Dünya Basını
Dugin: İsrail, Batı hegemonyasının aracından başka bir şey değil

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale İsrail-Hamas savaşını, tek kutupluluk-çok kutupluluk mücadelesi bağlamında ele alıyor. Makalenin yazarı Rus stratejist Aleksandr Dugin, Türkiye’de de tanınan bir isim. Rus Jeopolitik Okulu ve Avrasya Hareketi’nin kurucusu olan Dugin, Avrasya önerisinin en büyük savunucularından biri. Jeopolitiğin Temelleri, Dördüncü Siyasi Teori, Çok Kutuplu Dünya Teorisi ve 24 ciltlik Noomakhia dahil altmıştan fazla kitabı var. Kimi zaman tartışmalı fikirlere imza atsa da bu düşüncelerin ilham verici ve orijinal olduğu herkes tarafından kabul ediliyor.
***
Aleksandr Dugin: Yeni dünya düzeni ve Gazze savaşı için vizyonum
Çok kutuplu bir dünyada İsrail ve Ukrayna, Batı hegemonyasının temsilcileridir.
Aleksandr Dugin
Mevcut küresel düzen bir geçiş sürecinde gibi görünüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Sovyet bloğunun dağılmasının ardından ortaya çıkan tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya doğru bir kaymaya tanık oluyoruz.
Bu çok kutuplu dünyanın temelleri, Rusya, Çin, İslam dünyası, Hindistan ve potansiyel olarak Afrika ve Latin Amerika’yı içeren kilit oyuncularla giderek daha belirgin hale geliyor. Bu oluşumlar, birçoğu BRICS grubu içinde birleşmiş olan farklı medeniyetleri temsil etmektedir.
Özellikle 2023 Johannesburg zirvesinden sonra bu grup, Suudi Arabistan Krallığı, İran ve Mısır gibi İslam dünyasından önemli ülkelerin yanı sıra Afrika perspektifini güçlendiren Etiyopya ve Güney Amerika ülkelerinin varlığını daha da sağlamlaştıran Arjantin’i de içerecek şekilde genişledi.
Bu genişleme, çok kutuplu dünya düzeninin artan etkisinin altını çizerken Batı hegemonyasının zayıfladığına işaret ediyor.
ABD ve Batı’nın tek taraflı hakimiyetini koruma kararlılığı
Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı güçler tek taraflılık kavramına kararlılıkla sarılıyor. Küresel liderliğin ön saflarında yer alan ABD, özellikle askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve ideolojik alanlarda hakimiyetini sürdürmeye kararlı. Süregelen bu tek kutupluluk arayışı, tek kutupluluk ile çok kutupluluk arasında yoğunlaşan mücadelenin damgasını vurduğu çağımızın temel çelişkisi olarak duruyor.
Bu bağlamda, küresel siyasetteki temel çatışmaları ve gelişmeleri, özellikle de egemenliğini ve bağımsız bir kutup olarak varlığını yeniden ortaya koyan Rusya’yı zayıflatma çabalarını incelemek elzem. Bu dinamik, Ukrayna’da süregelen çatışmanın aydınlatılmasına yardımcı olur.
Batı dünyasının Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’ye verdiği destek, büyük ölçüde Rusya’nın özerk bir küresel aktör olarak yeniden ortaya çıkmasını engelleme arzusundan kaynaklanıyor ki bu da Devlet Başkanı Vladimir Putin’in görev süresi boyunca savunduğu bir hedef.
Putin, Rusya Federasyonu’nun siyasi egemenliğini güçlendirdi ve Rusya’nın sadece Batı hegemonyasına karşı çıkmakla kalmayıp aynı zamanda onun değer sistemini de reddeden bağımsız bir medeniyet olarak statüsünü giderek daha fazla vurguladı.
Rusya, geleneksel değerlere olan bağlılığını açık bir şekilde teyit ederken, eşcinsel hakları gündemini ve Rusya’nın sapma ve sapkınlık olarak algıladığı diğer Batılı ideolojik standartları desteklemesi de dahil Batı liberalizmini kesin bir şekilde reddetti.
Buna karşılık Batı, Kiev’deki 2014 darbesini aktif olarak destekledi, Ukrayna’ya kapsamlı askeri yardım sağladı, ülke içinde neo-Nazi ideolojisinin yayılmasını teşvik etti ve Rusya’yı olağanüstü bir askeri operasyon başlatması için kışkırttı.
Putin’in müdahalesi olmasaydı, Kiev muhtemelen bağımsız olarak benzer adımlar atacak ve Ukrayna’da çok kutupluluk ile tek kutupluluk arasındaki şiddetli mücadelede ilk cephenin açılmasına yol açacaktı.
Aynı zamanda Putin liderliğindeki Rusya, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi dünyanın iki kutbundan biri olamayacağının bilincindedir.
Çin, İslam, Hint, Afrika ve Latin Amerika gibi yeni medeniyetler yükselişte. Rusya onları gerçek ve adil bir çok kutuplu düzende potansiyel müttefikler ve ortaklar olarak görüyor ki bu perspektif henüz dünyanın geri kalanı tarafından yaygın olarak kabul görmüyor.
Bununla birlikte, özellikle Pasifik bölgesinde tek kutupluluk ve çok kutupluluk arasındaki çatışmada bir sonraki parlama noktası olmaktan kurtulan Tayvan’la ilgili durumun da gösterdiği gibi, çok kutupluluk kavramına ilişkin giderek güçlenen bir farkındalık söz konusu.
İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşı daha geniş bir çatışmaya işaret ediyor
İsrail ve Gazze Şeridi’nde yaşanan olaylar bu konuyla yakından bağlantılı. İki trajik olay hızlı bir şekilde art arda meydana geldi. İlk olarak Hamas’ın İsrail’e saldırması sonucu çok sayıda sivil hayatını kaybetti ve rehin alınanlar oldu.
Daha sonra İsrail, Gazze Şeridi’ne, özellikle kadınlar ve çocuklar arasında önemli sayıda sivilin ölümüne yol açan, yüksek düzeyde vahşet olarak karakterize edilen misilleme saldırıları başlattı. Bu eylemler tartışmasız bir şekilde insan hakları ihlali ve insanlığa karşı suç teşkil ediyor ve herhangi bir haklı gerekçeden yoksun.
Ancak aynı zamanda, İsrail’in “lex talionis” ilkelerini (Babil hukukunun başlangıcında geliştirilen ve verilen cezanın, göze göz, dişe diş gibi, derece ve tür açısından suçlunun suçuna uygun olması gerektiğini öngören bir ilke) uygulaması, yaygın olarak soykırım olarak tanımlanan Gazzeliler için acımasız yaşam koşullarıyla sonuçlandı.
Hem Hamas’ın saldırısı hem de İsrail’in tepkisi, siyasi çatışmaları çözmek için kabul edilen insani yöntemlerin çerçevesi dışında eylemler olarak nitelendiriliyor.
Daha sonra jeopolitik manzara devreye giriyor ve İsrail’in eylemlerinin büyüklüğü önemli ölçüde daha büyük olsa da Gazze Şeridi’ndeki durumun değerlendirilmesi yalnızca buna bağlı değil; daha ziyade, altta yatan jeopolitik eğilimlere bağlı.
Hamas’ın saldırısı ve İsrail’in buna verdiği karşılık Batı ile İslam dünyası arasında daha geniş çaplı bir çatışmaya yol açtı. Bu çatışma, Gazze’deki sivil halka karşı işlenen suçların açık niteliğine rağmen İsrail’e verilen koşulsuz ve tek taraflı destekten kaynaklanıyor.
Yoksul ve izole bölgelerde yaşamak üzere topraklarından sürülen Filistinlilerin karşılaştığı adaletsizliklere dikkat çeken İslam dünyası İsrail’in Gazze ve daha geniş Filistin topraklarındaki eylemleri karşısında ayrı bir kutup olarak tasvir ediliyor.
Filistin meselesinin Sünnileri, Şiileri, Türkleri ve İranlıları, ayrıca Yemen, Suriye, Irak ve Libya’daki iç çatışmalara karışan grupları bir araya getiren birleştirici bir güç işlevi görmesiyle İslam dünyasının birliği yadsınamaz hale geldi.
Bu konu Pakistan, Endonezya, Malezya ve Bangladeş gibi ülkeleri de doğrudan ilgilendiriyor.
Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa, Rusya ve Afrika’da yaşayan Müslümanlar da bu duruma kayıtsız kalamazlar. Özellikle, aralarındaki siyasi farklılıklara rağmen Gazze, Batı Şeria ve Ürdün Nehri bölgesindeki Filistinliler onurlarını korumak için ortak bir çaba içerisinde.
Filistin davası ve Amerika Birleşik Devletleri
Son yıllarda ABD, Müslümanların Filistin meselesi etrafında birleşmesini engelleme ve onları İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye teşvik etmede başarılı oldu.
Ancak bu tür girişimler artık başarılı olamıyor. İsrail’e verilen açık destek devam ederken tüm bu çabalar son haftalarda boşa çıktı. İsrail’in Gazze’de tüm dünya kamuoyunun şahit olduğu kitlesel sivil katliamı, İslam dünyasını kendi içindeki farklılıkları bir kenara bırakıp Batı ile doğrudan karşı karşıya gelmeyi düşünmeye zorluyor.
İsrail, tıpkı Ukrayna gibi, zorba ve acımasız Batı hegemonyasının bir aracından başka bir şey değil. Suç işlemekten ya da ırkçı söylem ve eylemlerden çekinmiyor.
Ancak sorunun kökeni İsrail’in kendisinde değil, tek kutuplu dünya çerçevesinde jeopolitik bir araç olarak oynadığı rolde yatıyor. Bu, Başkan Vladimir Putin’in kısa süre önce “böl ve yönet” ilkesine dayalı sömürgeci taktikler uygulayan küreselciler için bir metafor olan “örümcekler” tarafından örülen düşmanlık ve çatışmalar ağına atıfta bulunurken ifade ettiği şeyle tam olarak örtüşüyor.
Tek kutuplu dünyayı ve Batı egemenliğini korumak için umutsuzca çabalayanlara etkili bir şekilde karşı koymak için, stratejilerinin özünü anlamak çok önemli. Bu anlayışla donanmış olarak, bu gündeme karşı bilinçli olarak alternatif bir model inşa edebilir, güvenle ilerleyebilir ve çok kutuplu bir dünya kurma yolunda birleşebiliriz.
Gazze Şeridi’nde ve bir bütün olarak Filistin’de devam eden çatışma, yalnızca belirli gruplara ve hatta genel olarak Araplara değil, tüm İslam dünyasına ve İslam medeniyetine doğrudan bir meydan okuma. Batı’nın bizzat İslam’la karşı karşıya olduğu giderek daha açık hale geliyor; bu artık birçok kişi tarafından kabul edilen bir gerçek.
Ortak zorunluluk Müslüman ulusları kötü muameleden korumak
Suudi Arabistan, Türkiye, İran ve Pakistan gibi ülkelerden Tunus’a ve Bahreyn’e Şiiler ve Sünniler arasındaki bölünmenin yanı sıra, selefiler, Sünniler ve Sufilerin yaşadığı Filistin, Suriye, Libya, Lübnan’daki çeşitli siyasi grupları kapsayan bölgelere kadar İslam medeniyetinin onurunu savunmak için ortak bir zorunluluk var. Bu medeniyet kendisini her türlü kötü muameleyi reddeden egemen ve bağımsız bir medeniyet olarak tanımlıyor.
Erdoğan’ın çatışmaya yanıt olarak cihattan bahsetmesi tarihi Haçlı Seferlerini hatırlatsa da bu benzetme mevcut durumun özünü tam olarak yansıtmıyor. Modern Batı küreselleşmesi; materyalizm, ateizm ve bireycilik lehine Hıristiyan kültürüyle olan pek çok bağını kopararak Hıristiyan medeniyetinden önemli ölçüde uzaklaştı.
Hıristiyanlığın maddi bilimlerle ya da temelde kâr amacı güden sosyo-ekonomik sistemle pek ilgisi yok ve kesinlikle sapmaların yasallaştırılmasını ya da norm olarak benimsenmesini veya İsrailli post-hümanist filozof Yuval Harari tarafından coşkuyla desteklenen insanüstü varoluşa yönelme kavramını onaylamaz.
Batı, çağdaş haliyle, Hıristiyanlık değerleriyle ya da Hıristiyan haçının kucaklanmasıyla herhangi bir bağlantısı olmayan, Hıristiyanlık karşıtı bir olguyu temsil ediyor. İslam dünyası Batı ile çatıştığında, İsa’nın uygarlığı ile değil, Deccal’in uygarlığı olarak adlandırılabilecek Hıristiyanlık karşıtı bir uygarlıkla çatışmaya girdiğini kabul etmek önemli.
Önemli bir küresel oyuncu olan Rusya, Ukrayna topraklarında Batı ile aktif bir savaş içinde.
Ne yazık ki, Batı propagandasının etkisiyle, birçok İslam ülkesi bu çatışmanın altında yatan nedenleri, hedefleri ve doğasını tam olarak kavrayamadı ve çoğunlukla bunu sadece bölgesel bir anlaşmazlık olarak algıladı. Ancak küreselleşme dünya genelindeki Müslümanları doğrudan etkilediği için Rusya’nın Ukrayna’daki özel askeri operasyonu çok daha farklı bir anlam kazanıyor.
Nihayetinde bu savaş, çok kutuplu bir dünya ile tek kutuplu bir dünya arasındaki çatışmayı ifade ediyor; yani bu savaş sadece küresel bir kutup olarak Rusya’nın değil, dolaylı ve hatta doğrudan tüm bu kutupların çıkarlarına hizmet ediyor. Çin bunu kavrayabilecek donanıma sahip ve İslam dünyası içinde İran da bu perspektifi kavrayabilenler arasında.
Özellikle Suudi Arabistan Krallığı, Mısır, Türkiye, Pakistan ve Endonezya gibi diğer İslam toplumlarında da jeopolitik farkındalık hızla artıyor. Bu durum Suudi Arabistan ve İran arasındaki uzlaşma ve Türkiye’nin egemen politika izlemesi gibi girişimlere yol açtı.
Rus güdüleri ve Üçüncü Dünya Savaşı hayaleti
İslam dünyası giderek kendisini önemli bir kutup ve birleşik bir medeniyet olarak tanıdıkça, Rusya’nın eylemlerinin arkasındaki nedenler daha belirgin ve anlaşılır hale geliyor.
Devlet Başkanı Vladimir Putin halihazırda uluslararası bir ünü ve dünya çapında, özellikle de Batılı olmayan ülkelerde önemli bir popülaritesi var. Bu popülarite onun stratejik kararlarına kesin bir anlam ve net bir gerekçe kazandırıyor.
Rusya özünde tek kutuplulukla şiddetle mücadele ediyor ki bu da küreselleşmeye ve Batı’nın hegemonik etkisine karşı daha geniş bir mücadele anlamına geliyor. Bugün Batı’nın, genellikle vekili İsrail aracılığıyla İslam dünyasını hedef aldığına ve Filistinlileri soykırıma tabi tuttuğuna tanık oluyoruz.
Bu da Müslümanlar ile Batı hegemonyası arasında her an patlak verebilecek bu savaşın ortasında İslam’ın zamanının geldiği anlamına geliyor. İsrailliler hakkındaki bilgilerime dayanarak, Filistinlileri ortadan kaldırana kadar durmayacaklarına hiç şüphe yok.
“Savaş şu anda gerçekten de kapsamlı görünüyor.” Bu durumda, her şeyden önce İslam dünyasının Rusya ve Tayvan sorununu yakında çözecek olan Çin gibi nesnel müttefikleri var. Muhtemelen zaman içinde başka cepheler de ortaya çıkacaktır.
Burada ortaya çıkan soru, bunun üçüncü bir dünya savaşının patlak vermesine yol açıp açmayacağıdır. Bu son derece olası görünüyor ve bir anlamda zaten başlamış durumda.
Savaşın küresel olarak tırmanması için, askeri çözüm gerektiren çözülmemiş çelişkilerin kritik seviyeye ulaşması şart. Bu koşul yerine getirildi. Batılı güçler hakimiyetlerinden gönüllü olarak vazgeçme eğiliminde değiller ve yeni kutuplar, ortaya çıkan bağımsız medeniyetler ve geniş bölgeler artık bu hakimiyeti kabul etmek ve buna tahammül etmek istemiyor.
Dahası, ABD’nin ve daha geniş anlamda Batı’nın, yeni çatışmaları ve savaşları kışkırtan ve körükleyen politikaları terk etmeden insanlığın liderleri olamayacağı kanıtlandı.
Kaçınılmaz savaş kazanılmalı.
Trump Biden’a karşı
Nihayetinde, eski ABD Başkanı Donald Trump, İslam ve Batı arasında tırmanan çatışmalarda nasıl bir rol oynuyor? Başkan Joe Biden kararlı bir şekilde küreselleşmeyi savunuyor, Rusya’ya karşı çıkıyor ve tek kutupluluğu hararetle destekliyor.
Bu durum, Kiev’deki yeni Nazi rejimini tereddütsüz desteklemesini ve İsrail’i doğrudan soykırım da dahil eylemlerinden tamamen muaf tutmasını tam olarak açıklıyor.
Ancak Trump’ın pozisyonu farklı. Klasik milliyetçi bakış açısına sahip olan Trump, ABD’nin bir ulus olarak çıkarlarını, küresel hakimiyet için aceleci planların önüne koyuyor.
Trump, daha çok ticaret ve Çin ile ekonomik rekabet konularına odaklanarak Rusya ile ilişkiler konusunda kayıtsız bir tutum sergiliyor. Bununla birlikte Trump aynı zamanda ABD içindeki güçlü Siyonist lobiye tabi ve onun etkisi altında.
Bu nedenle, Batı ile İslam arasında yaklaşmakta olan savaş, yalnızca Batı perspektifinden değil, aynı zamanda genel olarak Cumhuriyetçiler tarafından da kayıtsızlıkla karşılanmamalı.
Bu bağlamda, Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturması halinde, Rusya için çok önemli bir endişe kaynağı olan Ukrayna’ya yönelik desteğin azalması söz konusu olabilir. Bununla birlikte, Müslümanlara ve Filistinlilere karşı daha da katı bir yaklaşım benimseyebilir ve muhtemelen Biden’ın politikalarının şiddetini aşabilir.
Gerçekçilik zorunludur ve ufukta beliren zorlu, ciddi ve uzun süreli bir çatışmaya hazırlıklı olmalıyız.
Bunun dini bir çatışma değil, daha ziyade materyalist, ateist bir sahtekârın tüm geleneksel dinlere karşı savaşı olduğunun farkına varmak önemli. Bu da nihai savaş anının yaklaşmış olabileceği anlamına geliyor.
Nükleer savaş hayaleti ve tek kutuplu sistemin ölümü
Yaklaşan çatışma bir nükleer savaşa doğru mu ilerliyor? Özellikle taktik nükleer silahların potansiyel kullanımı düşünüldüğünde bu ihtimal göz ardı edilemez.
İnsanlık açısından yıkıcı sonuçları göz önüne alındığında, Rusya ve NATO ülkeleri gibi stratejik nükleer yeteneklere sahip ulusların bunları kullanmaya başvurması pek olası değil.
Ancak İsrail, Pakistan ve muhtemelen İran’ın nükleer silahlara sahip olduğu düşünüldüğünde, bu silahların yerel bağlamlarda kullanılması ihtimal dahilinde.
Yaklaşan bu çatışma sırasında dünya düzeni nasıl şekillenecek?
Böyle bir sorunun hazır bir cevabı yok. Ancak kesin olarak imkânsız bir şey var ki o da küreselleşme taraftarlarının hararetle savunduğu sağlam, istikrarlı ve tek kutuplu bir küresel sistemin kurulmasıdır.
Özel koşullar ne olursa olsun, tek kutuplu bir dünya imkânsız. Dünya ya çok kutuplu olacak ya da hiç var olmayacak. Batı’nın hakimiyetini sürdürme kararlılığı ne kadar güçlü olursa, bunu takip eden savaşın da o kadar şiddetli olması ve potansiyel olarak üçüncü bir dünya savaşına dönüşmesi muhtemel.
Çok kutupluluk kendiliğinden ortaya çıkmayacak. Şu anda İslam dünyasında çok önemli bir yeniden birleşme süreci yaşanıyor. Eğer Müslümanlar ortak ve zorlu bir düşmana karşı birleşebilirlerse, İslami güç kutbunun yükselişi mümkün hale gelecek.
Bana göre Bağdat’ın eski haline dönmesi ve Irak’taki önemli rolü ideal bir çözüm sunabilir. Irak, Araplar, Sünniler, Şiiler, Sufiler, Selefiler, Hint-Avrupalılar, Kürtler ve Türkler de dahil İslam medeniyetinin çeşitli ana akımlarının buluşma noktası. Özellikle Bağdat, tarihsel olarak bilimlerin, dini eğitimin, felsefenin ve ruhani hareketlerin geliştiği bir merkezdir.
Yine de bu önerme spekülatif olmaya devam ediyor. Bununla birlikte, İslam dünyasının birleştirici bir temele veya ortak bir zemine ihtiyaç duyacağı açık.
Bağdat potansiyel olarak bu platform ya da denge noktası olarak hizmet edebilir. Ancak bu vizyonun gerçekleşmesi için öncelikle Irak’ın Amerikan güçlerinin varlığından kurtarılması gerekiyor.
Görünen o ki her bir güç kutbu var olma hakkını çatışma yoluyla kazanmak zorunda. Rusya, Ukrayna’da zafer kazandıktan sonra tam egemen bir kutup haline gelecek. Benzer şekilde, Tayvan meselesi çözüldüğünde, Çin kendisini önemli bir kutup olarak kabul ettirecek.
İslam dünyası ise Filistin sorununa adil bir çözüm bulunmasında ısrar ediyor.
Gelişmeler bununla sınırlı kalmayacak; nihayetinde, şu anda yeni sömürgeci güçlerle giderek daha fazla karşı karşıya kalan Hindistan, Afrika ve Latin Amerika’nın rolleri de önemli hale gelecek.
Sonuç olarak, çok kutuplu dünyadaki tüm kutuplar kendilerine özgü zorlukları ve sınamaları aşmak zorunda kalacaklar.
Çok kutupluluk olası
Sonrasında Batı Avrupa’nın yanı sıra çeşitli imparatorlukların bir arada yaşadığı Kristof Kolomb öncesindeki küresel düzene kısmi bir dönüşe tanık olabiliriz. Bu imparatorluklar arasında Çin, Hint, Rus, Osmanlı ve Pers imparatorluklarının yanı sıra Güney Asya, Afrika, Latin Amerika ve hatta Okyanusya’daki güçlü bağımsız devletler de vardı. Bu oluşumların her birinin, Avrupalıların daha sonra barbarlık ve vahşet ile eş tuttuğu kendine özgü siyasi ve sosyal sistemleri vardı.
Sonuç olarak, modern çağda Batılı küresel emperyal politikaların ortaya çıkmasından önce insanlık için geçerli olan çok kutupluluk tamamen makul bir seçenek.
Bu, küresel barışın hemen tesis edileceği anlamına gelmez; ancak böyle çok kutuplu bir dünya sistemi doğası gereği daha adil ve dengeli olacaktır.
Tüm çatışmalara adil ve kolektif bir duruşla yaklaşılacak, insanlık Nazi Almanya’sında, günümüz İsrail’inde ya da küresel Batı’nın saldırgan hakimiyetinde görülenlere benzer ırksal adaletsizliklerden korunacaktır.
*Rusçadan çeviri ve koordinasyon Ramia Yahia tarafından yapılmıştır.
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor











