Görüş
Mizansen, suç, hakikat ve hafıza

Filistinli güçlerin 7 Ekim saldırısının ardından batı kamuoyunun aklında en çok kalan yalan, Hamas’ın emzikteki bebekleri başlarını keserek öldürdüğü iddiasıydı. Bu yalan bizzat İsrail’in faşist hükümeti tarafından üretilmiş, batının bütün medya kartellerinin bangır bangır bağıran spotlarına çıkmış, yetmemiş, suçlu ve sapık olmaktan başka Ukrayna’da büyük yatırımları da bulunan oğlunun özel yazışmalarında “pedofil” dediği ABD başkanı tarafından dünyanın gözlerinin içine bakarak tekrarlanmıştı; hiç kuşku yok ki ABD başkanı bu sırada artık giderek sıklaşan bunaklık krizlerinden birinde değildi ve kısa bir süre sonra gene ABD’de ailesi müslüman olan bir çocukla annesinin vahşice öldürülmesine yol açacak provokatif yalanı yayarken gayet aklıbaşındaydı.
Normal şartlarda en azından kamuoyunu yalan haberle galeyana getirme suçundan ağır şekilde cezalandırılması gereken yalancılar “demokrat” oldukları için medya hızla unutmayı tercih etti; çünkü amaca ulaşılmıştı.
Mizansenler
Masum bir insanı öldürmek yeterince kötü bir şey; bir bebeği öldürmek ise kimsenin affetmeyeceği şeytani bir suçtur. Tam da bu yüzden, bebek öldürme haberleri manşetlerde sık sık yer bulur. Ama insanı insanlığından utandıran fotoğraflar genel kamuoyu karşısında her zaman kendi başına aynı etkiyi yaratmaz, hatta bunların çoğu genellikle masumlaştırılır. Libya’da, Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de, Filistin’de Amerikan, Fransız, Britanya, İsrail bombardımanlarında veya onların vekil güçlerince yapılan saldırılarda öldürülen bebekler hiç de infial yaratmaz; ama masabaşı senaryolarından üretilmiş, olmayan cinayetler bütün dünyayı sarsabilir.
9 Mart 2022’de Rusya’nın Mariupol doğumevine hava saldırısı düzenlediği ve biri bebek, biri de hamile bir kadın olmak üzere dört kişinin öldürüldüğü haberi, Ukrayna savaşında Rusya’ya yönelik ilk küresel provokasyon girişimiydi. Hepsi bir merkezden yönlendirilmiş “gibi” (ve bu “gibi” fazlalıktır; aşağıda değineceğim) aynı fotoğraflar benzer manşetlerle servis edildi. Sky News’un başlığı şöyleydi: “Rusya’nın hava saldırısından sonra çocuklar yıkıntıların altında gömülü kaldı.” The Guardian: “Rusya’nın doğumevini bombalaması ‘soykırım’”. The Week: “Mariupol katliamı”. Haberlerde başrolü AP oynamıştı; onun çektiği, saldırıdan kan içinde kurtulan hamile genç kadın fotoğrafları bütün dünyaya yayılmıştı.
Talihi varmış ki bu kadın yaşıyor. Adı, Mariana Vişegirskaya. Vişegirskaya bir ay geçmeden bebeğiyle birlikte Rusya’nın kontrolü altındaki Donetsk’e yerleşti ve buradan bir video mesajı yayınladı: ne kendisinin ne diğer hastaların uçak sesi duyduklarını (Rusya da o gün bölgeye hava saldırısı yapılmadığını açıklamıştı), hastane yakınında arka arkaya iki patlama olduğunu (top mermisi) söylüyordu. Kadına göre ilk gün, daha sonra çok meşhur olacak o fotoğrafı çeken kişi Ukrayna ordu kıyafeti giymişti, kocası onun AP muhabiri olduğunu söylüyordu. Faşist paramiliter-militer Azovculara “embedded” AP muhabirinin (ve onu oraya “embed” eden AP yönetiminin) provokasyonda bilinçli ve örgütçü bir rol oynadığı anlaşılıyordu.
AP 8 Nisan’da bir başka haberle daha eski haberinin arkasında durdu, ama bu defa Vişegirskaya’nın videosuna da değinmek zorunda kalmıştı. Haberciliğin hokuspokusu budur: bütün gerçekleri az çok eksiksiz de yazabilirsiniz, ama ustalık, onların hepsini sizin büyük yalanınızın manivelası haline getirmekte, olmazsa büyük yalanın içinde gözden yitirmekte yatar. Haber şuydu: AP’nin görüştüğü, doğumevinden Ukrayna’nın batısına tahliye edilen doktorlar ve “uzmanlar” ağız birliği etmişçesine hava saldırısı olduğunda birleşiyorlardı, ama “şimdi Rusya kontrolündeki bölgede bulunan” Vişegirskaya ise “tam olarak ne şartlarda ve nerede videoya alındığı belirsiz” mülakatında “hava saldırısı olmadığını” söylemişti. Batıya gidenlerin hür ve objektif olduğu kendinden menkul, doğuya gidenler ise… Söylemeye ne hacet! Şeytanlaştırma bir kez tamamlandı mı hakikati pek az insan sorgular. Mariupol doğumevi haberi amacına ulaşmıştı.
Bir ay geçmeden, bu defa 3 Nisan’da bütün dünyada “anaakım” medyanın manşetlerini tek bir olay süslüyordu: Buça katliamı. Spotlar ve başlıklar kanlı görüntülerle haykırıyordu: “Global outrage”, “Russian cruelty”, “Russia’s killing fields”, “Genocide”, vb.
Rusya birlikleri şehirden 30 Mart’ta ayrılmıştı, 31 Mart’ta belediye başkanı bunu doğrulayan bir video paylaşmıştı, aynı gün şehre ilk giren Ukrayna Milli Muhafız grubunun yayınladığı videoda sokaklarda hiçbir ceset görülmüyordu, 1 ve 2 Nisan’da faşist paramiliter-militer Azov taburu mensupları şehre girmişlerdi, 2 Nisan’da Ukrayna polisinin Buça’dan geçtiği basın notu ve fotoğraflarda da ne ceset görüntüsü ne “ceset dağlarıyla” ilgili bir bilgi vardı, 30 Mart ile 3 Nisan arasında şehre sivillerin ve gazeteciler girmesi de yasaktı, ve 3 Nisan’da bir anda yüzlerce ceset ortaya çıktı.
Ne olmuştu peki gerçekte? En ciddi şüphe, Botsman adıyla tanınan, Azovcuların bölgedeki önde gelenlerinden Sergey Kototkih’in yayınladığı bir videoya dayanıyor. Burada bir Azovcunun diğerine şöyle sorduğu duyuluyor: “Mavi pazıbantları yoksa vurabilir miyiz?” Diğeri cevap veriyor: “Ya ne olacaktı!” Ve gerçekten de mavi pazıbantlı ceset yoktu. Mavi bazıbantlarını Kiev rejimi yanlısı, beyaz pazıbantlarını ise Rusya yanlıları veya tarafsız olanlar bağlıyordu.
Aylar sonra, mizansen korosunun en gayretkeş solistlerinden The Guardian bile soru işaretlerini koymak zorunda kalacaktı; ama oraya gelinceye kadar amaca yeterince ulaşılmıştı.
8 Nisan’da Kramatorsk tren istasyonu saldırıya uğradı, Kiev açıklamasına göre 57 kişi öldü, 107 kişi yaralandı. Bütün uluslararası ajanslar ve onların müşterileri haberi aşağı yukarı şu başlıkla verdi: “Rusya’nın Kramatorsk istasyonuna acımasız saldırısı”. Yalnız küçük bir sorun vardı: Ukrayna televizyonlarında görüntüleri yayınlanan füze parçasından bunun bir Toçka-U olduğu anlaşılıyordu. Scott Ritter uzunca bir inceleme yayınladı olayın arkasından, sonunu şöyle bağlıyordu: “Kramatorsk tren istasyonundaki patlamayla ilgili her ciddi soruşturma sözkonusu füzeye ilişkin soruşturmayı da kapsayacaktır ve iticinin üzerinde kazılı olan füze seri numarası bunda başlıca rolü oynayacaktır. Eğer olay gerçekten böyleyse (ve mevcut kanıtlar kuvvetle böyle olduğunu gösteriyor) bu durumda Zelenskiy ve yönetimi hayatlarını koruduğunu iddia ettiği sivilleri katletme suçundan yargılanacaktır.”
Bugün nesnelliğini korumaya çalışan çevrelerde genellikle Kramatorsk saldırısının Kiev rejimi tarafından fırlatıldıktan sonra hedef şaşıran veya kontrolünü kaybeden bir füzenin eseri olduğu sanılıyor; oysa bu durumdaki bir füzenin başka bir yere değil de şehrin en kalabalık yerine düşmesi ihtimali herhalde pek yüksek değildir; bu nedenle esas şüphe, füzenin bilinçli olarak mı oraya ateşlendiği olmalı.
Hayallerin gerçek oluşu
Bu saldırıların “mizansen” olduğu az çok kesinlikle ortaya çıktı. Ama bu, mizansenlerdeki vahşi atmosferin sadece hayal gücünün eseri olduğu anlamına gelmez. Hayır, tam tersidir aslında: mizansenler gerçekten de sahnelenmek için örgütlenmiştir, ama sahne, oyunun sergilendiği yer değildir; ve dahası, mizansene konu olan kurban ve katil gerçek hayatta tamamen yer değiştirmiştir. Kucağında bebeğinin ölüsüyle kameraya bakan kadın, mizansenin parçası olduğunda merhamet ve ıstırap, katile karşı da öfke üretir; kucağında bebeğinin ölüsüyle kameraya bakan kadın gerçek olduğunda ise sadece bir “collateral damage”, bir “tali zarar”, kaçınılmaz sivil kayıptır, hatta bundan bile azıdır: o aslında suçludur, çünkü “katiller” onun arkasında saklanırlar. Şimdi öldüren değil ölen suçludur.
Filistin’de olan tam da budur. Sayılamayacak kadar çok cesedin yan yana dizilmesinin batı kamuoyunda yarattığı etki, ya “o kadar da değil”, ya da “ama onlar da…” etkisidir. Kurban ve cellat tamamen yer değiştirmiştir ve bu, son derece bilinçli bir enformasyon çabasının eseridir. Eğer hastanenin aslında hastane değil, hastaların da hasta değil, meskenin silah deposu ve meskûnların en azından potansiyel terörist olduklarını yeterince sık ve ikna edici şekilde (bakımlı yüzler, şık kıyafetler, hoş bir podyum, vb.) tekrar ettiyseniz buranın içindekilerle birlikte yerle bir edilmesi meşru görülür. Meskûn mahalin içinde ve altında teröristlere ait tünelleri yeterince tekrar ettiyseniz, bu evlere ve tünellere zehirli gaz basılması haklı sayılır. Aslında doğru olan bunun tam tersidir; (Suriye’de olduğu gibi) “sizinkiler” gerçekten de hastaneleri silah deposuna çevirir, tapınakları askeri üsse çevirir, (Ukrayna’da olduğu gibi) sivilleri pazıbantlarına bakarak kurşuna dizer, ama en güçlü silah, yani yalanları üretme ve gerçekleri unutturma makineleri sizin elinizde olduğu için her tür yaygarayı siz koparırsınız.
Aslında yaptığınız şey sadece başkasına karşı tezgâhladığınız mizanseni kendiniz için gerçek kılmaktan ibaret de değildir. Bu daha çok, vahşi hayallerini kâğıda döken bir sapığın en nihayet onları hayata geçirmesi gibidir. ABD’nin oğlu tarafından pedofil olduğu söylenen başkanının görmediği (sadece mevcut olmadığından ötürü göremeyeceği değil, aynı zamanda sahte resimleri bile üretilmeyen) yalanları kusması, gerçek bir sapığın eylemini ne çok hatırlatıyor!
Savaş suçu
Her savaş savaş suçu üretir. Ama her savaş baştan aşağı savaş suçu değildir. Bir savaşın doğrudan doğruya savaş suçu olması, savaşta işlenen tekil savaş suçlarının genel bir kural haline gelmesi, yani savaşın askeri ve siyasi karar alıcılarının savaşın yürütülüş biçimiyle ilgili tutumlarına bağlıdır.
O sırada Quebec Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü olan Marco Sassòli’nin 2004 tarihli bir makalesi Uluslararası Kızıl Haç Komitesi tarafından yayınlanmıştı. Sassòli makalesinin başında “uluslararası hukukun tartışma götürmez ilkesi gereği silahlı bir çatışmadaki tarafların sivil ve muharipler ve keza sivil ve askeri tesisler arasındaki farkı gözetmekle yükümlü olduğunu” yazar. İlk kural askeri hedefin belirlenmesidir; ancak bu durumda bile “saldırı eğer sonucunda siviller veya sivil tesisler için aşırı tali zarar bekleniyorsa gayrimeşru sayılabilir”. Bundan başka “meşru bir hedefe saldırı halinde bile sivilleri korumak için tedbirler alınmalıdır”.
Sassòli daha sonra askeri tesisin anlamını sorgular. Ancak bu hiç de kolay bir iş değildir, zira her tesis askeri amaçla kullanılabilir. Daha da önemlisi, pekala şu ileri sürülebilir: sivil tesisler düşmanın askeri faaliyetlerine devam etmesi için psikolojik ve siyasi bir temel sundukları ölçüde askeri hedef kabul edilebilir. Eğer öyleyse, sözgelimi bir televizyon kulesi veya radyo vericisi psikolojik savaş amacıyla kullanıldığı iddiasıyla savaş uçakları tarafından bombalanabilir mi ve bu savaş hukukuna uygun olur mu? Ancak savaş hukukuna göre, birincisi, hedef tesis düşmanın askeri eylemine “etkili bir katkıda” bulunmalıdır. İkincisi, hedef tesisin yok edilmesi, tahrip edilmesi, etkisiz hale getirilmesi veya ele geçirilmesi, bunu yapan tarafa açık bir askeri üstünlük sağlamalıdır. Ama bu da tıpkı savaşın kendisi gibi savaş hukuku açısından bitmeyecek bir tartışma doğurur: bir toprak parçasının tahribi veya akarsuyun zehirlenmesi bile askeri üstünlük sağlamaz mı? O zaman gene temel ilkeye dönülür: siviller ve muhariplerin ayrılması ve sivillerin korunması. Ama belirsizlikler gene de bitmez: tali zarar askeri eylemle birlikte zaten öngörüldüğüne göre, bunun ölçüsü neye göre belirlenecektir?
Tartışmanın aslında hukuki değil düpedüz siyasi olduğuna dikkat edin. İtiraz argümanlarının hiçbiri hukuki mülahazaları aydınlatmaya yönelik değildir; bunlar tamamen temel ilkeyi aşındırma girişimleridir ve hepsi de o amaçla üretilmiştir. Hukuk, galibin cezasızlık güvencesinden başka bir şey değildir. Ve bunun tersi de doğrudur: suçluya cezasını vermek için galip olmaktan başka yol yoktur.
Hakikat ve hafıza
Siyasi mücadelelerde güç en çok şunlarla ilişkilendirilir: stratejik doğruluk, taktik ustalık, propaganda yeteneği, kitle ilişkilerinin varlığı ve yaygınlaştırılması. Ama bir şey daha var ki sıkça unutulur: unutmamaktır bu. Dahası, “onların” bütün demagojik faaliyetinin temeli yalan ve unutturmak üzerine kurulu olduğuna göre, “bizim” siyasi mücadelemizin en önemli halkalarından ikisi de sorgulamak ve unutmamak olmalı.
Yayınlanmayı bekleyen “1939” üzerine çalışırken Britanya’nın yayınlanmış belgelerini de elden geçirme fırsatım olmuştu. Bunlar arasında bir dizi yazışma, Dışişleri Bakanı Lord Halifax’ın Almanya’nın Londra Büyükelçisi Dirksen’le yaptığı görüşmeye ilişkindir. Lord’a göre Dirksen görüşmede her iki tarafta da bir “basın ateşkesi” önerir. Lord şöyle yazar: “Böyle yapmakta mutabık kalırsak, Alman hükümeti elbette bunu yüzde 100 yerine getirecektir; biz de, eğer gazete sahipleri üzerinde tesirimi kullanabilirsem, mesela yüzde 75 yerine getirebiliriz.”
Burjuvazinin siyasi krizi artık çözümsüzlük noktasına vardığında “demokrasi” ve faşist diktatörlük arasındaki fark, tıpkı 1939’da olduğu gibi, bir nitelik farkı olmaktan çıkar, yüzde 25’lik, hatta çok daha az bir nicelik farkı haline gelir. Tam da bu nedenle, yüzde 25’lik hakikat payını aramaktansa hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmemek gerekir.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












