Dünya Basını
Dugin: İsrail, Batı hegemonyasının aracından başka bir şey değil

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale İsrail-Hamas savaşını, tek kutupluluk-çok kutupluluk mücadelesi bağlamında ele alıyor. Makalenin yazarı Rus stratejist Aleksandr Dugin, Türkiye’de de tanınan bir isim. Rus Jeopolitik Okulu ve Avrasya Hareketi’nin kurucusu olan Dugin, Avrasya önerisinin en büyük savunucularından biri. Jeopolitiğin Temelleri, Dördüncü Siyasi Teori, Çok Kutuplu Dünya Teorisi ve 24 ciltlik Noomakhia dahil altmıştan fazla kitabı var. Kimi zaman tartışmalı fikirlere imza atsa da bu düşüncelerin ilham verici ve orijinal olduğu herkes tarafından kabul ediliyor.
***
Aleksandr Dugin: Yeni dünya düzeni ve Gazze savaşı için vizyonum
Çok kutuplu bir dünyada İsrail ve Ukrayna, Batı hegemonyasının temsilcileridir.
Aleksandr Dugin
Mevcut küresel düzen bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet bloğunun dağılmasının ardından ortaya çıkan tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya doğru bir kaymaya tanık oluyoruz.
Bu çok kutuplu dünyanın temelleri, Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika’yı içeren kilit oyuncularla giderek daha belirgin hale geliyor. Bu oluşumlar, birçoğu BRICS grubu içinde birleşmiş olan farklı medeniyetleri temsil etmektedir.
Özellikle 2023 Johannesburg zirvesinden sonra bu grup, Suudi Arabistan Krallığı, İran ve Mısır gibi İslam dünyasından önemli ülkelerin yanı sıra Afrika perspektifini güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin’i de içerecek şekilde genişledi.
Bu genişleme, çok kutuplu dünya düzeninin artan etkisinin altını çizerken Batı hegemonyasının zayıfladığına işaret ediyor.
ABD ve Batı’nın tek taraflı hakimiyetini koruma kararlılığı
Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı güçler tek taraflılık kavramına kararlılıkla sarılıyor. Küresel liderliğin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Süregelen bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğunlaşan mücadelenin damgasını vurduğu çağımızın temel çelişkisi olarak duruyor.
Bu bağlamda, küresel siyasetteki temel çatışmaları ve gelişmeleri, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya’yı zayıflatma çabalarını incelemek elzem. Bu dinamik, Ukrayna’da süregelen çatışmanın aydınlatılmasına yardımcı olur.
Batı dünyasının Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’ye verdiği destek, büyük ölçüde Rusya’nın özerk bir küresel aktör olarak yeniden ortaya çıkmasını engelleme arzusundan kaynaklanıyor ki bu da Devlet Başkanı Vladimir Putin’in görev süresi boyunca savunduğu bir hedef.
Putin, Rusya Federasyonu’nun siyasi egemenliğini güçlendirdi ve Rusya’nın sadece Batı hegemonyasına karşı çıkmakla kalmayıp aynı zamanda onun değer sistemini de reddeden bağımsız bir medeniyet olarak statüsünü giderek daha fazla vurguladı.
Rusya, geleneksel değerlere olan bağlılığını açık bir şekilde teyit ederken, eşcinsel hakları gündemini ve Rusya’nın sapma ve sapkınlık olarak algıladığı diğer Batılı ideolojik standartları desteklemesi de dahil Batı liberalizmini kesin bir şekilde reddetti.
Buna karşılık Batı, Kiev’deki 2014 darbesini aktif olarak destekledi, Ukrayna’ya kapsamlı askeri yardım sağladı, ülke içinde neo-Nazi ideolojisinin yayılmasını teşvik etti ve Rusya’yı olağanüstü bir askeri operasyon başlatması için kışkırttı.
Putin’in müdahalesi olmasaydı, Kiev muhtemelen bağımsız olarak benzer adımlar atacak ve Ukrayna’da çok kutupluluk ile tek kutupluluk arasındaki şiddetli mücadelede ilk cephenin açılmasına yol açacaktı.
Aynı zamanda Putin liderliğindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi dünyanın iki kutbundan biri olamayacağının bilincindedir.
Çin, İslam, Hint, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya onları gerçek ve adil bir çok kutuplu düzende potansiyel müttefikler ve ortaklar olarak görüyor ki bu perspektif henüz dünyanın geri kalanı tarafından yaygın olarak kabul görmüyor.
Bununla birlikte, özellikle Pasifik bölgesinde tek kutupluluk ve çok kutupluluk arasındaki çatışmada bir sonraki parlama noktası olmaktan kurtulan Tayvan’la ilgili durumun da gösterdiği gibi, çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.
İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı daha geniş bir çatışmaya işaret ediyor
İsrail ve Gazze Şeridi’nde yaşanan olaylar bu konuyla yakından bağlantılı. İki trajik olay hızlı bir şekilde art arda meydana geldi. İlk olarak Hamas’ın İsrail’e saldırması sonucu çok sayıda sivil hayatını kaybetti ve rehin alınanlar oldu.
Daha sonra İsrail, Gazze Şeridi’ne, özellikle kadınlar ve çocuklar arasında önemli sayıda sivilin ölümüne yol açan, yüksek düzeyde vahşet olarak karakterize edilen misilleme saldırıları başlattı. Bu eylemler tartışmasız bir şekilde insan hakları ihlali ve insanlığa karşı suç teşkil ediyor ve herhangi bir haklı gerekçeden yoksun.
Ancak aynı zamanda, İsrail’in “lex talionis” ilkelerini (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz, dişe diş gibi, derece ve tür açısından suçlunun suçuna uygun olması gerektiğini öngören bir ilke) uygulaması, yaygın olarak soykırım olarak tanımlanan Gazzeliler için acımasız yaşam koşullarıyla sonuçlandı.
Hem Hamas’ın saldırısı hem de İsrail’in tepkisi, siyasi çatışmaları çözmek için kabul edilen insani yöntemlerin çerçevesi dışında eylemler olarak nitelendiriliyor.
Daha sonra jeopolitik manzara devreye giriyor ve İsrail’in eylemlerinin büyüklüğü önemli ölçüde daha büyük olsa da Gazze Şeridi’ndeki durumun değerlendirilmesi yalnızca buna bağlı değil; daha ziyade, altta yatan jeopolitik eğilimlere bağlı.
Hamas’ın saldırısı ve İsrail’in buna verdiği karşılık Batı ile İslam dünyası arasında daha geniş çaplı bir çatışmaya yol açtı. Bu çatışma, Gazze’deki sivil halka karşı işlenen suçların açık niteliğine rağmen İsrail’e verilen koşulsuz ve tek taraflı destekten kaynaklanıyor.
Yoksul ve izole bölgelerde yaşamak üzere topraklarından sürülen Filistinlilerin karşılaştığı adaletsizliklere dikkat çeken İslam dünyası İsrail’in Gazze ve daha geniş Filistin topraklarındaki eylemleri karşısında ayrı bir kutup olarak tasvir ediliyor.
Filistin meselesinin Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları, ayrıca Yemen, Suriye, Irak ve Libya’daki iç çatışmalara karışan grupları bir araya getiren birleştirici bir güç işlevi görmesiyle İslam dünyasının birliği yadsınamaz hale geldi.
Bu konu Pakistan, Endonezya, Malezya ve Bangladeş gibi ülkeleri de doğrudan ilgilendiriyor.
Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa, Rusya ve Afrika’da yaşayan Müslümanlar da bu duruma kayıtsız kalamazlar. Özellikle, aralarındaki siyasi farklılıklara rağmen Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinliler onurlarını korumak için ortak bir çaba içerisinde.
Filistin davası ve Amerika Birleşik Devletleri
Son yıllarda ABD, Müslümanların Filistin meselesi etrafında birleşmesini engelleme ve onları İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmede başarılı oldu.
Ancak bu tür girişimler artık başarılı olamıyor. İsrail’e verilen açık destek devam ederken tüm bu çabalar son haftalarda boşa çıktı. İsrail’in Gazze’de tüm dünya kamuoyunun şahit olduğu kitlesel sivil katliamı, İslam dünyasını kendi içindeki farklılıkları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan karşı karşıya gelmeyi düşünmeye zorluyor.
İsrail, tıpkı Ukrayna gibi, zorba ve acımasız Batı hegemonyasının bir aracından başka bir şey değil. Suç işlemekten ya da ırkçı söylem ve eylemlerden çekinmiyor.
Ancak sorunun kökeni İsrail’in kendisinde değil, tek kutuplu dünya çerçevesinde jeopolitik bir araç olarak oynadığı rolde yatıyor. Bu, Başkan Vladimir Putin’in kısa süre önce “böl ve yönet” ilkesine dayalı sömürgeci taktikler uygulayan küreselciler için bir metafor olan “örümcekler” tarafından örülen düşmanlık ve çatışmalar ağına atıfta bulunurken ifade ettiği şeyle tam olarak örtüşüyor.
Tek kutuplu dünyayı ve Batı egemenliğini korumak için umutsuzca çabalayanlara etkili bir şekilde karşı koymak için, stratejilerinin özünü anlamak çok önemli. Bu anlayışla donanmış olarak, bu gündeme karşı bilinçli olarak alternatif bir model inşa edebilir, güvenle ilerleyebilir ve çok kutuplu bir dünya kurma yolunda birleşebiliriz.
Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak Filistin’de devam eden çatışma, yalnızca belirli gruplara ve hatta genel olarak Araplara değil, tüm İslam dünyasına ve İslam medeniyetine doğrudan bir meydan okuma. Batı’nın bizzat İslam’la karşı karşıya olduğu giderek daha açık hale geliyor; bu artık birçok kişi tarafından kabul edilen bir gerçek.
Ortak zorunluluk Müslüman ulusları kötü muameleden korumak
Suudi Arabistan, Türkiye, İran ve Pakistan gibi ülkelerden Tunus’a ve Bahreyn’e Şiiler ve Sünniler arasındaki bölünmenin yanı sıra, selefiler, Sünniler ve Sufilerin yaşadığı Filistin, Suriye, Libya, Lübnan’daki çeşitli siyasi grupları kapsayan bölgelere kadar İslam medeniyetinin onurunu savunmak için ortak bir zorunluluk var. Bu medeniyet kendisini her türlü kötü muameleyi reddeden egemen ve bağımsız bir medeniyet olarak tanımlıyor.
Erdoğan’ın çatışmaya yanıt olarak cihattan bahsetmesi tarihi Haçlı Seferlerini hatırlatsa da bu benzetme mevcut durumun özünü tam olarak yansıtmıyor. Modern Batı küreselleşmesi; materyalizm, ateizm ve bireycilik lehine Hıristiyan kültürüyle olan pek çok bağını kopararak Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaştı.
Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle pek ilgisi yok ve kesinlikle sapmaların yasallaştırılmasını ya da norm olarak benimsenmesini veya İsrailli post-hümanist filozof Yuval Harari tarafından coşkuyla desteklenen insanüstü varoluşa yönelme kavramını onaylamaz.
Batı, çağdaş haliyle, Hıristiyanlık değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla herhangi bir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir olguyu temsil ediyor. İslam dünyası Batı ile çatıştığında, İsa’nın uygarlığı ile değil, Deccal’in uygarlığı olarak adlandırılabilecek Hıristiyanlık karşıtı bir uygarlıkla çatışmaya girdiğini kabul etmek önemli.
Önemli bir küresel oyuncu olan Rusya, Ukrayna topraklarında Batı ile aktif bir savaş içinde.
Ne yazık ki, Batı propagandasının etkisiyle, birçok İslam ülkesi bu çatışmanın altında yatan nedenleri, hedefleri ve doğasını tam olarak kavrayamadı ve çoğunlukla bunu sadece bölgesel bir anlaşmazlık olarak algıladı. Ancak küreselleşme dünya genelindeki Müslümanları doğrudan etkilediği için Rusya’nın Ukrayna’daki özel askeri operasyonu çok daha farklı bir anlam kazanıyor.
Nihayetinde bu savaş, çok kutuplu bir dünya ile tek kutuplu bir dünya arasındaki çatışmayı ifade ediyor; yani bu savaş sadece küresel bir kutup olarak Rusya’nın değil, dolaylı ve hatta doğrudan tüm bu kutupların çıkarlarına hizmet ediyor. Çin bunu kavrayabilecek donanıma sahip ve İslam dünyası içinde İran da bu perspektifi kavrayabilenler arasında.
Özellikle Suudi Arabistan Krallığı, Mısır, Türkiye, Pakistan ve Endonezya gibi diğer İslam toplumlarında da jeopolitik farkındalık hızla artıyor. Bu durum Suudi Arabistan ve İran arasındaki uzlaşma ve Türkiye’nin egemen politika izlemesi gibi girişimlere yol açtı.
Rus güdüleri ve Üçüncü Dünya Savaşı hayaleti
İslam dünyası giderek kendisini önemli bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak tanıdıkça, Rusya’nın eylemlerinin arkasındaki nedenler daha belirgin ve anlaşılır hale geliyor.
Devlet Başkanı Vladimir Putin halihazırda uluslararası bir ünü ve dünya çapında, özellikle de Batılı olmayan ülkelerde önemli bir popülaritesi var. Bu popülarite onun stratejik kararlarına kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazandırıyor.
Rusya özünde tek kutuplulukla şiddetle mücadele ediyor ki bu da küreselleşmeye ve Batı’nın hegemonik etkisine karşı daha geniş bir mücadele anlamına geliyor. Bugün Batı’nın, genellikle vekili İsrail aracılığıyla İslam dünyasını hedef aldığına ve Filistinlileri soykırıma tabi tuttuğuna tanık oluyoruz.
Bu da Müslümanlar ile Batı hegemonyası arasında her an patlak verebilecek bu savaşın ortasında İslam’ın zamanının geldiği anlamına geliyor. İsrailliler hakkındaki bilgilerime dayanarak, Filistinlileri ortadan kaldırana kadar durmayacaklarına hiç şüphe yok.
“Savaş şu anda gerçekten de kapsamlı görünüyor.” Bu durumda, her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi nesnel müttefikleri var. Muhtemelen zaman içinde başka cepheler de ortaya çıkacaktır.
Burada ortaya çıkan soru, bunun üçüncü bir dünya savaşının patlak vermesine yol açıp açmayacağıdır. Bu son derece olası görünüyor ve bir anlamda zaten başlamış durumda.
Savaşın küresel olarak tırmanması için, askeri çözüm gerektiren çözülmemiş çelişkilerin kritik seviyeye ulaşması şart. Bu koşul yerine getirildi. Batılı güçler hakimiyetlerinden gönüllü olarak vazgeçme eğiliminde değiller ve yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler artık bu hakimiyeti kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyor.
Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı’nın, yeni çatışmaları ve savaşları kışkırtan ve körükleyen politikaları terk etmeden insanlığın liderleri olamayacağı kanıtlandı.
Kaçınılmaz savaş kazanılmalı.
Trump Biden’a karşı
Nihayetinde, eski ABD Başkanı Donald Trump, İslam ve Batı arasında tırmanan çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden kararlı bir şekilde küreselleşmeyi savunuyor, Rusya’ya karşı çıkıyor ve tek kutupluluğu hararetle destekliyor.
Bu durum, Kiev’deki yeni Nazi rejimini tereddütsüz desteklemesini ve İsrail’i doğrudan soykırım da dahil eylemlerinden tamamen muaf tutmasını tam olarak açıklıyor.
Ancak Trump’ın pozisyonu farklı. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD’nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet için aceleci planların önüne koyuyor.
Trump, daha çok ticaret ve Çin ile ekonomik rekabet konularına odaklanarak Rusya ile ilişkiler konusunda kayıtsız bir tutum sergiliyor. Bununla birlikte Trump aynı zamanda ABD içindeki güçlü Siyonist lobiye tabi ve onun etkisi altında.
Bu nedenle, Batı ile İslam arasında yaklaşmakta olan savaş, yalnızca Batı perspektifinden değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler tarafından da kayıtsızlıkla karşılanmamalı.
Bu bağlamda, Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturması halinde, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna’ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bununla birlikte, Müslümanlara ve Filistinlilere karşı daha da katı bir yaklaşım benimseyebilir ve muhtemelen Biden’ın politikalarının şiddetini aşabilir.
Gerçekçilik zorunludur ve ufukta beliren zorlu, ciddi ve uzun süreli bir çatışmaya hazırlıklı olmalıyız.
Bunun dini bir çatışma değil, daha ziyade materyalist, ateist bir sahtekârın tüm geleneksel dinlere karşı savaşı olduğunun farkına varmak önemli. Bu da nihai savaş anının yaklaşmış olabileceği anlamına geliyor.
Nükleer savaş hayaleti ve tek kutuplu sistemin ölümü
Yaklaşan çatışma bir nükleer savaşa doğru mu ilerliyor? Özellikle taktik nükleer silahların potansiyel kullanımı düşünüldüğünde bu ihtimal göz ardı edilemez.
İnsanlık açısından yıkıcı sonuçları göz önüne alındığında, Rusya ve NATO ülkeleri gibi stratejik nükleer yeteneklere sahip ulusların bunları kullanmaya başvurması pek olası değil.
Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran’ın nükleer silahlara sahip olduğu düşünüldüğünde, bu silahların yerel bağlamlarda kullanılması ihtimal dahilinde.
Yaklaşan bu çatışma sırasında dünya düzeni nasıl şekillenecek?
Böyle bir sorunun hazır bir cevabı yok. Ancak kesin olarak imkânsız bir şey var ki o da küreselleşme taraftarlarının hararetle savunduğu sağlam, istikrarlı ve tek kutuplu bir küresel sistemin kurulmasıdır.
Özel koşullar ne olursa olsun, tek kutuplu bir dünya imkânsız. Dünya ya çok kutuplu olacak ya da hiç var olmayacak. Batı’nın hakimiyetini sürdürme kararlılığı ne kadar güçlü olursa, bunu takip eden savaşın da o kadar şiddetli olması ve potansiyel olarak üçüncü bir dünya savaşına dönüşmesi muhtemel.
Çok kutupluluk kendiliğinden ortaya çıkmayacak. Şu anda İslam dünyasında çok önemli bir yeniden birleşme süreci yaşanıyor. Eğer Müslümanlar ortak ve zorlu bir düşmana karşı birleşebilirlerse, İslami güç kutbunun yükselişi mümkün hale gelecek.
Bana göre Bağdat’ın eski haline dönmesi ve Irak’taki önemli rolü ideal bir çözüm sunabilir. Irak, Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalılar, Kürtler ve Türkler de dahil İslam medeniyetinin çeşitli ana akımlarının buluşma noktası. Özellikle Bağdat, tarihsel olarak bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkezdir.
Yine de bu önerme spekülatif olmaya devam ediyor. Bununla birlikte, İslam dünyasının birleştirici bir temele veya ortak bir zemine ihtiyaç duyacağı açık.
Bağdat potansiyel olarak bu platform ya da denge noktası olarak hizmet edebilir. Ancak bu vizyonun gerçekleşmesi için öncelikle Irak’ın Amerikan güçlerinin varlığından kurtarılması gerekiyor.
Görünen o ki her bir güç kutbu var olma hakkını çatışma yoluyla kazanmak zorunda. Rusya, Ukrayna’da zafer kazandıktan sonra tam egemen bir kutup haline gelecek. Benzer şekilde, Tayvan meselesi çözüldüğünde, Çin kendisini önemli bir kutup olarak kabul ettirecek.
İslam dünyası ise Filistin sorununa adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.
Gelişmeler bununla sınırlı kalmayacak; nihayetinde, şu anda yeni sömürgeci güçlerle giderek daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika’nın rolleri de önemli hale gelecek.
Sonuç olarak, çok kutuplu dünyadaki tüm kutuplar kendilerine özgü zorlukları ve sınamaları aşmak zorunda kalacaklar.
Çok kutupluluk olası
Sonrasında Batı Avrupa’nın yanı sıra çeşitli imparatorlukların bir arada yaşadığı Kristof Kolomb öncesindeki küresel düzene kısmi bir dönüşe tanık olabiliriz. Bu imparatorluklar arasında Çin, Hint, Rus, Osmanlı ve Pers imparatorluklarının yanı sıra Güney Asya, Afrika, Latin Amerika ve hatta Okyanusya’daki güçlü bağımsız devletler de vardı. Bu oluşumların her birinin, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşet ile eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemleri vardı.
Sonuç olarak, modern çağda Batılı küresel emperyal politikaların ortaya çıkmasından önce insanlık için geçerli olan çok kutupluluk tamamen makul bir seçenek.
Bu, küresel barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmez; ancak böyle çok kutuplu bir dünya sistemi doğası gereği daha adil ve dengeli olacaktır.
Tüm çatışmalara adil ve kolektif bir duruşla yaklaşılacak, insanlık Nazi Almanya’sında, günümüz İsrail’inde ya da küresel Batı’nın saldırgan hakimiyetinde görülenlere benzer ırksal adaletsizliklerden korunacaktır.
*Rusçadan çeviri ve koordinasyon Ramia Yahia tarafından yapılmıştır.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika7 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4








