Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan’ın altüst olan Washington ilişkilerine dair

Avatar photo

Yayınlanma

Trump, Hindistan’a bir büyükelçi atamak için yedi aydan fazla bekledi. Ve 23 Ağustos günü, 38 yaşındaki Sergio Gor’un Hindistan Büyükelçisi adayı olacağını duyurdu. Sergio Gor, Washington’daki en önemli görevlerden birine sahip; şu anda Beyaz Saray Başkanlık Personel Ofisi’nin başında. Trump’ın en yakın danışmanlarından birini ve dolayısıyla Washington’daki en etkili isimlerden birini Hindistan Büyükelçisi için seçmesi, Delhi çevrelerinde, bozulan iki ülke ilişkilerine yönelik yeni bir umut ışığı doğurmuş gibi gözüküyor.

Ancak Gor’un daha geniş yetki alanı söz konusu; yalnızca Hindistan Büyükelçisi olarak değil, bununla birlikte Güney ve Orta Asya Özel Temsilcisi olarak da atanması söz konusu. Bu bir yandan olumlu karşılanırken diğer yandan (ve çoğunlukla) olumsuz birtakım spekülasyonlara yol açtı. Delhi çevrelerinde, bir yandan, Gor’un Hindistan merkezli yeni ve güçlü rolünün, Delhi’nin Trump yönetiminin planlarının merkezinde kalmasına olanak sağlayacağını düşünen olumlu görüşler yer alıyor. Ancak doğrusu bu yeni rolün ne anlama geleceği henüz net değil.. Ve bir süre daha net olmayacak. Ki Henüz üst düzey bir dış politika görevinde bulunmayan Gor’un, Senato tarafından onaylanması gerekiyor.

DELHİ-WASHİNGTON İLİŞKİSİ SON BİR AYDIR,
SON YİRMİ YILDIR GÖRMEDİĞİ DİBİ GÖRÜYOR

İlişkiler böyle bir dönemeçteyken Trump’ın duyurduğu Washington’ın Hindistan Büyükelçisi’nin Güney ve Orta Asya özel elçisi olarak daha geniş rolü, Delhi çevrelerinde çoğunlukla Hindistan’ın Pakistan ile aynı kefeye koyulduğu algısını yaratmış gözüküyor; hatta Amerika’nın Soğuk Savaş jeopolitiğine bir geri dönüş sinyali verdiği dahi söyleniyor. Ve dolayısıyla da Amerika’nın, Hindistan’ı “küresel bir ortaktan” Güney Asyalı bir oyuncuya “indirgediği” yorumları yapılıyor.

Eğer ki Gor, Hindistan büyükelçisi ve aynı zamanda özel elçi olarak görev yapacaksa bu, Washington’ın Hindistan ile bağların önemini vurguladığı ve iki önemli bölgenin özel elçisinin Delhi’de görevlendirilmesinin, Delhi’deki Washington’ın tüm bölgeyi Hintlerin gözünden izleyeceği anlamına mı gelecek?  Aslında Hindistan’da bazıları Trump’ın Delhi ile iyi ilişkiler içinde yeni büyükelçi atamasını olumlu bir adım olarak görüyor olabilir, ancak Trump’ın böyle çalışmadığını biliyoruz; ülke ile vekiller aracılığı ile değil, doğrudan ilişki kurmayı tercih ediyor. Gor daha çok Delhi’de oturarak Güney Asya’yı gözlemleyecek yani Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’in bir paket olarak bir araya getirilmesi söz konusu gibi duruyor. Olumlu tarafı, Gor’un Trump’a çok yakın olması ve sıradan bir bürokrat olmaması.

Ancak büyükelçinin Hindistan dostu olup olmaması da artık ne kadar önemli, tartışılır.. Trump, Washington-Delhi ilişkilerini öyle bir düzeye getirdi ki sıradan Hintler dahi Amerika’yı kesinlikle güvenilmez olarak görmeye başladı. Stratejik bir ortaklık için 25 yılı aşkın süredir gösterilen özenli çabalar ve kurulan güven bir anda altüst olmuş gözüküyor. Washington’ın Hindistan’a bir büyükelçi atamakta gecikmesi ve ardından bu rolü Güney ve Orta Asya portföyü ile birleştirmesi daha çok bir düşüşe işaret ediyor. Evet, büyükelçinin portföyünü daha geniş bir bölgesel odakla birleştirmek daha çok Washington’ın Hindistan’ın küresel önemine bakış açısında bir düşüş. Trump’ın —Soğuk Savaş tarzı Güney Asya diplomatik çerçevesinin yeniden kurulmasını andıran— gecikmeli büyükelçiliği, Soğuk Savaş’ın eski “Hindistan-Pakistan” ilişkisini yeniden canlandırarak, Hindistan’ın stratejik önemini açıkça azaltıyor ve Delhi’yi “küresel bir ortaktan” yalnızca “bölgesel bir oyuncuya” indirgiyor. Trump muhtemelen Hindistan’ı tek başına küresel bir oyuncu haline getirmek yerine, Güney Asya bulmacasının yalnızca bir parçası olarak görmeye başlamış olmalı Ki Bu, Trump’ın Delhi’ye artık onun için eskisi kadar önemli olmadığını söyleme şekli olabilir.

Ancak öte yandan, şu da söylenebilir veya düşünülebilir: Trump, Hindistan’ı Pakistan (ve Bangladeş) ile bir paket halinde sınıflandırarak indirgeme yoluna gitseydi, Büyükelçi’nin görev alanı Güney Asya ile sınırlı kalabilirdi. Güney ve hatta Orta Asya’yı dahil etmek, muhtemelen Rubio ve Dışişleri Bakanlığı’nın isteği ile bağları onarmaya yönelik bir girişim de olabilir. Bunu zaman gösterecek. Ki Delhi-Washington ilişkilerindeki kötüleşmenin derinleşeceğini sanmıyorum. Farklılıklar daha çok Trump ile yaşanıyor gibi görünüyor, Washington’ın tamamıyla değil.

Ben burada, “küresel bir ortak” ve “bölgesel bir oyuncu”, bu iki ifadeye dikkati çekmek istiyorum:

Hindistan gerçekten bir “Amerika ortağı” oldu mu?

Hindistan gerçekten “küresel oyuncu” statüsünü “hak etti mi”?

Yoksa bu yalnızca kendi varsayımı mı?

Dürüst olmak gerekirse, Delhi henüz küresel bir oyuncu olmaya hazır değil; ne yazık ki kendi mahallesinde dahi pek etkili değil.

Hindistan’ın “stratejik özerklik” arayışı, Modi hükümeti tarafından son derece saygı görüyor olabilir, ancak açıkçası itici bir noktaya varacak kadar da abartılıyor. Washington’dan ticari avantajlar elde ederken bloklar arasında denge kurmak, inanç değil, kolaylık gibi görünme riskini taşıyor. Bu da muhtemelen Amerika’nın hoşuna gitmiyor. Amerika’nın hoşuna gidip gitmemesi ne kadar önemli, bu tartışılır… Ancak Delhi-Washington ilişkisinin bu denli kötüleşmesine ne neden oldu?  Bu yalnızca bir tarafın sorumluluğunda olan bir şey değil, burada beklentilerin çarpışması söz konusu. Washington güvenilirlik, Delhi ise özerklik istiyor. Ve her ikisi de ortaklık istiyor ancak kendi şartları ile.

Burada “işlemsellik” değil, “kararlılık” önemli olacak.

Aslında genel anlamda, Hindistan için bir zamanlar küresel liderliğe doğru bir uygarlık sıçraması olarak lanse edilen şey, bir güvenilirlik krizine dönüşmüş gibi görünüyor; ülkede dış politikadan iç yönetime kadar her güç kolunda bir kararsızlık hakim gibi.

Hindistan bir süredir Amerika tarafından terk edilip hor görüldüğünden yakınıyor, bunu bırakmalı. Bu, zayıflık ve bağımlılık göstergesi olarak algılanmasına yol açabilir.

Yapılması gereken, uzun vadeli bir strateji planlaması.

Aslında Trump Delhi’ye bir anlamda bir seçenek sundu, ya bizimle çalışırsınız ya da Rusya ile. Şimdi Delhi, Rusya ile çalışmayı seçmiş gözüküyor. Ve Trump da kendi seçimini sunmuş gözüküyor.

Dediğim gibi, “kararlılık” önemli…

Gerçek şu kİ Amerİka Hİndİstan’ı 20 yıl boyunca destekledİ ancak belkİ de bu, Hİndİstan’ı kendİsİnİ “aşırı değerlİ” görmek gİBİ bİr “İllüzyona” İTTİ..

Doğrusu Batı ve özellikle Amerika için en ilgi çekici şeyin Hindistan’ın geniş pazarı olduğunun farkında olunmalı. Hindistan pazarı ve ekonomisi üzerinde “tam ve eksiksiz” bir hakimiyet kurmak daha fazla önemseniyor. Delhi’nin mayıs ayında Hindistan ve Pakistan arasında imzalanan ateşkes için Trump’a herhangi bir kredi vermemesi de bir neden, ANCAK ÖZELLİKLE tarım ve süt ürünleri sektörlerinde Amerika ihracatına Hint pazarlarını açmaması, ilişkileri bozmuş olabilir. Ve Trump, birkaç öfke darbesi ile de bu kritik ilişkiyi tamamen altüst etmiş gözüküyor.

Trump, Hindistan’a dünyanın en yüksek tarifesi olan yüzde 50 gümrük vergisi uyguladı ki bu bugün (27 Ağustos) geçerli olmaya başladı ve bu tarifeye Rus petrolü alımına yüzde 25 ceza da dahildi. Ve tüm ticaret görüşmelerini durdurdu.

Sindoor Operasyonu’nun yankıları daha yeni başlıyor da olabilir. Pakistan’a kesin bir şekilde “üstün gelememek” ve ardından Amerika’dan yardım talep edip bunu reddetmek de Washington baskısına yol açmış olabilir. Sindoor Operasyonu sonrası, Hindistan Silahlı Kuvvetleri’nin, özellikle de Hava Kuvvetleri’nin 1 günde en fazla sayıda 4.5 nesil uçağını kaybetmesi, Amerikalıları stratejilerini yeniden ayarlamaya yöneltmiş de olabilir.

Şunu ifade etmeliyim: Hindistan, Çin’e karşı bir denge unsuru olduğu noktasında Washington’ı ikna ediyor gibi gözüküyor, ancak yalnızca Pakistan’ın askeri rakibi olarak görülme riskini de beraberinde taşıyor. Bunun farkındalığı mayıstan itibaren oluşmuş olmalı..

Neden her ne olursa olsun HİNDİSTAN İÇİN sanırım uyanma zamanı…

Aslında Delhi doğal yüzde 6,5’lik büyüme ile fazlasıyla rehavete kapılıyor görünüyordu. Gerçek şu ki yalnızca en üstteki yüzde 10’unu, (hatta yüzde 8’ini) gerçekten hızlı büyütüyor. Ve aslında gerileyen vergi politikaları ve korumacı önlemlerin birleşimi ile Hint ekonomisi açısından ideal olmayan bir büyüme hızı ile büyüyerek Delhi aslında kendini zayıflatıyor. Evet, bazı ekonomik reformlar yaptı ancak belli ki yeterli değil. Gelişmiş bir ekonomi olmak istiyorsa şu ankinden daha hızlı büyümeye ihtiyacı var ve kademeli reformlar ihtiyacı olan en azından yüzde 2-2,5’lik ekstra büyümeyi sağlamıyor. Ve ayrıca Ülkede öncelikle çok büyük yerel ihtiyaçlar söz konusu ve öncelikle kendi ihtiyaçları için bir şeyler üretmeye yatırım yapmaya odaklanmalı.

Ve bağımsız olarak büyümek isteyen Hindistan, önce Amerika merkezli analizlerden uzaklaşmalı, ancak tamamen Amerika’dan değil..

Trump tüm kartlarını bir bir oynuyor, Hindistan ise henüz tam olarak hiçbir kart göstermedi. Bu noktada Delhi’nin Çin’e yaklaşmaya başladığı görülüyor ancak Nehru da Çin ile yakınlaşma aramıştı ki Pekin’in 1961’de Hindistan’a saldırıp Siachen’i ele geçirmesi ile ihanete uğradığını hisseden Delhi’nin 1962 Savaşı’nda Çin’den ağır yenilgi alması da yarasına tuz basmıştı.

Hİntler toplumsal olarak kİndarlığı uzun sürdürmeseler de unutan bİr ulus değil. Ve tarİh yerİnde duruyor.

Hindistan Çin’e ne kadar güvenebilir? Ya da Çin ile ne kadar yakınlaşabilir?

Burada şu soru ortaya çıkıyor: Peki Hindistan neden Çin ile stratejik bir diyalog içinde? Modi neden Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesine Çin’e gidiyor?

Bunun yanıtı ancak şöyle olabilir: Alternatif nedir?

Ve sonuç: Hindistan’ın mevcut gerçekliği şu ki Çin’i yönetmek Delhi için temel bir stratejik kaygı.

Şunu düşünün:

Hindistan, son iki yıldır ŞİÖ’nün dış politikasındaki öneminin azaldığının sinyallerini veriyor. Geçen yıl Modi, Astana’daki ŞİÖ zirvesine katılmamıştı. 2023’te ise —Hindistan’ın dönüşümlü başkanlığını yürüttüğü dönemde dahi— ŞİÖ zirvesini şahsen değil, çevrimiçi olarak düzenlemeyi tercih etti. Şimdi, ŞİÖ zirvesine Çin’de katılma kararı, Çin ile ilgili iki önemli gelişmenin ardından geldi: Birincisi, 7-10 Mayıs tarihleri arasındaki Hindistan-Pakistan çatışması sırasında Pekin, görünmez bir üçüncü taraf gibi davranarak İslamabad’a gerçek zamanlı istihbarat, radar verileri ve uydu verileri sağladı ve Delhi’ye karşı derinleşen Çin-Pakistan stratejik eksenini güçlendirdi. Ve İkincisi, geçtiğimiz ay Pekin, Hindistan sınırına çok yakın bir yerde dünyanın en büyük barajının inşasını resmen doğruladı Ki bu girişim, Delhi için ekolojik ve ulusal güvenlik açısından geniş kapsamlı sonuçlar doğuracak.

Dostunu yakın tut, düşmanını daha da yakın..

Bu arada, Modi’nin ŞİÖ zirvesi için Çin ziyaretinden önce Japonya’ya gitmesi, bir anlamda Çin ziyaretini dengeleme hamlesiydi.

Delhi’nin Pekin ile dramatik bir yeniden yapılanma yaşadığı ortada; kısa süre öncesine kadar Modi, Çin ile hiçbir ilgisi olmadığını söylüyordu ancak şimdi Hindistan’ın politikası değişiyor gibi gözüküyor.

Öncesinde Hindistan, parçası olduğu Batı dışı ittifaklar olan BRICS ve ŞİÖ’yü —kendi tarzında— zayıflatarak Amerikan çıkarlarının ilerlemesine katkıda bulunuyordu. Dönem başkanı olduğu dönemde yıllık zirvesini sanal bir etkinlik haline getirmek, ŞİÖ’nün etkisini azaltma girişimiydi. Modi daha sonraki zirveye katılmadı ve ŞİÖ, üyelerinden biri olan İran’a saldırdıkları gerekçesi ile Washington ve İsrail’i kınayan bir açıklama yayınladığında da Delhi İsrail’in yanında yer almak için ayrıldı. Bu hareket hem Tel Aviv’i hem de Washington’ı memnun edecek, ancak ŞİÖ’nün kilit üyeleri Rusya ve Çin’i memnun etmeyecekti, kuşkusuz. Delhi ayrıca, Trump’ın bu fikirden hoşnutsuzluğunu dile getirmesinin ardından, dolarizasyonun kaldırılması ve olası bir BRICS para birimi konusunda da BRICS ile bağlarını gevşetmişti.

Delhi, Hindistan’ın Amerika ile yakın ilişkilerini yıllardır gözlemledikten ve deneyimledikten sonra, Çin ve Rusya’nın Hindistan konusunda hiçbir kaygısı olmadığı yanılgısına kapılmış olabilir. Ve Moskova’nın, Delhi’nin Rus silah sistemleri satın almaktan giderek uzaklaştığını ve Fransa, İsrail ve Washington’dan alışveriş yapmaya başladığını fark etmediğini düşünüyor olabilir. Ancak şu da bir gerçek, Jaishankar’ın yakın zamanda Rusya’da iken ifade ettiği gibi “Hindistan ve Rusya, günümüzde büyük uluslar arasında en istikrarlı ilişkilerden birini geliştirmiştir.”

Aslında tablonun özeti şu: Rus petrolünün en büyük alıcısı olmasına karşın Çin yaptırımla karşılaşmazken yaptırımlar için yalnızca Hindistan seçilmiş gibi gözüküyor Ki Bu durum, Hindistan’da Amerika’nın Hindistan’dan vazgeçtiği algısını doğuruyor Ve bu durum da Hindistan’ın Çin ve Rusya’ya yönelmesine yol açıyor.  Bunu Rubio “Çin’e Rus petrolü satın aldığı için yaptırım uygularsanız, küresel petrol fiyatları yükselir” diye açıklarken Delhi ise doğal olarak aynı mantığın Hindistan için de geçerli olduğu bir durumda neden Hindistan’a gümrük vergisi uygulandığını sorguluyor. Jaishankar ayrıca şöyle söylemişti: “…şunu söylemeliyim ki Rus petrolü veya LNG’sinin en büyük alıcısı biz değiliz. ABD, Rus enerjisini satın almak da dahil olmak üzere enerji piyasalarını istikrara kavuşturmamızı istedi. Bu yüzden oldukça şaşkınız.” Bu arada Beyaz Saray da Trump’ın Ukrayna savaşını sona erdirmek amacıyla Hindistan’a yaptırımlar uyguladığını söylemişti. Ve Delhi’de konu Trump’ın stratejik hatası olarak da yorumlanıyor ve Trump ile Amerika’nın geri kalanının aynı düşünmediği söylemleri de görülüyor. Neyse, konu gümrük vergisi anlaşması da değil, er geç bir tarife anlaşması olacaktır, ancak 25 yıllık güven inşasının çöküşünü öylece geri alamazsınız. Ve doğrusu bu güven aşınması Biden döneminde başlamıştı zaten..

Amerika-Hindistan ilişkilerindeki krizi hafifletebilecek fırsatlar da var:

BM Genel Kurulu oturum aralarında olası bir Trump-Modi görüşmesi, örneğin.

Ve yeni ticaret anlaşması.

Ya da Trump’ın, Quad zirvesi için olası Hindistan ziyareti.

Ve ayrıca Amerika-Pakistan ilişkilerinde pek de olası olmayan ivme kaybı…

Ve kim bilir belki de Çin, Washington’ın Hindistan’a yönelik politikasını yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılacak…

Ancak Washington’ın her şeyden önce Delhi’deki huzursuzluğu ve güven kaybını kabul edip ele alması gerekiyor gibi gözüküyor. Ki eğer Washington Büyükelçisi olarak onaylanırsa Gor’un öncelikle potansiyel olarak yardımcı olabileceği yer de burası gibi görünüyor…

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English