostoyevski medeniyetini, Rus medeniyetini ve geleceğimizi nasıl gördüğümüze dair birkaç şey söylemek isterim. Notlarıma tam da bu yüzden bakmam gerekiyor.
Dostoyevski, Rus insanının evrensel duyarlılığından söz ederdi. Bu, yabancı olanın içinde eriyip yok olmak değil; bizzat kendin kalarak ötekini anlayabilmektir. Kendi dünyandan vazgeçmeden bir başkasının dünyasına adım atabilme yetisidir. Bana kalırsa liberal evrenselcilik bunun tam aksini dayatıyor: Önce tarihinden, geleneklerinden, yaşam biçiminden vazgeç; sonra belki seni tanırız. Bizim açımızdan bu bir açıklık sayılamaz. Kendi köklerinize, kendi kimliğinize sımsıkı sarılmadıkça diğer milletlere ve ülkelere gerçekten kucak açamazsınız.
Kendi milletinin ruhunu taşımıyorsan, başka ülkelere de açık olamazsın. Bizim de Dostoyevski’nin de bakışı bu yöndedir. Yine de biz her ülkeyle diyaloğa açığız. Bana kalırsa bu yaklaşım, Immanuel Kant’ın bahsettiği ebedi barış fikrine oldukça yakın. Size somut bir örnek vereyim.
2005 yılında Königsberg’in 750. kuruluş yıl dönümünü kutladık. Sayın Putin; Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’i bu 750. yılı bizimle kutlamaları için Kaliningrad’da ağırladı. Dahası Sayın Putin, mezun olduğum üniversiteye Immanuel Kant’ın adını verdi. Dünyadaki siyasi çalkantılardan bağımsız olarak üniversitem bugün de Immanuel Kant Üniversitesi adını taşımayı sürdürüyor. Gelgelelim zaman değişti; bence bu değişime en çok da Avrupalılar ve Amerikalılar yol açtı. Bugün tablo bambaşka. Hepimiz yapay zekâyı konuşuyoruz; şahsen ben Çin’in yapay zekâya yaklaşımını son derece isabetli buluyorum.
Yapay zekâ konusundaki en mühim meselelerden birinin, sistemin hepimize açık olması ve nasıl çalıştığını bilmemiz gerektiği fikrine tamamen katılıyorum. Bunun iki gerekçesi var: İlki, sanırım hepimiz yapay zekânın hayatlarımızı altüst etmesinden endişe duyuyoruz. İkincisi de bir o kadar can alıcı: Yapay zekânın bizi yeniden tek kutuplu bir dünyaya sürüklemesine izin vermemek için elimizden geleni yapmalıyız. Günümüz dünyası artık çok kutuplu ve hiçbir ülkeye bizi o eski tek kutuplu düzene döndürme fırsatı verilmemeli.
Müsaadenizle Almanya hakkında da birkaç söz söylemek isterim. Brzezinski, 90’ların ortasında yayımlanan meşhur kitabı “Büyük Satranç Tahtası”nda Amerikalıların Rusya’yı durdurmak için Polonya ve Türkiye’ye odaklanması gerektiğini ileri sürmüştü. Kuşkusuz bu, bir deniz medeniyeti mantığıdır. Amerika gibi bir medeniyetseniz, bütün denizlerin düğüm noktası olan İstanbul gibi kritik merkezlere dikkatinizi yöneltmeniz gerekir. NATO zaviyesinden bakıldığında bu oldukça iyi bir stratejiydi.
Oysa bugün Türkiye, dünyada ABD’den sonraki en büyük ikinci NATO ordusuna sahip. Buna karşılık ABD, Türkiye’nin ancak dördüncü ya da beşinci ticaret ortağı konumunda. Çin ve Rusya çok daha önde; Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ticaret hacmi de ABD’den katbekat fazla. Bu durumda sormak gerekir: Türkiye’nin ABD’ye bir ortak olarak bağımlı kalmasına ne gerek var? Türkiye pekâlâ çok kutuplu dünyanın bağımsız bir kutbu haline gelebilir. Bir de Polonya meselesi var.
Brzezinski şüphesiz çok zeki bir adamdı. Bugün Ukrayna’da yaşanan savaşa bakarsanız, satır satır o kitaptan çıktığını görürsünüz. Ne var ki Polonya üzerinden kurgulanan bu denklem yalnızca Rusya’ya değil, Almanya’ya da zarar verdi. Evim Polonya sınırına 40 kilometre mesafede. Son 30 yılda Polonyalıların ekonomilerini nasıl kurduğunu, Avrupa Birliği fonlarını nasıl kullandığını, o yolları nasıl inşa ettiğini çok iyi biliyorum. Maalesef bugün Polonya yolları Almanya’nınkilerden daha iyi durumda. Dostoyevski’nin uzun süre Almanya’da yaşadığını ve Almanları sevdiğini de biliyorum.
Bu çok kutuplu dünyanın neresinde olursak olalım, her birimizin birbiriyle temas kurabileceği, barışı inşa edebileceği çok yönlü kanallar bulabileceğine inanıyorum. Aramızda yeni köprüler kurabileceğimiz inancını taşıyoruz. Tıpkı İstanbul gibi Kaliningrad da bir köprüler şehridir. Königsberg’in Yedi Köprüsü bilmecesini belki bilirsiniz. Geçtiğimiz nisan ayında şehrimizde, Immanuel Kant’ın mezarına uzanan yeni bir yaya köprüsü inşa ettik. Dilerim bu forum da aramızda yeni köprüler kurmamıza vesile olur. Çok teşekkür ederim.
Diplomasi
Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.
Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.
Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.
İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.
Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.
Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.
Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.
Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.
İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.
Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.
Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.
Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.
İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.
Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.
Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.
Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.
İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.
2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.
Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.
Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.
Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.
Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.
Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.
Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.
Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.
İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.
İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.
Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.
İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.
Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.
Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.
Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.
Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.
Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.
Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.
Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.
Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.
Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.
Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.
Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.
Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.
İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.
Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.
Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.
Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.
Diplomasi6 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Diplomasi2 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Rusya1 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri
Ortadoğu2 hafta önceKörfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin “resetlenmesini” istiyor











