Bizi Takip Edin

Görüş

Hindistan’ın Elmas Kolyesi

Avatar photo

Yayınlanma

Geçtiğimiz hafta Hint şirketi Adani Grubu’nun Endonezya’daki Sabang Limanı’nı geliştirmek için Endonezya hükümeti ile görüşmelere başladığı gündeme geldi. Aynı zamanda İsrail’deki Haifa Limanı’nı da geliştiren grup, önemli bir küresel ticaret yolu olan Malakka Boğazı yakınındaki Sabang’da yeni bir konteyner terminali ve transit liman tesisleri kurmayı düşünüyor. Projeye yapılan ilk yatırımın 1 milyar dolara yakın olduğu tahmin ediliyor ancak gerçek yatırım gereksinimleri şirketin limanı geliştirmek için Endonezyalı yetkililerle anlaşmaya varmasının ardından belirlenecek. Stratejik açıdan yaşamsal öneme sahip Sabang Limanı’nın geliştirilmesi, Hindistan’ın Endonezya ile Malezya arasında dar bir su alanı olan ve dünyanın en önemli nakliye yollarından biri olan Malakka Boğazı’na daha kolay erişmesine olanak tanıyacak. Konuya ilişkin yıllar süren tartışmaların ardından bir fizibilite çalışmasının tamamlandığı ve şu anda Endonezya hükümetinden onay beklendiği söyleniyor.

Hint Okyanusu’nda bulunan Malakka Boğazı, petrol zengini Batı Asya ülkeleri ile Doğu Asya arasındaki mal ve kaynak hareketi için yaşamsal bir ticaret yoludur. Küresel mal ticaretinin önemli bir kısmı Boğaz’dan geçiyor ve Çin’in enerji ithalatının büyük kısmı bu rotaya dayanıyor. Hint Okyanusu dünya yüzeyindeki suyun yaklaşık beşte birini oluşturur; üç kıtaya, 28 ülkeye yayılır ve Pasifik ile Atlantik okyanuslarını birbirine bağlayan uluslararası ticaret için önemli bir rota. Sabang Limanı’nın geliştirilmesi Hindistan’ın Hint Okyanusu’nda Çin’e karşı stratejik konumunu güçlendirecek.

İlk olarak 2018 yılında Endonezya Denizcilik İşleri Koordinasyon Bakanı Luhut Pandjaitan, Sabang Limanı’nın nakliye gemileri ve denizaltıları barındırabileceği fikrini öne sürmüştü. Bu da limanın Hindistan’ın stratejik hedeflerini ilerletebileceği yönünde spekülasyonlara yol açmıştı. Ancak birkaç yıldır devam eden müzakereler nedeni ile limanın inşasında ilerleme yavaş oldu. 2018 yılında her iki ülke de Aceh eyaleti ile Andaman ve Nicobar Adaları arasındaki bağlantıyı geliştirmek amacı ile bir görev gücü kurdu. Adani grubu için Endonezya’daki projeler denizcilik operasyonlarının genişletilmesine yardımcı olacak. Grup aynı zamanda Doğu Afrika (Kenya ve Tanzanya), Vietnam ve Akdeniz’de gelişmekte olan limanları da araştırıyor.

Son zamanlarda borsa manipülasyonu ve dolandırıcılık iddiaları ile oldukça tartışmalı ve sansasyonel olan Adani Grubu, Hindistan’ın en büyük liman ve havaalanı işletmecisi ve en büyük özel kömür ithalatçısı. Hakkındaki suçlamalardan önce dünyanın üçüncü en zengin insanı olan holdingin kurucusu Gautam Adani’nin ise aynı zamanda memleketlisi olan Başbakan Narendra Modi’nin yakın arkadaşı olduğu da spekülasyonlar arasında. Hindistan’daki kilit sektörlerdeki geniş işletmeleri ve 23 binden fazla kişiyi istihdam etmesiyle hâlâ dünyanın en güçlü insanlarından biri. Yükselişi çok hızlı olan Adani, Başbakan Modi’nin desteğinden faydalandı ve aralarındaki bağ, Modi’nin Gujarat’ın başbakanı olduğu ve Adani’nin ucuz fiyatlarla arazi aldığı günlere kadar uzanıyor. Ülke genelinde limanlar, havaalanı sözleşmeleri ve kömür madenleri gibi varlıkları satın alan Adani, çok kısa bir süre içinde ülkenin en büyük ve en güçlü iş adamlarından biri haline gelirken adam kayırma iddiaları da gündeme gelmişti. Ancak burada konumuz Adani ya da şirketi değil, Hindistan’ın “Elmas Kolye” stratejisi. Ki Sabang Limanı da zaten Hindistan’ın Çin’e karşı koymaya yönelik Elmas Kolye stratejisi planının kapsamına giriyor.

Jeopolitik bir teori olarak gündeme gelen Çin’in “İnci Dizisi”ne Hindistan’ın yanıtı Elmas Kolye olarak şekilleniyor. Hindistan’ın stratejik deniz üsleri geliştirdiği Madagaskar, Seyşeller, İran, Umman, Endonezya ve Singapur’un yanı sıra yakın savunma ilişkileri kurduğu Mozambik, Mauritius, Maldivler, Vietnam, Myanmar, Güney Kore, Japonya ve Avustralya gibi ülkeler, Çin’in incileri karşısında Hindistan’ın elmasları olarak görülüyor.

Hindistan 2006 yılında Doğu Afrika ülkesi Mozambik’in geniş kıyı şeridinde Hint Donanması’nın periyodik olarak devriye gezmesine olanak tanıyan bir savunma anlaşmasına sahip olmasının ardından 2007 yılında bir diğer Doğu Afrika ülkesi Madagaskar’da kendi deniz ticaret yollarını korumak için “yabancı topraklardaki ilk dinleme istasyonunu” kurdu. Madagaskar’ın kuzeyinde faaliyete geçen askeri dinleme üssünün amacı Hindistan’da bulunan Mumbai ve Kochi’deki benzer tesislerle bağlantı kurarak bölgede faaliyet gösteren yabancı donanmalar hakkında istihbarat toplamak. Hindistan Deniz Kuvvetleri’nin olası deniz manevralarını kolaylaştıran söz konusu tesisin korsanlık ve terörist faaliyetleri denetleme kaygısı olsa da asıl amacı Hint Okyanusu bölgesinde artan Çin etkisine karşı koymak. Yani, Çin’in Sri Lanka’daki Hambantota Limanı incisine Hindistan’ın yanıtı Madagaskar’daki kontrol merkezi elması oldu.

Benzer bir biçimde Hindistan’ın 2015’te Doğu Afrika’nın iki ada ülkesi Seyşeller’in Assumption Adası ile Mauritius’un Agalega Adası’nda geliştirdiği ve kendisine askeri erişim olanağı sağlayan deniz üsleri, Deniz İpek Yolu projesi ile Afrika kıtasındaki varlığını artıran Çin’e karşı stratejik öneme sahip. Seyşeller’de bir dayanak noktası olması Hindistan’a Afrika kıtasında Hindistan Donanması’nın Cibuti ve Kenya’daki Çin varlığına karşı koyabileceği bir operasyon üssü sağlıyor. Artı, Assumption Adası birçok deniz ticaretinin geçtiği Mozambik Kanalı’nın hemen kuzeyinde yer alıyor.

Beraberinde, İran’ın Chabahar Limanı’nı inşa etmek için 2016’da İran ve Afganistan ile bir anlaşma imzalayan Hindistan, Çin’in bölgede elini güçlendiren stratejik Gwadar Limanı incisine Chabahar Limanı elması ile yanıt verdi. Chabahar erişimine sahip olmak Çin’in Karachi ve Gwadar’daki varlığına doğrudan karşı koyuyor. Orta Asya’ya açılan kapısı olan Chabahar projesi ile Hindistan, İran ve Azerbaycan üzerinden Mumbai’yi Moskova’ya bağlayan “Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru”na bağlanacak. Çin ve Pakistan bypass edilerek özelde Afganistan çevresinde nüfuz alanının genişletilmesi genelde bölgedeki güç projeksiyonunun artırılması planlanıyor.

Her ne kadar Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin gölgesinde kalsa da Hindistan’ın İran ve Rusya ile birlikte 2000 yılında başlattığı “Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru Girişimi”, Çin nüfuzunu kıracak ve Pakistan’ı bypass edecek bir potansiyel taşıması bakımından Hindistan için stratejik önemde. 7.200 km uzunluğunda olan Koridor, Hindistan’ın İran üzerinden Orta Asya, Rusya ve Avrupa’ya kadar doğrudan bağlantı kurmasına olanak tanıyan deniz, demir ve karayollarını içeren çoklu bir ağ sistemini ifade ediyor. Hindistan ile Rusya’nın başat rol oynadığı girişim her ne kadar yavaş ilerliyor olsa da Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne bölgede hâlâ potansiyel bir alternatif sunuyor.

Bölgedeki Çin nüfuzuna bir başka karşı eylem adımı olarak Başbakan Modi’nin 2018 yılında Umman, Singapur ve Endonezya ile sağladığı anlaşmalarla Hindistan Çin’in iki önemli incisi olan Afrika’daki Cibuti ve Pakistan’daki Gwadar arasında yer alan Umman’ın Duqm Limanı’na, Malakka Boğazı’ndan Güney Çin Denizi’ne geçişte önemli durak noktası olan Singapur’un Changi deniz üssüne ve Malakka Boğazı’nın girişinde bulunan Endonezya’nın Sabang Limanı’na askeri erişim olanağı elde etti. Hindistan’ın İran limanına bağlantısı aynı zamanda Umman limanına erişimini de güvence altına alıyor ve Arap yarımadasında ayak izine sahip olarak Hindistan, Körfez’den deniz yoluyla yaptığı hidrokarbon ithalatını da güçlendiriyor. Ayrıca Duqm’un benzersiz yanı aynı zamanda dünyanın en önemli geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nın yakınında yer alması. Aynı zamanda Hindistan’ın kritik Malakka Boğazı çevresinde Singapur ve Endonezya limanlarına erişimi birbirini destekliyor ve Hindistan’ın Malakka’nın kuzeyinde konumlanan Andaman ve Nikobar takımadalarını 2020’den bu yana askerileştirmesi bu bağlantıları ayrıca güçlendiriyor.

Bununla beraber 2006 yılında ayrıcalıklı ortaklık ve 2016 yılında savunma eylem planını vücuda getirdiği Güney Asya’nın ada ülkesi Maldivler ile bağlarını güçlü tutuyor. Ancak “borç tuzağı diplomasisi” olarak ifade edilen stratejik Çin etkisinin Maldivler’de hissedilmesine karşın 2018’de başa gelen Maldiv hükümetinin “Önce Hindistan” politikasına yeniden sarılması Hindistan’ın karşı denge şansını artırırken geçtiğimiz eylül ayında Hindistan yanlısı olarak görülen Cumhurbaşkanı İbrahim Mohamed Solih’in yerine Çin yanlısı olarak görülen Mohamed Muizzu’nun seçimleri kazanması bu şansı ne ölçüde etkileyecek bunu zaman gösterecek. Bu arada, borç tuzağı diplomasisinin en çok karşılık bulduğu Sri Lanka’daki Çin’in Hambantota incisi karşısında Madagaskar ile karşı önlem geliştirmiş olsa da Modi’nin Haziran 2015 tarihli Bangladeş ziyareti ile Hindistan’ın Chittagong Limanı’na doğrudan erişim sağlaması ise Çin’in inci dizisinden bir Chittagong incisini kopardığı yönünde bir algıya yol açmıştı.

Aslında Hindistan hükümetinin resmi politikası olan “Doğuya Bakış, Doğuya Hareket” politikasının veya genel Hint-Pasifik stratejilerinin gayriresmi bir isimlendirmesi olan Elmas Kolye stratejisinin bir başka kritik bileşeni ise Çin’in yumuşak karnı Viet Nam ile Hindistan’ın artan ilişkileri. Hindistan stratejik olarak Güneydoğu Asya’nın doğu kenarında konumlanan Vietnam’ı Çin’in güney yönünde genişlemesinin önündeki en büyük engel olarak görüyor. Hindistan ile Vietnam arasında 1994 yılında vücut bulan savunma anlaşması 2000 yılında stratejik tehdit algıları ile istihbarat paylaşımını içeren ortak bir işbirliği protokolü ile güçlendirilmişti. Ayrıca 2011 yılında Vietnam ile Güney Çin Denizi’nde petrol arama faaliyetleri gerçekleştirebilmek için ortak petrol arama anlaşması imzalanmıştı.

Vietnam’ın yanı sıra bölgede Güney Kore, Japonya ve Avusturalya ile savunma ilişkilerini geliştiren Hindistan’ın Japonya ile 2017’de başlattığı “Asya-Afrika Büyüme Koridoru” projesi ayrıca önemli. Amacı altyapıyı geliştirmek ve ekonomik büyümeyi hızlandırmak olan ortak girişimin ayrıca Yeni Delhi ile Tokyo’nun etkisini artırırken aynı zamanda Çin’in Afrika’daki nüfuzu ile mücadele etmek gibi kritik bir misyonu var.

Hindistan’ın hem dışarıdan hem de içeriden yaygın eleştirilere karşın yönetimde uzun bir cunta geçmişi ve etkisi görülen Myanmar ile ekonomik ve askeri ilişkilerini artırması da kritik önemde. Soğuk Savaş döneminde Hindistan ile Çin arasında bir anlamda eşit mesafede durmayı başaran Myanmar’ın 1988 yılındaki demokratik ayaklanmaları bastırdıktan sonra öncekinden daha fazla tecride zorlanması ile Çin’in burada askeri ve ekonomik varlığını hızla yoğunlaştırması Hindistan’ın korkularını tetiklemişti. Bölgedeki Çin müdahalesini önlemek ve aynı zamanda kendi kuzeydoğu sınırlarındaki gerilla hareketlerinde Myanmar’ın bir sığınak hâline gelmesini engellemek için Hindistan Myanmar’a olan ilgisini hep yüksek tutuyor. Çin nüfuzunun Myanmar’da genişlemesi Çinlilere deniz güçlerini Hindistan’ın deniz alanlarına yerleştirme ve sonunda Hindistan’ın doğu kanadını doğrudan tehdit etme potansiyeli taşıdığı için Hindistan açısından özel bir kaygı kaynağı. Güney Asya ile Güneydoğu Asya arasında bir kara köprüsü konumunda olan Myanmar Hindistan’ın problemli kuzeydoğusu ile Çin’in güneyini ayıran yaşamsal bir tampon bölge oluşturduğu için çok kritik bir stratejik alan. Örneğin Hint stratejik inanışına göre Çin Myanmar nüfuzunu tamamlarsa ve Myanmar Çin’in (bir çeşit Orta Krallık geleneğinde olduğu gibi) bir vasal devleti hâline gelirse Hindistan’ın kuşatması veya çevrelenmesi tamamlanacak ve üstesinden gelinemeyecek bir güvenlik ikilemini doğuracak. 2000’lerin başlarından bu yana Myanmar’ın Çin’e olan askeri bağımlılığını azaltmak için Hint Donanması’na yaklaşmaya çalışması üzerine Hindistan Myanmar’da Çin nüfuzuna karşı hamle yapmaya veya Çin ile bir tür kısasa kısas oyunu oynamaya başladı.

Çin’in Pakistan üzerinde etkisini artırması ile Gwadar Limanı avantajı ve Orta Asya çevresindeki güçlü nüfuzu karşısında İran kozunu kullanan ve her ne kadar yavaş gidiyor olsa da İran ve Afganistan ile Chabahar Limanı avantajını elde eden Hindistan, Çin’in artan Myanmar nüfuzu karşısında ise Myanmar’ın Sittwe Limanı’nın yeniden inşa edilmesine önemli ölçüde katkı sağladı. Hindistan’ın “Kaladan Çoklu Transit Taşımacılık Projesi”nin bir parçası olan Sittwe Limanı inşası ile elde ettiği altyapı kazanımlarının amacı kargo taşımacılığı için deniz, nehir ve karayolu ulaşım koridoru oluşturmak. Hindistan tarafından finanse edilen ve geçtiğimiz mayıs ayında açılışı yapılan limanın ticari bağlantıyı kolaylaştırması ve Hindistan’ın kuzeydoğu bölgesine bağlantı oluşturmak için alternatif yollar açması ile refah düzeyinde geri kalan sıkıntılı kuzeydoğu bölgesinin ekonomik kalkınmasını artırmaya yardımcı olacağı öngörülüyor.

Myanmar kıyısındaki Andaman Denizi’nin Çin için önemli bir enerji yaşam çizgisi olarak görülmesinin yanında Hindistan’ın da enerji gereksinimini karşılamak için Myanmar’a ihtiyacı var. Bu doğrultuda İran’ın Chabahar Limanı hamlesi ile ilk kez “kendi toprakları dışında” bir liman işleten Hindistan, ASEAN ülkelerine giriş kapısı olarak kendisi için stratejik ve ekonomik açıdan önemli bir ülke olan Myanmar’ın Sittwe Limanı’ndaki faaliyetleri devralması ile Çin’in Hint-Pasifik bölgesindeki Kuşak ve Yol Girişimi’nin dengelenmesi hedefleniyor. Myanmar hem Hindistan hem de Çin için jeo-stratejik önemde ve bu nedenle her ikisi de 2021 yılında Aung San Suu Kyi’nin sivil hükümetinin devrilmesinden bu yana askeri rejim ile bağlarını sürdürdü. İki ülke, ülkedeki politik zulüm ve gözaltılara rağmen Batı’nın yaptırımlarına uymadı.

Hindistan ve Çin arasındaki jeopolitik rekabete konu olan ve Hindistan’ın karşı eylem adımlarının anlatımı olan Elmas Kolye stratejisi yalnız suları kapsamıyor. Moğolistan’ı Hindistan’ın Doğuya Hareket politikasının ayrılmaz bir parçası olarak gören Modi, Çin’in hemen arka bahçesinde bulunan Moğolistan’ı ziyaret eden ilk Hindistan başbakanı. Modi’nin iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 60. yıldönümüne denk gelen ve ikili ilişkilerin stratejik ortaklığa yükseltildiği 2015 yılındaki tarihi ziyaretinde kararlaştırılan ve 1,2 milyar dolarlık Hindistan kredisi ile inşa edilecek olan Moğolistan’ın ilk petrol rafinerisinin ilk aşamasının bu yıl sonunda, kalan üç paketin de 2025’e kadar tamamlanacağı söyleniyor. İnşasına 2018’de başlanan petrokimya rafinerisi Moğolistan‘ın yakıt ihtiyaçlarını karşılaması ve Çin ile Rusya bağımlılığını sona erdirmesi bakımından oldukça önemli. Moğolistan, Rusya ile Çin arasında yer alan, denize kıyısı olmayan bir ülke. İki özelliği dikkat çekiyor: İlki, dış politikada bağlantısız yaklaşımı izliyor, ikincisi ise iki otokrasi arasında yer almasına karşın demokratik bir ülke. Daha da önemlisi, bakır, altın, nadir toprak maddeleri ve en önemlisi uranyum yataklarına sahip, maden açısından zengin bir ülke ve büyük bir alanda küçük nüfuslu bir ülke ve bu, çok sayıda boş arazi demek; yani Moğolistan’da kullanılmayan çok büyük miktarda arazi var ve Hindistan’ın tarım uzmanlığından yararlanma arayışında. Ayrıca geçtiğimiz yıl bir Hindistan savunma bakanının bu ülkeye yaptığı ilk ziyarete de tanık olundu. Moğolistan ile stratejik ortaklık her alanda derinleştirilmeye çalışılıyor. Şu anda Moğolistan ile Hindistan arasında direkt uçuşların kurulması için çalışan iki ülke, ticaret ve enerji güvenliği konusunda ikili ilişkileri geliştirmek için doğrudan hava bağlantısı sağlayabileceği bir “hava koridoru” kurma kararı da almıştı. Henüz bu konudaki ilerlemeye ilişkin herhangi bir güncelleme görülmese de koridor, Hindistan’ın 2017 yılında Kabil, Kandahar, Yeni Delhi ve Mumbai arasında kargo uçuşları için Afganistan ile açtığı iki hava koridorunun ardından ikinci bir hava rotası olacak.

Denize kıyısı bulunmayan bir diğer kara ülkesi Afganistan, Hindistan ve Çin çıkarlarının çakıştığı bir başka alan ve her iki ülkenin de Afganistan’ın ulusal kalkınma projeleri için önemli yatırımları söz konusu. Ancak Afganistan’ın kronikleşmiş istikrarsızlığı ve belirsiz geleceği noktasında Hindistan ve Çin’in ortak kaygılar beslemesi ile çıkarların örtüştüğü bir durum söz konusu olsa da iki ülkenin keskin görüş farklılıkları bulunuyor ve Çin’in Pakistan ile yakın ilişkileri ve Pakistan’ın Afganistan üzerindeki geleneksel etkisi düşünüldüğünde Hindistan denklemin diğer tarafını İran ve Afganistan olarak eşitlemeye çalışıyor. Ticaret ve yatırım projeleri için İran’ın Chabahar Limanı ile Afganistan’a doğrudan bağlantı sağlayan Hindistan, Afganistan’ı karayolu, demiryolu ve hava bağlantıları ile enerji boru hatlarının geçtiği bölgesel bir ticaret merkezi olarak öngören “Orta Asya’ya Bağlantı” politikası izliyor. Orta Asya, hidrokarbon rezervleri, nadir toprak mineralleri, uranyum yatakları, hidroelektrik potansiyeli ile potansiyellerle dolu bir yer ve milyonlarca tüketicinin olduğu bir pazar. Hindistan’ın 2012 yılında başlattığı bu politika Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin kara bileşeni olan İpek Yolu Ekonomik Kuşağı projesine yönelik bir karşı eylem stratejisi olarak gelişiyor.

Daha önce değinildiği üzere Hindistan hükümetinin resmi olarak izlediği ve birbiri ile bir biçimde bağlantılı olan ve özünde kendi güç projeksiyonu ile hareket alanı özgürlüğünü sağlamak amacıyla coğrafi konumu ile jeopolitik durumu bağlamında kendi etrafını güvence altına almayı hedefleyen “Doğuya Bakış, Doğuya Hareket, Orta Asya’ya Bağlantı” politikaları başta olmak üzere “Güneye Bakış (Hint Okyanusu), Batıya Bakış (İran, Körfez ülkeleri, İsrail, Suudi Arabistan başta olmak üzere Batı Asya ve Afrika) ve Kuzeye Bakış (Orta Asya ve Şanghay İşbirliği Örgütü)” ismi altında bölgesel politika kombinasyonlarının bir çeşit şemsiye anlatımı olan “Genişletilmiş Komşuluk” konsepti ya da bir anlamda toplu bir biçimde Hint-Pasifik stratejilerini ve hatta Hint Okyanusu’ndaki “ağ güvenlik sağlayıcısı” pozisyonuna temel sağlayan ve “Bölgedeki Herkes için Güvenlik ve Büyüme” anlamına gelen “Sagar” stratejisini içeren adımları ayrıca Elmas Kolye olarak betimleniyor. Ve bu betimlemenin sembolik belirtisi ise Hindistan’ın stratejik üsleri olan Singapur’daki Changi Deniz Üssü, Endonezya’daki Sabang Limanı, Umman’daki Duqm Limanı, Seyşeller’deki Assumption Limanı ve İran’daki Chabahar Limanı ile Hindistan’ın stratejik işbirliği yürüttüğü Moğolistan, Japonya, Vietnam ve Orta Asya üzerinden yansıtılıyor. Teorik bir değerlendirme olan Elmas Kolye anlatımı ilk olarak Hindistan’ın eski Dışişleri Sekreteri Lalit Mansingh tarafından Ağustos 2011’de bir düşünce kuruluşunda Hindistan’ın Bölgesel Stratejik Öncelikleri konulu konuşması sırasında dile getirildi. Amaç, “Çin çevresinde bir çevreleme bloğu oluşturmak”; nihai hedef, “Çin’in İnci Dizisini etkisiz hâle getirmek.”

Ancak Hindistan’ın Elmas Kolyesi, Çin’in İnci Dizisi ile karşılaştırıldığında zayıf görülüyor. Bu inanç eksikliği hiçbir yerde ASEAN bölgesinden daha belirgin değil. ASEAN üyeleri Hindistan’ın çoğu artısını kabul ederken aynı zamanda Hindistan’ın kararlılığından ve Çin’e rakip olma kapasitesinden kuşku duyuyor. Ve bu kuşkuların çoğu Hindistan’ın kötü şöhretli bürokrasisinden ve geçmişteki sözleri yerine getirememesinden kaynaklanıyor. Örneğin, İran’da Hint firmaları ülkenin sıkı yaptırımlar altında olması nedeni ile büyük zorluklar yaşadı. Hint firmalarının ikincil yaptırım riskine girmemesi için sürekli olarak geçici çözümler müzakere ediliyor. Çin aynı zamanda Hindistan’dan daha zengin. Hindistan’ın yetemediği birçok yerde Çin para koyabilir. Şu ana kadar Çin örneğin İnci Dizisi’nin yalnızca Afrika’daki kısmına yaklaşık 60 milyar dolar yatırım yaparken Hindistan’ın en büyük yatırımı ise 8 milyar dolar ile Chabahar Limanı’na oldu. Ancak bir yandan da Hindistan yetemediği boşlukları silah satışları ile doldurmaya çalışıyor. BrahMos füzelerinin ilk alıcısı olan Filipinler’in ardından Hindistan BrahMos füzelerinin ihracatı için aynı zamanda Endonezya, Vietnam ve Rusya’nın da aralarında olduğu 12’den fazla ülke ile görüşmelerde bulunuyor. BrahMos ses hızının yaklaşık üç katı hızda uçan dünyanın en hızlı seyir füzesi. 200 kiloluk savaş başlığı taşıyabiliyor ve karadan, denizden ve havadan fırlatılabiliyor. Silah satışlarının giderek daha belirleyici bir rol oynayacağı şaşırtıcı olmayacaktır. Ki silah satışı nüfuz satışıdır.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English