Dünya Basını
‘İsrail-Hamas savaşından sonra dünya eskisi gibi olmayacak’

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İsrail-Hamas savaşının küresel jeopolitik sonuçlarına odaklanıyor. ABD’li uluslararası ilişkiler Profesörü Stephan Walt’un kaleme aldığı analizde savaş daha geniş bir alana yayılmasa ve kısa sürede sonuçlansa bile savaşın jeopolitik dengeleri etkileyeceği hatta etkilemeye başladığı görüşünde:
***
İsrail-Hamas Savaşından Sonra Dünya Eskisi Gibi Olmayacak
Orta Doğu’daki son savaşın geniş çaplı jeopolitik etkileri olacak.
Stephen M. Walt
Gazze’deki son savaşın geniş kapsamlı yansımaları olacak mı? Kural olarak, olumsuz jeopolitik gelişmelerin genellikle çeşitli türden dengeleyici güçler tarafından dengelendiğini ve dünyanın küçük bir bölgesindeki olayların başka yerlerde büyük dalga etkisi yaratma eğiliminde olmadığını düşünüyorum. Krizler ve savaşlar meydana gelebilir, ancak genellikle soğukkanlılık galip gelir ve bunların sonuçlarını sınırlar.
Ancak her zaman değil ve Gazze’deki mevcut savaş da bu istisnalardan biri olabilir. Hayır, Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğinde olduğumuzu düşünmüyorum; hatta mevcut çatışmalar daha büyük bir bölgesel çatışmaya yol açarsa şaşırırım. Bu olasılığı tamamen göz ardı etmiyorum, ancak şu ana kadar kenarda duran hiçbir devlet veya grup (Hizbullah, İran, Rusya, Türkiye, vb.) doğrudan dahil olmaya istekli görünmüyor ve ABD yetkilileri de çatışmayı bölgede tutmaya çalışıyor. Daha büyük bölgesel bir çatışma daha da maliyetli ve tehlikeli olacağı için hepimiz bu çabaların başarılı olmasını ummalıyız. Ancak savaş Gazze ile sınırlı kalsa ve kısa sürede sona erse bile dünya çapında önemli yansımaları olacak.
Bu geniş etkilerin neler olabileceğini görmek için, Hamas’ın 7 Ekim’deki sürpriz saldırısından hemen önce jeopolitiğin genel durumunu hatırlamak önemli. Hamas saldırmadan önce ABD ve NATO müttefikleri Ukrayna’da Rusya’ya karşı bir vekalet savaşı yürütüyordu. Amaçları Ukrayna’nın Rusya’yı Şubat 2022’den sonra ele geçirdiği topraklardan sürmesine yardımcı olmak ve Rusya’yı gelecekte benzer eylemlere girişemeyecek kadar zayıflatmaktı. Ancak savaş iyi gitmiyordu: Ukrayna’nın yaz aylarındaki karşı saldırısı durmuştu, askeri güç dengesi giderek Moskova’ya doğru kayıyor gibi görünüyordu ve Kiev’in kaybettiği toprakları silah ya da müzakereler yoluyla geri kazanabileceğine dair umutlar azalıyordu.
ABD ayrıca Pekin’in yarı iletken üretimi, yapay zekâ, kuantum hesaplama ve diğer yüksek teknoloji alanlarında hakimiyet kurmasını engellemek amacıyla Çin’e karşı fiili bir ekonomik savaş yürütüyordu. Washington Çin’i uzun vadede başlıca rakibi (Pentagon dilinde “yükselen tehdit”) olarak görüyordu ve Biden yönetimi bu meydan okumaya giderek daha fazla odaklanmayı amaçlıyordu. Yönetim yetkilileri ekonomik kısıtlamalara sıkıca odaklandıklarını söylediler (yani, “küçük bahçe ve yüksek çit”) ve Çin ile diğer işbirliği biçimleri için istekli olduklarında ısrar ettiler. Ancak, yüksek çitin Çin’in en azından bazı önemli teknoloji alanlarında zemin kazanmasını engelleyip engelleyemeyeceği konusunda artan şüphelere rağmen, küçük bahçe büyümeye devam etti.
Orta Doğu’da ise Biden yönetimi karmaşık bir diplomatik atak yapmaya çalışıyordu: Suudilerin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi karşılığında Riyad’a bir tür resmi güvenlik garantisi ve belki de hassas nükleer teknolojiye erişimine izin vererek Suudi Arabistan’ı Çin’e yaklaşmaktan caydırmaya çalıştı. Ancak bu anlaşmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli değildi ve eleştirmenler Filistin meselesini görmezden gelmenin ve İsrail hükümetinin Filistin topraklarında giderek sertleşen eylemlerine göz yummanın nihai bir patlama riski taşıdığı konusunda uyarıda bulunmuştu.
Sonra 7 Ekim geldi. Bin 400’den fazla İsrailli vahşice öldürüldü ve şimdi Gazze’de 4 bini çocuk olmak üzere 10 on binden fazla insan İsrail bombardımanında hayatını kaybetti. İşte devam eden bu trajedinin jeopolitik ve ABD dış politikası için anlamı şudur:
Öncelikle, savaş ABD öncülüğündeki Suudi-İsrail normalleşme çabalarını sekteye uğrattı (ve bu gelişmeyi durdurmak neredeyse kesin olarak Hamas’ın hedeflerinden biriydi). Elbette bu sonsuza kadar engel olmayabilir çünkü anlaşmanın arkasındaki asıl teşvikler Gazze’deki çatışmalar sona erdiğinde de devam edecek. Yine de anlaşmanın önündeki engeller açıkça artmış durumda ve ölü sayısı arttıkça bu engeller de artmaya devam edecek.
İkinci olarak, savaş ABD’nin Orta Doğu’ya daha az zaman ve dikkat harcama ve dikkat ve çabasını Asya’nın daha doğusuna kaydırma girişimlerini engelleyecektir. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Foreign Affairs’te yayınlanan (Hamas’ın saldırısından hemen önce basılan) ve artık olayların önüne geçtiği meşhur makalesinde, yönetimin Ortadoğu’ya yönelik “disiplinli” yaklaşımının “diğer küresel öncelikler için kaynakları serbest bırakacağını” ve “yeni Ortadoğu çatışmaları riskini azaltacağını” iddia etmişti. Geçen ayın da gösterdiği gibi, işler tam olarak böyle gelişmedi.
Bu bir kapasite meselesi: Bir günde sadece 24 saat ve bir haftada sadece yedi gün var ve Başkan Joe Biden, Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve diğer üst düzey ABD yetkilileri birkaç günde bir İsrail’e ve diğer Orta Doğu ülkelerine uçup başka yerlere yeterli zaman ve ilgi ayıramazlar. Asya uzmanı Kurt Campbell’ın dışişleri bakan yardımcısı olarak atanması bu sorunu biraz hafifletebilir, ancak bu son Orta Doğu krizi yine de kısa ve orta vadede Asya için daha az diplomatik ve askeri kapasitenin olacağı anlamına geliyor. Orta düzey yetkililerin yönetimin çatışmaya yönelik tek taraflı tepkisinden rahatsız olduğu Dışişleri Bakanlığı’ndaki iç karışıklık da bu sorunu daha kolay hale getirmeyecek.
Kısacası, Orta Doğu’daki son savaş Tayvan, Japonya, Filipinler ya da Çin’in artan baskısıyla karşı karşıya olan diğer ülkeler için iyi bir haber değil. Pekin’in ekonomik sıkıntıları, Tayvan’a karşı ya da Güney Çin Denizi’ndeki iddialı eylemlerini durdurmadı; buna bir Çin önleme uçağının devriye gezen bir ABD B-52 bombardıman uçağının 10 fit yakınından uçtuğu bildirilen son olay da dahil. İki uçak gemisinin Doğu Akdeniz’de konuşlanmış olması ve Washington’daki dikkatlerin buraya çevrilmiş olması, Asya’da işlerin kötüye gitmesi halinde etkili bir şekilde karşılık verme kabiliyetini kaçınılmaz olarak zayıflatıyor.
Ve unutmayın, Gazze’deki savaşın Lübnan ya da İran’ı da içine alacak şekilde genişlemediğini varsayıyorum ki bu olasılık ABD ve diğerlerini yeni ve daha ölümcül bir durumun içine iter ve daha fazla zaman, dikkat ve kaynak gerektirir.
Üçüncüsü, Gazze’deki çatışma Ukrayna için bir felaket. Gazze savaşı basının gündemini meşgul ediyor ve yeni bir ABD yardım paketi için destek toplanmasını zorlaştırıyor. Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçiler şimdiden karşı çıkmaya başladı ve Gallup’un 4-16 Ekim tarihleri arasında yaptığı bir ankete göre Amerikalıların yüzde 41’i ABD’nin Ukrayna’ya çok fazla destek verdiğine inanıyor; bu oran haziran ayında yüzde 29’du.
Ancak sorun bundan daha da büyük. Ukrayna’daki çatışma bir yıpratma savaşına dönüştü ve bu da topçuların savaş alanında merkezi bir rol oynadığı anlamına geliyor. Ancak ABD ve müttefikleri Ukrayna’nın ihtiyaçlarını karşılayacak kadar mühimmat üretemediği için Washington, Kiev’i savaşta tutmak için Güney Kore ve İsrail’deki stoklara yönelmek zorunda kaldı. Şimdi İsrail savaşta olduğuna göre, Ukrayna’ya gidecek olan topçu mermilerinin veya diğer silahların bir kısmını alacak. Peki Ukrayna daha fazla toprak kaybetmeye başlarsa ya da Tanrı korusun ordusu çökmeye başlarsa Biden ne yapacak? Sonuç olarak, Gazze’de olanlar Kiev için iyi haber değil.
Avrupa Birliği için de kötü haber. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali bazı küçük sürtüşmelere rağmen Avrupa’nın birliğini artırmıştı ve son Polonya seçimlerinde otokratik ve yıkıcı Hukuk ve Adalet partisinin devrilmesi de cesaret verici bir işaretti. Ancak Gazze’deki savaş Avrupa’daki bölünmeleri yeniden alevlendirdi; bazı ülkeler İsrail’i kayıtsız şartsız desteklerken, diğerleri Filistinlilere (Hamas’a olmasa da) daha fazla sempati duyuyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile AB’nin en üst düzey diplomatı Josep Borrell arasında da ciddi bir çatlak ortaya çıktı. 800 kadar AB çalışanının von der Leyen’i fazla İsrail yanlısı olmakla eleştiren bir mektup imzaladığı bildirildi. Savaş ne kadar uzun sürerse bu ayrılıklar da o kadar büyüyecek. Bu bölünmeler aynı zamanda Avrupa’nın diplomatik zayıflığının, hatta ilgisizliğinin altını çiziyor ve dünya demokrasilerini güçlü ve etkili bir koalisyonda bir araya getirme hedefini baltalıyor.
Tüm bunların Rusya ve Çin için çok iyi haberler olduğunu söylemeye gerek yok. Onların bakış açısına göre, ABD’nin dikkatini Ukrayna ya da Doğu Asya’dan uzaklaştıracak her şey arzu edilir, özellikle de kenarda oturup hasarın birikmesini izleyebilecekleri zaman. Daha önceki bir köşe yazımda da belirttiğim gibi, savaş aynı zamanda Moskova ve Pekin’e ABD liderliğindeki bir sistem yerine uzun zamandır savundukları çok kutuplu dünya düzeni için kolay bir argüman daha veriyor. Tek yapmaları gereken başkalarına ABD’nin son 30 yıldır Ortadoğu’yu yöneten başlıca büyük güç olduğunu ve bunun sonuçlarının Irak’ta feci bir savaş, İran’ın gizli nükleer kapasitesi, İslam Devleti’nin ortaya çıkışı, Yemen’de insani bir felaket, Libya’da anarşi ve Oslo barış sürecinin başarısızlığı olduğunu göstermek. Bu açıdan bakıldığında, Hamas’ın 7 Ekim’deki vahşi saldırısı Washington’un en yakın dostlarını bile korkunç olaylardan koruyamadığını gösteriyor. Bu suçlamalardan herhangi birine itiraz edilebilir, ancak pek çok yerde sempati duyan bir kitle bulacaklar. Şaşırtıcı olmayan şekilde, Rus ve Çin medyası bu çatışmayı, kendini “vazgeçilmez ulus” olarak tanımlayan Amerika’ya karşı puan toplamak için kullanmaya başladı bile.
İleriye baktığımızda, savaş ve Amerika’nın buna verdiği yanıt, bir süre daha Amerikalı diplomatların sırtında yük olacak. ABD ve Batı’nın Ukrayna krizi konusundaki görüşleri ile küresel güneydeki birçok liderin tutumları arasında zaten önemli bir uçurum vardı. Bu liderler, Rusya’nın işgalini tam olarak desteklemiyorlardı, ancak Batı elitlerinin çifte standart ve seçici ilgisinden rahatsızlık duyuyorlardı. İsrail’in Hamas’ın saldırılarına verdiği ezici karşılık, bu uçurumu daha da derinleştiriyor. Bunun bir kısmı, dünyanın geri kalanında Filistinlilerin genel durumuna daha fazla duyarlılık olmasından kaynaklanıyor; bu duyarlılık, Amerika Birleşik Devletleri veya Avrupa’da bulunan duyarlılıktan daha fazla.
Bu sempati savaş uzadıkça ve daha fazla Filistinli sivil öldürüldükçe artacaktır, özellikle de ABD hükümeti ve bazı önde gelen Avrupalı politikacılar bir tarafa bu kadar ağırlık verirken. Üst düzey bir G-7 diplomatının geçen ay Financial Times’a söylediği gibi: “Küresel güneydeki savaşı kesinlikle kaybettik. Küresel güneyle [Ukrayna konusunda] yaptığımız tüm çalışmalar boşa gitti. … Kuralları unutun, dünya düzenini unutun. Bizi bir daha asla dinlemeyecekler.” Bu görüş abartılı olabilir ama yanlış değil.
Dahası, Atlantik ötesi toplumun rahat sınırları dışında kalan insanlar Batı’nın seçici ilgisinden rahatsız. Ortadoğu’da yeni bir savaş patlak veriyor ve Batı medyası tamamen bu savaşa odaklanmış durumda; üst düzey gazeteler haber ve yorumlara sayısız sayfa ayırıyor ve haber kanalları bu olaylara saatlerce yer veriyor. Politikacılar ne yapılması gerektiğine dair görüşlerini sunmak için birbirleriyle yarışıyor. Ancak bu son savaşın patlak verdiği hafta Birleşmiş Milletler, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde çoğu oradaki şiddetin bir sonucu olarak yaklaşık 7 milyon insanın yerinden edildiğini bildirdi. Söz konusu insan sayısı İsrail ya da Gazze’deki kurbanların sayısını gölgede bıraksa da bu haber neredeyse hiç yankı uyandırmadı.
Bu etki de abartılmamalı: Küresel güneydeki devletler Batı’nın ikiyüzlülüğüne duydukları öfke ve kızgınlığa rağmen kendi çıkarlarının peşinden gitmeye ve ABD ve diğerleriyle iş yapmaya devam edecekler. Ancak bu durum onlarla başa çıkmayı kolaylaştırmayacak ve normlar, kurallar ve insan hakları konusundaki gevezeliklerimize pek aldırış etmelerini bekleyemeyiz. Daha fazla devlet Çin’i Washington’a karşı faydalı bir denge unsuru olarak görmeye başlarsa şaşırmayın.
Son olarak, bu talihsiz olay Amerika’nın dış politikada yetkinlik konusundaki itibarını parlatmayacak. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun İsrail’i korumadaki başarısızlığı itibarını sonsuza dek lekeleyebilir, ancak ABD dış politika kurumu da bu katliamın geleceğini göremedi ve bugüne kadarki tepkisi de yardımcı olmadı. Bu son başarısızlığa Ukrayna’da talihsiz bir sonuç eşlik ederse, diğer devletler Amerikan güvenilirliğini değil, Amerikan muhakemesini sorgulayacaktır. Çünkü diğer devletler, ABD liderlerinin neler olup bittiğini net bir şekilde anladıklarını, nasıl karşılık vereceklerini bildiklerini ve en azından savundukları değerlere biraz dikkat ettiklerini düşünürlerse Washington’un tavsiyelerine kulak verme ve liderliğini takip etme olasılıkları daha yüksektir. Eğer durum böyle değilse, neden herhangi bir konuda Amerikan tavsiyelerini dinlesinler ki?
Dünya Basını
Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:
ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi
Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura
Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli
Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.
MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.
Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.
17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.
Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.
Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.
Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.
Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.
Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.
Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.
Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.
Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.
Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.
Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.
ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.
“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.
Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.
Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.
Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:
“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”
Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.
Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.
Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.
ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.
Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.
Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.
Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil
Diplomasi
‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.
South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.
Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.
Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.
İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.
Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.
İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.
Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.
“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”
Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.
Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.
Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.
Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.
Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.
Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.
Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.
Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.
Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu
Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.
Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.
Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.
Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.
Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.
Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.
Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.
Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.
“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.
Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.
“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.
Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.
“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.
Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.
Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.
Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı
Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.
Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.
“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”
Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.
Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.
Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.
Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.
Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.
Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.
Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.
İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor
Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.
İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.
Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.
Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.
Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.
ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.
İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.
Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Dünya Basını2 hafta önceABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya2 hafta önceÇin, ileri düzey çip üretimi açısından kritik önemedeki yerli litografi makinelerinin seri üretimine başladı
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor
Ortadoğu2 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Ortadoğu2 hafta önceYemen güçleri Saada semalarında Suudi Arabistan’a ait Vestel Karayel İHA’sını vurdu








