Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Hindistan Maldivler’i Çin’e nasıl kaybetti?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Hint Okyanusu’ndaki stratejik nakliye yollarının yakınında yer alan Maldivler, Hindistan ve Çin’in bölgedeki nüfuz mücadelesinin odak noktalarından biri. Geçtiğimiz ay muhalefet koalisyonu lideri Muhammed Muizzu, devlet başkanlığı seçimlerini rahat bir zaferle kazanarak görevdeki Muhammed Solih’in yeniden seçilme girişimini durdurdu. Muizzu, 30 Eylül’deki son turunda oyların yüzde 54’ünü kazandı. Solih’in bir önceki yemin törenine Hindistan Başbakanı Narendra Modi de katılmıştı. Muizzu, Çin ile dost, Hindistan’ın ülkeden çekilmesini talep eden kampanyanın yüklenicisi.


BJP’nin Maldivler’deki yoga macerası Çin’in hakimiyet kurmasına nasıl zemin hazırladı?

R.K. Radhakrishnan

Frontline

2 Kasım 2023

Ve Hindistan, bu takımada ülkesindeki stratejik etkisini kaybetti.

Bharatiya Janata Partisi (BJP) hükümeti haklı olarak yoganın dünya çapında yaygınlaşmasında pay sahibi olduğunu iddia ediyor. İronik bir şekilde, 2022 yılında Maldivler’in başkenti Male’de yapılan bir gösteri, Hindistan’ın stratejik öneme sahip bu takımada ülkesindeki hakimiyetini kaybetmesiyle sonuçlanan bir dizi hadiseye yol açtı. Çin şimdi o bölgeyi işgal etmiş durumda.

Hikâye 2018’in ikinci çeyreğinde, Maldivler İlerleme Partisi (PPM) lideri ve Çin’in dostu olduğunu ilan eden Devlet Başkanı Abdullah Yamin’in devlet başkanlığı seçimlerine gitmeye karar vermesiyle başlıyor. Hesapları açıktı: Ana muhalefet partisi Maldiv Demokratik Partisi’nin (MDP) eski başkanı Muhammed Neşid’in kaçak bir mahkûm olduğu ve Kolombo’da saklandığı için aday olamayacağını garantilemişlerdi. Ayrıca MDP’de başka karizmatik bir lider de yoktu. Yamin rahatlıkla seçileceğini düşünüyordu.

Ne yazık ki Maldivler’deki tüm büyük siyasi partiler onu devirmek için bir araya gelmeye karar verdi. Neşid yarışmakta kararlıydı ve onu uzlaşmacı bir aday aramanın daha iyi olacağına ikna etmek için MDP içinden ve dışından uzman müzakerecilerin becerileri gerekti. Neşid şartlı olarak kabul etti ve İbrahim Muhammed Solih’i devlet başkanı adayı olarak seçti. Solih, yaklaşık yirmi yıldır Halk Meclisinin [parlamento] cansız bir üyesi olan yakın arkadaşıydı.

Solih, Yamin’in tüm demokratik kurumları ele geçirmesine rağmen seçimi kazandı. Yamin’in yardımcılarından biri, Frontline’a yaptığı açıklamada şokta olduğunu söyledi. Kısa bir süre sonra Solih hükümeti kendisine karşı yolsuzluk ve zimmete para geçirme gibi çeşitli suçlamalar yöneltti. Başının ciddi bir belaya girebileceğini anlayan Yamin, 2020’nin sonlarında, o noktada sadece bir oyalama taktiği olan “Hindistan Dışarı” kampanyasını başlattı. Kampanyanın özü, Hindistan’ın Maldivler’de konuşlu askeri personelini geri çekmesini talep ediyordu. İlk günlerde kampanya neredeyse hiç ilgi görmedi. Fakat Solih hükümeti bunu yasakladı ve bu aşırı tepki kampanyaya hafif bir ivme kazandırdı.

Yoga Günü sırası

Asıl darbe, Haziran 2022’de Male’deki Hindistan Yüksek Komisyonunun Hindistan Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen rutin talimatlar doğrultusunda Uluslararası Yoga Günü’nü kitlesel bir şekilde kutlamaya karar vermesiyle geldi. Yeni Delhi’de hiç kimse yüzde 100’ü Sünni Müslüman olan bir ülkede yoga kampanyasının sorun yaratacağını düşünmemişti. Hindistan’ın sözüm ona “Önce Komşuluk” politikasına rağmen, komşularıyla ilişkilerinde detaylara bu kadar dikkat edilmiyordu.

21 Haziran 2022’de Reuters, kalabalığın etkinliğin yapıldığı “stadyumu bastığını” ve polisin durumu kontrol altına almak için göz yaşartıcı gaz ve biber gazı kullanmak zorunda kaldığını bildirdi. Daha da önemlisi, haberde “protestocuların yoganın İslam’ın ilkelerine aykırı olduğunu ilan eden pankartlar açtığı” belirtildi.

Maldivler’de Neşid dışında hiçbir lider İslamcı kesimi karşısına almaya çalışmamıştı. Bu kesintinin “başarısı” 2023 seçimleri için kampanya temasının temelini oluşturdu. Hindistan karşıtı söylem, o tarihten itibaren PPM’nin kampanya noktalarından biri oldu. PPM’nin zaman zaman vahşi propagandasına Hindistan’ın çeşitli eyaletlerinde Müslümanların hedef alındığı çok sayıda hadise de yardımcı oldu. Bir siyasi parti temsilcisi, Hindistan’da Müslümanlara dönük her bir saldırı hadisesinin Maldivler’de propaganda için cephane olduğunu söyledi.

Yamin yolsuzluk ve zimmetine para geçirme suçlarından 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı (görünüşe göre kendi hesabına para aktarmıştı) ve bu nedenle devlet başkanı adayı olamadı. 2018’e kadar PPM bakanı olan Muhammed Muizzu, doğru zamanda Halkın Ulusal Kongresine geçerek bu partiden devlet başkanlığı adaylığını kazandı. Buna karşılık, partinin adaylığını kazanma umuduyla PPM’de kalan eski Devlet Başkanı Muhammed Vaşid Hasan ortada kaldı. Muizzu’nun hamlesi zekiceydi, zira Yamin’in PPM’den kimsenin aday olmasına izin vermeyeceğinin farkındaydı.

Yetersiz yönetişim

Maldiv seçimlerinin Hindistan ile Çin arasındaki mücadeleden çok daha fazlası olduğu aşikâr; hem Hindistan hem de Çin, seçim kampanyasını şekillendiren büyük anlatının yalnızca bir parçasıydı. İbu Solih’in yönetimi yetersizdi ve Male adası halkını yeni oluşturulan Hulumale adasına taşınmaya teşvik etme kararı adam kayırma ve iltimas suçlamalarına yol açtı. Ayrıca Neşid ile olan kavgası, kritik öneme sahip konulardan daha fazla yer ve zaman işgal etti. Kısacası, İbu Solih’in batmasında yerel meseleler büyük rol oynadı.

İşte 2023 seçimlerine bu bağlamda bakmak gerekiyor. Çin’in Hindistan’ı çevrelemeye dönük “inci dizisi” stratejisi, 30 Eylül’deki ikinci tur seçimlerinde Hindistan eğilimli Solih’in seçim yenilgisiyle jeopolitik bir gerçeklik olmaya bir adım daha yaklaştı. İnci dizisi, Çin anakarasından Afrika Boynuzu’ndaki Cibuti limanına kadar uzanan bir dizi liman ve müttefik tesis anlamına geliyor. Hint Okyanusu Bölgesindeki tesisler —Gwadar (Pakistan), Hambantota (Sri Lanka), Chittagong (Bangladeş) ve Sittwe (Myanmar)— Hindistan’ı etkili bir şekilde çevreliyor. Çin bu konuşlandırmanın ticari çıkarlarını korumak için olduğunu iddia ediyor.

Güney Asya’da Çin’in kalkınma ve altyapı planına 2013 yılında ilk katılan ülke Pakistan oldu. Sri Lanka ve Maldivler de 2014 yılında sırasıyla Hambantota Limanı ve Sinamale köprüsünün geliştirilmesiyle aynı yolu izledi. Myanmar ve Bangladeş 2016’da, Nepal ise 2017’de Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne (KYG) katıldı. Çin’in tüm bu ülkelerde geliştirdiği limanlar veya müttefik tesisler, bu ülkelerde tutunmasına ve böylece Çin’in bu tür imalara şiddetle karşı çıkmasına rağmen Hindistan’ı çevrelemesine ön ayak oldu. Bu durum birkaç yıl öncesine kadar “tamamlanmış bir anlaşma” olmasa da Maldivler’deki son gelişmeler, Sri Lanka ve Nepal’deki sorunlar Çin’in bölgedeki ağırlığını artırdı.

Hint birliklerinin çekilmesi

Çin eğilimli PPM’nin varsayılan adayı olan seçilmiş Devlet Başkanı Muhammed Muizzu’nun ilk açıklamalarından biri, Hint birliklerinin Maldivler’den çıkmasını istediği yönündeydi. Neşid, dış dünyanın Muizzu’nun açıklamalarını sert olarak algılamaması için bir açıklama yapmaya çalışsa da Muizzu’nun yakın yardımcıları tarafından çağrıldı ve PPM, Hint askeri personelinin çıkmasını istediğini bir kez daha ortaya koydu. Muizzu şimdi de göreve geldikten bir hafta sonra Hintli askeri personelin ülkeden çıkmasını istiyor.

Chennai Çin Araştırmaları Merkezi Genel Müdürü, emekli Tuğamiral R.S. Vasan, bu gelişmeyle ilgili olarak Frontline’a şunları söyledi: “Son birkaç yılda Maldivler’de Hindistan yanlısı bir hükümet görüldüyse, şimdi Hindistan’ın yerini alma sırası Çin’e geldi. Fakat Hindistan geçmişte olduğu gibi herhangi bir beklenmedik durumda ilk müdahale eden ülke oldu ve olacaktır. Çin, iktisadi, siyasi ve stratejik nüfuzunu kullanmak için IOR’daki [Hint Okyanusu Bölgesi] konumunu güçlendirme niyetinde.”

Hindistan’ın takımada ülkesinde bulunan savunma personeliyle nasıl başa çıkması gerektiği sorusu üzerine Yeni Delhi’nin pragmatik olması ve yeni devlet başkanına yardımcı olarak görülmesi gerektiğini söyledi: “Hindistan, ayrılmaları istenmeden önce askeri personelini gönüllü olarak geri çekmeli. Hindistan destekli devam eden projelerin etkilenmemesi, projelerin zamanında tamamlanması ve halkın iyi niyetinin kazanılması yoluyla iyi niyetimizi gösterme konusunda bir miktar hareket alanı sağlar.”

Hint projelerinin başı dertte mi?

Ancak Hindistan’da devam eden projeler tamamlanmış bir anlaşma olmayabilir. Yaklaşık on yıl önce hükümetin bir parçası olan içeriden biri şunları ifade etti: “Geniş Boduthakurufaanu Magu [Sinamale köprüsünün başından Male adasının diğer ucuna giden yol] Çin’den bir hediyeydi. Yazılı olmayan anlayış, Male-Tilafuşi projesinin Yamin’in tekrar iktidara gelmesinin ardından Çin’e verileceği yönündeydi.” Şu anda Hintli bir şirket olan Afcons Infrastructure proje üzerinde çalışmaya başladı. Kovid yılları nedeniyle çalışmalar istenildiği gibi ilerlemedi. Tata grubunun Ameeru Ahmed Magu’daki konut projesi de istikrarlı bir hızla ilerliyor ama bu projeyle ilgili de endişeler var.

Hindistan ve Maldivler arasındaki görüş farklılığındaki keskin zıtlık, Batı Asya’da yaşanan dehşete verilen tepkilerde görülebilir. BJP iktidara gelene kadar Hindistan ve Maldivler, Batı Asya’daki çatışmaların çoğunda aynı taraftaydı. Bu durum kayda değer ölçüde değişti. Hem Muizzu hem de Hindistan Başbakanı Narendra Modi sözlerini sakınmadılar ve yelpazenin zıt uçlarında yer aldılar.

Muizzu 7 Ekim’de şu tweeti attı: “İsrail Filistin’deki yasa dışı işgali derhal sona erdirmeli ve Filistinlilerden zorla gasp edilen toprakları iade etmelidir. İsrail, Filistin’i 1967 sınırları içinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir devlet olarak tanımalı ve mültecilerin derhal geri dönüşüne izin vermelidir.” Muizzu’nun Male’deki evinde üzerinde “özgür Filistin” yazan devasa bir Filistin bayrağı bulunuyor. Maldivler’deki tepkilere bakılırsa, siyasi yelpazenin her kesiminden insanlar aynı tarafta yer alıyor.

Modi 7 Ekim’de İsrail’e destek veren bir tweet attı: “İsrail’de meydana gelen terör saldırıları karşısında derin bir şok yaşadık. Düşüncelerimiz ve dualarımız masum kurbanlar ve aileleriyle birlikte. Bu zor zamanda İsrail ile dayanışma içindeyiz.” Hindistan Dışişleri Bakanlığı, Filistin’i destekleyen bir açıklamayla durumu dengelemeye çalışsa da yakın zamana kadar Hindistan’ın bölgedeki iki önemli müttefiki olan Male ve Dakka’da açıkça kınama yapılmaması dikkatlerden kaçmadı. El Ehli hastanesinin bombalanmasının ardından Modin’in “X” (eski adıyla Twitter) üzerinden yaptığı paylaşım da işe yaramadı. Ölümler için başsağlığı diledi ve şöyle dedi: “Olaya karışanlar sorumlu tutulmalıdır.” Bu, ABD’nin konuyla ilgili tutumundan (İsrail’in yapmadığı) farklı. Bu tutum ne Arap dünyasına güvence verdi ne de Hindistan’ın Küresel Kuzey’deki dostlarına puan kazandırdı.

Hindistan ve Maldivler’de yönetimin üst kademelerinde son dönemde yaşanan uyumsuzluğa rağmen, güçlü pozisyonlarda bulunan iki kişi Hindistan’ın 2018’den 2023’e kadar Maldivler’in ilerleyişini etkileyebileceği beş yılı olduğunu ancak uzun vadeli başarılar yerine kısa vadeli kazanımlara öncelik verdiğini belirtti. “Neşid’in [2018’de] seçime katılmamayı kabul etmesini sağlamak kolay değildi. Bu başarıldı. Herkes Neşid’in sessiz kalamayacağını biliyordu. Neşid ve Solih birlikte olsalardı, seçim bu kadar kolay olmazdı,” diyor bir lider. Diğer bir lider ise “Sri Lanka gibi Maldivler de ikinci kez Çin’in köşesinde, zira Delhi yeterince çaba göstermedi,” iddiasında bulundu.

Çin’i kucaklamak

Maldivler’de yaşananlar, pek çok açıdan bölge ülkelerinin Hindistan’ın etki alanından çıkıp Çin’i nasıl kucakladığının bir emsali. 2015 yılında Sri Lanka’da gerçekleşen rejim değişikliğinin yankıları sadece bu ülkede değil Nepal’de de hissedildi. 2017 yılında “Prachanda” lakaplı Pushpa Kamal Dahal liderliğindeki Nepal Komünist Partisi (Maoist Merkez) ile K.P. Sharma Oli’nin Nepal Komünist Partisi (Birleşik Marksist-Leninist) aniden birleştiklerini açıkladılar. 2017 Nepal genel seçimlerinden kısa bir süre sonra iki parti birleşti. Fakat 2021 yılına gelindiğinde parti bir kez daha bölündü.

Bu gelişmelerde ve Nepal’in Hindistan’daki bazı bölgeleri Nepal’in bir parçası olarak gösteren bir harita yayımlamasında Çin’in de rolü oldu. Hindistan ve Nepal arasındaki ilişkiler, 2015 yılında Narendra Modi hükümetinin Nepal’in yeni bir anayasa kabul ederek dünyanın tek Hindu ülkesi olmaktan çıkıp laik bir ülke haline gelmesine (Hindistan bu karar için başka sebepler de öne sürmüştü) tepki olarak altı ay boyunca temel ihtiyaç maddelerine uyguladığı ablukadan bu yana hiç eskisi gibi olmadı.

Muhabirimizin o tarihten bu yana Nepalli liderler ve entelektüellerle yaptığı her görüşmede abluka ile ilgili yorumlar gündeme geldi. Nepal’in Hindistan’ın bazı bölgelerini bu ülkenin bir parçası olarak gösteren bir harita yayımlaması, Çin’in yanında olmasından kaynaklanan bir meydan okuma olarak görüldü.

Bir kaynak Çin’in Ocak 2023’teki sınır görüşmelerinde Butan’a cazip bir teklif sunduğunu söyledi: Butan’ın Çin’in kara ile çevrili ülkenin batısındaki (Doklam) ve doğusundaki (Arunachal Pradesh) hak iddialarına itiraz etmemesi karşılığında Çin, Butan’ın kutsal mekanlarından birkaçının bulunduğu kuzeydeki iki tartışmalı bölge üzerindeki hak iddialarından vazgeçmeye hazırdı. Singapur Ulusal Üniversitesi Güney Asya Çalışmaları Enstitüsü’nün Ocak 2023 tarihli özetine göre, nihai bir anlaşmaya daha çok olsa da “üç aşamalı” bir yol haritası ciddi bir ilerlemeye işaret ediyor. Özette bir de uyarı yer alıyor: “Thimphu’nun Pekin ile Yeni Delhi’yi ilgilendiren sınırlarla ilgili herhangi bir anlaşmayı kabul edeceğini hayal etmek zor.”

Maldivler’de Çin tarafından inşa edilen ve ülkeyi dönüştüren Sinamale köprüsü örneğinde olduğu gibi, Bangladeş’te 2022 yılında açılan ve ülkenin güneybatısının büyük bir bölümünü Dakka’ya bağlayan Padma köprüsü de oyunun kurallarını değiştireceğe benziyor. Çin’in desteğiyle inşa edilen bu köprü ve Bangladeş’in Chittagong’daki ana limanı, ülkenin kritik altyapısının bir parçası. Çin’in her iki projeye de destek vermesi, ülkenin Bangladeş’teki nüfuzunun bir göstergesi.

Çin her yerde

Sri Lanka’da Çin’in varlığı her yerde görülüyor. Ada ülkesinin kredi geri ödemesinde temerrüde düşmesinin ardından Hambantota havaalanını uzun vadeli bir kiralamayla devralmış, Kolombo açıklarında bir ada inşa etmiş ve Kolombo Limanı’nın büyük bir bölümünü geliştirmişti.

Hindistan Donanmasında görev yapmış ve Sahil Güvenlik Doğu Bölgesi’ne komuta etmiş olan Vasan, inci dizisinin başarıya ulaşıp ulaşmadığı konusunda doğrudan yorum yapmamakla birlikte, Hindistan’ın bazı stratejilerini yeniden gözden geçirmesi gerekeceğini dile getirdi: “Deniz denklemleri Yamin rejiminde olduğu gibi Çin yanlısı bir eğilimle zorlanmaya devam edecek. Maldivler ile ortaklık kurarak deniz sahası farkındalığını artırma çabalarının bir kısmı boşa çıkabilir. Dolayısıyla, deniz komşuluğunda test zamanı olacaktır. Hindistan’ın da tarihi ve kültürel ilişkilerin derin etkilere sahip olduğu insanlarla ilişki kurması gerekiyor.”

Çin’in Hindistan’ı çevrelemeye çalıştığı uyarısı en az on yıllık bir maziye sahip olsa da Hindistan hükümetinin son on yıldaki politikaları bu süreci hızlandırdı ve Hindistan’ın güvenliğini daha büyük bir endişe içinde bıraktı. Şubat 2022’de Kongre Lok Sabha Lideri Adhir Ranjan Chowdhury’nin Hindistan’ın komşularıyla arasına mesafe koyduğu yönündeki sözlerinden etkilenen BJP genel başkan yardımcısı Baijayant Jay Panda, “Rajiv Gandhi Çin’in inci dizisini kolaylaştırdı ama şimdi, yedi yıl içinde Önce Hindistan politikamız geri adım attı,” şeklinde bir tweet attı. Sri Lanka ve Maldivler hakkında başka iddialarda da bulundu. Bir yıldan biraz fazla bir süre sonra tüm iddialarının gerçek dışı olduğu kanıtlandı.

İttifakların güçlendirilmesi

Küresel Kuzey, Hindistan’ın da bir parçası olduğu Quad gibi bölgedeki ittifaklarını güçlendirerek Çin’in bölgedeki etkisine karşı koymayı umuyor. Hindistan da Güney Asya Bölgesel İşbirliği Birliği dışında (Pakistan’ı dışarıda tutmak için) Bölgede Herkes için Güvenlik ve Büyüme (SAGAR), Hint Okyanusu Kenar Birliği ve Bengal Körfezi Çok Sektörlü Teknik ve İktisadi İşbirliği Girişimi gibi bölgesel ittifaklar kurdu.

Hindistan’daki sağcı destekçileri tarafından ortaya atılan daha da fantastik bir öneri var: Çin’in inci dizisine karşı elmaslardan oluşan bir kolye. Bu eylemde “kolye” Seyşeller’den Umman (Dukm) ve İran (Çabahar) üzerinden Moğolistan, Japonya, Vietnam, Singapur ve Endonezya’ya uzanıyor.

Tıpkı Çin’in Hindistan’a dönük saldırılarında olduğu gibi, Hindistan hükümeti ve iktidardaki BJP, Çin’in bölgedeki nüfuzuna karşı koymaktan ziyade medya söylemini kontrol etmeye daha hevesli görünüyor. Hindistan’ın sorunu da burada yatıyor.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English