Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan’ın altüst olan Washington ilişkilerine dair

Avatar photo

Yayınlanma

Trump, Hindistan’a bir büyükelçi atamak için yedi aydan fazla bekledi. Ve 23 Ağustos günü, 38 yaşındaki Sergio Gor’un Hindistan Büyükelçisi adayı olacağını duyurdu. Sergio Gor, Washington’daki en önemli görevlerden birine sahip; şu anda Beyaz Saray Başkanlık Personel Ofisi’nin başında. Trump’ın en yakın danışmanlarından birini ve dolayısıyla Washington’daki en etkili isimlerden birini Hindistan Büyükelçisi için seçmesi, Delhi çevrelerinde, bozulan iki ülke ilişkilerine yönelik yeni bir umut ışığı doğurmuş gibi gözüküyor.

Ancak Gor’un daha geniş yetki alanı söz konusu; yalnızca Hindistan Büyükelçisi olarak değil, bununla birlikte Güney ve Orta Asya Özel Temsilcisi olarak da atanması söz konusu. Bu bir yandan olumlu karşılanırken diğer yandan (ve çoğunlukla) olumsuz birtakım spekülasyonlara yol açtı. Delhi çevrelerinde, bir yandan, Gor’un Hindistan merkezli yeni ve güçlü rolünün, Delhi’nin Trump yönetiminin planlarının merkezinde kalmasına olanak sağlayacağını düşünen olumlu görüşler yer alıyor. Ancak doğrusu bu yeni rolün ne anlama geleceği henüz net değil.. Ve bir süre daha net olmayacak. Ki Henüz üst düzey bir dış politika görevinde bulunmayan Gor’un, Senato tarafından onaylanması gerekiyor.

DELHİ-WASHİNGTON İLİŞKİSİ SON BİR AYDIR,
SON YİRMİ YILDIR GÖRMEDİĞİ DİBİ GÖRÜYOR

İlişkiler böyle bir dönemeçteyken Trump’ın duyurduğu Washington’ın Hindistan Büyükelçisi’nin Güney ve Orta Asya özel elçisi olarak daha geniş rolü, Delhi çevrelerinde çoğunlukla Hindistan’ın Pakistan ile aynı kefeye koyulduğu algısını yaratmış gözüküyor; hatta Amerika’nın Soğuk Savaş jeopolitiğine bir geri dönüş sinyali verdiği dahi söyleniyor. Ve dolayısıyla da Amerika’nın, Hindistan’ı “küresel bir ortaktan” Güney Asyalı bir oyuncuya “indirgediği” yorumları yapılıyor.

Eğer ki Gor, Hindistan büyükelçisi ve aynı zamanda özel elçi olarak görev yapacaksa bu, Washington’ın Hindistan ile bağların önemini vurguladığı ve iki önemli bölgenin özel elçisinin Delhi’de görevlendirilmesinin, Delhi’deki Washington’ın tüm bölgeyi Hintlerin gözünden izleyeceği anlamına mı gelecek?  Aslında Hindistan’da bazıları Trump’ın Delhi ile iyi ilişkiler içinde yeni büyükelçi atamasını olumlu bir adım olarak görüyor olabilir, ancak Trump’ın böyle çalışmadığını biliyoruz; ülke ile vekiller aracılığı ile değil, doğrudan ilişki kurmayı tercih ediyor. Gor daha çok Delhi’de oturarak Güney Asya’yı gözlemleyecek yani Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’in bir paket olarak bir araya getirilmesi söz konusu gibi duruyor. Olumlu tarafı, Gor’un Trump’a çok yakın olması ve sıradan bir bürokrat olmaması.

Ancak büyükelçinin Hindistan dostu olup olmaması da artık ne kadar önemli, tartışılır.. Trump, Washington-Delhi ilişkilerini öyle bir düzeye getirdi ki sıradan Hintler dahi Amerika’yı kesinlikle güvenilmez olarak görmeye başladı. Stratejik bir ortaklık için 25 yılı aşkın süredir gösterilen özenli çabalar ve kurulan güven bir anda altüst olmuş gözüküyor. Washington’ın Hindistan’a bir büyükelçi atamakta gecikmesi ve ardından bu rolü Güney ve Orta Asya portföyü ile birleştirmesi daha çok bir düşüşe işaret ediyor. Evet, büyükelçinin portföyünü daha geniş bir bölgesel odakla birleştirmek daha çok Washington’ın Hindistan’ın küresel önemine bakış açısında bir düşüş. Trump’ın —Soğuk Savaş tarzı Güney Asya diplomatik çerçevesinin yeniden kurulmasını andıran— gecikmeli büyükelçiliği, Soğuk Savaş’ın eski “Hindistan-Pakistan” ilişkisini yeniden canlandırarak, Hindistan’ın stratejik önemini açıkça azaltıyor ve Delhi’yi “küresel bir ortaktan” yalnızca “bölgesel bir oyuncuya” indirgiyor. Trump muhtemelen Hindistan’ı tek başına küresel bir oyuncu haline getirmek yerine, Güney Asya bulmacasının yalnızca bir parçası olarak görmeye başlamış olmalı Ki Bu, Trump’ın Delhi’ye artık onun için eskisi kadar önemli olmadığını söyleme şekli olabilir.

Ancak öte yandan, şu da söylenebilir veya düşünülebilir: Trump, Hindistan’ı Pakistan (ve Bangladeş) ile bir paket halinde sınıflandırarak indirgeme yoluna gitseydi, Büyükelçi’nin görev alanı Güney Asya ile sınırlı kalabilirdi. Güney ve hatta Orta Asya’yı dahil etmek, muhtemelen Rubio ve Dışişleri Bakanlığı’nın isteği ile bağları onarmaya yönelik bir girişim de olabilir. Bunu zaman gösterecek. Ki Delhi-Washington ilişkilerindeki kötüleşmenin derinleşeceğini sanmıyorum. Farklılıklar daha çok Trump ile yaşanıyor gibi görünüyor, Washington’ın tamamıyla değil.

Ben burada, “küresel bir ortak” ve “bölgesel bir oyuncu”, bu iki ifadeye dikkati çekmek istiyorum:

Hindistan gerçekten bir “Amerika ortağı” oldu mu?

Hindistan gerçekten “küresel oyuncu” statüsünü “hak etti mi”?

Yoksa bu yalnızca kendi varsayımı mı?

Dürüst olmak gerekirse, Delhi henüz küresel bir oyuncu olmaya hazır değil; ne yazık ki kendi mahallesinde dahi pek etkili değil.

Hindistan’ın “stratejik özerklik” arayışı, Modi hükümeti tarafından son derece saygı görüyor olabilir, ancak açıkçası itici bir noktaya varacak kadar da abartılıyor. Washington’dan ticari avantajlar elde ederken bloklar arasında denge kurmak, inanç değil, kolaylık gibi görünme riskini taşıyor. Bu da muhtemelen Amerika’nın hoşuna gitmiyor. Amerika’nın hoşuna gidip gitmemesi ne kadar önemli, bu tartışılır… Ancak Delhi-Washington ilişkisinin bu denli kötüleşmesine ne neden oldu?  Bu yalnızca bir tarafın sorumluluğunda olan bir şey değil, burada beklentilerin çarpışması söz konusu. Washington güvenilirlik, Delhi ise özerklik istiyor. Ve her ikisi de ortaklık istiyor ancak kendi şartları ile.

Burada “işlemsellik” değil, “kararlılık” önemli olacak.

Aslında genel anlamda, Hindistan için bir zamanlar küresel liderliğe doğru bir uygarlık sıçraması olarak lanse edilen şey, bir güvenilirlik krizine dönüşmüş gibi görünüyor; ülkede dış politikadan iç yönetime kadar her güç kolunda bir kararsızlık hakim gibi.

Hindistan bir süredir Amerika tarafından terk edilip hor görüldüğünden yakınıyor, bunu bırakmalı. Bu, zayıflık ve bağımlılık göstergesi olarak algılanmasına yol açabilir.

Yapılması gereken, uzun vadeli bir strateji planlaması.

Aslında Trump Delhi’ye bir anlamda bir seçenek sundu, ya bizimle çalışırsınız ya da Rusya ile. Şimdi Delhi, Rusya ile çalışmayı seçmiş gözüküyor. Ve Trump da kendi seçimini sunmuş gözüküyor.

Dediğim gibi, “kararlılık” önemli…

Gerçek şu kİ Amerİka Hİndİstan’ı 20 yıl boyunca destekledİ ancak belkİ de bu, Hİndİstan’ı kendİsİnİ “aşırı değerlİ” görmek gİBİ bİr “İllüzyona” İTTİ..

Doğrusu Batı ve özellikle Amerika için en ilgi çekici şeyin Hindistan’ın geniş pazarı olduğunun farkında olunmalı. Hindistan pazarı ve ekonomisi üzerinde “tam ve eksiksiz” bir hakimiyet kurmak daha fazla önemseniyor. Delhi’nin mayıs ayında Hindistan ve Pakistan arasında imzalanan ateşkes için Trump’a herhangi bir kredi vermemesi de bir neden, ANCAK ÖZELLİKLE tarım ve süt ürünleri sektörlerinde Amerika ihracatına Hint pazarlarını açmaması, ilişkileri bozmuş olabilir. Ve Trump, birkaç öfke darbesi ile de bu kritik ilişkiyi tamamen altüst etmiş gözüküyor.

Trump, Hindistan’a dünyanın en yüksek tarifesi olan yüzde 50 gümrük vergisi uyguladı ki bu bugün (27 Ağustos) geçerli olmaya başladı ve bu tarifeye Rus petrolü alımına yüzde 25 ceza da dahildi. Ve tüm ticaret görüşmelerini durdurdu.

Sindoor Operasyonu’nun yankıları daha yeni başlıyor da olabilir. Pakistan’a kesin bir şekilde “üstün gelememek” ve ardından Amerika’dan yardım talep edip bunu reddetmek de Washington baskısına yol açmış olabilir. Sindoor Operasyonu sonrası, Hindistan Silahlı Kuvvetleri’nin, özellikle de Hava Kuvvetleri’nin 1 günde en fazla sayıda 4.5 nesil uçağını kaybetmesi, Amerikalıları stratejilerini yeniden ayarlamaya yöneltmiş de olabilir.

Şunu ifade etmeliyim: Hindistan, Çin’e karşı bir denge unsuru olduğu noktasında Washington’ı ikna ediyor gibi gözüküyor, ancak yalnızca Pakistan’ın askeri rakibi olarak görülme riskini de beraberinde taşıyor. Bunun farkındalığı mayıstan itibaren oluşmuş olmalı..

Neden her ne olursa olsun HİNDİSTAN İÇİN sanırım uyanma zamanı…

Aslında Delhi doğal yüzde 6,5’lik büyüme ile fazlasıyla rehavete kapılıyor görünüyordu. Gerçek şu ki yalnızca en üstteki yüzde 10’unu, (hatta yüzde 8’ini) gerçekten hızlı büyütüyor. Ve aslında gerileyen vergi politikaları ve korumacı önlemlerin birleşimi ile Hint ekonomisi açısından ideal olmayan bir büyüme hızı ile büyüyerek Delhi aslında kendini zayıflatıyor. Evet, bazı ekonomik reformlar yaptı ancak belli ki yeterli değil. Gelişmiş bir ekonomi olmak istiyorsa şu ankinden daha hızlı büyümeye ihtiyacı var ve kademeli reformlar ihtiyacı olan en azından yüzde 2-2,5’lik ekstra büyümeyi sağlamıyor. Ve ayrıca Ülkede öncelikle çok büyük yerel ihtiyaçlar söz konusu ve öncelikle kendi ihtiyaçları için bir şeyler üretmeye yatırım yapmaya odaklanmalı.

Ve bağımsız olarak büyümek isteyen Hindistan, önce Amerika merkezli analizlerden uzaklaşmalı, ancak tamamen Amerika’dan değil..

Trump tüm kartlarını bir bir oynuyor, Hindistan ise henüz tam olarak hiçbir kart göstermedi. Bu noktada Delhi’nin Çin’e yaklaşmaya başladığı görülüyor ancak Nehru da Çin ile yakınlaşma aramıştı ki Pekin’in 1961’de Hindistan’a saldırıp Siachen’i ele geçirmesi ile ihanete uğradığını hisseden Delhi’nin 1962 Savaşı’nda Çin’den ağır yenilgi alması da yarasına tuz basmıştı.

Hİntler toplumsal olarak kİndarlığı uzun sürdürmeseler de unutan bİr ulus değil. Ve tarİh yerİnde duruyor.

Hindistan Çin’e ne kadar güvenebilir? Ya da Çin ile ne kadar yakınlaşabilir?

Burada şu soru ortaya çıkıyor: Peki Hindistan neden Çin ile stratejik bir diyalog içinde? Modi neden Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesine Çin’e gidiyor?

Bunun yanıtı ancak şöyle olabilir: Alternatif nedir?

Ve sonuç: Hindistan’ın mevcut gerçekliği şu ki Çin’i yönetmek Delhi için temel bir stratejik kaygı.

Şunu düşünün:

Hindistan, son iki yıldır ŞİÖ’nün dış politikasındaki öneminin azaldığının sinyallerini veriyor. Geçen yıl Modi, Astana’daki ŞİÖ zirvesine katılmamıştı. 2023’te ise —Hindistan’ın dönüşümlü başkanlığını yürüttüğü dönemde dahi— ŞİÖ zirvesini şahsen değil, çevrimiçi olarak düzenlemeyi tercih etti. Şimdi, ŞİÖ zirvesine Çin’de katılma kararı, Çin ile ilgili iki önemli gelişmenin ardından geldi: Birincisi, 7-10 Mayıs tarihleri arasındaki Hindistan-Pakistan çatışması sırasında Pekin, görünmez bir üçüncü taraf gibi davranarak İslamabad’a gerçek zamanlı istihbarat, radar verileri ve uydu verileri sağladı ve Delhi’ye karşı derinleşen Çin-Pakistan stratejik eksenini güçlendirdi. Ve İkincisi, geçtiğimiz ay Pekin, Hindistan sınırına çok yakın bir yerde dünyanın en büyük barajının inşasını resmen doğruladı Ki bu girişim, Delhi için ekolojik ve ulusal güvenlik açısından geniş kapsamlı sonuçlar doğuracak.

Dostunu yakın tut, düşmanını daha da yakın..

Bu arada, Modi’nin ŞİÖ zirvesi için Çin ziyaretinden önce Japonya’ya gitmesi, bir anlamda Çin ziyaretini dengeleme hamlesiydi.

Delhi’nin Pekin ile dramatik bir yeniden yapılanma yaşadığı ortada; kısa süre öncesine kadar Modi, Çin ile hiçbir ilgisi olmadığını söylüyordu ancak şimdi Hindistan’ın politikası değişiyor gibi gözüküyor.

Öncesinde Hindistan, parçası olduğu Batı dışı ittifaklar olan BRICS ve ŞİÖ’yü —kendi tarzında— zayıflatarak Amerikan çıkarlarının ilerlemesine katkıda bulunuyordu. Dönem başkanı olduğu dönemde yıllık zirvesini sanal bir etkinlik haline getirmek, ŞİÖ’nün etkisini azaltma girişimiydi. Modi daha sonraki zirveye katılmadı ve ŞİÖ, üyelerinden biri olan İran’a saldırdıkları gerekçesi ile Washington ve İsrail’i kınayan bir açıklama yayınladığında da Delhi İsrail’in yanında yer almak için ayrıldı. Bu hareket hem Tel Aviv’i hem de Washington’ı memnun edecek, ancak ŞİÖ’nün kilit üyeleri Rusya ve Çin’i memnun etmeyecekti, kuşkusuz. Delhi ayrıca, Trump’ın bu fikirden hoşnutsuzluğunu dile getirmesinin ardından, dolarizasyonun kaldırılması ve olası bir BRICS para birimi konusunda da BRICS ile bağlarını gevşetmişti.

Delhi, Hindistan’ın Amerika ile yakın ilişkilerini yıllardır gözlemledikten ve deneyimledikten sonra, Çin ve Rusya’nın Hindistan konusunda hiçbir kaygısı olmadığı yanılgısına kapılmış olabilir. Ve Moskova’nın, Delhi’nin Rus silah sistemleri satın almaktan giderek uzaklaştığını ve Fransa, İsrail ve Washington’dan alışveriş yapmaya başladığını fark etmediğini düşünüyor olabilir. Ancak şu da bir gerçek, Jaishankar’ın yakın zamanda Rusya’da iken ifade ettiği gibi “Hindistan ve Rusya, günümüzde büyük uluslar arasında en istikrarlı ilişkilerden birini geliştirmiştir.”

Aslında tablonun özeti şu: Rus petrolünün en büyük alıcısı olmasına karşın Çin yaptırımla karşılaşmazken yaptırımlar için yalnızca Hindistan seçilmiş gibi gözüküyor Ki Bu durum, Hindistan’da Amerika’nın Hindistan’dan vazgeçtiği algısını doğuruyor Ve bu durum da Hindistan’ın Çin ve Rusya’ya yönelmesine yol açıyor.  Bunu Rubio “Çin’e Rus petrolü satın aldığı için yaptırım uygularsanız, küresel petrol fiyatları yükselir” diye açıklarken Delhi ise doğal olarak aynı mantığın Hindistan için de geçerli olduğu bir durumda neden Hindistan’a gümrük vergisi uygulandığını sorguluyor. Jaishankar ayrıca şöyle söylemişti: “…şunu söylemeliyim ki Rus petrolü veya LNG’sinin en büyük alıcısı biz değiliz. ABD, Rus enerjisini satın almak da dahil olmak üzere enerji piyasalarını istikrara kavuşturmamızı istedi. Bu yüzden oldukça şaşkınız.” Bu arada Beyaz Saray da Trump’ın Ukrayna savaşını sona erdirmek amacıyla Hindistan’a yaptırımlar uyguladığını söylemişti. Ve Delhi’de konu Trump’ın stratejik hatası olarak da yorumlanıyor ve Trump ile Amerika’nın geri kalanının aynı düşünmediği söylemleri de görülüyor. Neyse, konu gümrük vergisi anlaşması da değil, er geç bir tarife anlaşması olacaktır, ancak 25 yıllık güven inşasının çöküşünü öylece geri alamazsınız. Ve doğrusu bu güven aşınması Biden döneminde başlamıştı zaten..

Amerika-Hindistan ilişkilerindeki krizi hafifletebilecek fırsatlar da var:

BM Genel Kurulu oturum aralarında olası bir Trump-Modi görüşmesi, örneğin.

Ve yeni ticaret anlaşması.

Ya da Trump’ın, Quad zirvesi için olası Hindistan ziyareti.

Ve ayrıca Amerika-Pakistan ilişkilerinde pek de olası olmayan ivme kaybı…

Ve kim bilir belki de Çin, Washington’ın Hindistan’a yönelik politikasını yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılacak…

Ancak Washington’ın her şeyden önce Delhi’deki huzursuzluğu ve güven kaybını kabul edip ele alması gerekiyor gibi gözüküyor. Ki eğer Washington Büyükelçisi olarak onaylanırsa Gor’un öncelikle potansiyel olarak yardımcı olabileceği yer de burası gibi görünüyor…

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English